Görüldüğü gibi, ‘iddialı’ bir başlık. Ama bu iddia, birkaç yazıda ele alacağım durumun ‘vahameti’ ile ne yazık ki doğru orantılı!
Başlarken, 2 Şubat Pazartesi tarihli “Radikal”de, sayın İskender Aruoba’nın “200′üncü Yazı, Kitap ve Hamas” başlıklı köşe yazısından bir alıntı yapmak istiyorum; alıntı, yazarın sunduğu bir istatistiği içeriyor: “İngiltere ve Fransa’da toplumun yüzde 21′i, Japonya’da yüzde 14′ü, Amerika’da yüzde 12′si düzenli kitap okurken, Türkiye’de on binde bir kişi kitap okuyor! Vatandaşların ihtiyaç listesinde 235′inci sırada kitap var. (Hemen belirteyim: On yıl kadar önce yapılan başka bir istatistikte, ‘kültürel ihtiyaçlar’ın, Türk halkının ilk 200 kalem ihtiyacından sonra geldiği saptanmıştı; yani halkımız, bu bağlamda on yıldır çok tutarlı bir çizgi izlemekte! A.C.) Necip Türk Milleti günde ortalama 5 saat televizyon izliyor; (O da Discovery Channel veya İz TV falan değil; dizi!) öte yandan kitap okumaya yılda 6 saat ayırıyor. Bir Japon bir yılda ortalama 25, bir İsviçreli 10, bir Fransız 7, bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap okuyor. Türkiye’de, -pembe dizi ve dini kitap dışı- okuma alışkanlığına sahip 70 bin kişi bulunuyor. 7 milyonluk Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, 71 milyon nüfuslu Türkiye’de 2-3 bin adet basılıyor. Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu’nda kitap okuma sıralamasında Türkiye; Libya, Tanzanya, Kongo ve Ermenistan gibi ülkelerin arkasında, 86. sırada yer alıyor…”
Şimdi bu korkunç istatistik karşısında, ilk tepki olarak şöyle diyebilirsiniz: “Hadi canım! Bu rakamlar aslında belki de kasıtlı! Doğru olamaz yani!” Ama o zaman ben de şöyle derim: Peki, isterseniz bir gün, birkaç gün, hatta birkaç hafta boyunca içinde yaşadığınız topluma ve o toplumun insanlarına biraz ‘eleştirel’ bakın! Bu toplumun, okuyan, dolayısıyla da sürekli bilgilenen ve düşünen toplumlarla herhangi bir benzerliği var mı sizce? En önemli sorunlar söz konusu olduğunda bile kendini düşüncenin rehberliğine değil, tepkisel dürtülerin sürükleyiciliğine bırakan, siyahın ve beyazın dışında renk ve ton tanımayan, en şiddetli tepkilerini düşünmesine engel olanlara karşı değil, fakat kökleşmiş ezberlerini bozmak isteyenlere karşı sergileyen bir toplumun okumayla nasıl bir ilintisi olabilir?
Sayın İskender Aruoba’nın verdiği rakamları başka bir açıdan da yorumlayabiliriz. Örneğin, bir kişinin ortalama 10 yılda ancak 1 kitap okuduğu saptamasına ek olarak, 10 yılda 1 kez yıkanan birine nasıl ‘temiz’ diyemez isek, 10 yılda 1 kitap okuyan insanlardan oluşma bir topluma da ‘okuyan toplum’ diyemeyeceğimizi söyleyebiliriz! Bu sayılar, neresinden bakarsanız bakın korkunçtur, ve böyle bir durum karşısında, her şeyden önce bu sayılar değişmediği sürece, ülkemizde hiçbir olumsuzluğun ortadan kaldırılamayacağını söylemek, temelsiz bir kehanet sayılmamalıdır!
Türk toplumunda cehaletin yükselişinin nedenlerini birkaç yazıda ele alacağım. Bu ilk yazının sonunda, bir noktayı -kim bilir kaçıncı kez!- tekrar vurgulamak istiyorum. Bugüne kadar bana, ne zaman Köy Enstitüleri’nin kapatılışından yakınsam: “Sen de bu toplumdaki bütün olumsuzlukların kaynağını hep o olayda arıyorsun!” diyenleri, bir defa daha düşünmeye davet ediyorum. Çünkü Köy Enstitüleri, tam da toplumumuzu böyle sayılardan korumak için kurulmuş ocaklardı, ve Mustafa Kemal Atatürk’ün toplumuna gösterdiği “çağdaş uygarlık düzeyine erişme” hedefinden anladığı da, hiç kuşkusuz böyle sayılar değildi!
Anadolu Üniversitesi’nde hocalığa yeni başladığım sıralarda, yani bundan yaklaşık 16 – 17 yıl önce, oradaki bir öğretim görevlisinden ibretlik bir olay dinlemiştim.
Bu öğretim görevlisinin hanımı, civar ilçelerden birinin resmi kütüphanesinde görevlidir. Bir sabah işe geldiğinde, kütüphane müdürünün bahçeye balyalar halinde kitap yığdırmakta olduğunu görür. Kitaplar, kırklı yıllarda, o zamanki Tercüme Bürosu tarafından çevrilip Milli Eğitim Bakanlığı -o zamanki adıyla: Maarif Vekâleti- tarafından bastırılmış olan ‘Doğu ve Batı Klasikleri’dir. Bu durumu gören -adına A diyelim- A adındaki hanım görevli, müdüre kitapların neden bahçeye çıkartıldığını sorar. Aldığı cevap, aynen şöyledir: “İçerde raflarda yer kalmadı. Hem bunları artık kim ne yapsın? Yeni kitaplara yer açmak için hepsini attırıyorum!”
Dehşete düşen görevli A, kitapları evine götürüp götüremeyeceğini sorar. Müdürden, halinden memnun olduğunu gösteren bir cevap gelir: “Aman al, ne yaparsan yap!”
Bu, kanımca Türkiye’de cehaletin ellili yıllardan hemen sonra başlayarak nasıl ve hangi nedenlerle yükseldiğini gösteren en tipik olaylardan biridir. Ama sanırım burada, -“hangi nedenlerle yeniden yükseldiğini” demek, çok daha doğru olur.- Çünkü Milli Mücadele’nin kazanılmasından ve Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra bu ülkede başlatılan ikinci topyekûn savaş, cehalete karşı savaştır. Çünkü Osmanlı’nın altı yüz yılı boyunca Rönesans’ın, Aydınlanma Çağı’nın, Fransız İhtilâli’nin ilke ve fikirlerinin, sınıflı toplumun, sanayileşmenin yanından bile geçmemiş bir topluma 20. yüzyılda, yani Batı’da ‘Bilimsel Çağ’ diye adlandırılan bir çağda uygar toplumlar arasında bir yer bulabilmek, ancak böyle bir mücadele ve onun yaratacağı bir kültür devrimi ile erişilebilecek bir hedefti.
Darülfünun’un üniversiteye dönüştürülmesi ile birlikte Batı’nın üniversite kavramının Türkiye’ye gelmesi, Latin harflerine geçilmesi, eğitim birliği ilkesinin kabulü, Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte Almanya’yı terk etmek zorunda kalan dünya çapında bilim adamlarının bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkiye’deki üniversitelerde çalışmak ve Batılı anlamda üniversite kuruluşuna, yine Batılı anlamda ‘akademisyen‘ yetiştirilmesine katkıda bulunmak üzere ülkemize davet edilmeleri, nihayet Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi -Atatürk tarafından oluşturulan özgün yapıları, 12 Eylül faşizminin Atatürk’ün adını ağızlarından düşürmeyen temsilcilerince ortadan kaldırılan- iki kurumun oluşturulması, planlanan kültür devriminin ve bir ‘yeni toplum yaratma’ amacının Atatürk’ün sağlığında gerçekleştirilmiş aşamalarıdır.
Hazırlıklarına Atatürk’ün son yıllarında başlanan ve 1940 yılında, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı ve Hasan Âli Yücel’in de Milli Eğitim Bakanlığı dönemlerinde açılan Köy Enstitüleri ile, yine aynı yıl Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde oluşturulan ‘Tercüme Bürosu’, amaçlanan kültür devriminin sonraki örgütlü girişimleridir. Bu arada, Köy Enstitüleri ile Tercüme Bürosu arasında kurulmuş bir tür organik bağın da önemle vurgulanmasında yarar vardır.
AHMET CEMAL
Konuyu haftaya sürdüreceğiz.
Cumhuriyet 12.02.2009
acem20[et]hotmail.com
.

En çok satılan gazete TAN ,en çok seyretilen varmısın yokmusun olursa bunlar yetmezmiş gibi ,millet açken. yemekteyiz bizi kaçırmaz isek dedikoduya bile zaman kalmıyor .Okumaya zaman olurmu.Elhamdülillah bir de dini devletimiz oldu.Açılışlarda şehler,diplomalı bücüler.Aptest suyunu iç şifalıdır diyenler.kılık kıyafet kanununa uymayanlar.kendi kanunlarımıza güvenmeyip haksız olupta avrupada hak arayan bakanlar.YA LAYIK OLACAKSIN YA MÜSLÜMAN İKİSİDE BİRARADA OLMAZ DİYEN BAKAN Atatürkü sevmeyip te koltuğuna oturan.Ülkeye ve millete haharet eden ödüllü aydınlarımız .Ülkemizi seven gece gündüz insanlığı aydınlatmak için kendini adayan aydınlarımız.terorıst damgası ile içeri atılır. Hayatının büyük bir bölümünü hainlerle savaşmış genarellerimiz hainlikle suçlanıyor ise Yaşadığımız ülkenin kurucusuna bile terorist denebiliniyor ise.Okuyup aydın olup içeri girmektense.Cahil kalıp verdikleri bir torba kömür ile bir poşet makarna ile yetineceğiz.Böyle bir zihniyetten kurtulmayınca .okumamızın faydası yok.