YAZI VE DİL DEVRİMLERİNİN ÖNEMİ
TÜRK DİLİNİN DÜNYA DİLİ OLMASININ VE “TÜRK DÜNYASI BİRLİĞİ”NİN GERÇEK TEMELLERİ OLARAK
YAZI VE DİL DEVRİMLERİNİN ÖNEMİ
PROF. DR.ÖZER OZANKAYA
26 Eylül, Türk Dil Devrimi’nin 76. yıldönümü!
1 Kasım 2008′de de Yazı Devrimi’nin 80. yıldönümünü kutlayacağız!
Büyük önder Atatürk’ün, “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır!” bilinciyle başlattığı devrimlerin yıldönümleri.
Çağdaş toplum olmanın temel gereklerinden biri, gelişkin bir yazılı dile sahip olmaktır. Yani, bilimi, sanatı, teknolojiyi, en son aşamalarıyla, kendi dilinden türeteceği terimlerle işleyen ve geliştiren, bu yolda yazılı ürünler verebilen bir ulusal dil sahibi olmaktır!
Türk ulusunun tarih içinde birkaç köklü kültür değişimi dönemi yaşadığını biliyoruz. Bunlardan bizi doğrudan doğruya ilgilendirenlerden biri Türklerin İslam dinine geçmeleri ve bu sırada Arap ve İran kültürlerinin derin etkisi altında kalmalarıdır.
İkincisi bütünsel bir özgürleşme, bağımsızlaşma ve böylece de çağdaşlaşma devinimi niteliğinde olan Cumhuriyet Devrimleri dönemidir.
Her iki kültürel değişim döneminde de Türk halkı, dil ve yazı alanında temelli değişimler yaşamıştır.
Birincisinde dilini nerdeyse yitirecek ölçüde Arap ve İran kültürünün boyunduruğuna girmiş, Uygur abecesi olan yazısını da bırakarak Arap yazısını almıştır. Bu dönem içinde Türk ulusu bilimden, sanat ve felsefeden, uygulayım ve gönençten yoksun kalmış, koyu bir kara-bilgisizlik (cehalet) ve yobazlığın tutsağı olmaya başlamıştır. Öyle ki yalnızca Arapça’nın Kur’an dili olması dolayısıyla, Arap dili ve yazısı sanki büyülü bir güce sahipmiş gibi, kendi başına kutsal sayılmaya başlanmıştır. Böylece Türk ulusu, Atatürk’ün dediği gibi, “yüzlerce yıl, tek sözcüğünü anlamadan Kur’anı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndürülmüştür”.
Cumhuriyet devrimleri döneminde ise hem Arap-İran, hem de Avrupa boyunduruğuna baş kaldırıp kendi diline en uygun yazıyı özgürce arayıp bulmuş ve dilini yabancı diller boyunduruğundan kurtarmıştır.
Türk yazı ve dil devrimleri Türkçeye tarihinde ilk kez olmak üzere bu olanağı açmıştır.
O zamana değin Türkçe bir “yazılı dil” (bilim, felsefe, sanat ve uygulayım dili) değildi.
Denizli ağzı ile Trabzon ağzı, Diyarbakır ağzı ile İzmir ağzı, Balıkesir ağzı ile Kayseri ağzı, bugün Azeri ile Kırgız ağızları arasındaki fark kadar büyüktü.
Türk devrimiyle kurulan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, dilini yabancı diller boyunduruğundan kurtaran dil ve yazı devrimlerini yapabildiği ve eğitim birliğini kurarak tüm yurttaşlarını ve özellikle kız çocuklarını okur-yazar kılabildiği için, Türk dili bir bilim, sanat, teknoloji dili, yönetim, hukuk ve yasa dili olabildi. Halkın dili ile bilgin, sanatçı ve yöneticilerin dili arasındaki kopukluk sona erdi. Türk ulusu, dil ve yazıda kutsallık olduğu, anlamadan da olsa, eksik-yanlış da olsa, Arapça sözleri söylemekle esenlik ve gönence ulaşılabileceği gibi us- ve mantık-dışı, bilim-dışı, demokrasi-dışı bir anlayışın baskısından kurtuldu. Böylece İslam dininin de saygınlığı sağlandı.
Türkiye dışındaki Türkler ise büyük çoğunluğu ile Rus boyunduruğunda kaldıkları için, bu olanağı bulamadılar. Tam tersine bunların ağız farkları, sanki ayrı diller söz konusuymuş gibi dayatılıp pekiştirildi, derinleştirildi. Çağın tüm bilim, sanat, teknik konularında ise, Atatürk Türkiye’sinin yaptığı gibi Türkçe kökenli sözcükler kullanılıp bu köklerden yeni terimler türetilecek yerde, Rusça bilim, sanat, teknik, yani kısacası eğitim dili yapıldı. Yunanistan’daki, Suriye, Irak ve İran’daki Türkler de yoğun baskılar altında bu durumda tutuldular. Böylece Türkiye dışındaki Türklerin büyük çoğunluğu dünyaya -o da izin verildiği ölçüde- Rusça (Yunanca, Farsça ve Arapça) penceresinden bakmak zorunda bırakıldılar.
Türkiye’de siyasal iktidarlar Türk yazı ve dil devriminin değerini bilecek yerde çocuklara ve gençlere bir yandan Arapça Kur’an ezberletmeği özendirdikleri, öte yandan okul ve üniversitelerde İngilizce, Fransızca, almanca eğitim yaptırdıkları ölçüde, Atatürk Türkiyesi’nde de Türk ulusu dünyaya ve uygarlığa yeniden yabancı diller penceresinden bakmak zorunda bırakılmıştır; hiç bir ulus yabancı bir dilde bilim, sanat ve teknoloji sahibi olamayacağına göre, ulusumuzun giderek artan bölümleri uygar insanlığın çok gerilerinde bırakılmış, giderek cehalet karanlığına itilmiş olmaktadır.
Ve ne acıdır ki bütün bunlar, “milliyetçilik” ve “dindarlık” adına yapılmaktadır!
Bu yıkıcı siyasalar, bir yandan da yöresel ağız farklarının sürdürülmek istenmesi, folklorun yüceltilmesi gibi bir yanlış tutum eşliğinde yürütülmektedir. Sık sık da yine “mozaik” kavramının gerçek tanımına tam ters bir anlamda olmak üzere “Türkiye bir mozaiktir!” aldatıcı sav-sözü eşliğinde yürütülmektedir.
a) Her şeyden önce folklor düzeyini yüceltmek, bir ulusun dağılıp yok olmasını amaçlamak demektir. Çünkü ulus, bilim, sanat ve teknoloji düzeyine çıkabilen insan topluluğu demektir. Oysa folklor ne bilimdir, ne sanattır, ne de teknolojidir. Folklor ancak bunların ham maddesi olarak ulusal rengi, tadı, biçemi etkiler. Folkloru yüceltmek ise Denizli ile İzmir’i, Van ile Elazığ’ı, Trabzon ile Adana’yı… ortak özellikler etrafında birleşmek yerine farklı yerel özelliklere odaklanıp ufalmaya götürür. Oysa ne Denizli, ne Van, ne Trabzon… Kendi başına ne bir demiryolu, ne bir havaalanı, ne bir üniversite, ne bir fabrika, ne bir opera ya da tiyatro, ne bir stadyum… Kuramaz. Dışarıdan gelecek saldırıları kendi başına savuşturacak güçte hiçbir savunma örgütü kuramaz.
Görüldüğü gibi folklorun yüceltilerek ulusal birlik bilinci yerine yerel ayrılık bilinçsizliğinin işlenmesi, çok bilinen “Böl ve yönet” sömürgeci strateji ve taktiğinin bir uygulamasıdır. Antropoloji’nin toplumsal bilimler dünyasında saygınlığının düşük olmasının başta gelen nedeni, bu sömürgeci emellerine araç edile gelmesidir.
Orta Asya Türklüğü’nün uğradığı yıkım, bu yolla olmuştur. Bugün de Rusya, hem de sözde “ulusların Kardeşliği”ni savunduğunu öne süren Rus komünistleri bile, Asya’daki Türk toplumlarının uygarlığa Rusça penceresinden bakmak zorunda olduğunu çekinmeden söyleyebilmektedirler! Altunordu devletinin çağın gerisinde kalıp Büyük Petro sayesinde Aydınlanma çağına giren Rusya Çarlığına yenik düşmesiyle birlikte, Orta Asya Türklüğünün 150 yıllık Çarlık, 80 yıllık Sovyet dönemi boyunca folklorik gruplar (=etnografya malzemesi!) düzeyinde kalmaları sağlanmış olduğundan, hiç çekinmeden bunu söyleyebiliyorlar. Bugün bağımsızlığa kavuşmuş gibi görünen Orta Asya Türk devletlerinin çoğunun devlet, yönetim ve bilim adamlarının hemen tümü, bilim, sanat, teknoloji, yönetim alanlarında hep Rusça konuşmakta ve yazmaktadırlar. Türk hükümetleri de bu ülkelere Atatürkçü bir ulusal egemenlik, yani demokrasi anlayışı ve ulusal dil ve kültür politikasıyla yakalaşacak yerde Arapça Kuran ve Hafızlık Kursları, İngilizce okulları, tarikatçılık. İle gitmekle, hem bu kardeş Türk toplumlarının yine sömürge durumunda kalmalarını kolaylaştırmakta, hem gerçek anlamında bir uygar Türk Dünyası oluşumu yolundaki olanak ve fırsatları yıkıp yok etmekte, hem de yakın bir gelecekte bu toplumların Türkiye Türklüğü ile bağların kendilerine bir şey kazandırmadığını, tersine bağımsızlık fırsatlarının heba olmasına Türk hükümetlerinin de katkıda bulunduğunu görmenin derin düş kırıklığını yaşamalarına neden olmaktadır.
b) “Mozaik” aldatmacasına gelince:
Gerçek ulusçuluk diline sahip olmayı zorunlu kıldığı, gerçek dindarlık da dinini kendi dilinde öğrenmeği, yani anlamayı gerektirdiği halde, Türk-İslam Sentezi denilen, gerçekte “Yeşil Kuşak” stratejisi güden Amerikan sömürgeciliğinin kılıfı olan bir uygulama MC dönemiyle başlatılmış, 12 Eylül dönemi ile doruk noktasına çıkmaya koyulmuş, Özalcılıkla doruğa ulaşmış, ama Türkiye’yi, büyük bir şans eseri sayılacak biçimde 28 Şubat’la kıyısından döndüğü iç savaş ortamına sürüklemiştir. On yıldan beri de “Ilımlı İslam” aldatmacası ile İslam dinini de Türk ulusunu da çökertici bir strateji izlenmektedir.
Oysa Atatürk’ün dil ve yazı devrimleri sayesinde Türkçe bir bilim, sanat, teknik, yasa ve yönetim dili olmuş ve böylece yöresel ağızlar arasındaki farklar kalktığı gibi ulusal düzeyde bir gelişkin yazılı dil oluşmuş, Türk ulusu uygarlığa Türk dili penceresinden bakmak olanağına kavuşmuştur.
Kendilerine Türk – İslam sentezciliği, Yeşil Kuşakçılık, Ilımlı İslamcılık sıfatı verenler, bir yandan laiklik düşmanlığı, öte yandan yabancı dilde eğitim… Uygulamaları ile -bilerek, bilmeyerek- bu olanağı zayıflatıp yok etmeğe çalışmakta, böylece gerçekte Türklüğü de, İslam dinini de özgürlük, bilim, sanat ve uygulayımdan yoksun bırakmakta, bu iki yüce değere en büyük zararı vermektedirler.
Oysa Atatürk önderliğinde gerçekleşen Türk Dil ve Yazı Devrimleri, baltalanmalardan kurtarılırsa, “Türk Dünyası”, uygar insanlığın gerçekten önde gelen, etkin, saygın bir öğesi durumuna yükselebilecektir.
Atatürk, “O günlerin geldiği dönemi düşünüyor ve kendimden geçiyorum.” diyordu.
İsmet İnönü’nün deyimiyle “devletimizi kuran, ulusumuza doğruluk ve özveriyle hizmet eden, insanlık ülküsünün tutkulu ve seçkin kişiliği, eşsiz kahraman Atatürk”ün yolunda olmanın kıvancı ile bu Dil Devrimi yıldönümünde de O’nun anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
.
Sayin prof.Özer ozankayaya tesekkürlerimi sunarim..bu konuda bu makale daha güzel,ve daha anlasilir yazilamazdi..emegine ve düsüncesine saygilar..bu arada bayraminiz da kutlu olsun..