89 yıl önce açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bayraklaştırdığı “Egemenlik kısıtsız ve koşulsuz olarak ulusundur!” ilkesi, Türk Kurtuluş Savaşı’nın da, Türk Demokrasi Devrimin de meşruluğunu ve başarısını sağlayan en temel anayasa ilkesidir.
Türk Devrimi, meşruluğunun temel ölçütü saydığı ulusal egemenlik ilkesini doğru anlamış ve dürüstlükle uygulamıştır.
O kadar ki, ulusal egemenlik düzeninin karşıtları, önce “Halkımızın bu düzeni uygulamaya yetenekli olmadığını,” sonra “ulus egemenliği ilkesinin dine aykırı olduğunu” savlayarak bu düzeni engellemeğe çalışmışlardır. Engelleyemeyince, bir yandan “dine aykırılık” savlarını sürdürürken bir yandan da, ulusal egemenlik ilkesini “basit bir çoğunluk oyu”na indirgeyerek tanımlamaya, cahil saydıkları halkı aldatabilecekleri umuduyla, “Halk çoğunluğu halifelik-padişahlık istiyorsa, tarikat şeyhlerinin buyruklarına boyun eğmeyi yeğliyorsa, kadın-erkek eşitliğini istemiyorsa, okulların beyin yıkaması yapmasını istiyorsa, … işte ulusal egemenlik düzeni budur. Cumhuriyet devrimleri ‘tepeden-inmecilik’tir.” demeye koyuldular.
İşte Türk demokrasi devriminin bu özel koşulları içinde belirlenen anayasamız, “değiştirilmesinin önerilmesini bile yasakladığı” maddeleriyle, “ulusal egemenlik” ilkesini doğru anlamı ile güvenceye almıştır:
Devletin biçiminin cumhuriyet, toplumsal düzeninin laik ve sosyal hukuk düzeni, resmi dilinin Türkçe, Misak-ı Milli’ye dayalı ülkesinin ve ulusunun bölünmez, başkentinin de Ankara olması, Kurtuluş Savaşı’nın kutsal amaç olarak benimsediği ulusal egemenlik düzeninin doğal ve zorunlu gerekleridir.
BASKIYA KARŞI DİRENME HAKKI VE DÜZENLENİŞİ
Ulusal egemenlik düzenini ulusumuz için yaşam sorunu sayan Türk Devrimi, bu düzenin temel yapı taşları olan yukardaki ilkelerin, hangi kılıf altında olursa olsun değiştirilmeğe kalkışılmasını “baskı düzeni kurma, yani Cumhuriyete karşı darbe girişimi” saymış, buna karşı başta Cumhuriyet Kurumları olmak üzere, her yurttaşın da direnme hakkının doğacağını 1920′lerin başındanberi ilke edinmiştir.
Bu amaçla ulusal egemenlik düzeninin şu temel niteliklerini hep ön planda tutmuştur:
- Ulusal egemenlik düzeni, “gelişigüzel bir oy çokluğu” düzeni değidir. Örneğin “yasaları değişmez dinsel kurallara göre yapalım mı?”, “Okullar bir dinin, bir mezhebinin ölçülerine göre eğitim yapsın mı?”, “Kadınlara erkeklerle eşit yurttaş ve insan hakları tanınsın mı?” … gibi oylamaların yapılmasını önermek bile ulusal egemenlik düzeninde meşruluk-dışıdır.
- “Her bireyin, din, mezhep, ideoloji, cinsiyet, soy, sınıf ve meslek ayrımı olmaksızın doğuştan vazgeçilmez, devredilmez eşit insan ve yurttaş hakları hiçbir gerekçeyle çiğnenmemek koşuluyla, bir toplumun kendisini özgür oy yoluyla yönetmesi demektir;
- Kamu düzeninin hergün, her yurttaş tarafından özgürce irdelenip, eleştirilip, sorgulanıp, değiştirilme önerilerinde bulunulmasına hiçbir gerekçeyle, hiçbir engel çıkarılmaması demektir;
- Laiklik ilkesinin, yani her türlü insanlararası ilişkileri düzenleyen hukuk ve yasa kurallarının asla kutsallık dına yapılmaması, onlara eleştirilmezlik ve değiştirilmezlik niteliği vermeğe kalkışılmaması ilkesinin tüm yurttaşların ortak siyasal kültür paydası olması demektir;
- Yönetim yetkisi verilen kişi ve örgütlerin attıkları her adımın sorumluluğunu taşımalarını gerektirir;
- Bu içeriği ile ulusal egemenlik düzenini engellemeğe ya da yıkmaya kalkışacak herhangi bir güce karşı her yurttaşın “baskıya karşı direnme hakkı”nın doğacağını anlatır.
Batı ülkelerinin ancak iki dünya savaşı ile faşizm ve komünizm yıkımlarını yaşadıktan sonra 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi‘nde kabul edebildikleri bu ”Baskıcı yönetime karşı direnme hakkı“nı, Atatürk’ün önderliğindeki Türk Devrimi başından beri açıkça benimsemiş ve Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzeninin temeline koymuştur.
Yukarda sayılan ve demokrasimizin güvencesi olan değişmez anayasa ilkelerini ortadan kaldırma heveslileri, ulusal egemenlik ilkesinin içini boşaltıp sıfıra indirgeme anlamına gelen herhangi bir adıma karşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün yapmış olduğu uyarıları, sergilemiş olduğu örnekleri ve koymuş olduğu ilkeleri çok iyi bilmelidirler:
Örnek 1:
Mustafa Kemal’in , 30 Ekim 1922 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde saltanatın kaldırılması kararı görüşülürken yaptığı uyarı, “baskı yönetimine karşı direnme hakkı”nı anlatmaktaydı:
“Efendiler, egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik ve saltanat güçle, erkle, zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk ulusunun egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı ve bu baskıcı egemenliklerini altıyüzyıldanberi sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganların hadlerini bildirerek, egemenlik ve saltanatını, başkaldırarak kendi eline eylemli olarak almış bulunuyor. Sorun, ‘ulusa saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?’ sorunu değildir. Olmuş-bitmiş bir gerçeği anlatıma kavuşturmaktan ibarettir. Bu kesinlikle olacaktır. Burada oturanlar, meclis ve herkes sorunu doğal görürse, düşünceme göre uygun olur. Tersi olursa, yine gerçek yolu yordamıyla anlatılacaktır. Ama belki kimi kafalar kesilecektir.
İşin bilimsel yanına gelince, hoca efendilerin hiç merak ve kaygılarına yer yoktur. Bu konuda bilimsel açıklamlarda bulunayım.”
Örnek 2:
Atatürk, 27 Ocak 1923 günü annesinin mezarı başında İzmir’den tüm ulusa seslenirken yine “baskı yönetimine karşı direnme hakkı”nı dile getiriyordu:
“Burada yatan annem, zorbalığın, kıyıcılığın, bütün bir ulusu yok olma uçurumuna sürükleyen kişisel yönetimin kurbanı olmuştur!
Annemin mezarı başında ve Tanrı’nın önünde and içerim ki, ulusun bunca kan dökerek elde ettiği ulusal egemenliğin korunması ve savunulması için, gerekirse annemin yanına gitmekte hiçbir zaman duraksama göstermeyeceğim! Ulusal egemenlik uğruna canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun!”
“Daha kurtulmuş değiliz. Atılan adımlar, bundan sonra atılacak adımların başlangıcıdır! Bu adımları doğru ve yerinde atabilmemiz için, kendi geleceğimize kendimiz sahip olmalıyız!”
Örnek 3:
Bir de 20 Mart 1923 günü Konya’da gençlere seslenirken yaptığı uyarıya bakalım:
“..bayağı ve alçakça aldatmalarla hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini araç yapacak ölçüde alçalan yalandan ve inançsız bilginler, tarihte her zaman rezil olmuşlar, rezil edilmişler ve hep cezalarını görmüşlerdir. Dini kendi tutkularına araç yapan hükümdarlar ve onlara yol gösteren hoca sanlı hainler hep bu sona düşmüşlerdir. .. Artık bu ulusun ne öyle hükümdarlar, ne öyle bilginler görmeğe katlanma gücü ve olanağı yoktur… Eğer onlara karşı benim kişisel tutumumu öğrenmek isterseniz, derim ki, ben bir kişi olarak onların düşmanıyım; onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim kişisel inancıma değil, o adım benim ulusumun yaşamıyla ilgili, o adım ulusumun yaşamına karşı bir kasıt, o adım ulusumun yüreğine gönderilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı düşüncedeki arkadaşlarımın yapacağı şey, kesinlikle ve kesinlikle o adımı atanı tepelemektir.
Kuşku yok ki arkadaşlar, ulus bir çok özveri, bir çok kan karşılığında en sonunda elde ettiği yaşam ilkesine kimseyi saldırtmayacaktır. Bugünkü hükümetin, Meclisin, yasaların, Anayasanın niteliği ve varlık nedenleri hep bundan ibarettir.
Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim: bir varsayım olarak, bunu sağlayacak Meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler, yine öldürürüm.”
Bu uyarıları doğru anlamak büyük önem taşır:
Atatürk’ün açıkça belirttiği gibi başta TBMM olmak üzere, Cumhuriyet hükümetlerinin, siyasal partilerin, bağımsız yargının, özgür basının, özerk üniversitenin … varlık nedenleri, ulus egemenliğini güvencede bulundurmaktır. Bu kurumların bu temel görevi yap(a)maması, savsaklaması ya da ulusal egemenlik düzenini açıkça rafa kaldırmaya kalkışması durumunda, Türk Devrimi Türk Silahlı Kuvvetleri’ne de anayasayla ve kuruluş yasasıyla “Cumhuriyeti koruma ve kollama” görevini vermiştir.
Tek amaç, doğru anlamı ve dürüst uygulamasıyla ulusal egemenlik ilkesini yürürlükte tutmak, bu ilkeyi ortadan kaldırıcı hiçbir girişime geçit vermemektir.
Demokrasi düzeninde ne TBMM’nin, ne hükümetlerin, ne siyasal partilerin, ne de başka türden örgütlenmelerin, ulusal egemenlik ilkesini ortadan kaldırma anlamına gelen herhangi bir girişime kalkışma hakkı, ayrıcalığı yoktur.
Tam tersine, bütün bu kurumların varlık nedeni ulusal egemenlik düzenini doğru anlamıyla yürürlükte ve güvencede bulundurmaktır.
Bu kurumlar birinden ya da birkaçından ulusal egemenlik düzenine karşı gelebilecek böyle bir kalkışma, bir ulus ve ülke için düşülebilecek en kötü durum olup, Atatürk’ün deyimiyle ’bütün yurttaşların biribirinin boğazına saldırması’ ve hukuk- ve yasa-tanımazlığın egemen olması sonucunu doğuracağı için ve böyle bir iç kavga durumuna sürüklenen bir ülkede, ulus bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü en ağır tehdit altına gireceği gibi, olağan demokrasi düzenine dönmeye de kısa ve orta süremde artık olanak bulunamayacağı için, Cumhuriyeti, yani ulusal egemenlik düzenini koruyup kollamak görevinin anayasada tümden sahipsiz bırakılmamış olması, kuşkusuz üstün bir demokrasi mühendisliğidir.
PROF. DR. ÖZER OZANKAYA
.

Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919 da Ulusumuzun yazgısını değişitirmek için çıktığı yolculuk sonucunda erişilen Milli Egemenliğimizin yıldönümü Isparta’lı Atatürkçülere kutlu olsun. İstiklalimizi borçlu olduğumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, silah arkadaşlarının ve tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun.
“Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi vicdanı ve mevcudiyetidir.” (Mustafa Kemal Atatürk)
Ulusal Egemenlik Bayramımıza beş kala, amerikadaki saati dikkate alarak, ermenistan ile sınırımızın açılacağını müjde edenlere de buradan selam olsun.