Siyasal İslamcılarla, numaralı cumhuriyetçi liberallerin ve bölücülerin, Avrupa Birliği himayesinde, ortaklık kurdukları bir başka konuysa yerel yönetimlerdir. Küreselleşmeyle birlikte, etnik, dini ve dilsel azınlık yaratma çabaları çerçevesinde ortaya çıkan: “desantralizasyon”, “çoğulculuk”, çok kültürlülük”, “yönetişim”, “yerellik” gibi kavramlarla etkinliklerin temel hedefi, ulus devleti ortadan kaldırmak olduğu bilinmektedir. Sözde devlette reform çabaları, halka yakın olarak hizmet verme anlayışı, yasal düzenlemelerin perde arkası, NGO’ları yerel yönetimlerde etkin hale getirerek halkın beklenti ve istemlerini öteleme girişimleri tek bir sonuca kenetlenmiştir: Türkiye’nin üniter yapısının ortadan kaldırılması ve Türklük kültür kimliğinin tasfiyesi.. örnekleriyle ve kavramsal çözümlemeleriyle yerel yönetimlerde yapılmak istenen sözde “reform”ların, kısaca etnik, dini, dilsel kışkırtmaların son görünümlerini ve gelinen noktayı okumaya çalışalım.
Yerel yönetimler kavramı, batı liberal değerler üzerine kurulmuştur. Batıyı merkez alan bir kavramın, yerel birimlerin uygulama sürecini diğer ülkelerde batı değerleri çerçevesinde yorumlaması tartışılması gereken bir konudur. Bu yaklaşımda, “yerel yönetimler yerel halk tarafından seçilmiş kişilerce yönetilen, bir tüzelkişiliği olan, bağımsız ya da özerk bir konumu ve kendisine ait bir maliyesi bulunan yönetsel kurum olarak tanımlanır. Liberal anlayış, tüm diğer çıkarsamalarını bu tanıma borçludur. Ellerinde böyle bir tanımla yola çıkan araştırmacılar, Batı Avrupa’nın gelişmiş kapitalist toplumlarında, varlığı altı yüzyıl geriye giden, kesintisiz bir süreklilik çizgisinde gelişen ve burjuva demokratik değerleri taşıyarak çağdaş Batı demokrasisinin kuruluşuna temel olan bir yerel yönetim geleneği bulmuşlardır. Aynı tanımla Batı dışındaki toplumlara baktıklarındaysa boşlukla karşılaşmışlardır. Tanım biraz dikkatle incelenirse bir kavramı değil, bir kurumu betimlediği görülecektir. Tanım 19. yüzyıl Batı Avrupa pratiği esas alınarak ve yalnızca kurumsal özellikler vurgulanarak yapılmış, buna karşın Batı dışındaki dünyayı kavramsallaştırmak için de kullanılmıştır. Bir başka deyişle, tarihsellikle sınırlı bir kavram evrensel geçerliliği varmış gibi sunularak kullanılmakta, evrensel geçerlilik salt kurumsal boyutla sınırlandırılmaktadır. Açıktır ki, bu tür bir “evrensellik” Batı dışında hiçbir sosyo-ekonomik sistem ve devlet pratiğini kucaklayamaz. Zaten kucaklayamadığı için liberal yaklaşım Batı dışında kalan dünyayı tarihsiz ilan etmektedir.”
Ulus devlete yönelik eleştirilerin artması ve yerelliğin belli bir mekana bağlı olarak tanımlanmasının giderek anlamını yitirmesi karşısında “yerel üstü” ilişki biçimlerinin “Network” kavramı üzerinde temellendirilmesi yoluna gidilmekte ve “yönetişime geçiş süreci” yaşanmaktadır. Küreselleşme çağında yerelleştirme, bir ulus devlet yapılanması içinde merkeze karşı yereli güçlendirme modeli değil; devletin sosyal devlet ve ulus devlet karakterini silmek ve kamu yetkilerini doğrudan piyasa mekanizmasının yönetici unsurlarına devretmek modelidir. Piyasa mekanizmasının yönetici unsuru, çağımızda küresel piyasalar ve onların kurucu unsuru olan ulus aşırı şirketlerdir… bu çağın neo-liberal yerel yönetimciliği, sosyal devletten ve ulus devletten aynı anda vazgeçmenin aracıdır; devletin bu iki özelliğinden vazgeçiş çağımızda sömürgeleşmeyi ve sermaye kesiminin tartışılmaz açık egemenliğini güvence altına almaktadır. Sömürgeleşme, son iki üç yüzyıldan bu yana kendilerini siyasal varoluş biçimi olarak “ulus” diye tanımlamış olan halkların, kendilerini kendi iradeleriyle yönetme hakkının gasp edilmesidir. Kendini yönetme hakkının gaspı klasik sömürgecilik döneminde askeri işgallerle açıkça, 20. yüzyılın yeni sömürgecilik döneminde sermaye ihracı yoluyla örtülü olarak zamanın imparatorlukları ya da gelişmiş kapitalist ülkeleri tarafından gerçekleştirilmişti. Günümüzde, küresel sömürgecilik çağındaysa, aynı gelişmiş ülkeleri kendilerine mesken tutmuş olan ulus aşırı şirketlerin bu ülkelerin belirleyiciliklerinden yararlanarak mali sermaye işgali yoluyla açıkça gerçekleştirilmektedir. Bu dönemde işgal, klasik sömürgecilik çağında olduğu gibi “açıkça”dır; bunun formu “governance” ya da Türkçe’ye çevrilen biçimiyle “yönetişim” iktidarıdır… Avrupa Birliği’nin yerelleştirme yaklaşımı, bölgesel ve yerel yönetimler reformu bakımından gerçek bir baskı unsuruna dönüşmüş durumdadır. Türkiye’den, devlet örgütlenmesini “ademi merkeziyetçilik ilkesi”ne göre değiştirmesini talep etmektedir.” Yönetişimi, bir karşı devrim olarak nitelendiren Birgül Ayman Güler, yönetişimin görünümünü şöyle vurgulamaktadır: “tanımlanan toplum, sermaye kesiminden ibarettir; şirketler sermaye siyasal ve yönetsel iktidarın açık sahibi kılınmaktadır; iktidar formülünde sermayenin toplumsal karşıtı işçi emekçi kesimlerine yer verilmemektedir; işçi sınıfı ve emekçi kesimler, STK torbasına atılmıştır. Bunlara şirketler sermayeyle denk ağırlık verilmemiştir; sermaye dışı kesimlerin örgütlülük dereceleri son derece düşüktür. Üstelik, bu kesimlerin mevcut örgütlülüğü de günümüzde esnek üretim teknikleri ve toplam kalite gibi yönetim teknikleriyle hızla kırılmaktadır. Bunlar, STK torbası içinde herhangi bir etkinlik gösteremeyeceklerdir; sermaye kesiminden yerli yabancı ayırımının ortadan kalmış olması nedeniyle siyasal ve yönetsel iktidar doğrudan yabancı unsurlara açılmakta; kamu gücü yabancı sermayenin iktidar alanı haline getirilmektedir.”
Bir toplum ya da ulus devlet içinde çok sayıda ve farklı özellikte, her birinin kendine ait kimlikleri ve çıkarları olan ve bu özelliklerini devam ettirebilmek amacıyla farklı kurumlar ve örgütler kuran etnik, dini, ırki ya da sosyal grupların varlığını ve faaliyetlerini ifade” ettiği söylenen çoğulculukla, yerel yönetimlere özerklik verilerek ulus devletin ortadan kaldırılmasını içeren yönetişim önemli bir paralellik içermektedir. Çoğulcu dünya düzeninde ortaya çıkan temel karakteristikler şöyledir: “insanlığın siyasi yapılanmasında sadece devlet ve devletler arası resmi ilişkiler değil, aynı zamanda devlet dışı birimler ve bunların geliştirdiği çok yönlü ve çeşitli karşılıklı ilişkiler etkileşimler de önemli bir yer tutmaktadır.” Örneğin, NGO’lar bu kapsamda değerlendirilmelidir. “devletlerin siyasi idari sınırları halen mevcut olmakla birlikte, tek ve en önemli sınırlar değildir. Devletlerin siyasi ve coğrafi sınırları dışında, onlarla örtüşen ama çoğu zaman aşan başka tür ilişkilerin oluşturduğu fonksiyonel sınırlar vardır. Ekonomik, ticari, mali, sosyal, ideolojik, fikri ve diğer tüm ilişkilerin her birinin oluşturduğu fonksiyonel sınırlar, aynen örümcek ağı gibi üst üste ve iç içe birbirine geçmiştir; siyasi ve coğrafi sınırları neredeyse görünmez hale getirmiştir. Bu durumun iki sonucu vardır: birincisi, devletlerin iç/ulusal ve dış/uluslararası ortamlarını birbirinden ayıran devletin siyasi sınırları görünmez hale gelince, iç dış politika arasındaki ayırım önemini kaybetmiştir. İkincisi, devletin egemenlik alanları muğlaklaşmıştır. Devletlerin iç ve dış egemenlik yetkileri zayıflamıştır. Ulusal devlet çıkarı kavramı yerine ya da yanında, birey, sivil toplum ve dünya toplumunun çıkarları ön plana çıkmıştır.”
Devlet Planlama Teşkilatı’nın yıllık programlarından başlayarak, Avrupa Birliği’ne kadar yerel yönetimlerin nereye getirilmek istendiğini incelemek gerekmektedir. Yerel yönetimlerin, “yetkilerinin ve güçlerinin artırılması konusu 1983 yılından sonra gündeme geldi. 1986 Yılı Programı’nda, “merkezi idareyle mahalli idareler açısından hizmetlerin desantralizasyonuna yönelik olarak başlatılan çalışmalara imar ve planlama konularında merkeze ait yetkilerin belediyelerde toplanması örnek teşkil etmektedir” deniliyordu. 1987 Yılı Programı’nda, “merkezi idareyle mahalli idareler açısından hizmetlerin desantralizasyonuna paralel olarak mahalli idarelerin gelir kaynaklarını düzenleyici çalışmalar da yapılmaktadır” değerlendirmesi yer alıyordu… 16 Mayıs 1987 gün ve 3360 sayılı yasayla İl Özel İdare Yasası’nda değişiklik yapıldı. Bu değişiklikle, il özel idarelerinin görevli oldukları mahalli müşterek ihtiyaçların kapsam ve sınırının belirlenmesi Bakanlar Kurulu’na bırakıldı. Ancak daha sonra bu yasanın bu hükmü dahil bazı maddeleri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. DPT, 1989 Yılı Programı’nda, “mahalli idarelerin sağlık, eğitim, kültür, spor ve benzeri çağdaş yetki ve görevlerle donatılması, merkezi idareyle olan ilişkilerinin gözden geçirilmesi, yönetim yapısı, insan gücü, idari ve teknik potansiyellerinin artırılması, halk katılımının teşviki ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi gereği devam etmektedir.” değerlendirmesi yer alıyordu. Bu yıllarda ortaya çıkan önemli bir gelişme, Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Konferansı tarafından hazırlanarak, 1985 yılında kabul edilen Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın Türkiye tarafından onaylanmasıydı. Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı Bakanlar Kurulu’nun 20.09.1988 gün ve 88/13296 sayılı kararıyla, bazı maddelerine çekince koyarak kabul etti…özerklik şartına göre, özerk yerel yönetim kavramı, “yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarı doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkanı anlamını” içermektedir.” Avrupa Konseyi’nin bir organı olan ve 1994 yılında özerklik şartının uygulanmasını sağlamak amacıyla oluşturulan Avrupa Bölgesel ve Yerel Yönetimler Kongresi başkanı Alain Chenard’ın 18 Aralık 1999 tarihli, PKK’nın yayın organı görünümlü Özgür Politika’da açıklaması, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın yaratabileceği sorunları gündeme getirmektedir: “Avrupa Bölgesel ve Yerel Yönetimler Kongresi Başkanı Alain Chenard, Türkiye’de kürt dili ve kültürünün yaşatılmasının ülke bütünlüğüne güç vereceğini söyleyerek, yerel yönetimlerin daha aktif rol oynaması gerektiğini ifade etti… PKK’nın silahlı mücadeleyi bırakıp güçlerini sınırların dışına çekmesinin önemine de dikkat çeken Chenard, Türkiye’de gelişecek demokratik yapılanmada herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirtti. amed ve kürdistan’ın diğer kentlerinde yaşayanların kürt olduğunu herkesin bildiğini vurgulayan Alain Chenard, eğer bunu inkar eder, istem ve arzularını kulak ardı edersek, ayrılma taleplerini teşvik etmiş oluruz; farklı kültürel kimliklerin demokrasilerde yeri vardır ve bu, bir zenginliği oluşturur, belirlemesinde bulundu… kürdistan’da yerel yönetimleri ellerinde bulunduran HADEP’in tabana inerek, örgütlenmesinin önemine vurgu yapan Chenard, HADEP’li belediyelerin Avrupa Konseyi’ne yapacakları yardım talebinin dikkate alınacağını söyledi. Chenard, kıyaslama aynı derecede olmasa da, biz Avrupa Konseyi olarak, Bosna’ya, Kosova’ya vb. yerlere yardım ettik ve diyoruz; niye oradan gelecek somut taleplere cevap vermeyelim ki, örneğin bundan 20 yıl önce Diyarbakır’a otobüs göndermiştik, şimdi de varolan sorunlara çözüm bulmada varız, dedi”
Marmara Boğazlar Belediyeler Birliği, Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü’yle Yerel Yönetimler Yasa Tasarısını İrdeleyip tanıtan bir broşür yayımladı. Broşürde şunlar yer almaktaydı: “yıllardır sözü edilen ‘Yerel Yönetim Reformu’ yasa tasarısı TBMM gündemine gelmiş bulunmaktadır. TBMM’nin yeni dönemde bu tasarıyı ele alarak yasalaştırılması için herkesin üstüne düşeni yapması gerekmektedir… tasarı, bireyin ve sivil toplum örgütlerinin yönetime demokratik katılımına imkan vermektedir. Belediyelerimizin sivil toplum örgütleriyle var olan ilişkileri bu tasarıyla yasal bir çerçeveye kavuşmaktadır. Bundan böyle sivil toplum örgütlerinin katılımıyla yeni bir ortaklık anlayışı yönetime hakim olacaktır. Yerel yönetimlerimiz bu yeni anlayışla daha da güçlenerek gerçek yerel otorite haline gelecektir. Daha demokratik bir Türkiye’nin kurulmasına yardım edeceğine inandığımız bu yasa tasarısının TBMM Genel Kurul’unda bir an önce ele alınması için tüm sivil toplum örgütlerini dayanışmaya davet ediyoruz.”
TÜSİAD, 1995 yılı şubat ayında, 21. Yüzyıl İçin Yeni Bir Devlet Modeline Doğru, Optimal Devlet, Kamu Ekonomisinin ve Yönetiminin Yeniden Yapılanması ve Küçültülmesine Yönelik Öneriler isimli bir kitap yayınlamıştı. Kitabın yazarı Coşkun Can Aktan, bu tarihlerde, ABD’de Kamu Tercih Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak çalışıyordu. Coşkun Can Aktan kitapta şunları önermekteydi: “merkezi devletin temel görev ve fonksiyonları dış güvenlik, iç güvenlik, Diplomasi, adalet, yargı ve altyapı hizmetleriyle sınırlandırılmalıdır.. merkezi yönetim, yukarıda belirtilen hizmetler dışında genel ekonomi politikasına ilişkin kararları almak ve uygulamakla sorumlu olmalıdır. Eğitim, sağlık, bayındırlık, çevre temizliği gibi hizmetler yerel yönetimlere devredilmelidir. Merkezi yönetim eğitim ve sağlıkla ilgili sadece politika, plan ve program oluşturma görevini üstlenmeli, buna karşın hizmetler yerel yönetimler tarafından arz edilmelidir…” TÜSİAD, ilk baskısı 1992 yılında yayınlanan Yerel Yönetimler, Sorunlar, Çözümler kitabının 1995 yılı Eylül ayında yayımlanan ikinci basımında da aynı görüşleri dile getirdi: “merkez yönetiminin görevleri ve yetkileri: ülke düzeyinde bir örnek ve tek elden yürütülmesi gerekli adalet, genel güvenlik, ulusal savunma, dış politika hizmetleriyle ulusal ölçekli, gelişmişlik düzeylerini dengeleyici, ulusal geliri artırıcı nitelikteki hizmetler ve ülke boyutunda ulusal hedeflerin, ilkelerin ve standartların kamu yönetiminin tüm kesimlerinde gerçekleştirilmesini sağlayıcı gözetim ve denetim hizmetleri merkez yönetiminin yetki ve sorumluluğunda olmalıdır. Yerel yönetimlerin görevleri: bu hizmetler dışındaki yerel toplulukların ortak gereksinimleriyle ilgili tüm hizmetlerin yürütülme yetki ve sorumluluğu, yerel yönetim birimlerine ait olmalıdır. Bu konuda genellik ilkesi esas olmalı, liste sistemi terk edilmeli, merkez yönetiminin yetkisinde kalacak olan görevler, yasalarla belirtilmelidir.”
TÜSİAD ayrıca Ocak 2001’de liseler için yardımcı ders kitabı olarak, örnek bir coğrafya kitabı yayınlamıştır. Kitabın ikinci baskısı Coğrafya 2002 başlığı altında yapılmıştır. Coğrafya 2002, ilginç bir şekilde, örgütün bölgesel politika ve bölge kalkınma ajansları konusundaki tavrını yansıtmaktadır. Coğrafya 2002 kitabında, Türkiye, yeni bir jeopolitik bölgesel güç odağı başlığı altında incelenmektedir. Bu başlık altında Kopenhag siyasal kriterlerine uyum çabalarının, Türkiye’nin bireysel ve kolektif özgürlükleri ön plana çıkaran bir demokratik rejimi benimsemesini sağlayıp sağlayamayacağı ve 21. yüzyıla damgasını vuracak olan uluslararası güç dengelerinin kendisine sunduğu bu yeni toplumsal projeyi hayata geçirip geçiremeyeceği sorularına yanıt aramaktadır. Bu çerçevede temel sorunsal: “kendi ulusal kimliğiyle AB’nin gerektirdiği kimlik arasında bir senteze ulaşabilecek mi” şeklinde özetlenmektedir. Buradan anlaşılacağı gibi, söz konusu coğrafya kitabı, Türkiye’nin AB’ye üyeliğini hiç tartışmaksızın bir gereklilik olarak koymakta ve esasında Türkiye’nin bunu başarıp başaramayacağı kaygısını konu edinmektedir.” Kuşkusuz TÜSİAD, devletin küçültülmesi, ulus devlet yapısının etkinliğini törpüleyerek, kendi yamandığı Batı finans kapitalinin etkinliğini artırmak istemektedir. Mahalli idarelerde özelleştirmelerin dayandığı iktisadi ve felsefi temeller olarak şunlar dile getirilmektedir: “hizmetlerin etkin bir şekilde yerine getirilmesi, verilen hizmetlerin adil olması, verilen hizmetlerin etkili olması.” Daha etkin bir hizmet arayışına bağlı olarak gerçekleştirilecek özelleştirme işlemlerinde belli bir mesafe alınması durumunda kamusal otorite de yapısal bir değişikliğe ihtiyaç duyulmaktadır. Kamusal otorite küçülecek, fiili icracı olmayacak toplumsal rolleri yalnızca düzenleyici ve denetleyici olarak belirlenecektir. Kamusal otoritenin yeni görevleri, hangi hizmetlerin ne düzeyde ve ne kadar bir harcama yapılarak yerine getirileceği konusunda karar vermek ve bu görevlerin yerine getirilmesini denetlemek olacaktır… gerek mahalli idarelerde, gerekse merkezi hükümetin özelleştirme uygulamalarında, kaynakların verimli bir şekilde kullanılması suretiyle daha küçük devlet yapısı içinde hizmetlerin daha etkin bir şekilde temin edilerek toplumsal refahın büyütülmesi” amaçlananlar arasındadır. TÜSİAD’ın da ve dünya yeni sağ politikaların da beklediği devlet sisteminin güvenlik kavramına indirgemektir. “yeni sağ politikalar, yerel meclis sisteminde temsil tıkanıklığı saptamakta; özerk yerel yönetim yapısını özel sektör unsurlarıyla bütünleşmiş yeni bir kuruluş çerçevesinde talep etmektedir. talep edilen, HABITAT terminolojisiyle “çok aktörlü”, Dünya Bankası terminolojisiyle “yönetişim” tipi yerel kurumlaşmadır. Yönetişim modelinin çok aktörlü yapısı, yerel meclis tekelinde olan yerel karar mekanizmasını kırmayı ve bu tekeli yerel meclis temsilcilerinin eşit düzeyde olacağı çeşitlik kesimlerin temsilcileri arasında paylaştırmayı amaçlamaktadır. Çeşitli kesimlerin “sivil toplum örgütü” temsilcisi kimliğiyle yer alacakları yeni kurum ya da kurullar, yerel karar sürecinin yeni sahipleri olacaktır…çok aktörlü yönetişim modeli, yerel karar tekelini yerel karar mekanizmasında genel olarak sermayeye ve özel olarak ulus aşırı sermayeye yer açmakla sonuçlanacak bir modeldir. Yeni yerelleşme, yalnızca yerli sermayeyi doğrudan yönetici sınıfa dönüştürmekle kalmamakta, yabancı unsurları kamu gücünün meşru üyeleri haline getirmektedir.”
Yerelleşme: Birleşmiş Milletlerle Dünya Bankası’nın çeşitli kaynaklarında yerelleşme dört türe ayrılmaktadır. Bunlardan biri merkezden taşra örgütüne yetki devri dekonsantrasyon, bizim yetki genişliği olarak adlandırdığımız tür; öbürü merkezden taşra örgütünden yerel yönetimlere yetki devri, desantralizasyon; üçüncüsü yetkinin her kademede bir alta devri anlamına delegasyon, bizim genel olarak yetki devri dediğimiz işlem; dördüncüsü yetkilerin topluma özel sektöre devri, özelleştirme olarak bilinen süreç… genel olarak yerelleşme, devletin içinde, yukarıdan aşağıya bir yetki aktarım sürecinden ibaret olarak tanınır. Oysa Neoliberalizmin küresel örgütlerce geliştirdiği tanım, gerçek yerelleşme sürecini kamu kudretinin devletten topluma asıl olarak özel sektöre aktarılmasını öngören bir özü vardır. Yerelleşme devlet içi bir hareket olarak değil, asıl hedefi bakımından kamu kudretinin sermayeye devri olarak tanımlanmaktadır. Birleşmiş Milletlerin, Yerel Gündem 21 Projesi’nde kent konseylerine özel sektörün ortak olarak çağrılması ısrarı bu tanıma ya da bu hedefe bağlı bir uygulamadır… Avrupa Birliği’ne gelince, bu odaktan kaynaklanan yerel yönetim reformunun taşıyıcı sözcüğü, yerelleşme değil, yerellik sözcüğüdür. Türkçe’ye, hizmetlerde halka yakınlık olarak da çevrildiği görülen yerellik, devlet örgütlenmesinin aşağıdan yukarıya kurulmasını öngörmektedir…yetkileri önce en alt kademeye bırakma, bu kademenin taşıyamadığını bir üste çekme biçiminde bir yapılanma süreci olarak resmedilmektedir…Avrupa Konseyi, aynı ilkenin, AB üyesi olmayan ülkelerde şimdiden uygulanması talebinde bulunduğu için, “yerellik” ilkesi Türkiye üzerinde de doğrudan etkide bulunmaktadır. Avrupa Bölgesel ve Yerel Yönetimler Kongresi’nin sözü edilen kararı, Türkiye’ye bu doğrultuda somut olarak şunu tavsiye etmektedir: “Anayasa’da yer alan ‘idarenin bütünlüğü’ ilkesi, yerel yönetim özerkliğini zedelemektedir. Bu düzenleme kaldırılarak, yerine ‘yerellik’ ilkesi getirilmesi, getirilemiyorsa bu ilkeyi içerek Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na gönderme yapılmalıdır.” Bu tavsiyede sorun, idarenin bütünlüğü ilkesinin, idarede merkeziyetçilik ilkesine, siyasal düzeyde üniter devlet tercihine temel oluşturmasıdır; ‘yerellik’ ilkesi, üniter yapıyla değil, asıl olarak federal siyasal yapıyla uyumludur.” Yeni sağ ideolojinin yaydığı kavramları koşulsuz aktaran İlhan Tekeli bu konuda şunları söyleyebilmektedir: “Küreselleşen dünyada ‘toprak’la ‘topluluk’ özdeşliği ortadan kalkınca, artık toplulukların yeni bir biçimde temsil edilmesi gerekmektedir. Toplulukların toprak temelli temsilinin yerini ilişki ağları halindeki bir temsil almaktadır…Küreselleşmenin yerel farklılıkları yok edeceği konusundaki yaygın kanı yanıltıcıdır. Modernitenin ulus devletler dünyası ve fordist üretim biçimlerinin iki yüz yıldır, yerellikleri yok edici homojenleştirici güçlü mekanizmalarına karşın yerellikler yok olmamış kendilerini ve farklılıklarını yeniden üretme olanağı bulmuşlardır. Esnek üretim biçimleri ve postmodernitenin demokrasiyi farklılıkların korunması ve çeşitliliklerin artırılması olarak yorumlayan anlayışları içinde yerelliklerin kendilerini yeniden üretme olanakları daha da genişleyecektir. Bu yerelleşme süreçlerinin ürettiği farklılıklar, yerelliğin avantajını oluşturan bir kaynak olmaktadır.” Tekeli’nin kaybolmayacak dediği kültürel farklılıklar aslında dini, etnik ve dilsel azınlık yaratmanın bir boyutudur. Küreselleşme, farklılıkları kuşatmamakta, kucaklamaktadır. Amerikan emperyalizminin uluslararası siyasetini belirleyen Francis Fukuyama, bu konuda şunları dile getirmektedir: “çatışmaların sürüp gittiği ya da savaş mağduru toplumların yeniden yapılandırılması arzusu, terörün ürediği merkezleri ortadan kaldırma isteği ya da fakir ülkelerin ekonomik kalkınma şansı elde edecekleri umududur. Bu çaba, Birleşik Devletler’de, ulus inşası olarak bilinegelmiştir.” Buna karşın Sakarya Üniversitesi’nden Burhanettin Duran şunları dile getirebilmektedir: “Yeni siyaset, devlet merkezli olmaktan toplum ve birey merkezli olmaya gitmektedir. Değişen siyaset, demokrasinin, temsilden ve çoğunluğun iradesinden ziyade bireylerin ve azınlıkların farklı yaşam tercihlerine duyarlı katılımcı bir temelde yeniden kurulmasını zorlamaktadır. Böylece demokrasi artık bir yönetim biçimi olarak değil bir yaşam tarzı olarak algılanmaya başlamıştır.”
Konrad Adenauer Vakfı’yla Goethe Enstitüsü’nün, Mayıs 2000’de ortaklaşa düzenlediği kongrenin katılımcıları şöyleydi: Constantin von Barloewen, Richard Pells, Daniel Vernet, Jürgen Lauffer, Garla Naoumova, İsmet Özel, Orhan Koçak, Nilüfer Kuyaş, Beral Marda, Murathan Mungan, Barış Pirhasan. Siyasal İslamcılar, numaralı cumhuriyetçi liberaller ve Almanlar işbirliği içinde Türkiye’yi tartışıyorlardı. Her fırsatta Türklüğe ve Kemalizm’e saldıran siyasal islamcı İsmet Özel bu kongrede şunları dile getirmişti: “Türkiye ve başka İslam ülkelerinde olan bir şey: “Modernleşme etkinlikleri İslami önyargıların pekiştirilmesi suretiyle yürürlüğe konmuştur.” diyebilmekte; gazeteci Nilüfer Kuyaş’sa, Alman Vakıf ve enstitüsünün şefkatli kollarında şunları anlatacaktı: “Avrupa Birliği’ne girmek başka. ABD bizi medeniyetsel yani milliyetçi bir takım nedenlerle dışlamaya devam ederse o zaman bizi tehdit etmiş olacak. Çünkü Türkiye’nin bu acımasız küresel ortamda rekabet edebilmesi büyük ölçüde AB’ye girişine bağlı…keşke diye düşünüyorum küresel bir anayasa da olsa ve uluslar, ulusal kültür kimlikleri tamamen eşit sayılsa, aynı ilkelere göre. O zaman falanca kültür filanca kimliği tehdit ediyor mu gibi sorulara da gerek kalmazdı.” Ardından yazar(!) Murathan Mungan şunları söylemekten utanç duymuyordu: “700 yıllık bir imparatorluktan, 75 yıldır ulus devlet yaratılmaya çalışılıyor. Farklı kültürlerin, farklı ulusların, farklı halkların malzemesini tanımadan bir ulusal kültürden söz etmek mümkün değil.”
Hasan Bülent Kahraman, Fuat Keyman, Ali Yaşar Sarıbay isimli numaralı cumhuriyetçi liberaller ortak hazırladıkları kitapta, AB’nin emperyalist çıkarları açısından geliştirdiği yerellik konusuna şöyle sarılmaktaydılar: “çoğulculuk artık merkezi bir kimlik ekseninde kurulmuş ve ılımlı farklılık taleplerini kendi içine alan bir ulusal çoğulculuk, bir liberal çok kültürcülük değildir. Küreselleşme ve yerelleşme süreçleriyle gündeme gelen çok kimlilik ve çoğulculuk farklılık taleplerinin kendi ahlaki ve etik kodlarını kamusal alana taşıdıkları, yaşadıkları kent üzerinde kimlik iddiaları olan, katılımcılığı içeren, tek bir merkezi olmayan ve merkez üzerinde mücadele eden kimlikler arası ilişkiler üzerinde kurulmuş bir çok kültürlülüktür. Bu değişim kendisiyle birlikte katılımcı ve erdemli vatandaşlık anlayışını da ortaya çıkarmaktadır. Vatandaşlık sadece ulus devletle sınırlı değil, yerellik ve topluluk bağlarıyla ilişkili de kurulmaktadır.” Ulusal çoğulculukla, batı merkezli emperyalist bir kavram olan, yeni dini, etnik azınlıklar yaratmaya yönelik, batının politik önceliği olan liberal çok kültürcülüğü birbirine karıştıran birilerinin sözlerini değerlendirmek dahi gereksizdir. Ancak bazı üniversitelerin, kurum ve kuruluşların ne durumda olduğunu görmek açısından aktarmak gerekmektedir. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nden Hakan Demir ve Mehmet Karakütük’ün ademi merkeziyete övgüler düzdükleri makalelerinde şunları söylemekteydiler: “usulüne uygun olarak kabul edilen uluslararası sözleşmeler, normlar, hiyerarşine göre yasaların üzerinde yer aldığından, “hizmette halk yakınlık ilkesi”nin uygulanmasına hukuki bir engel bulunmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında demokrasinin kurulması, hemşehrilik bilincinin gelişmesi, halkın yönetime katılımının sağlanması subsidiarite (yerellik) ilkesiyle yakından ilgilidir. Günümüzde artık merkeziyetçi yönetim sistemi yerini demokrasinin yerel düzeyde uygulanması olarak demokrasinin bir göstergesi niteliğindeki yerinden yönetime bırakmaktadır. Yerinden yönetim uygulamasının etkili ve sağlıklı uygulanabilmesi de hizmette yerellik ilkesinin yerleşmesine, hizmetin halkın ayağına götürülmesine bağlıdır.”
HADEP Batman Belediye Başkanı Abdullah Akın, yerel yönetimlere bakışını şöyle dile getiriyordu: “1930’lardan beri yetkilerin yerelliğe dağılımı diyebileceğimiz şeyler düşünülmüş ancak hayata geçirilememiştir. Bu da merkezi yönetimin her şeyi erkinde tutma isteğiyle açıklanabilir ancak. Merkezi otorite kendi gücünü sınırlamak istemiyor…ihtiyaçlara en kolay cevap veren yönetim şekli en iyisidir. Bugün, ihtiyaçlara daha iyi cevap veren yönetim, yerinden yönetimdir. O halde bu sistemin yerleştirilip geliştirilmesi lazımdır.” Bugünkü ihtiyaçlar, HADEP’linin söylediği gibi, AB uşaklığında yerel yönetimler kurmaktır. Yarın ihtiyaç, yerel yönetimlere merkezin karışmamasıdır. Ondan sonraki günse ihtiyaç, güçlenen ve kendi parası olan yerel yönetimin özelleşerek ayrılık talebidir. Bu kadar açık bir durumda, AB’nin yerellik ilkesi, Türkiye gerçekleriyle uyuşabilir midir? Bunu bölücüler, liberaller ve siyasal İslamcılar dışında savunabilecek bir anlayış olabilir mi?
AB Uyum Süreci ve STK’lar konulu, 14. Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu, 12 – 13 Aralık 2003’te İTÜ Maçka Sosyal Tesisleri’nde düzenlenmişti. Heinrich Böll Vakfı ve TÜSEV destekli sempozyumda, AB Komisyonu Türkiye Temsilciliği’nden Meriç Özgüneş şunları söylemekteydi: “..yönetişim modeli temel olarak devletin, özel sektörün, sosyal aktörlerin, sendikaların, yerel aktörlerin ve STK’ların rollerinin ve hareketlerinin tamamlayıcılığına” dayanmaktadır. Aynı etkinlikte mason kuruluşu Lions 118 E’den Nazar Özsahakyan, azınlıklarla ilgili şunları dillendirmekteydi: “eğer sizler bizim sorunlarımızı bizim adımıza sağda solda söylerseniz, kamuoyu yaratırsanız, etrafınızı bilinçlendirirseniz o zaman azınlık sorunları çözümlenir. Sizden istediğimiz bu; yani azınlıklar kendileri zaten bağırıp çağırıyor, ses getirmiyor. Ama bizim dışımızda bütün sivil toplum örgütleri örgütlü olarak azınlıkların sorunlarını dile getirirse işte o zaman sorunlarımız çözülecektir.” İstanbul Barosu’ndan Fethiye Çetin: “milletin bölünmez bütünlüğü ifadesini, uluslararası hukuk açısından yeniden değerlendirmek, yeniden tartışmak ve uluslararası standartlarla bağdaşmayan bu ifadeyi başta Anayasa olmak üzere her yere yazma alışkanlığından vazgeçmek gerektiğini düşünüyorum.” diyebilmekteydi. İç hukukun uluslararası hukuka yamanmasını ve kendi değerlerimizin, kendi özgünlüğümüzün ulusal çıkarlarımızın, uluslararası emperyalist sisteme adapte edilmesinin, bizi eriteceğini unutuyordu avukat kişisi! Aynı sempozyumda, Liberal Demokrasi Grubu’ndan bir dinleyici ulus devlete saldırmakta ve ulus devleti ortadan kaldıracak olan Avrupa Birliği’ni şöyle övmekteydi: “bu görüşlerin hepsine katılıyorum ancak ülkenin bölünmez bütünlüğü söz konusu olunca, bunu kabul etmek pek mümkün değil. Çünkü biz ulusal devlet eğitiminden geliyoruz, bunu kolay kolay hazmedemeyiz. Yalnız, Avrupa Birliği’ne girdiğimiz zaman, zamanla bu anlayış eriyecektir.”
Yerel yönetimlerin, etnikçiliğin lehine bir dengeleyici güç olduğu ortaya çıkmaktadır. Alan Duben bu konuda: “..büyük veya küçük olsun her toplulukta, o topluluğun çıkarlarını bireylerin çıkarlarından üstün görme eğilimi vardır ve aslında her toplulukta şu ya da bu azınlık grubunun üyesi olan ve korunması gereken bireyler olacaktır. Bu nedenle, kolektif varlığa karşı dengeleyici güçlere (yetkilere), birey ve onun hakları adına uyanıklığa yerel düzeyde” ihtiyaç vardır, demektedir. Bu dengeleyici güçleri fark etmiş olacak ki Karen Fogg bir söyleşisinde şunları söylemekteydi: “ulus kurma, self determinasyon ve parçalanmaktan kaçınma politikaları Avrupa Birliği’nin en fazla ilgilendiği konular. İnsanlara, gruplara kendi meseleleriyle daha doğrudan ilgilenme fırsatı verdiğinizde, yerel topluluklar oluşturma imkanı tanıdığınızda hayat onlar için daha tatmin edici hale gelir.” Karen Fogg’un bu söyledikleri, Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki etnik kimlikleri kışkırtması politikası ortaya daha belirgin bir biçimde çıkmaktadır. “…gruplara kendi meseleleriyle daha doğrudan ilgilenme fırsatı…” tümcesi, etnik kimliklere kendi kaderini tayin hakkı konusunu içermektedir. Yerel özerklik tanınacak etnik kimlik, gelecekte ayrılma talebinde bulunacak ve sözde tatmin edici bir hayat sürecektir. Batı emperyalizminin şefkatinde tatmin edici bir hayat sürebilmiş tek bir etnik kimlik göstermek mümkün müdür? Gerçek anlamıyla yerel özerklik: “…yerinden yönetim anlayışının prensip olarak kabul edildiği sistemlerde yerel yönetimin görev ve sorumluluklarını yerine getirirken, merkezi idarenin kontrolünden bağımsız hareket edebilme yetisiyle ve kendini merkezi idareye ihtiyaç duymadan yönetme kapasitesiyle açıklanmaktadır.. temelini, devletin rolünün en aza indirilmesi ve kurumların bireysel yararlarına yönelik çalışmasını öngören ideolojik yaklaşımdan almaktadır. Bu ilkeye göre belli bir yerel hizmet bu hizmetin gereklerine en iyi biçimde yerine getirebilecek birim tarafından halka götürülmelidir.”
Siyasal islamcı Ali Bulaç, yerel yönetimler üzerinden Kemalizm’e ve Türk ulus devlet sistemine şöyle saldırıyordu: “çok merkezli ve gizli, totaliter bir devlet aygıtı içinde yaşadığımız için yerel yönetimler giderek önem kazanıyor. Fakat bu modern devletin dayanağını teşkil eden temel felsefi varsayımlar (Kemalizm kastedilen, KT) sorgulanmadan, yerel yönetimler de büyük bir çözüm olmaz… bugünkü modern devletin felsefi varsayımlarını doğru dürüst analiz etmeden, yerinden yönetime geçmek veya yerel yönetimlerin güçlendirilmesini istemek, daha çok inisiyatif talep etmek, belki bizi çok daha küçük ama katı, içinden çıkılması çok zor gettolara, hapishanelere de düşürebilir… yerel yönetimler eğer güçlenirse, bu yapı olduğu gibi korunduğu zaman, bugünkü modern ulus devlet küçük bir yerel yönetimde yeniden üretilmiş olacaktır. Bu sefer çok daha küçük, katı, açılması kırılması güç yeni devletçikler, çekirdekler ortaya çıkacaktır. Bu daha tehlikelidir. Küçük hapishaneler, küçük dünyalar ortaya çıkacaktır.” Bulaç, öncelikle Kemalizm’in ortadan kaldırılması gerektiğini söylemektedir. Çünkü, ardından da yerel yönetimleri cemaatlere, tarikatlara ve küçük etnik parçalara ayırmak mümkün olabilecektir! Siyasal İslamcıların, ulus devlet yapısını ortadan kaldırma çabası, şeriat isteği çerçevesinde şeriat kurallarına göre belirlenmektedir: “islamiyette, yönetim sistemi olarak ‘merkezi yönetim’ yerine, ‘yerinden yönetim’ kabul edilmiştir.” Sanki, İslamiyet Avrupa Birliği’yle birlikte ortaya çıkmıştır. Yerinden yönetim kavramı, AB’nin dayattığı hukuk terminolojisinin kavramıdır. Ancak Süleyman Akdemir, yardımcı doçent olmasına karşın bunu bilmekten yoksundur. Akdemir, devam ediyor: “islamiyette, devlet yönetimi özel bürokrasiyle değil, tüm halkın örgütlenmesiyle sağlanmıştır. Yönetici ve yönetilen sınıfı yoktur. Ordu da dahil isteğe dayalı bir hizmet örgütlenmesi vardır…yargının sivil olarak oluşmadığı bir toplumsal düzende sivil toplum gerçekleşemez” yargının sivil olması, şeriat hukuku çerçevesinde, AKP Başkanı Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi “ulema”nın kararları vermesidir, sanırım!
21. Yüzyılın Yerel Gündemi ve Türkiye’nin Etnik Parselasyonu
Birleşmiş Milletler 1992 Rio toplantısından beri ilginç yerlere kürek çekiyor. Rio toplantısı Kalkınma ve Çevre Konferansıydı; “sürdürülebilir kalkınma” hedefi bu toplantıda karar altına alınmıştı. Sürdürülebilir kalkınma az gelişmiş ülkeleri çevre cenderesine sıkıştırmaktan ve bölgesel yönetim ölçeğini taşıyacak “havza yönetimi” ilkesini gündeme getirmekten başka bir şey değildir. Rio toplantısının önemli bir başka sonucu Gündem 21 Deklarasyonu olmuştur. Gündem 21, 21. yüzyılın gündemi. Dünyanın yeni yüzyıldaki gündemi “Global Gündem 21”, ülkelerin yeni yüzyıldaki gündemi “Nasyonal Gündem 21 “ ve yerel yönetimlerin 21. yüzyıldaki gündemi “Yerel Gündem 21” olarak adlandırılmıştı.. Dünyanın 21. yüzyılda küresel gündemini belirlemişlerdi o toplantıda ve bildirgede deniyordu ki bütün ülkeler bu sistemde kendi Ulusal Gündem 21’lerini geliştirecekler ve yine bütün ülkeler kendi yerel yönetimleri bazında Yerel Gündem 21’lerini (YG21) hazırlayacaklardır.
3 – 4 Haziran 1996’da HABİTAT 2 Konferansının, gerçekleştirilmesinin ardından Akdeniz ülkeleri Akademisi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanvekili ve Toplu Konut İdaresi Başkanı Yiğit Gülöksüz’ün önerisiyle, yerel HABİTAT’lar Bodrum’da başlatıldı. Çalışmalar kapsamında 350 kişiden oluşan 25 ayrı konuda platformlar oluşturuldu. Bunlardan bazıları; kent ve kentleşme kozası, çevre kozası, eğitim ve gençlik kozası, öğrenci kozası, gündem 21 kozası, hayvan hakları kozası, iletişim kozası, yurttaş kozası, kadın kozası, yerel siyaset platformu olarak belirlenmişti. Katılımcıların bazılarıysa şöyle sıralanmaktaydı: “Akdeniz Ülkeleri Akademisi Vakfı, ANAP, CHP, ÖDP, Bağımsız Kadın Platformu, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Doğa ile Barış Derneği, Emniyet Müdürü, Genç Girişimciler Derneği, Leo Kulübü, Lions Kulübü, Mimarlar Odası, Pir Sultan Abdal Derneği, Rotaract Kulübü, Rotary Kulübü, Yerel Siyaset Platformu, Yurttaş İnisiyatifi.” İstanbul HABİTAT 2 konferansında bütün üye devletler bir “HABITAT Gündemi” ve bir “İstanbul Bildirgesi” kabul ettiler. Bildirgede devletlere, “demokratik yerel birimlerin ademi merkeziyetleştirilmesinin özendirilmesi” sorumluluğu getirilmişti.
Hughes, “teori ve pratikte toplum planlamasıyla YG21 planlaması arasında güçlü benzerlikler bulunuyor” derken, kentlerde artık hangi yönetim biçimlerinin egemen olacağının da farkındadır. Yönetişim kavramıyla hem ulusal hem de uluslararası karar verme süreçlerinde, sivil toplum kuruluşları “kutsallaştırılırken”, ulusal ve uluslararası karar verme süreçlerinde sermayenin öncelikli rolü gizlenmeye çalışılmaktadır. Kentleri “yarışan kentler” olarak devleti de aşarak uluslararası sermayeye bağlamak amaç olunca, YG21 örgütlenmeleri de yönetişim kavramı çerçevesinde plana dahil olmaktadır…YG21 kentlerin, kent yönetimlerinin “danışma meclisi” durumundadırlar. Bu danışma organlarına özel kesimin dikkati çekilmeye, kamu özel kesim işbirliği altında özel kesimin bu meclislerde etkin olmalarının önü açılmaya çalışılmaktadır. “YG21’de bürokrasi ve STK’lar, yürütülen karar süreçlerinin kolektif bir nitelik kazanmasını sağlamakta, ağırlıklı olarak sermayenin destekçisi konumunda bulunmaktadır… uygulama 135 ülkeye yayılmış olsa da uygulamalar arasında çok az farklılıklar vardır. Yapı ve işleyiş biçimleriyle neredeyse “copy YG21’ler” yaratılmıştır. Türkiye, YG21 uygulamaları da bunun dışında değildir. Türkiye’de de YG21’lerde ‘farklılık’ yaratılamamıştır… yeni sağ hegemonya projesinde sivil toplumun demokratikleşme tartışmalarının temelinde küresellik-yerellik kavramları yatar. Amaç dünya pazarlarıyla eklemleme çabasıdır. Yeni sağın modeli, “kentler üzerine kurulan yerel eklemleme çabasını içerir. Kapitalizmin bugünkü hegomonik projesi, bir ayağını yerel yönetimlerin üzerine kurmaktır. Ulus devletlerin yerel birimlere yaptığı, finansal destek büyük ölçüde sınırlandırılmış ve yerel yönetimler, serbest piyasa mantığı içine çekilerek hizmetlerin sağlanmasında rekabetçi ve kolaylaştırıcı birimler haline dönüştürülmek istenmektedir…yeni sağ politikaların belirlediği gündemde kentlerin/yerel birimlerin diğer yerel birimlerle birlikte kendilerini ulus devletin oluşturucu bir parçası olarak gördükleri bir anlayıştan, küresel ölçekte gezinen sermayeyi kendi birimlerine çekmek için projeler geliştiren bir yerellik anlayışına geçişin ip uçları ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu anlayış, kendini kolektif hizmetlerin üreticisi olarak gören yerel yönetim yerine, büyümeye önem veren bu açıdan sermayenin taleplerine daha duyarlı yeni bir yerel yönetim anlayışıdır. Değişim süreci, “global denetim fonksiyonları olan dünya kentleri” ortaya çıkarmaktadır. Bu kentler, yayılmış, parçalanmış üretimin gerektirdiği, uzmanlaşmış karmaşık hizmetleri üreten yerlerdir. Diğer kentler “köyleşerek” bu kentlerin uyduları durumuna gelecektir… YG21, uluslararası sermayenin, ulus devleti yerelleşme adı altında çözerken, “devletin yerine” önerdiği bir araçtır. Merkezden uzak olmasıyla, daha demokratik olduğu savıyla, katılımcı ve daha yerinde karar alındığı ileri sürülerek YG21 uygulamaları yüceltilmeye çalışılmaktadır. YG21, bu açıdan miyadını dolduran “merkezi” yapıya bir seçenek olarak işlenme çalışılmaktadır.”
Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde, 27 Mart 2002’de, IULA EMME koordinasyonunda yürütülen “İyi Yönetişim” raporuna temel oluşturacak “Tartışma Belgesi Taslağı” için toplantı gerçekleştirilmiştir. Toplantıda, taslağa: “iyi yönetişim konusunun “şirketleri” de kapsaması gerekir. Şirketlerin kararları sürdürülebilir kalkınmanın ana etkinliklerini oluşturur. Bu nedenle “şirket yönetişimi” de kapsama alınmalıdır.” ibaresinin eklenmesi önerilmiştir. Ayrıca Sürdürülebilir Kalkınma için Yönetişim Grubu Ulusal Hazırlık Toplantısı 20 Nisan 2002’de Bursa’da yapılmıştır. Toplantıda şu görüşlere yer verilmişti: “iyi yöntişim için siyasi iradenin öncelikle kendini değerlendirmesi gerekir. İyi yönetişim Yerel Gündem 21 uygulamasıyla yerel düzeyde başarılı bir tasarım olarak devam etmektedir. Ulusal düzeyde benzer bir düzelmeye şahit olamıyoruz, iyi yönetişim zihniyet değişikliği gereklidir, iyi yönetişim için belediyelerin tavrı çok önemlidir. Yerel gündem 21, iyi yönetişim için çok uygun bir ortam yaratmıştır; iyi yönetişim için kamu alanını ve buna bağlı olarak kamu yararının yeniden tanımlanması gerekmektedir.” Yine Sürdürülebilir Kalkınma İçin Yönetişim toplantısı 24.05.2002 tarihinde Büyük Ankara Oteli’nde gerçekleştirilmiştir. Toplantı tutanağında şunlara yer verilmiştir: “sivil toplumun iyi yönetişim için çok önemli olduğu açıktır. Ancak Türkiye’deki şu yönelimleri de unutmamak gerekir. Bunlardan birincisi, sivil toplum içinde yeni bir sarı sivil toplum oluşmaktadır. Sivil toplumun da kendisi için iyi yönetişimi uygulaması gerekmektedir; iyi yönetişim konusunda özel sektör de bu kavram içine katılmalıdır, Bergama köylülerine toplum desteği vardır, iyi yönetişimde sivil unsur daha çok yer almalı, yerel, ulusal, uluslararası yönetişim bağlantısı üzerinde durulmalıdır, iyi yönetimle iyi yönetişim arasındaki fark şöyle açıklanabilir: yönetim, dikey ilişkileri ifade eder. Yönetişimse, yatay ilişkilere dayanmaktadır. Eşit aktörlerden söz ediyoruz. Yönetişim, toplumu yapabilir kılmaktır, toplam kalite anlayışının kamuda da yaygınlaşması önemlidir.” Bu toplantılarda hazır bulunan isimler şöyle sıralanabilir: Ersin Kalaycıoğlu, Fikret Toksöz, Bilge Turcan, Enver Salihoğlu, Mehmet Toker, Abdülkadir Göktaş, Emre Alper, Rıza Sümer.
Yerel kalkınma girişimleri için AB hibe programı geliştirmiştir. Bu programın özel amacı: “insan kaynakları potansiyelini güçlendiren ve bölgelerdeki dezavantajlı gruplara yönelik hizmetlerin kalitesini ve erişimini iyileştiren ve bu şekilde yerel olarak tanımlanan ihtiyaçlara karşılık veren ve kamu kuruluşları, STK’lar ve üniversiteler arasında ortaklıkları destekleyen toplu hizmetlerin geliştirilmesi ve sunulması için yerelden gelen proje tekliflerini desteklemektir. AB’nin bölgesel kalkınma yaklaşımı çerçevesinde, küçük ölçekli “soyut” projeleri ve kolektif grupları hedef alan faaliyetlerle kilit yerel ve ulusal organizasyonlara küçük ölçekli hibe programları başlatma ve yönetme konusunda pratik deneyim sağlayan faaliyetlere öncelik verilecektir.” olarak belirtilmektedir. AB, karşısındaki ulus devletin yıpratılması ve son aşamada ortadan kaldırılması sürecini “yerel kalkınma” programlarıyla hızlandırmak istemektedir. “Türkiye’nin içinde düştüğü krizde en büyük sorumluluğun, gereğinden fazla büyümüş bir devlet olduğu herkesin ortak kanısı. Kamu bankalarının görev zararlarının en büyük kara deliklerden biri olduğu, tarım piyasalarının devlet tarafından şekillendirilmesinin kabul edilebilir bir yanı kalmadığı biliniyor. Böyle krizleri bir daha yaşamamanın önemli koşullarından biri de devletin küçültülmesi” diyen ve tüm olumsuzlukları ve sorunlar handiyse devletin sorumluluğuna bırakacak bir anlayış çerçevesinde devletin gülünç biçimde küçültülmesini istemek hangi mantığın ve aklın ürünü olarak değerlendirilebilir, bilemiyorum!
AB’nin destekleriyle geliştirilen bir başka program da “Türkiye’de STK’lar ve Kamu Sektörü Arasında İşbirliğinin Geliştirilmesi ve STK’ların Demokratik Katılım Düzeyinin Güçlendirilmesi” programıdır. Programın hedefi: Türkiye’de sivil toplumla kamu sektörü arasında etkili ve sürdürülebilir işbirliği şekillerinin tesis edilmesi suretiyle yapısal bir diyalogun geliştirilmesine katkıda bulunmak” olarak belirtilmiştir. Teklif çağrısı önceliklerini elde etmek için şu konulara dikkat çekilmiştir: “çevre ve doğanın korunması, kadın, engelli, çocuk ve diğer hassas grupların sosyal katılımı ve fırsat eşitliğinin sağlanması, demokrasi ve insan hakları, iyi yönetişim.” Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu, 1975’te Dublin Zirvesi’nden sonra kurulmuştur. Temel amacı, ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyi açısından AB’nin gelişmiş bölgelerinin gerisinde kalan bölgelerin kalkınmasına katkı sağlamaktır, KOBİ’lerin desteklenmesi, üretken yatırımların teşvik edilmesi, alt yağının iyileştirilmesi, yerel kalkınmanın hızlandırılması.” Türkiye’nin tek başına daha fazlasını yapabileceği program ve uygulamaların AB’den beklenilerek gerçekleştiriliyor olması, AB’ye uyumun ötesinde, AB’nin çıkarları çerçevesinde biçimlendirilen bir ülke görünümü çizmektedir. Bu gerçek çerçevesinde, AB, kendine bağımlı yaşatabileceği, güdülmeyebileceği ve besleyebileceği yerel gruplar oluşturmak istemektedir. Günümüzde “Tek Devlet” olmak isteğiyle ‘Küreselleşme’ sürecini yaşayan AB, bir teokrasi (din devleti) değildir, dini esaslara göre yönetilmemektedir. Buna rağmen içeriği bizzat Kilise ve Papalar tarafından tanımlanmış bir çok kavram kaynakları belirtilmeden ama aynen alınarak AB’nin resmi metinlerinde monte edilmiştir. Bunlara bir örnek verelim: Papa 11. Pius, 1931’de yayınladığı bir ‘Eneyelical’da (Risale) ‘Subsidiarity Principle’ diye yeni bir doktrin geliştirmişti. Bu doktrin Türkçe’ye tam anlamıyla çevirebilmek olası değildir, anlam olarak, ‘küçük birimlerin yetkisi onlara ait olmalıdır, Büyük Merkez’e bırakılmamalıdır’ denilebilir. Papa’nın bu doktrini yerel yönetimlerle ilgili olarak, AB bürokratları tarafından aynen alınmış ve “laik/seküler” olduklarını öne süren, AB’nin en ünlü liderleri Jacques Delors (Katolik), Margaret Thatcher ve Francis Maude (Anglikon) tarafından 1980’li yıllarda binlerce kez dile getirilmiş ve AB nihai senedine sokulmuştur.”
1990’lı yıllarda yapılan Milletler küresel zirve toplantıları.. sonucunda yapılan sözleşmeler ve yayınlanan bildirilerde yer alan kararlar, zirve sonunda hazırlanan ve 8 Eylül 2000’de 191 ülke tarafından imzalanan Binyıl Bildirgesi’nde; barış, güvenlik ve silahsızlanmaya geniş yer ayrılmış, kalkınma ve yoksullukla mücadele konusundaki kararlılık ifade edilmiş, ortak çevrenin korunmasının önemi vurgulanmış, insan hakları, demokrasi ve iyi yönetişim için çaba harcanacağı belirtilmiştir.”
Türkiye’nin YG21’e katılımından da kısaca söz etmek gerekmektedir. Murat Başesgioğlu’nun B050MAH0760000/50042 19/3/1998 sayılı bilgilendirme metninde, şunlar yazmaktaydı: “Sınır tanımayan çevre sorunlarının nasıl çözüleceği ve kalkınmanın nasıl sağlanacağının tartışılması amacıyla Birleşmiş Milletler tarafından yapılan çalışmalardan biri olan Çevre Kalkınma Konferansı 1992 yılında Rio de Janerio’da toplanmıştır. Bu konferansta kabul edilen Gündem 21 Belgesi, çevre ve kalkınma stratejilerinin sorgulandığı bir “21. Yüzyıl Gündemi” olarak ortaya konmuş ve 156 ülke “ortak bir amaç doğrultusunda birlikte hareket etme” prensibini benimsemiştir. Gündem 21 Belgesi, 21. yüzyılda yoksullukla mücadeleden uluslararası hukuka kadar çevre ve kalkınmayı etkileyen tüm alanlarda, hükümetlerin, kalkınma örgütlerinin, Birleşmiş Milletler Kuruluşları’nın bağımsız sektörlerin ve yerel yönetimlerin yerine getirmesi gereken faaliyetleri tanımlayan bir ilkeler bütünüdür.” Saadettin Tantan imzalı B050MAH076000/409 7.11.2000 sayılı genelgede: “Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) arasında imzalanmış olan ve 6 Mart 1998 tarihli Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlanan “Türkiye’de Yerel Gündem 21’lerin Teşviki ve Geliştirilmesi” konulu Proje Belgesi’ne ilişkin açıklamalar ilgi genelgemizde belirtilmiştir. Projenin uygulanması ve ülke genelinde yerel yönetim birimlerine yaygınlaştırılması sürecinde gelinen aşama göz önüne alınarak, hükümetimizle Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) arasında bu defa “Proje Revizyon Belgesi” hazırlanmış, Bakanlar Kurulu’nca onaylanmış ve 8 Şubat 1999 tarih ve 23605 sayılı resmi gazetede yayımlanmıştır. Proje, Aralık 1999’da sona ermiştir. Proje Revizyonu Belgesi uyarınca, Türkiye Yerel Gündem 21 projesinin ikinci etabına geçilmesine karar verilmiştir. Bu kapsamda, Eylül 1999’da hükümetimizle, UNDP arasında “Türkiye’de Yerel Gündem 21’lerin Uygulanması” konulu ikinci etap projesi imzalanmıştır.” denilmektedir. Son aşamadaysa AKP – CHP hükümetiyle, UNDP arasında 3.2.2003 tarihinde TUR/03/M01 sayılı, “Türkiye’de Yerel Demokratik Yönetişimi Teşvik Amacıyla Sürdürülebilir İlişkiler Ağı Kurulması” konulu proje belgesi onaylanmıştır. Proje belgesinde, proje hedefleri şöyle belirlenmiştir: “proje ortağı 50 kentteki YG21 platformlarının, yerel karar alma süreçlerinde kilit rol oynamaları açısından kapasitelerinin daha da geliştirilmesi, yerel ve ulusal düzeylerde bilgi dağıtımı/paylaşımı ve deneyim alışverişi için “YG21 Yönetişim Ağı” oluşturulması, kadınların yerel siyasete katılımı konusunda kadın platformları/konseyleri için eğitmen eğitimi, ulusal ölçekli YG21 platformları ağının, ülkenin AB’ye giriş sürecine ve özellikle demokratik yönetişim ilkelerinin teşviki ve geliştirilmesine katkıda bulunması özellikle demokratik yönetişim ilkelerinin teşviki ve geliştirilmesine katkıda bulunması, YG21 Yönetişim Ağı Zirvesi düzenlenmesi, AB ve Gençlik konulu ulusal gençlik diyalog atölye çalışması düzenlenmesi.” Tüm bu projeler için bütçe de 140.000 dolar olarak saptanmaktaydı. TÜSİAD da yerel yönetimlerin uluslararası ağlara bağlama ve özelleştirme sürecine kuşkusuz en önemli destekçiydi. Şöyle demekteydi: “Avrupa’nın bütünleşmesi ve küreselleşme süreci çerçevesinde bir yerel yönetim reformundan beklenebilecek en önemli değişiklik, yerel çıkarların geliştirilmesi, yerel yönetimlere uluslararası ağlar üzerinde yer alma, etkin olma olanağı sağlayacak araçların sağlanması, yönetsel kapasitelerinin geliştirilmesi, kamu özel sektör ortaklıklarını gerçekleştirebilme yeteneklerinin arttırılmasıdır.” Gerçekse, tam tersiydi. YG21, Türkiye’de yerel yönetimlerin desantralize, katılımcı ve daha demokratik bir yapıya kavuşturulmasını” sağlamaya dönük yani ulus devlet yapısını kökünden sarsıcı ve son aşamada ortadan kaldırıcı bir etkisi söz konusuydu.
Yerel yönetimlerin NGO’lara açık olmasının nedeni, sivil toplumla yerel yönetimin benzer özelliklerinden kaynaklanmaktadır: “hem yerel yönetimin hem de sivil toplum, merkez karşısında çevre konumunda olmaları, her ikisinin de merkezi yönetimin elinde tuttuğu üstün otoriteye sahip olması, gücünü halka yakın olmaktan almaları, katılım sağlama noktasında merkezi yönetime göre daha başarılı ve daha etkin olması”
Muhafazakar ve liberaller devlet eliyle iktisadi alana kaynak dağıtımı ve sosyal güvenlik amacıyla müdahale edilmesine karşı çıkarlar, dolayısıyla sosyal devletin işlevlerini reddederler. Sosyal devletten boşalan yerinse; NGO’larla doldurulması öngörülmektedir. Eşitsizlikten kaynaklanan sorunların hafifletilmesinde öncelikle aile olmak üzere komşuluk ilişkileri, yakın toplum, dini örgütler ve kuruluşlar ve örgütlenmeler ve özellikle vakıflar rol almalıdırlar. Bu örgütler ve kuruluşlar geleneksel toplumsal kuruluşlardır. Sosyal devlet anlayışıyla bu alanlara devletin girmesi, bu kurumların toplum içindeki geleneksel yerlerini dumura uğratmıştır. Bu kurumların canlandırılması ve devletin bu alanlardan çekilerek küçültülmesi talebi bu çerçeve içinde liberal önermelerle örtüşmektedir… başta Dünya bankası olmak üzere birçok uluslararası kuruluşun ABD, Avrupa ülkeleri ve AB’nin kalkınma/gelişme ve çevre konularındaki yardımlarını NGO’lar aracılığıyla yapmaları öngörülmektedir. Yapısal uyum ve küreselleşme süreci, eşitsizliklerin yoğunlaşmasına ve yoksulluğun artmasına neden olmuş bu da sosyal dokuyu zedelemiş ve varolan çelişkileri yoğunlaştırmıştır. Bu sorunlara yanıt olacak yeni düzenlemeler yapılması ve yoksulluk yönetimi için esnek mekanizmaların kurulması önerilmektedir. En yoksul kesimlere yönelik uluslararası yardım programlarının NGO’lar tarafından yönetilmesi tercih edilmektedir toplumsal ayaklanma riski taşıyan yerel düzeydeki topluluklara ayakta kalmaları olanağının sağlanması için sosyal güvenlik ağı oluşturulması önerilmektedir. NGO’lar tarafından kurulacak “cemaat yönetimi modeli”yle yoksulluğun mikro düzeyde yönetilmesi öngörülmektedir.
Alman Konrad Adenauer Vakfı tarafından düzenlenen bir toplantıda şunlar rahatlıkla söylenebilmektedir: “başta çevre sorunlarının çözümü olmak üzere yerel yönetimlerin genelinde içinde bulundukları bunalımdan çıkabilmeleri için devletimizin de altında imzası bulunan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı uyarınca, merkezle yerel yönetimler arasında, yerel yönetimlerin kendi alanlarında nesnel, objektif biçimde görev ve gelir bölüşümü yaparak yerel yönetimlerimiz yönetsel ve mali açıdan özerk, demokratik, katılımcı bir yapıya kavuşturularak bir reforma gidilmesi zorunludur…” Konrad Adenauer Vakfı tarafından düzenlenen bir başka toplantıda Alparslan Işıklı: “..Mustafa Kemal Atatürk de küreselleşmecidir. Çünkü Atatürk de, Türklerin kurtuluşu diye yola çıkmamıştır, mazlum milletlerin kurtuluşu meselesini tutuşturmuştur, Anadolu bozkırlarında.” diyebilmektedir. Alman vakfının himayesiyle, küresel faşist sistemin en önemli ayağı olan ve Türklüğü silmek için uğraşan Alman devletinin vakıfları çatısında Mustafa Kemal’in küreselleşmeci olduğunu hem de saldırı düzeyinde devam eden, Kemalizm’i yok etmeye kararlı faşist küreselleşmenin yaşandığı günümüz ortamında, söylemek hiçbir açıklama ve gerekçeyle bağdaşamaz. Küresel bir efendi olarak yola çıkmamıştır, Kemalist devrim. Tüm mazlum uluslara örnektir, yoksa gelişigüzel lafla küreselci, küreselleşmeci vs. değildir!
Almanya’nın şefkatli(!) kollarında yetişen Kadir Koçdemir, AB Jean Monnet Bursuyla yüksek lisansını Almanya’da yapıyor ve Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nde daire başkanı olarak görevine yerleşiyor. Ankara’daki Alman Kültür Merkezi’nde 342.9 KOC fişiyle kayıtlı kitabında, Jean Monnet bursunun hakkını vererek, Türkiye’ye ilişkin olarak şunları söylüyor: “..aşırı merkeziyetçilik insanları idareden uzaklaştırmıştır. Hukuki olarak “dokunulmazlık”la ifade edilebilecek statüleriyle, genellikle başlıca yerleşim yerlerinden belirli ve kısa bir süre için gelen memurlar, görev yerlerinde vatandaşlarla hizmetler aracılığıyla bir kaynaşma sağlayamamaktadırlar. Bunlar için “devlet memuru” tabiri, bir bakıma bunların sadece devlete karşı sorumlu olmalarını ve yine sadece sıralı amirlerinin tepkilerini dikkate alarak çalışmalarını ifade etmektedirler. Bu husus, devletle vatandaşlar arasında daimi bir güvensizlik nedenidir. Söz konusu güvensizlik sadece devletle vatandaş arasında değil, devletten alt ve üst birimleri arasında da mevcuttur… aynı mahiyetteki sorunlar aynı mahiyetteki çözümleri gerektirdiğinden, çok sayıda Avrupa devletinin 60’lı ve 70’li yıllarda birimleri büyüten ve fonksiyonlar itibariyle ademi merkeziyetçi reformları uygulamış olması iyi tahlil edilmelidir. Hemen her yerde, bu arada Fransa’da ademi merkeziyetçi eğilimler dikkati çekmektedir. Türkiye’nin model olarak aldığı bu ülkenin bu istikamete yönelmesinin gösterdiği gerekçeler, idarenin etkinliğinin yükseltilmesi, mahalli ve bölge seviyesinde gelişmeyi sürüklemek ve demokrasinin tam anlamıyla yaşanır hale gelmesini temin etmek şeklinde ifade edilmektedir… Türkiye’de de devletle toplum arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi kaçınılmazdır. Bu düzenleme çalışmalarında, desantralizasyon, geleceği etkileyecek önemli bir kavramdır… Türkiye’de statüko hakkındaki genel memnuniyetsizlik, idari organizasyonun yeniden düzenlenmesi için itici bir güç olabilir ve olmak zorundadır.”
Anayasa hukukçularından Prof. Dr. Yılmaz Aliefendioğlu, “..yerel yönetimlere, halkın ve sivil toplum örgütlerinin katılımı demokrasinin kurumsallaşmasına, hizmetlerin daha iyi görülmesine yardımcı olacak, yerel yönetimler aynı zamanda demokrasi okulu işlevini yüklenecektir. Ancak temel sorun, bu okulda yetişenlerin parlamentoya taşınmaları, siyasi partiler iktidarı yanında sivil toplum iktidarının oluşmasıdır.” Sivil toplumun iktidar hırslarına yönelerek, halkı temel olarak siyasetten uzaklaştırmanın başat nüvesi olarak durmaktadır. Ama ne hikmetse küresel efendinin söylemiş olduğu: “iktidar merkezi, ulus-devletlerden NGO’lara doğru yeniden şekilleniyor” sözüyle aynı düşünceyi paylaşmanın bir göstergesidir, Aliefendioğlu’nun sözleri.
Bir yazısında Şakir Berber, sivil toplumun etkin rol oynayabilmesi için devlet şu özelliklere sahip olmasını önermektedir: “devletin sahip olduğu güç ve yetkiler merkezde toplanmamalı, bunun yanında bir kısım güç ve yetkiler yerel yönetimlere ve diğer devlet kuruluşlarına devredilmelidir.” Gerçekten de sivil toplumun siyasal bir biçimi nasıl olurdu? Buckhingam Üniversitesi’nden Prof. Dr. Norman Barry, bu konuda şöyle söylemektedir: “sivil toplumun ideal siyasi biçimi, koruyucu hukuktan genel yapısı içinde özgül toplulukların farklılıklarını sergileyebildikleri bir federalizm (veya hatta konfederalizm) olurdu.”
Şu Türkiye gerçeğini yansıtmayan ifadeler, numaralı cumhuriyetçi liberaller ve siyasal İslamcılar tarafından sahiplenilenlerdendir: “demokratik sürecin gelişmesi için yönetim yapısının aşırı merkeziyetçilikten kurtarılması, çağdaş, özerk, demokratik yerel yönetim anlayışının yaşama geçirilmesi gereklidir; yerel hizmetlere ilişkin yürütme yetkisi yerel halka onları temsilcilerine verilmeli ve tek yetkili ve sorumlu konumuna getirilmelidir; merkezle yerel yönetimler arasındaki ilişki yerel birimlerin güçlendirecek yapıya kavuşturulmalı, yerel hizmetler yerel topluluğun sorumluluğu altında kalmalıdır; demokratikleşme ve kalkınma sürecinde önemli fonksiyonlara sahip yerel yönetimlerimizin gelişmesi merkezin yumuşatılmasıyla gerçekleşebilir; demokratikleşme, merkezi yapıdan uzaklaşma, yerellik gibi olgular yerel yönetimler üzerinde yeni anlayışa yol açmıştır. Bu anlayışa göre; merkezi denetim azaltılmalıdır, yerel yönetimlere ağırlık veren bir yetki ve görev bölüşümü oluşturulmalıdır, yerel temsil ve katılım özendirilmelidir, yerel kaynaklar artırılmalıdır.”
Toplumsal olanla mekansal olanın etkileşimi ve bu etkileşimin belli bir coğrafi ölçekte ürettiği bir toplumsal bütünlük olarak algılanan yerel, küresel olanın yeni muhatabı olarak algılanan yerel, küresel olanın yeni muhatabı olarak sunulmaktadır. Bu çerçevede küresel olan, yerel ölçeğe birçok konuda uygun birim olarak yaklaşmakta ve bu yolla ulus devletin özellikle ekonomik ve toplumsal boyuttaki etkinlik alanının daraltılmasında ısrarlı bir beklenti içine girmektedir. Böylece, yeniden yapılanmanın bir parçası olarak küreselle yerel arasında işbölümü ortaya çıkarılmaya çalışılmakta, bu durum da ulus devleti etkisizleştirici bir içerik taşımaktadır. Bu ilişkide belirleyici olan, hareket yeteneği ve sahip olduğu hızla gücünü ortaya koyan çokuluslu sermayedir. Bu ilişkide, küresel açısından yerel önemi işgücü, Pazar, hammadde, bilgi birikimi, alt yapı boyutunda öne çıkmakta, sermaye her düzeyde kendisine en uygun ölçekleri ararken, yerel sadece olanaklarını tanımlayarak beklemekte ve küresel ilişki şansını yakalamaya çalışmaktadır. Sonuç olarak, küresel yerel ilişkisinin yarattığı yerelleşme daha çok ekonomik bir anlam ifade etmekte ve yerellikleri yalnızca, bir ekonomik birim olmaya itmektedir. Ademi merkeziyetçilik (desantralizasyon) her dönemde yerel yönetimleri güçlendirme politikasının önemli araçlarından birisi olarak görülmüştür. Ancak, bugün ademi merkeziyetçilik eskisinden belirgin ölçüde farklılıklar içermekte olup, hizmette yerellik (subsidiarity), yönetişim (governance) gibi ilkelerle ifade edilen ve merkezi yönetimin elinde bulunan planlama, karar verme, kaynak oluşturma ve bunları yürütme gibi birtakım yetkilerin, taşra kuruluşlarına, yerel yönetimlere, yarı özerk kamu kurumlarına, meslek kuruluşlarına ve idarenin dışındaki vakıf, dernek gibi gönüllü örgütlere aktarılmasını tanımlayan bir beklentiyi içermektedir. Bu yaklaşımın temelinde, yerel yönetimleri güçlendirme ve demokratikleştirme arzusunun ötesinde küreselleşmenin kendi adına beklentileri yer almaktadır. Bu ademi merkeziyetçilik küreselleşmenin yerele engelsiz bir biçimde ulaşma, aradaki ulus devletin temsil ettiği merkezi yapının tanımladığı sınırları yok sayma çabasıdır. Bunun içinde önceki dönemlerde merkezi yönetim tarafından yerellikler üzerinde oluşturulan demokratik olmayan baskı ve sınırlamaları gerekçe olarak kullanmakta ve demokrasi beklentisinden yararlanmaktadır. Bu beklenti yerelliklerde özel sektör, kamu yönetimleri ve sivil toplum kuruluşlarından oluşan bir yerel yönetim sistemi kurulmasını, katılım adına öngörmektedir…devletin aşırı merkeziyetçi yapısını, anti demokratik uygulamaları için gerekçe gösteren, bu yapıdan kurtulunması, bölgesel ya da yerel hizmetlerin yerinden yönetilmesi ve yerel toplulukların özerk, demokratik, saydam, verimli bir yönetime sahip olmaları eğilimini yansıtan ve bunun içinde yerel inisiyatiflerin önünün açılması gerektiğini tanımlayan bu yaklaşım, küreselleşmenin kamu yönetiminin kurumsal bütünlüğünü yitirmesi beklentisinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede, HABİTAT 2 zirvesiyle birlikte daha etkin bir söylem haline dönüşen yönetişim, güçlü bir merkezi yönetim yerine, yerinden ve o yerde yaşayanların sivil toplum olarak katılımcılığını ve yönetimde yer almalarını öngörmektedir.”
Türk gençliğine HABITAT’ın gençlik örgütlenmesi de çengel atmıştır. Youth For Habitat Uluslararası İletişim Ağı, 1995 yılında kurulan Habitat Gündemi ve Gündem 21 üzerine bilinçlendirme ve bilgi dağıtımı konularında ve bunların hayata geçirilmesi için gençleri yapabilir kılmaya çalışan sivil bir gençlik iletişim ağı, olarak kendini tanımlamaktadır. Şunlar gençlerin sorunları olarak belirleniyor: gençlik politikalarının yetersizliği ve bulunan yerlerde yetersiz uygulanması, temel hizmetlere ve imkanlara, bilgi kaynaklarına ve maddi kaynaklara erişimde yaşanan sorunlar, karar alma mekanizmalarına katılımda yetersizlik, veri tabanı ve dokümantasyon yetersizliği, gençlerin ve hükümetlerin bilinç yetersizliği, yetersiz kentsel hizmet. Bu sayılanlardan da anlaşılacağı gibi gençlik dışında hemen tüm alanlarda faaliyet göstermek gerekliliği doğmaktadır.
Gündem 21 ve Habitat Gündemi örgütlenmesi, Yerel Gündem 21 Gençlik Parlamentosuna dönüşüyor. 04 – 07 Aralık 2003’te Eskişehir’de yapılan “Strateji Geliştirme Toplantısı”nda Yerel Gündem 21 Sivil Gençlik Meclisleri Tüzüğü yayınlanıyor ancak tüzüğün Gençlik Meclisinin Genel Değerleri ve İlkeleri’nde Atatürk ilke ve devrimleri çıkarılıyor. Bütün siyasi ve ekonomik güçlerden ve bunlar doğrultusundaki fikirlerden bağımsız olmak, din, dil, ırk, kültür, etnik, sınıf ve düşünce ayrımcılığı yapmamak, ulusal ve uluslararası sözleşmeler çerçevesinde yerel düzeyde gençlik haklarını korumak ve geliştirmek. Gibi maddelerin eklendiği görülüyor. Eskişehir toplantısından sonra, 18 – 21 Mayıs 2004’te Yerel Gündem 21 Ulusal Gençlik Parlamentosu Kuruluş Zirvesi toplanıyor. Atölye çalışmalarında yapılan Sivil Gençlik Meclisleri Ortak Tüzüğü’nde yine Atatürk ilke ve devrimleri maddesi yer almıyor. Aynı öğrenci grubu, 21 Mayıs 2004’te TBMM Tören Salonunda, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kapsamında düzenlenen zirvenin önemine dikkat çekiliyor. Ancak ne ilginçtir ki, 20.04.2005 tarihli Kent Konseyine sunulan İzmir Yerel Gündem 21 Gençlik Meclisi Çalışma Yönergesi Taslağı’nda, Gençlik Meclisinin Genel Değerleri ve İlkeleri’nde, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı olmak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 5216 ve 5272 sayılı kanunlarından ilgili maddelerine uygun faaliyetlerde bulunmak maddeleri en başta belirtilmekteydi. Taslak önerilerini değerlendirenler, kuşkusuz, Kemalist, ulusal çizgideki değerleri törpüleyecek ve maddeleri kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirecekti. Tabandan gelen taslak metin çalışmalarında Atatürk ilke ve devrimleri madde olarak anılırken, kabul edilen tüzükte ve yönergede bu metne rastlanılmamaktadır.
Yerel Gündem 21’lerin çalışmalarından örnekler vererek ne kadar tehlikeli ve kuşatılmış bir durumda olduğumuzu gözler önüne serelim.
Bütüncül Bir Gençlik Politikası Oluşturulmasında Yerel Gündem 21 Ulusal Gençlik Parlamentosu İlgili Kamu Kuruluşları Ve Uluslararası Buluşması “Gençlik İçin Gençlerle” isimli ve 19 – 22 Şubat 2004 tarihlerinde İzmir’de düzenlenen toplantının sonuç bildirgesinde, “Avrupa birliği müktesebatına uyum sürecinde hayata geçirilmesi gereken bölgesel yönetim politikası ve Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı’nın ademi merkeziyetçi yaklaşımı bu anlayışla örtüşmektedir.” denilmekteydi.
Yerel Gündem 21 Kadın Konseyleri Katılım ve Kadın Konulu Bölgesel Toplantı, 27 – 28 Şubat 2004 tarihinde Çanakkale’de düzenlenmişti. Tartışılması planlanan konu başlıkları şöyle sıralanmaktaydı: “Ailede Yönetişim: eşini seçme hakkı, kadınların aile içi karar alma özgürlüğü ve kadınlara yönelik baskılar, kadının katkısı, yönetişim modelinin aileye uygulanması ve tartışılması, aile içi yönetişimde ekonomik, hukuksal ve kültürel boyutların, kültürel ve etnik değerlerin tartışılması; Siyasette Yönetişim: siyasette kadınlar için kota, kadın siyasete nasıl girmeli, siyasi partiler yasasının kadınlar için getirileri/götürüleri, ‘siyasette kadın neden yok’un bütün yönleriyle irdelenmesi, eşit hak, eşit sorumluluk, katılımda eşitlik; Kamuda Yönetişim: kamuda yönetişim modeli, e-yönetişim, iyi uygulamalar, kamu yönetimi yasa tasarısının tartışılması, iyi yönetişim ilkeleri (katılım, şeffaflık, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, uzlaşma, duyarlılık, hakkaniyet)”
Dünya Bankası, Avrupa Yolunda Sosyal Katılım ve İlerleme konusunda yenilikçi fikirleri ortaya çıkarmak için Türkiye Yaratıcı Kalkınma Fikirleri Yarışmasına 3 Mayıs 2005’te ilk kez ev sahipliği yapacak. Türkiye Yaratıcı Kalkınma Fikirleri Yarışmasının amacı, yenilikçilere, başkalarıyla ortaklıklar kurup yenilikçi ve yaratıcı fikirlerini gerçekleştirilebilmeleri için başlatma fonu sağlayarak destek olmak.. yarışma, en iyi fikirlerin ödüllendirilmesine ek olarak, yerel yenilik ağları kurulması, yeni fonlara ulaşma yolları sağlanması ve yeni çözümler konusunda bilinç oluşturulması için de düşünüldü.” diyordu, Dünya Bankası Türkiye Ofisi ülke direktörü Andrew Yorkink. Bu yarışmaya maddi destek sağlayanlar şöyle sıralanmıştır: ODTÜ, MNG Kargo, Avrupa Komisyonu, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Açık Toplum Enstitüsü.
4. BAKÇEP Toplantısı 15 – 16 Ekim 2004’te Kastamonu’da gerçekleştirilmişti. “Nasıl Bir Yerel Yönetim İstiyoruz?” başlıklı deklarasyonda: “güçlü bir yerel yönetimin, güçlü bir merkezi yönetime engel olacağı korkusunun merkezi yönetimce taşındığı, belediyeleri gelir yetersizliği içinde bocaladıkları, kaynak paylaşımında merkezi yönetime ağırlık verildiği, yerel yönetim birimlerinin örgütlenişinde demokratik yapıyla uyuşmayan unsurların bulunduğu..” vurgulanmaktaydı.
İzmir yerel Gündem 21, mahalle çalışmaları kapsamında, “Roman Mahalleleri Örneğinde Eylem Planı”nı şöyle açıklıyordu: “mahalle çalışmaları paralelinde ortaya konulan ve özellikle satın alma gücü düşük roman vatandaşların ağırlıklı yaşadığı mahallelerdeki kurumsal bütünleşik çalışmalarla geliştirilebilecek konular ve yapabilir kılmaya yönelik hedeflenen toplantı 6 Temmuz 2005 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Toplantının çıktıları: “seçilmiş mahallelerde eğitim ve sağlık başta olmak üzere çok amaçlı toplum merkezlinin kurulması, sağlık alanında, uzmanların öngörüsüyle seçilmiş konularda genel bir tarama yapılması, çalışmalarda kısa bir eğitimden sonra hemen uygulamaya yönelik çalışmaların öne çıkması, (örnek konular, öfke ve öfke kontrolü, aile planlaması, hijyen, diş taraması, kan grubu tahlili vb. olarak gösterilmiştir), Roman kültürünün geliştirilmesi ve yetenekli çocuklara özel eğitim verilmesi, Roman çocuklarının kurumsal çalışmalarda yer alan çeşitli amaçlı gezilere gönderilmesi ve bu çalışmalarda muhtarlarla işbirliği yapılması, toplumsal barışı sağlamada, işsizliğin önemli bir faktör olduğundan hareketle, Roman vatandaşlarımızın istihdamına ilişkin konular üzerinde çalışılması” olarak özetlenmiştir.
Kalkınma Ajansları mı, Etnik Kalkışma Ajanları mı?
Kalkınma Ajansları kavramından ilk olarak Nisan 2003 “Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı Taslağı”nın 25. maddesinde bahsedilmişti. Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı, 19 Ocak 2005 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulmuş ve 28 ocak 2005 tarihinde komisyonlarda görüşülmeye başlanmıştır. AB uyum çalışmaları doğrultusunda çıkarılan kanunlar ve hazırlanan yasa tasarılarında hakim olan kavramlar yerelleşme ve yönetişim kavramlarıdır. Bu kavramlar Kalkınma Ajansları’na ilişkin kanun tasarısında da kendisini göstermektedir. Bu yasa tasarısına göre, Bakanlar kurulu kararıyla oluşturulan 26 bölgede birer kalkınma ajansının kurulması öngörülüyor. Her ajans için Bakanlar Kurulu birer kararname hazırlayacak ve ajanlar bu kararnamelerle kurulacak. Kurulacak olan bölgesel kalkınma ajanslarının görevleriyse şöyle sıralanmaktaydı: yerel potansiyellerin harekete geçirilmesi, yerelliklerin bölgelerin yatırım potansiyelinin ortaya çıkartılması, yerele bölgeye yatırım çekilmesi ve yabancı yatırımcılar için yatırım seçenekleri oluşturulması, yerel girişimcilerin ve KOBİ’lerin desteklenmesi, yerelliğin bölgenin rekabet gücünün artırılması, devlet yardımlarının uygulanması, alt yapı ve çevre projelerinin gerçekleştirilmesi. Bu görevlerini yerine getirmek için, bölge plan programları hazırlaması, projeler geliştirmesi ve mevcut proje ve yatırımları desteklemesi öngörülmektedir. Bunun için araştırma ve geliştirme, eğitim ve tanırım faaliyetleri de yürütülecektir.
Bölge Kalkınma Ajansları, 1980’li yıllarda yaygınlaşan “kamu işletmeciliği anlayışı” ve 1990’lı yıllarda tüm kurumlaşmaları belirleyen “yönetişim anlayışı”nın uygulama türlerinden biri olmuştur. Bu sisteme göre bölgesel kalkınmada temel amaç, artık bir ülkedeki bölgelerarası eşitsizlikleri gidermek değil, bölgelerarası rekabeti sağlamaktır. Sisteme göre bu temel amaç, ancak bölgelerdeki yönetim yetkisinin özel sektöre devredilmesiyle ve bu yönetimin ülkenin başkentinden mümkün olan en yüksek oranda bağımsız kılınmasıyla gerçekleştirilebilir. Sistemin özü, sistemin çalışma ilkelerine göz atılarak daha açık biçimde görülebilir. Çalışma ilkelerine göre;
- Kalkınmanın temeli kamu olmayacaktır; kamu yatırımları, altyapı dışında temel alınmamalıdır,
- Kalkınma ve yapısal gelişme, özel girişim öncülüğünde olmalıdır,
- İhracata yönelik işletmeler, iç piyasaya yönelik olanlara tercih edilmelidir,
- Girişimcinin kamudaki işlerinin hırlandırılmasına destek verilmelidir,
- İşletmeler kendi başına ayakta kalacak hale gelene kadar desteklenmelidir,
- Sanayinin kurulmasını engelleyen sosyal altyapı iştirak yoluyla geliştirilmelidir,
bu ilkeler, sistemin bölgelerarası eşitsizlik sorununa olduğu gibi, bölgesel insani ve toplumsal kalkınmaya da kök bir yapı olduğu göstermektedir. Sistem bir ulusal sistem unsuru olmadığı gibi, bir sosyal sistem unsuru da değildir. Dayandığı felsefe “küresel stratejiler”le “iş dünyası hedefleri”nden ibarettir. Sistemde, bölgesel kalkınma anlayışının artık ulusal merkezi anlayıştan sıyrılıp esnek yönetim anlayışıyla yeniden ele alınması gerektiği ifade edilmektedir. Bölgesel kalkınma politikaları olarak merkezi idarenin öncü olduğu yukarıdan aşağıya anlayış yerine bölgesel yerel aktörlerin öncü olduğu aşağıdan yukarıya bir anlayış benimsenmektedir. Aşağıdan yukarıya doğru kurgulanan bölgesel kalkma anlayışı, kamu öncülüğünde gerçekleşen ulusal bölgesel kalkınma fikrini topyekûn reddetmektedir. Bu reddiye, kamu yararına dayalı yönetim anlayışının bölgesel kalkınmaya herhangi bir katkısı olmadığı ve bölgede “gerçek” işletmecilik/girişimciliği engellediği fikrinden hareket etmektedir. Sistem, rekabetçi dünya pazarında merkezi anlayışın terk edilmesi ve bölgelerin bu eğilim paralelinde yerli yabancı özel yatırımcılara en iyi koşullar altında çalışma olanağı sunması için araç olarak görülmektedir. Böylece ajanslar, bölgesel kalkınma anlayışının değişen içeriğine ilişkin izlenen politikaların meşru aracı konumuna gelmektedir.
DPT’den sorumlu devlet bakanı AKP’li Abdüllatif Şener kayıtsız koşulsuz AB’ye teslimiyet içinde olan bir partinin mensubu olarak, bu konuda şunları söylüyordu: “gerek hükümet programında, gerekse Acil Eylem Planının Yerel Yönetimler Reformu bölümünde “Bölgesel Kalkınma Ajanslarının Kurulacağı” hususuna yer verildi. DPT’nin hazırladığı taslak başbakanlığa sevk edildi. Hem müzakere sürecinde artacak mali kaynaklardan, hem de üyelik sonrasında kullandırılacak olan yapısal fonlardan etkin bir şekilde yararlanılabilmesi için, bölgelerde kurumsal altyapının hazırlanması ve dolayısıyla bölgesel kalkınma ajanslarının kurulması bir zorunluluk haline geldi. Ajanslar bölgesel alanda çok önemli bir ihtiyacı karşılayacak ve gelecekte genişleyerek devam etmesi beklenen AB destekli bölgesel kalkınma programlarının, yereldeki uygulama ve koordinasyon altyapısını meydana getirecektir.”
Vahşi kapitalist küreselliğin ulus devleti yıkmaya çalıştığı bir ortamda, Türk iş insanlarının söyledikleri paralellik gösterdiği için kayda değer olarak görülmektedir. Türkiye Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED) yönetim kurulu üyesi Süleyman Onatça şunları dile getirmekteydi: “Avrupa Birliği Standardında kurulacak Bölgesel Kalkınma Ajansları” için hükümet bu kez de en doğrusunu ben bilirim edasıyla hareket ediyor. Bölgesel Kalkınma Ajanları, maalesef kamu ağırlıklı tasarlandı. Tüm dünyada özel sektörün dinamizmine dayanan bu tür kurumların başarılı örnekleri göz önüne alınmadı. DPT’nin kanundaki görevi, koordinasyonunun çok ötesine geçilerek yerelliğin ihmal edildiğini düşünüyorum.” Denizli Sanayi Odası Başkanı Müjdat Keçeci: “Bölgesel Kalkınma Ajansları’nın yapısını kamu ağırlıklı olduğu gerekçesiyle eleştiriyorduk. Şimdi işin içine siyaset de girdi. Bizim önerimiz üniversitelerin ve iş dünyasının temsil eden derneklerin de yönetimde yer alması yönündeydi” Yabancı Sermaye Derneği Eski Başkanı Abdurrahman Arıman: “..burada esnek bir profesyonel kadro anlayışı yok. Devlet memurlarının alt kadrolarda çalışması düşünülüyor. Ancak madem bu ajansların amacı yabancı sermaye getirmek ama 800 milyon maaş verdiğin biriyle bu hedefine nasıl ulaşacaksın. Bu proje Türkiye’nin kaderini değiştirecek kadar önemli. Bu yüzden kısır tartışmaları bir kenara bırakmak ve kafamızdaki tabuları da yıkmak gerekiyor.” Bu vahşi kapitalist anlayışın sözcüleri gibi konuşanlara ek olarak Metin Ercan da yazdığı yazıyla Kalkınma Ajanslarının yatırım/ekonomik boyutunu vurgulamaktan kendini alıkoyamıyor: “İrlanda’da bölgesel kalkınma ajansları gerektiği zaman yatırımcıların cebine para bile koyuyor!” ajansların faşist kapitalist sistemin yerel ayakları olarak çalışacağını geçmiş sayfalarda belirtmiştik. Bu ajansların devlet destekli ve denetimli olması ve devlet tarafından yürütülmesi gerektiği bir kez daha gündeme gelmektedir. Yabancı sermayenin Türkiye’nin ulusal çıkarları gibi bir kaygısı olmayacağından, aksine yabancı sermayenin, ilgili yabancı devletin ‘ajanı’ gibi çalışıyor olması bu durumu daha da ciddi kılmaktadır.
Birgül Ayman Güler, Bölgesel Kalkınma Ajansları’nı şöyle değerlendirmektedir: “NUTS sistemiyle Brüksel, sanayi, KOBİ, tarım hayvancılık, kırsal kalkınma, turizm çevre altyapı gibi üç temel iktisadi alanın planlaması ve yönetimini “bölgeselleştirme”yi güvence altına almıştır. Bunların hedeflerini belirleme işi bölgeyle Brüksel işbirliğine kaydırılmış, Ankara’nın by-pass edilmesi mümkün hale getirilmiştir… eğer Türkiye, ulusal kalkınma plancılığından vazgeçmese, AB üzerinden gelen bu bölgesel plancılığı kendi amaçları doğrultusunda yönlendirme iradesi ve gücü gösterebilse, yürürlüğe giren sistemi diğer merkez ülkelerde görüldüğü gibi “Avrupa kaynaklarını ülkeye çekme” aracı diye görmek mümkün olabilirdi. Ne var ki durum böyle değildir… devreye giren danışman firmalar Brüksel’in taraf oldukları sözleşmelerle yürümekte; hedef belirleme ve işleyişi denetleme sürecinde iktidar Brüksel’e bırakılmakta, kısaca bölgesel hedefleri ulusal hedeflerle bütünleştirecek ulusal plancılık ortadan kaldırıldığı için kalkınma yönetiminde Ankara devre dışı kalmaktadır…Brüksel eliyle yapılan eğitimlerin, personeli Brüksel çıkarına hizmet etmeye yönlendireceği, bunları Brüksel memuru gibi düşünüp çalışmak üzere yetiştireceği açıktır.”
CHP Milletvekili Prof. Dr. Oğuz Oyan da şunu dile getirmiştir: “getirilen kalkınma ajansı idare biçimi, merkezi kamu gücünü, kamu kaynaklarını ve yetkilerini kullanmasına rağmen merkezi değildir, ama anayasal yerel idare tanımına girmediği için yerel de değildir.” Böylesine ucube bir durumu dile getirdikten sonra Oyan şunları ekliyor: “peki nereden çıkıyor bu tercüme kokan modeller? AB fonlarını kullanabilmek için mi? AB karşısında aciz, ikinci sınıf üyeliğe razı bir anlayışın, AB’nin yasak savma ve Türkiye’nin idari yapısını yeniden şekillendirme amacıyla vereceği sembolik bölgesel yardımları alabilmek için bu denli ödüne razı olması sadece mali gerekçelerle açıklanabilir mi? iktidar partisinin (AKP’nin), AB gerekçesi arkasında, kamu yönetiminde kendi yerelleştirme özel programını uygulama hesapları yok sayılabilir mi?” Oğuz Oyan önemli bir konuyu dile getirmekteydi. AKP’nin Ankara Büyükşehir Belediyesi başkası İ. Melih Gökçek, geçtiğimiz günlerde Glokal Forum düzenliyor ve faşist İsrail’in ajanı, MOSSAD’ın önemli ajanlarından olan David Kimche’yle yerel yönetimleri tartışıyor. Kiler mağazaları’nın halka yalan söyleyen dergisi’ndeki, AB’ye girince(!?) olacak olanları anlattığı haberi şöyleydi: “örgütlenme özgürlüğü gelişecek, hava ve su daha temiz olacak, açıkta yiyecek satılmayacak, otoyollar dayanıklı olacak, yükler demiryoluyla taşınacak, yollara akustik duvar çekilecek, yabancı dil eğitimi gelişecek, kayıt dışı ekonomi devri bitecek, köyler cazip hale getirilecek” Bu yalanlardan sonra Cengiz Aktar’la söyleşiye de yer veriyor, Kiler. Aktar, AB’yi öve öve bitiremiyor ve Türk insanının çok iyi yaşayacağını söylemekten çekinmiyor. AKP’li Ankara Büyükşehir Belediyesi, bu yıl başkentte yaşayan tam 370 bin aileye yardım paketleri dağıtıyor. Paketlerde fasulye, pirinç, nohut, çay, şeker ve biraz da temizlik malzemesi var. Bu iş için ihale açılıyor. İhale sonuçlanıyor. AKP Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’in şirketi Kiler Grubu, ihaleyi 28 trilyon 300 milyar liraya alıyor. Emin Çölaşan’ın yorumu şöyle: “AKP milletvekili bu işten %10 kazansa, trink 3 trilyon cebinde demektir. Allah bin bereket versin! Peki bu işin içinde bir iş var mı? ihale yapılmış, elbette yok! Alan razı veren razı. Sadece rastlantı!”
Mümtaz Soysal kalkınma ajansları için şunları söylemekteydi: “son çıkan kalkınma ajansları yasasında görüldüğü gibi, alışılmış yönetim tarzlarına uymayan yeni bir tarz: belirli işlerin yürütülmesinde asıl yetkili ve görevli olan yönetimin yanına, hatta içine, başka kuruluşları ve daha da özel olanları, örneğin sanayi ve ticaret şirketlerini, demokratik kitle kuruluşlarını, sivil toplum örgütlerini ekliyorsunuz, sözde katılımcı bir yönetim biçimi olarak yönetişim çıkıyor ortaya. Özde küreselleşmeci dayatmaların karşısına dikilebilecek, kamunun ve halkın çıkarlarına sahip çıkabilecek tek kuruluş olan ulus devleti zayıflatarak. Ulusal üstü güçlerin ve sermayenin yerel uzantılarına ya da onlara sızmış dış çıkarların etkisine daha fazla ağırlık tanıyarak.”
2 Temmuz 2001’de bir lobi şirketi vasıtasıyla AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan’a Amerika’dan iletilen CFR kaynaklı memorandumda: “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir” deniliyordu. Erdoğan, bu belgeyi AKP’nin programı haline getirmiştir. 2001 yılının Ağustos ayında Türkiye’de Koç Holding’in desteklediği “Veneto’dan Batı Karadeniz’e Bisiklet Gezisi” organizasyonunda katılımcılara verilen haritada Türkiye Roma dönemine göre eyaletlere ayrılmıştı. Paflagonia projesinde şöyle deniliyordu: “Amacı ulusal devletlerin iç federasyonu (devletler federasyonu) şeklini gerçekleştirmek olan, politik şekilli, Avrupa karakterli bir fenomen geliştiriliyor. Globalizeleşme ve kimliği arama çalışmaları aynı paralelde seyreden iki muhakemeyi birleştiriyor. Orijinin bulunması, kişinin bölgeler ve devletler üstü bir kimlik kazanması olarak yorumlanıyor ve temelinde kişinin birçok ülkenin yurttaşıymış gibi düşünülmesi fikrine ulaşılıyor. Sonuçta, en ideal biçimine çoklu kimlik (çok kimlilik) araştırması olarak dönüşüyor, yani tüm insanların tek, aynı büyük genetik kökten geldiği orijinde, bir çeşit uluana ve ulubaba isminde birleşiyor; Adem ve Havva ya da Homo Sapiens, ya ad Austrolopitecus.” Proje, etnik araştırmalarla, özellikle Türk insanının ulusal bilincini, yani Türk Milleti’ne mensup olma bilincini yok etmeyi amaçlıyordu.”
Öte yandan Habitat 2 İstanbul Konferanssı, İstanbul’un dünya kendi olma niteliğini pekiştirmiştir. AKP genel başkanı R.T. Erdoğan: “İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti adaylığı için devlet ve sivil toplum kuruluşlarımızın yılmadan süren çalışmalarını yakından takip ediyorum. Bin yılı aşkın süredir farklı haklar ve insanlar tarafından beslenen şehir, üç kıtanın kesişme noktasında, birbiri ardına kurulan çok uluslu imparatorlukların başkenti olmuş, farklı kültür, din ve dilleri medeniyetler kavşağı olarak yaşayan bir örnek teşkil etmiştir. Avrupa Birliği’ne katılımı kaderinde olan Türkiye’nin aday ülke olmasından dolayı, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olarak tayin edilmesi Avrupa’nın siyasi projesi, Avrupa değerleri ve Avrupa’ya aidiyet duygularının ilerlemesini sağlayacaktır.” ifadelerinin yer aldığı ve Brüksel’de İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti adaylığına talip olduğuna ilişkin dilekçeyi, 13 Aralık 2005’te, AB Kültür İşleri Genel Müdürü Nicolaus van der Pas’a sunmuştu. Muammer Güler, Kadir Topbaş, Nuri Çolakoğlu, Zeynel Koç, Ayşe Asya, Cengiz Aktar, Gürgün Taner, Esra Nilgün Mirze’den oluşan heyet dilekçeyi Brüksel’e götürmüştü.
Bölgesel Kalkınma Ajansları’nda, kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları arasında işbirliğine dayalı bir yönetme biçimi olan “yönetişim” anlayışına göre örgütlenmiş bir yönetim modeli temel alınmaktadır. Bölge Yönetişimi olarak da ifade edebileceğimiz ve işlevleriyle farklı ülke örnekleri dikkate alındığında federatif kurumsal yapılara zemin olarak görülen kalkınma ajansları amaç, işlev ve görevleri dikkate alındığında sosyal devletten düzenleyici devlete geçişi meşrulaştırıcı bir nitelik taşımaktadır. Ayrıca küresel sermayenin zorlayarak yerel işbirlikçisi konumuna geleceği bilinen yerel yönetimler ve kalkınma ajansları, ademi merkeziyetçilik temelinde örgütlenecek ve Ankara hiçe sayılarak, Brüksel’e bağlanması yönünde gelişim izleyecektir. Bunun önüne geçebilecek tek seçenek, ulusal kalkınma yaklaşımı çerçevesinde topyekûn bir kalkınma anlayışı olacaktır. Yabancı sermayeyle, AB destekli fonlarla, ulusal duyarlığı olan Türk yurttaşı değil; Brüksel ve şirket vatandaşı olan ulusal bilinci dumura uğratılmış insan kitlesi yaratılabilir.
Kaan TURHAN
Birgül Ayman Güler, Yerel Yönetimler Liberal Açıklamalara Eleştirel Yaklaşım, TODAİE Yayınları, No: 280, 2. Baskı, Mart 1998, Ankara, Ss. 8 – 9.
Ayşe Yıldız, Temsili Demokrasiden Doğrudan Demokrasiye Geçiş Sürecinde Kamu Yönetiminde Açıklık ve Katılım Boyutuyla Sivil Toplum Kuruluşlarının Rolü, Yerel Gündem, Yıl: 1, Sayı: 6, Haziran – 1999, s. 34.
Birgül Ayman Güler, Devlette Reform Yazıları Dünya’da ve Türkiye’de Ekonomik Liberalizasyondan Siyasi İdari Liberalizasyona, Paragraf Yayınevi, 1. Baskı Mart 2005, Ankara, Ss. 208 – 209.
Birgül Ayman Güler, Devlette Reform…, s. 25.
Ramazan Gözen, Uluslararası İlişkiler Sonrası Çoğulculuk, Küreselleşme ve 11 Eylül, Alfa Yayınları, 1. Basım: Temmuz 2004, Ss. 4 ve 26 – 27.
Yıldırım Koç, Yerel Yönetimler Reformu: Devleti “Yeniden Yapılandırmak” Mı, “81 Eyalete Parçalamak” Mı?, Jeopolitik, Bahar 2003, Yıl: 2, Sayı: 6, Ss. 105 – 106.
Marmara Boğazlar Belediyeler Birliği: Yerel Yönetim Reform Tasarısı Sivil Örgütler İçin Ne Getiriyor?, ADA Kentliyim, Yıl: 4, Sayı: 15, Ağustos Eylül, s.56.
Coşkun Can Aktan, 21. Yüzyıl İçin Yeni Bir Devlet Modeline Doğru, Optimal Devlet, Kamu Ekonomisinin ve Yönetiminin Yeniden Yapılanması ve Küçültülmesine Yönelik Öneriler, TÜSİAD-T/95, 2-174, İstanbul, aktaran, Yıldırım Koç, a.g.e., s. 106.
S. Yalçındağ, Yerel Yönetimler, Sorunlar, Çözümler, TÜSİAD T/95-9/184, Aktaran, Yıldırım Koç, a.g.e., s. 107.
Menaf Turan, Bölge Kalkınma Ajansları Nedir, Ne Değildir?, Paragraf Yayınevi, 1. Baskı, Mart – 2005, Ankara, içinde, Hülya Kendir, TÜSİAD ve Bölge Politikaları, Ss. 282 – 283
Aslan Yaman, Daha Etkin Bir Hizmet: Mahalli İdarelerde Özelleştirme, Türk Yurdu, Haziran 1996, Sayı: 106, Ss. 60 – 61.
Birgül Ayman Güler, Yerel Yönetimler…, Ss. 195 – 196.
Birgül Ayman Güler, Devlette Reform Yazıları…, Ss. 68 – 70.
İlhan Tekeli, Katılımcı Demokrasi ve Sivil Toplum Kuruluşları, Sosyal Demokrasi Derneği Yayınları, No: 1, Ekim – 2004, Ankara. Ss. 75 ve 169 – 170.
Francis Fukuyama, Çev. Devrim Çetinkasap, Devlet İnşası 21. Yüzyılda Dünya Düzeni ve Yönetişim, Remzi Kitabevi, 2. Basım, Mayıs – 2005, s. 119.
Lütfi Sunar, Sivil Toplum Farklı Bakışlar, Kaknüs Yayınları, 1. Basım: 2005 – İstanbul, içinde, Burhanettin Duran, Türkiye’de Sivil Toplum ve Siyaset, Ss. 189 – 190.
Küreselleşme ve Modernleşme Sürecinde Kültürel Kimlik, Konrad Adenauer Vakfı Yayınları, Ankara – 2001, Ss. 84, 99 – 101 ve 116.
Hasan Bülent Kahraman ve diğerleri, Katılımcı Demokrasi, Kamusal Alan ve Yerel Yönetim, Demokrasi Kitaplığı, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Yayınları, Nisan – 1999, s. 46.
Hakan Demir, Mehmet Karakütük, Yerel Yönetimler ve Hizmette Yerellik: Subsidiarite İlkesi, Bilgi, (7) 2003/2, s. 74.
Birsen Uysal, Diyarbakır, Van, Batman, Viranşehir Belediye Başkanları’yla Yerel Yönetimler Üzerine, Bilim ve Siyaset, Yıl: 1, Sayı: 2, Kış – 2001, s. 120.
Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu-14, AB Uyum Süreci ve STK’lar, 12 – 13 Aralık 2003, İTÜ Maçka Sosyal Tesisleri, Heinrich Böll Vakfı ve TÜSEV, s. 40.
Alan Duben, İnsan Hakları ve Demokratikleşme Yerel Yönetimlerin ve Gönüllü Kuruluşların Rolleri, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Yayınları, 1994, s. 25.
İhsan Dağı ve Diğerleri, Helsinki Zirvesi Üzerine… Karen Fogg’la Söyleşi, Liberal Düşünce, Cilt: 5, Sayı: 17, Kış 2000, s. 63.
Başak Koyuncu, Yerel Özerklik: Modeller ve Uygulamalar, T.C. Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Güz – 2000, Cilt :1, Sayı: 1, Ss. 98 – 99.
Sivil Toplum İçin Kent, Yerel Siyaset ve Demokrasi Seminerleri, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Yayınları, 1. Basım: Mart – 1999, Ss. 165 – 178.
Süleyman Akdemir, Sivil Toplum ve İslamiyet, Yeni Türkiye, 97/18, Ss. 270 – 271.
Birgül Ayman Güler, Devlette Reform Yazıları…, Ss. 218 – 219.
Sivil Toplum İçin Kent…, Ss. 254 – 262.
Heinrich Hoffschulte, Yerel Demokrasinin Küreselleşmesine Tabandan Gelen Yanıt, Konrad Adenauer Vakfı’nda Yerel Yönetim Politikasının 30. Yılı, Yerel Yönetim Konuşmaları: Bilimi Başarmak, Geleceği Biçimlendirmek, Konrad Adenauer Vakfı, Wesseling 2001, Ss. 109 – 118, Çev. Ayşegül Mengi, Mülkiye Dergisi, Cilt: 27, Sayı: 238, s. 245.
Muharrem Güneş, Yerel Gündem 21 Ulusal Kentlerden Küresel Köylere, Detay Yayınları, 1. Baskı: Eylül – 2004, Ankara, Ss. 4 – 5, 28 – 29 ve 176.
Sürdürebilir Kalkınma ve Yönetişim, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi Türkiye Ulusal Raporu, Tema III, IULA EMME Yayınları, Kasım – 2002, Ss. 67 – 78.
Merkezi Finans ve İhale Birimi, Samsun (Amasya, Çorum, Samsun ve Tokat), Kastamonu (Çankırı, Kastamonu ve Sinop) ve Erzurum (Erzurum, Erzincan ve Bayburt), Düzey 2 Bölgeleri Kalkınma Programı, Yerel Kalkınma Girişimleri Hibe Programı, 2005 Yılı Teklif Çağrısı için Başvuru Rehberi, Bütçe kalemi BG-UE-B2004-22.020401-ELARG, s. 4.
Nedim Atilla, Bu Bin Yıl Sivil Toplumun Olacak, Akşam, 05.08.2001.
Merkezi Finans ve İhale Birimi, Türkiye’de STK’lar ve Kamu Sektörü Arasında İşbirliğinin Geliştirilmesi ve STK’ların Demokratik Katılım Düzeyinin Güçlendirilmesi, 2005 Teklif Çağrısı Hibe Başvuruları İçin Rehber, Bütçe kalemi BG-UE-B2004-22.020401-ELARG, s. 4.
Kadriye Nilgün Tunçsiper, AB Bölgesel Politikasında Yapısal Fonlar, Dokuz Eylül Üniversitesi, Avrupa Birliği Programı, 2004, Yansı: 5.
Aytunç Altındal, Avrupa Birliği ve Küreselleşme Bağlamında Christendome Kavramı ve İnsan Hakları, www.stradigma.com, Sayı: 4, Mayıs – 2003.
Gülgönül Bozoğlu, Yeni Binyıl Düşünce Atölyesi Projesi Bilgi Notu, Ocak – Ağustos 2006, Yalova, s.1.
Yeşeren Elçin Arıkan, Bütünleşen Avrupa’da Yerel Yönetimler, TÜSİAD Görüş, Mart 2004, s. 50.
Sadun Emrealp, Türkiye’de Yerel Gündem 21’lerin Teşviki ve Geliştirilmesi, Ada Kentliyim, Yıl:4, Sayı: 14, Mayıs – Haziran, s. 59.
Ahmet Yatkın, Sivil Toplum Kuruluşları ve Yerel Yönetimler, Yerel Yönetim ve Denetim, Mart 2001, Cilt: 6, Sayı: 3, Ss. 50 – 51.
Dr. Necla Yıkılmaz, Yeni Dünya Düzeni ve Çevre, SAV Yayınları, Küreselleşme Dizisi – 1, İstanbul, Ss. 61 ve 69.
Avrupa’da Yerel Yönetimlerin Çevre Politikaları ve Türkiye: Sorunlar ve Çözüm Yolları, Türk Belediyecilik Derneği, Konrad Adenauer Vakfı, Akdeniz Belediyeler Birliği Uluslararası Konferansı, 16 – 17 Kasım 1998 – Antalya, s. 167.
Yerel Yönetimler ve Küreselleşme, Türk Belediyeler Birliği Derneği ve Konrad Adenauer Vakfı’nın işbirliğiyle düzenlenen eğitim projesi kapsamında 30 Mart 2001 tarihinde yapılan yuvarlak masa toplantısı, Ankara – 2001, s. 10.
Kadir Koçdemir, Yönetim Hakkı, Etkin ve Demokratik Yönetim İçin Yeniden Yapılanma, Türk Erdem Vakfı Yayınları, Mart – 1998, Ankara, Ss. 155 – 161.
Prof. Dr. Yılmaz Aliefendioğlu, Siyasal Partiler ve Sivil Toplum Örgütleri İktidarı, Anayasa Mahkemesi’nin 37. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle yapılan bilimsel toplantı sunusu, 26.04.1999, Mülkiye, Cilt: 23, Sayı: 219, Ss. 109 – 110.
Sivil Toplum Örgütleri: neoliberalizmin araçları mı, halka dayalı alternatifler mi?, (Makale Derlemesi) Türkçe’ye Çeviren: Işık Ergüden, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi, 1. Basım, İstanbul – Demokrasi Kitaplığı, 2001, s. 88.
Şakir Berber, Sivil Toplum Kuruluşları ve Türk Eğitim Sistemi, T.C. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dergisi, Yıl: 2000, Sayı: 4, s. 123.
Ömer Demir, Liberal Düşünce Topluluğu, Friedrich Naumann Vakfı ve CIPE’nin işbirliğiyle 17 – 19 Haziran 1998 tarihleri arasında İstanbul’da “İslam, Sivil Toplum ve Piyasa Ekonomisi” sempozyumu tebliğleri, 1. Baskı, 1999, Sempozyum katılımcıları şöyledir: Norman Barry, Chandan Kukattas, Petmar Doening, Ömer Demir, Yunus Apaydın, Mehmet Kasım Özgen, Ömer Çaha.
Süleyman Ruhi Aydemir, Türkiye’de Yerel Yönetimler: Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Açısından Bir Değerlendirme, Yerel Yönetim ve Denetim, Haziran 2001, Cilt: 6, Sayı: 6, Ss. 42 – 43.
Eren Deniz Göktürk, Atilla Göktürk, Küreselleşme ve Sivil Toplum Yaklaşımı, Toplum ve Hekim, Mart, Nisan – 2002, Cilt: 17, Sayı: 2, Ss. 149 – 150.
Habitat Gündemi’nin Hayata Geçirilmesinin Gözden Geçirilmesi ve Değerlendirilmesi İçin Birleşmiş Milletler Genel Kurul İstanbul, 5 Özel Oturum, Gençlik Kozası Raporu, 5 – 7 Haziran 2001, New York.
Meltem Güner, Bölgesel Kalkınma Ajansları ve Türkiye’ye Yansımaları, 1. Doğu Anadolu Sempozyumu Bölgesel Kalkınmada Yeni Ufuklar, T.C. Fırat Üniversitesi, Elazığ, 23 – 25 Mayıs 2005, s. 224.
Mimarlar Odasının eleştirisi dikkate alınarak; Türkiye 26 değil, 12 bölgeye ayrılmıştır: Kalkınma Ajansları’nın kapsadığı iller şöyle: TR1: İstanbul: TR10: İstanbul; TR2: Batı Marmara TR21: Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, TR22: Balıkesir, Çanakkale; TR3: Ege TR31: İzmir TR32: Aydın, Denizli, Muğla TR33: Afyonkarahisar, Kütahya, Manisa, Uşak; TR4: Doğu Marmara TR41: Bilecik, Bursa, Eskişehir TR42: Bolu, Düzce, Kocaeli, Sakarya, Yalova; TR5: Batı Anadolu TR51: Ankara TR52: Karaman, Konya; TR6: Akdeniz TR61: Antalya, Burdur, Isparta, TR62: Adana, Mersin, TR63: Hatay, Kahramanmaraş, Osmaniye; TR7: Orta Anadolu TR71: Aksaray, Kırıkkale, Kırşehir, Niğde, Nevşehir, TR72: Kayseri, Sivas, Yozgat; TR8: Batı Karadeniz TR81: Bartın, Karabük, Zonguldak, TR82: Çankırı, Kastamonu, Sinop, TR83: Amasya, Çorum, Samsun, Tokat; TR9: Doğu Karadeniz TR90: Artvin, Giresun, Gümüşhane, Ordu, Rize, Trabzon; TRA: Kuzeydoğu Anadolu TRA1: Bayburt, Erzincan, Erzurum, TRA2: Ağrı, Ardahan, Iğdır, Kars; TRB: Ortadoğu Anadolu TRB1: Bingöl, Elazığ, Malatya, Tunceli, TRB2: Bitlis, Hakkari, Muş, Van; TRC: Güneydoğu Anadolu TRC1: Adıyaman, Gaziantep, Kilis, TRC2: Diyarbakır, Şanlıurfa TRC3: Batman, Mardin, Şırnak, Siirt.
Faruk Ataay, Avrupa Birliği Bölgesel Gelişme Programları ve Kalkınma Ajansları, Sivil Toplum, 3 (11), Ss. 67 ve 73.
Menaf Turan, Bölge Kalkınma Ajanları…, içinde, Aytül Güneşer Demirci, Farklı Ülkelerde Bölge Kalkınma Ajanları, Ss. 181 – 183.
Abdüllatif Şener, Proje Sizden Kaynak AB’den 1, Referans, 03.11.2004.
Metin Can, Kalkınma Ajanlarına Şimdi de Siyasetin Gölgesi Düştü, Referans, 24.10.2005
Metin Ercan, Kalkınma Ajansları Neden Önemli?, Radikal, 01.11.2005
Işık Kansu, Bölge Ajansları AB Operasyonudur, Birgül Ayman Güler’le söyleşi, Cumhuriyet Strateji, 22.05.2006
Prof. Dr. Oğuz Oyan, Kalkınma Ajansları: Amaç Gerçekten Kalkınma Mı?, Mülkiye, Kış/2005, Sayı: 249.
David Kimche ve Glocal Forum hakkında Yeni Çağ Gazetesi’nin 01.07.2006 tarihli haberi şöyle: “Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliği yaptığı “The Glocal Forum” tarafından Sheraton Oteli’nde düzenlenen 5. Glokalizasyon Konferansı’nın açılışında konuşan Forum’un Yönetim Kurulu Başkanı David Kimche, dünya halkları arasında uçurumu ortadan kaldırmaya çalıştığını savundu. Ankara’nın son 15 yıl içindeki gelişiminin çok etkileyici olduğunu belirten İsrail istihbarat servisi Mossad’ın eski şefi Kimche, konferansın ana temasının, “medeniyetler buluşması” olduğunu kaydetti. Kimche, bu ifadenin Batı’da kullanılan “medeniyetler çatışması” ifadesinin yerine daha sık kullanılması gerektiğini belirtti. Kimche, “Türkiye’nin, ılımlı İslam’ın en hayranlık duyulan temsilcisi olduğunu” dile getirerek, “Türkiye, Batı’ya açık tek Müslüman ülkedir. Türkiye, Doğu-Batı arasında mükemmel bir köprü olabilir” dedi. Batı dünyası ile İslam dünyası arasında son zamanlarda güvensizlik yaşandığını ifade eden Kimche, Batı’da İslam’la ilgili cehalet, şüphe, güvensizlik ve hatta korku olduğunu kaydetti. Kimche, Müslümanların önemli bir bölümünün de Batı’yı, “kötülüğün merkezi” olarak algıladığını kaydederek, her iki tarafın da önyargılarını ortadan kaldırması gerektiğini dile getirdi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek de Ankara’nın tarih öncesi çağlardan bu yana birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını ifade etti. “Savaş ve çatışmaların galibi yoktur. Kaybeden ise tüm insanlıktır” diyen Gökçek, Glocal Forumun, kendini dünya barışına adamış, uluslararası bir sivil toplum kuruluşu olduğu görüşünü savundu. Gökçek, “Böyle kapsamlı ve barışı hedefleyen bir konferans için Glocal Forumdan daha iyi bir ortak ve Ankara’dan daha iyi bir yer bulunamazdı” dedi.David Kimche İsviçreli Yahudi ailenin çocuğu olarak İngiltere’de doğdu. 1946’da Filistin’e giden Kimche, İsrail devleti kurulunca buraya yerleşti. Jerusalem Post’ta bir süre gece editörlüğü yaptıktan sonra İsrail istihbarat servisine giren David Kimche, Mossad’ın ikinci adamı olarak uzun süre çalıştı. Kimche, Mossad’da çalışırken Kuzey Irak’taki Mesut Barzani’nin peşmergelerini silahlandırdı. Kimche’nin bir diğer ilgi alanı da İran ve Türkiye.” Yeni Çağ 03.07.2006 tarihli haberinde de şunları aktarmaktaydı: “Gökçek, Yahudi organizasyonu Glokal Forum’un, dünya barışına katkı sağlamayı amaçladığını iddia etti. Başında Kimche’nin bulunduğu Glocal Forum, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’na ‘barış ödülü’ verdi. Yönetim kurulu başkanlığını Mossad’ın eski ikinci adamı David Kimche’nin yaptığı Glocal Forum yönetimi, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’i, “2006 Barış Belediye Başkanı Ödülü”ne layık gördü. Ankara Büyükşehir Belediyesinden yapılan yazılı açıklamada, Glokal Forum Medeniyetler Buluşması Konferansı’nın Gala ve defilesinin Altınpark Anfa Salonunda gerçekleştirildiği belirtildi. Defilenin ardından Glocal Forum yönetiminin Gökçek’e ödül verdiği kaydedilen açıklamada, Gökçek’in ödülü İsrail ve Filistinli parlamenterlerin elinden aldığı ifade edildi. Ankara’daki bu organizasyonun dünya barışı için önem taşıdığını vurgulayan Gökçek, “Başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın dört bir yanında akan kanların durdurulmasını istiyoruz” dedi. Glocal Forum Başkanı Uri Savir de “yaptıklarıyla bir barış adamı olduğunu kanıtladığı için 2006 Barış Belediye Başkanı Ödülü’nü Gökçek’e verdiklerini” söyledi. Başında, İsrail’in en seçkin istihbarat ve diplomasi şahsiyetlerinden birinin bulunduğu Glocal Forum faaliyet amaçlarını şöyle tarif ediyor: Barış inşa etmek, tarım ve beslenme, bilgi ve iletişim teknolojileri, çocuklar, gençler, spor, sanat faaliyetleri. Proje bazlı olarak çalışan Glocal Forum, adından da anlaşılacağı üzere (Global ile Local’in, küresel ile yerelin karışımı: Glocal) küresel çapta yerel odaklı çalışıyor.”
Kiler Magazin, Aralık 2005, Sayı: 83.
Emin Çölaşan, Rastlantı, Hürriyet, 05.04.2006.
Mümtaz Soysal, Yönetişmek, Cumhuriyet, 01.03.2006
Arslan Bulut, AB’nin Etnik Kalkışma Ajansları, Yeni Çağ, 12.06.2006.
Doğan Hızlan, Yılın Dilekçesi, Hürriyet, 14.12.2005.
Menaf Turan, Bölge Kalkınma Ajanları…, içinde, Aytül Güneşer Demirci, Farklı Ülkelerde Bölge Kalkınma Ajanları, Ss. 194 – 195..
.
