YENİ SÖMÜRGECİLİK VE VAKIFLAR
Avrupa Birliği Türkiye’yi parçalamaya yönelik en somut adımlarından birinin daha atılmasını istiyor. Kendi müktesebatında olmayan vakıflarla ilgili isteklerini ardı arkasına Türkiye’ye sıralıyor. Vakıflar Yasası ile varılmak istenen hedef insanın tek kelimeyle kanını donduruyor.
YENİ SÖMÜRGECİLİK VE VAKIFLAR
BİLAL ÇAĞRI
Türklerde vakıf anlayışı tarihin bilinmeyen dönemlerine kadar uzanmaktadır. Bir hizmetin veya bir hayratın tahsisi ile tamamen insani ve ulvi olarak düşünülen vakıf anlayışı İslamiyet’e geçişle birlikte daha güçlü ve ruhani bir boyut kazanmıştır. Gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlı dönemlerinde de Devlet sistemi yanında vakıfların, vakfedenlerin işaret ettiği gayeler doğrultusunda toplumsal dirlik ve düzene fevkalade katkıda bulunduğu anlaşılmaktadır. Neredeyse yerel hizmetlerin önemli bir kısmı, imar, inşaat, altyapı ve dini hizmet mekanları ile sosyal güvenlik ve yardımlar vakıflar eliyle gayet sıhhatli olarak uzun yıllar yürütülmüştür.
1980′li yıllarda, özellikle Türkiye dahilinde yoğunlaşan muhtelif Alman Vakıf hareketlerine tanık olunmaktadır. Alman istihbaratının ve dış politikasının önemli kuruluşlarından olan Alman vakıflarının belli başlıcaları şunlardır; Friedrich Ebert Vakfı, Konrad Adenauer Vakfı, H.Seidel Vakfı, Friedrich Neuman Vakfı, Henrich Böll Vakfı, Rosa Lüksemburg Vakfı… Bu vakıflar Türkiye coğrafyasında kendi menfaatlerini kollayan, Türkiye’nin istikrarsızlığa sürüklenmesine yol açacak işler yapan ve üniter yapıyı dejenere eden çalışmalar yürütmektedirler.
NGO (STK) faaliyetlerinin neredeyse 1923′den sonra pasifize edildiğini söylemek mümkündür. Ta ki 1949 Türkiye - ABD Eğitim Anlaşması’na kadar. Bu Anlaşma ile birlikte Amerikan NGO’ları Türkiye üzerinde yeniden çalışmaya başlamışlardır. Türkiye, Marshall yardımları ile yeniden borç alır duruma itilmiştir. Eski CIA görevlisi Nelson LEEDSKY, Türkiye’deki yerli STK’larla ilişkilerinin varlığını itiraf etmiştir. TESEV, TÜSES, TÜSİAD, KA-DER, KAMER, TESAV, TDV (Türk Demokrasi Vakfı) muayyen faaliyetler ve projeler karşılığı dışardan nemalandırılmaktadır. Günümüzde güçlü devletlerin yapamadığını, NGO’lar marifetiyle yaptırmak hem daha sempatik hem de daha az masraflı olmaktadır. 1983 yılında ABD’de National Endowment for Democracy (NED) Fonu kuruldu. Fon, Amerikan devletinin önemli bir birimi olarak aktif çalışmalar yapmakta, demokrasiyi yayma perdelemesi altında emperyalizmin yeni işgal senaryoları hayata geçirilmektedir. NED, misyonerler ve kilise okulları ile girdikleri ülkelerde sivil darbeler örgütleyerek tamamen ABD kuklası, kişiliksiz hükümetlerin oluşmasına zemin hazırlamakta ya da ülkelerin parçalanmasına zemin hazırlayarak
Amerikan NED ve bu örgütün ilişkili olduğu WF (Westminster Foundation), IRI, CIPE, NDI’ye NED’ten kaynaklar aktarılmaktadır. American Friends of Turkey Foundation (Türkiye’nin Amerikalı Dostları Vakfı) NED’ten önemli ölçüde nemalanmaktadır. ARI Hareketini, Türkiye Eğitim ve Toplumsal Tarih Vakfını da yardım alan kuruluşlar arasında zikredebiliriz. Ayrıca 1961 yılında başlayıp, 1972 yılında son bulan Türkiye merkezli bir “Barış Gönüllüleri” hücumuna tanık olundu. Türkiye’nin dört bir yanı didik didik edilerek raporlar tutuldu, envanterler hazırlandı. Cumhuriyet döneminde en ciddi NGO saldırısı olarak, Barış Gönüllüleri faaliyetleri göstermek mümkündür.
NGO’lar (Non Governmental Organisations) özellikle II. Dünya savaşından sonra daha profesyonel olarak faaliyete geçip hedef ülkedeki beyinleri teslim almak üzerine kurgulamalarını yapıp çalışmalarını yürütmekteler. Amaçlanan hedef ülkenin siyasal, toplumsal, dini, tarihi, kültürel tüm kurumlarını darmadağın ederek o ülke halkının kendine ve geleceğine olan güven duygusunu yok etmektedirler. Bu amaçlara ulaşılabilmek için o kadar teknikler kullanıyorlar ki insanlar her şeyden ve herkesten kuşku duymaya başlıyor. Nitekim TESEV’in son Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik olarak Polis Akademisi Öğretim Üyelerinin bir kısmı da kullanılarak yapılan hücumu herkesin malumudur.
Tüm bu tarihi tecrübeler ışığında acaba yeni düzenlemelerden ne amaçlanmaktadır? Yeni Vakıflar Yasası acaba bir ihtiyaçtan mı doğmuştur ya da yine birçok Kanunun çıkarılışında kamuoyunun da tanık olduğu üzere bir dayatmanın eseri mi? Aşağıdaki maddeler oldukça tehlikeli. Türk Devletinin temelini çökertecek bir mahiyet arz etmektedir. Şimdi Kanun metninden bazı pasajlar alarak değerlendirmeye geçebiliriz:
Madde 5- Yeni vakıflar; Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre kurulur ve faaliyet gösterirler. Yeni vakıfların kuruluşunda amaca özgülenecek mal varlığı miktarı, mahkemesince belirlenir. Yeni vakıflar, vakıf senetlerinde yazılı amaçlarını gerçekleştirmek üzere Genel Müdürlüğe beyanda bulunmak şartıyla şube ve temsilcilik açabilirler. Beyannamenin düzenlenmesine ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir.
Yabancılar Türkiye’de yeni vakıf kurabilirler.
Madde 11- ….beyanname, bilgi ve belgeleri zamanında vermeyen, organların vakfiye veya vakıf senedine aykırı olarak toplanmasına sebebiyet veren veya gerçeğe aykırı beyanda bulunan vakıf yönetimine Genel Müdürlükçe 1000 Yeni Türk Lirası idari para cezası verilir.
Madde 12- Vakıflar; mal edinebilirler, malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilirler. Genel Müdürlüğe ve mazbut vakıflara ait akar mallar ile hakların daha yararlı olanları ile değiştirilmesine, paraya çevrilmesine veya değerlendirilmesine Meclis yetkilidir.
Mülhak, cemaat ve yeni vakıflara başlangıçta özgülenen mal ve haklar vakıf yönetiminin başvurusu üzerine, denetim makamının görüşü alınarak mahkeme kararı ile, sonradan iktisap ettikleri mal ve hakları ise bağımsız ekspertiz kuruluşlarınca düzenlenecek rapora dayalı olarak vakıf yetkili organının kararı ile daha yararlı olanları ile değiştirilebilir veya paraya çevrilebilir.
Vakıf yöneticileri, iktisap ettikleri veya değiştirdikleri taşınmaz malları tapuya tescil tarihinden itibaren bir ay içerisinde Genel Müdürlüğe bildirirler.
Madde 14- ….Cemaat vakıflarının ve hayratının amaç ve işlevleri vakıf yönetiminin teklifi üzerine Meclis kararı ile değişen şartlara göre yeniden düzenlenebilir ve ihtiyaçlara uygun hale getirilebilir.
Madde 16- ….Cemaat vakıflarına ait, kısmen veya tamamen hayrat olarak kullanılmayan taşınmazlar, vakıf yönetiminin talebi halinde Meclis kararıyla; aynı cemaate ait başka bir vakfa tahsis edilebilir veya vakfın akarına dönüştürülebilir.
Madde 25- Vakıflar; amaç veya faaliyetleri doğrultusunda, uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunabilirler, yurt dışında şube ve temsilcilik açabilirler, üst kuruluşlar kurabilirler ve yurt dışında kurulmuş kuruluşlara üye olabilirler.
Vakıflar; yurt içi ve yurt dışındaki kişi, kurum ve kuruluşlardan ayni ve nakdi bağış ve yardım alabilirler, yurt içi ve yurt dışındaki benzer amaçlı vakıf ve derneklere ayni ve nakdi bağış ve yardımda bulunabilirler. Yurt dışı nakdi yardımların banka aracılığıyla alınması ve Genel Müdürlüğe bildirilmesi zorunludur. Bildirimin şekli ve içeriği yönetmelikle düzenlenir.
Madde 26- Vakıflar; amacını gerçekleştirmeye yardımcı olmak veya vakfa gelir temin etmek amacıyla, Genel Müdürlüğe bilgi vermek şartıyla iktisadi işletme ve şirket kurabilir, kurulmuş şirketlere ortak olabilirler. kısmen veto ederek iade etmiştir.
Cumhurbaşkanımızın vetosuna gerekçe yaptığı hususları özetlersek;
-Yabancıların Türkiye’de vakıf kurabilmelerine imkan sağlanıyor,
-Vakıfların mal edinebilmeleri ve taşınmazları üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabilmeleri, mazbut vakıfların mallarının değerlendirilmesine imkan sağlanması,
-Cemaat vakıflarının mallarının aynı cemaatin başka bir vakfına devrine imkan sağlanması,
-Vakıflara uluslararası faaliyetlerde bulunabilmesine serbestiyet getirilmesi. Yine ecnebi vakıfların da Türkiye’de serbestçe faaliyette bulunmasında serbestiyet tanınması,
-Yurtdışında şube açabilme ve yurtdışındaki vakıflara Türkiye’deki vakıfların üye olabilmeleri,
-Yurtdışından bağış alabilme ve/veya yurtdışına bağış yapabilmeye imkan tanınması,
-Vakıfların serbestçe ekonomik işletme kurabilmeleri,
-Vakıfların şirketlere hissedar olabilmeleri şeklinde özetlenebilir.
Lozan Andlaşması ile kayıt altına alınan azınlık vakıfları, 1935 yılında çıkarılan Vakıflar Kanunu’nun getirdiği 1936 tarihli Beyanname uyarınca tüm malvarlıklarını tescil ettirmişler ve o tarihten buyana hiçbir mesele çıkmadan mevcut hukuki statüleri sürdürülmüştür. Ne var ki Avrupa Birliği’nin uyum paketleriyle ve bilhassa 9. Uyum Paketi ile Lozan Antlaşmasında belirlenen istisnai ve imtiyazlı statüsünden farklı olarak, Anayasa, Medeni Kanun ve Vakıflar Kanunu; din, dil, ırk ve mezhep esasına dayalı olarak vakıf kurulmasını yasaklamasına rağmen bu yasağı ortadan kaldıracak şekilde Vakıflar Kanunun 3. maddesinde azınlık vakıfları yeniden tanımlanmıştır. Böylece, Azınlık vakıfları hem Lozan Antlaşmasındaki istisnai ve imtiyazlı konumunu muhafaza etmiş ve hem de yeni vakıflar statüsü kazandırılarak hatta bunlara verilen hak ve imtiyazlar tanınarak 1982 Anayasası’nın l0. ve Medeni Kanunun 101. maddelerini ihlal eden düzenlemeler istenmiştir. Bu isteme teslimiyetçi yapısı herkesçe malum iktidar tarafından olumlu yanıt verilerek vetoya kadar devam eden süreç başlatılmıştır. Azınlık vakıfları yeni yasa geçmiş olsaydı yüzlerce yıllık geçmişe dönük sınırsız mal edinme hakkına sahip olacaklardı.Onlar biliyorlar ki Türklerden Damat Ferit’ler her zaman çıkabilir. Fakat ya yakında bir Mustafa Kemal, bir Türkmen Beyi çıkarsa ne yapacaklar?
.
İsparta ADD örgütü Başkan ve üyeleriyle Atatürk Devrim ve Cumhuriyetimze hizmtte önde gelen örgütümüzdür. Bu ve benzeri çalışmalarıyla övünç kaynağımızdır.
Sizleri kutluyorum.
Teşekkürlerimle
M.Emin Değer