TÜRKİYE ABD’NİN VE AB’NİN TEHDİDİ ALTINDADIR - Yıldırım KOÇ — Atatürkçü Düşünce Derneği Isparta Şubesi

TÜRKİYE ABD’NİN VE AB’NİN TEHDİDİ ALTINDADIR - Yıldırım KOÇ


Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme karşı ilk başarılı Ulusal Kurtuluş Savaşı verilerek kuruldu. Doğrudan silahlı çatışmaya girilsin veya girilmesin, karşımızdaki güç, ABD ve emperyalist Avrupa ülkeleriydi. Bu yıllarda anti-emperyalist cephede ittifak yapılan tek büyük ülke, Sovyetler Birliği oldu. Sovyetler Birliği ile ilişkiler, Boğazlar konusunda ve diğer bazı konulardaki gerginliklere rağmen, 1945 yılına kadar dostça gelişti. Ancak, Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’a ve Boğazlar üzerinde ortak denetime ilişkin talepleri ve Türkiye’de kapitalizmin geliştiği biçim ve aşama, ortaya çıkan Soğuk Savaş koşullarının da etkisiyle, Türkiye’yi ABD’nin hegemonyası altındaki kampa sürükledi. Türkiye, 1945 yılından 1990′lı yıllara kadar, bütünlüğüne yönelik ana tehdidi Sovyetler Birliği’nde gördü.
Bugün şartlar tamamiyle farklıdır. Bugün Türkiye’nin üniter devlet yapısının bütünlüğüne ve bağımsızlığına yönelik tehdit ABD’den ve Avrupa Birliği’nden gelmektedir. Bu tehdit fiili bir konuma yükselmiştir. Türkiye, en geniş ulusalcı ve anti-emperyalist cepheyi ivedilikle oluşturmak zorundadır.
ABD’nin Türkiye’ye yönelik istihbarat, etkinlik kazanma ve yönlendirme çalışmaları 1950′li yıllardan itibaren yoğunlaştı. ABD’li uzmanlar, Türk toplumunun yapısı konusunda kapsamlı araştırmalar yaptılar. Barış gönüllüleri adı altında binlerce istihbarat görevlisi, Türkiye’nin etnik köken ve mezhep haritalarını çıkardı. AID ve ardından Asya Amerika Hür Çalışma Enstitüsü (AAFLI) aracılığıyla sendikacılık hareketi üzerinde etkili olmaya çalıştılar. Köylülüğe yönelik araştırma ve çalışmalar yaptılar.
Soğuk Savaş sona erince, ABD Avrasya stratejisini yeniden biçimlendirdi. 1991 Körfez Krizi sırasında Türkiye’nin ve özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD’nin taşeronluğunu kabul etmemesinin ardından, ABD’nin Türkiye’ye yönelik gizli ve açık saldırıları arttı.
ABD’ye ait askeri helikopterlerin PKK’lı teröristlere lojistik destek sağladığı ve yaralılarını kurtardığı bilinmektedir. ABD, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurma girişimlerini de hiçbir zaman bırakmadı. Irak’a yönelik ABD saldırısının yeni aşamalarında bu tehdit Türkiye’nin karşısına daha etkili bir biçimde getirilecektir. 4 Temmuz 2003 günü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 11 mensubunun esir alınması ve maruz bırakıldıkları muamele, istisnai ve gözardı edilebilecek bir olay değil, yaklaşan gerginliklerin habercisi ve uzlaşmaz çelişkilerin göstergesidir.
ABD emperyalizmi, bölgemizdeki etnik hareketleri kullanarak, “böl-parçala-yönet” stratejisini uygulamaktadır. 1925 yılında İngiliz emperyalistlerinin kullandığı bir araç olan Kürt hareketi ise günümüzde ABD emperyalizminin bir aracı durumundadır.
ABD emperyalizminin Türkiye’ye yönelik politikaları konusunda genel bir mutabakat vardır. Ancak, toplumun her kesiminde bir grup insan, Avrupa Birliği emperyalizmini görmemekte veya görmek istememektedir. Halbuki, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Avrupa Birliği önemli bir değişim yaşamış, dünya ölçeğinde iddia sahibi bir güç olma yoluna girmiştir. Bu nedenle, Avrupa Birliği’nin politikalarının incelenmesi ve bunların Türkiye üzerindeki etkilerinin irdelenmesi de gereklidir.
Avrupa Birliği’nin bölgemizde kendi gücünü ve etkisini artırmak için attığı her adım, Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla temelden ve uzlaşmaz biçimde çatışmaktadır. Avrupa Birliği, Akdeniz’de, Balkanlar’da ve Kafkaslar’da güçlenmeye çalıştıkça, Türkiye’nin hayati çıkarlarına zarar vermektedir. Türkiye kendi varlığını korumaya çalıştıkça, AB’nin yayılmacı planlarını bozmaktadır.
Avrupa Birliği’nin çevremizdeki üç bölgeye yönelik stratejisi Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir: Akdeniz, Balkanlar, Kafkaslar.
Akdeniz’i çevreleyen ülkelerin büyük bir bölümü geçmişte AB ülkelerinin sömürgesiydi. Fransa, İngiltere gibi emperyalist ülkeler bu eski sömürgeleriyle ilişkilerini, bu ülkeler yeni birer devlet olduktan sonra daha yumuşak görünümler altında sürdürdüler. Sovyet sistemi yıkılıncaya kadar bugünkü Avrupa Birliği’ni oluşturan devletlerin bu bölgedeki iddiaları sınırlıydı. Ancak Sovyet sisteminin çöküşü sonrasında, AB ülkeleri, kendilerine birkaç tane arka bahçe oluşturma çabasını yoğunlaştırdılar. Bunlardan biri de Akdeniz’in çevresindeki eski sömürgelerdi.
Avrupa Birliği’nin bu stratejisi, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Akdeniz politikasına benzemektedir. Romalılar, Akdeniz için “bizim deniz” (Mare Nostrum) kavramını kullanırlardı. Bu kavramı 1920′li ve 1930′lu yıllarda İtalya’da faşist Mussolini de kullanmıştı. Avrupa Birliği yayılmacılığında yine “mare nostrum” anlayışı hakimdir. Birçok AB belgesinde “Avrupa’nın yeniden bütünleştirilmesi” kavramı kullanılmaktadır. Bu kavramın arkasındaki mantık, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun bir biçimde canlandırılmasıdır.
AB’nin Akdeniz stratejisinin birkaç amacı vardır. Akdeniz ve çevresindeki ülkeler, AB’nin kontrolu altına girerse, AB, kendi denetimi altında pazarlara, istediği gibi eğittireceği ve gerektiğinde kullanabileceği işgücüne, arzu ettiği biçimde sömürebileceği doğal kaynaklara, güvenlik içinde turist gönderebileceği bölgelere, kendisini sorunlu yörelerden ayıran tampon bölgelere sahip olacaktır.
Avrupa Birliği, Akdeniz ve çevresinde hakim olma stratejisini 1991 yılında tartıştı ve 1992 yılında formüle etti. Buna uygun en önemli adım da 1995 yılında atıldı. AB’yi oluşturan 15 ülkenin dışişleri bakanları ile Akdeniz ve çevresindeki 12 ülkenin dışişleri bakanları Barselona kentinde biraraya geldiler ve “Barselona süreci” adı verilen sömürgeleştirme çalışmalarını başlattılar. Bu çerçevede MEDA fonları oluşturuldu ve para dağıtılmaya başlandı. Türkiye’den kimlerin ve hangi örgütlerin MEDA fonlarından doğrudan veya dolaylı olarak para aldığı dikkatli bir biçimde incelenmelidir. Kimlerin Avrupa emperyalistlerinden “proje” adı altında para aldığı açıklanmalıdır.
Avrupa Birliği, 2010 yılına kadar bu 12 ülke ile bir serbest ticaret bölgesi kurmayı amaçlamaktadır. Türkiye de bu süreçte yer aldı. Diğer bir deyişle, Avrupa Birliği, 1995 yılı sonunda Türkiye ile gümrük birliğine girmeden bir-iki ay önce, Türkiye ile ilişkileri konusundaki kararını çok açık bir biçimde vermişti. Türkiye’nin yeri, AB’nin çevresinde oluşturulan güvenlik ve sömürü kuşağındaydı.
1997 yılında Fransa’da bir üst düzey ve açık sözlü bürokratla konuştuğumuzda, “her imparatorluk kendi çevresinde bir tampon bölge yaratmaya çalışır; Avrupa Birliği de aynısını yapıyor; Türkiye’nin yeri bu tampon bölge içindedir” demişti. Bugün Türkiye’nin AB için bir köprü mü, yoksa bir tampon mu olduğu tartışılmaktadır. Halbuki bu konudaki karar yaklaşık 10 yıl önce verilmiştir. Avrupa Birliği’nin gözünde Türkiye, eşit koşullarla ilişki kurulacak bir ülke değil, sömürgeleştirilecek ve tampon olarak kullanılacak bir ülkedir.
Avrupa Birliği bu süreçte Kıbrıs’a ve Ege’ye hakim olmaya çalışmaktadır. Kıbrıs bir yüzer uçak gemisidir. Doğu Akdeniz’de enerji ve ticaret yollarına hakim bir bölgededir. ABD’nin Ortadoğu’da askeri varlığını güçlendirdiği koşullarda, ABD ile aşık atmaya kalkışan Avrupa Birliği açısından Kıbrıs bu nedenle son derece önemlidir.
Diğer bir deyişle, Avrupa Birliği’nin Kıbrıs konusundaki duyarlılığı ve ısrarı, Yunanistan’ın taleplerinden değil, AB’nin Akdeniz’deki yayılmacı politikasından kaynaklanmaktadır. AB’nin bu yayılmacı politikası da Yunanistan’ın yayılmacılığıyla (Megali İdea) örtüşmektedir.
Aynı durum, Ege Denizi için de geçerlidir. Ege Denizi’nde Yunanistan’ın 12 millik karasuları talebinin kabulü, Ege’yi bir Yunan Denizine, yani bir AB denizine çevirecek, Türkiye batısından da kuşatılacaktır.
Özetle, AB’nin Akdeniz stratejisi, Kıbrıs ve Ege’de Türkiye’nin ulusal ve vazgeçilemez çıkarlarıyla temelden çatışmaktadır.
Avrupa Birliği, Balkanlar’ı da sömürgeleştirmek istemektedir.
ABD, Balkanlar’da iddialı değildir. Ancak 1998 yılından sonra bağımsızlıkçı bir çizgi izleyen ve yeniden süper bir devlet olma çabası içine giren Rusya, Balkanlar’daki tarihsel bağlarını canlandırma çabası içindedir.
Emperyalist güçler geçmişte birçok kez kutsal din duygularını yayılmacılıkta ve etki alanlarını arttırmada bir araç olarak kullanmışlardır. ABD’nin ve diğer emperyalist güçlerin Osmanlı İmparatorluğu’nda kurdukları misyoner okulları, emperyalist yayılmacılığın araçlarıydı. Günümüzde misyonerlik faaliyetlerinin yoğunlaşması da aynı amaçladır. 1978 yılında Papa’nın Polonya’dan seçilmesi, Yeşil Kuşak stratejisi çerçevesinde Taliban gibi örgütlerin yaratılması ve güçlendirilmesi de aynı nitelikte girişimlerdir.
Balkan ülkelerinde nüfusun büyük çoğunluğu Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebindendir. Rusya’da da Ortodoksluk hakimdir. Ancak, Avrupa Birliği ülkelerinden yalnızca Yunanistan’da Ortodoksluk vardır. Avrupa Birliği yayılmacılığı, Balkanlar’da Rusya ile rekabete girdiğinde, parasının yanı sıra, Ortodoksluğu da kullanma çabasındadır. Bunun aracı ise, İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’ne evrensel bir nitelik tanınması, bu Patrikhane’nin tüm Ortodoks dünyası üzerindeki egemenliğinin yaratılması, Heybeliada Ruhban Okulu’nun da yeniden açılarak, bu kez AB yayılmacılığının öncelikle Balkanlar’daki Harbokulu haline getirilmesidir.
Bu çabalar ise Türkiye’ye yönelik tehditlerdir. Türkiye, daha Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında Patrikhane’nin evrensel niteliğini reddetmiştir. Heybeliada Ruhban Okulu ise 1971 yılında Patrikhane tarafından kapatılmıştır. Bu konularda geri adım atılması, Türkiye’nin laiklik çabalarına ihanettir. Avrupa Birliği’nin hemen hemen tüm önemli belgelerinde yer alan bu talepler, din özgürlüğünü sağlama çabalarının ürünü değil, emperyalist yayılmacılığın araçlarıdır.
Avrupa Birliği’nin Kafkasya’ya yönelik stratejisi de Türkiye açısından hayati önemdedir. Avrupa Birliği, Kafkasya ve Orta Asya’daki enerji kaynakları üzerinde etkili olmaya çalışmaktadır. Halbuki bu bölgede ABD ve Rusya etkilidir. Bu koşullarda AB’nin ilk hedefi, Ermenistan ile iyi ilişkilerin geliştirilmesidir. Bunun da önşartı, Ermeni soykırımına ilişkin iddiaları benimsemek ve uluslararası platformlarda savunmaktır. Avrupa Birliği yayılmacılığı bu amaçla 15 Kasım 2000 tarihinde bir karar kabul etmiştir. Avrupa Parlamentosu’nun 28 Nisan 2002 tarihinde kabul ettiği Güney Kafkasya Paktı kararında da, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcüstan’dan oluşan bir pakt kurma çabaları formüle edilmekte ve Türkiye’den de Ermeni soykırımı iddialarını kabul etmesi istenmektedir. Ermeni soykırımı iddialarının kabulünün arkasından, tazminat ve toprak talepleri gelecektir. ABD ve Rusya’nın çok etkili olduğu bir bölgeye girmeye çalışan AB yayılmacılığı, bu nedenle, bu gerçekdışı iddialara dört eliyle sarılmaktadır.
Avrupa Birliği yayılmacılığının dayandığı üç temel strateji, Kıbrıs, Ege, Patrikhane, Heybeliada Ruhban Okulu ve Ermeni soykırımı iddiaları konularında Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla taban tabana çatışmaktadır. Diğer bir deyişle, günümüzde Avrupa Birliği’nden, Türkiye’nin bütünlüğüne, bağımsızlığına ve ulusal egemenliğine yönelik önemli tehditler gelmektedir.
Avrupa Birliği, bu temel stratejilerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin temel çıkarlarıyla nasıl çatıştığını bildiği için, Türkiye’de bölücülüğü desteklemektedir. Bölücülük yalnızca etnik kimliğin öne çıkarılması değildir. Avrupa Birliği, Türkiye’de etnik ve mezhepsel kimliği öne çıkararak, ulus kimliğini parçalamaya çalışmaktadır. Bunu da insan hakları ve demokrasi adı altında yapmaktadır. Bu anlayışla insanların bilincini tarihsel olarak ulus bilincinin gerisine götürmeye çalışan Avrupa Birliği, kendisi ulus bilincini aşmaya ve “Avrupa kimliği” adını verdiği bir bütünlüğü insanların bilinçlerinde hakim kılmaya çalışmaktadır.
Avrupa Birliği yayılmacılığı, ulusötesi sermayenin çıkarlarını da koruyarak, Türkiye’de ulus devleti parçalamaya yönelik girişimleri desteklemektedir. Her etnik kimliğin kendi devletini kurması talebine kadar gidebilecek adımları geliştirmekte ve sahiplenmektedir. Ulus devleti parçalamaya çalışan Avrupa Birliği’nin kendisi, ulus devleti aşarak, ulusüstü bir devlet (Avrupa Birleşik Devletleri) oluşturma çabası içindedir. Avrupa Birliği, başkasına talkını vermekte, salkımı kendisi yutmaktadır.
Avrupa emperyalizminin toplumları ulus bilincinin gerisine götürme ve ulus-devlet örgütlenmesini parçalama girişimleri sırasında insan hakları ve demokrasi kavramlarını kullanmaya kalkmasının geçmişte de örnekleri vardır. 1915 yılında Çanakkale’ye saldıran emperyalistlerin öne sürdüğü askerlerin bugün Conkbayırı’ndaki mezarlıklarında bir mezar taşının üzerinde “demokrasi için” (”for democracy”), bir diğerinde ise “insanlık için asilce öldü” (”he nobly died for humanity”) yazmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin 19. Yüzyılın ikinci yarısında bölmeye çalışanlar nasıl din özgürlüğü savunuculuğu yapmışlarsa, Türkiye’yi parçalamaya çalışanlar da insan hakları ve demokrasi bezirganlığı yapmaktadır. Dünyanın en büyük insan hakları ihlallerinin ve en acımasız darbelerin sorumlusu olan emperyalistlerden insan hakları ve demokrasi umanlar ise ya çok saftır, ya da bu güçlerle anlaşılabilir başka ilişkiler içindedir.
Avrupa Birliği’ne üye olma hayaliyle ulusal çıkarlarımızı ayaklar altına almaya çalışanlar ve Sevr Antlaşması’nı hortlatma girişimlerine bilerek veya bilmeyerek alet olanlar veya katkıda bulunanlar, yükselen ulusalcı ve anti-emperyalist dalganın etkisini daha bugünden hissetmeye başlamıştır.
Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği emperyalizminin bu tehditlerine de aşacak birikime, güce, inanca ve kararlılığa sahiptir.

.




Yorum Bırak

Bir kaç dakika ayırın ve bize bu makaleyle ilgili ne düşündüğünüzü yazın. Cümle başları hariç küçük harfler kullanmaya özen gösteriniz. Yorumunuzun sorumluluğu size aittir.

Okuyucu Yorumları

İlk yorumu siz yapın burada yayınlansın.