TÜRK-KÜRT SOY BİRLİKTELİĞİ


(Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Haziran, 2009, Sayı:129)

Giriş

Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması sürecinde, Balkanlarda etnik milliyetçiliğin kışkırtılması ile birlikte, yabancı devletler tarafından Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde yapay bir “Kürt” unsuru yaratılmaya çalışılmıştır. Böylece; Osmanlı Devletini “Hasta Adam” durumuna getirenler,  Osmanlı’nın egemen olduğu Orta Doğu topraklarına el koymak için, yani “Şark Meselesi“nin emperyalist beklentiler doğrultusunda çözebilmek için İmparatorluğun içten yıkılmasının çabuklaştırılmasını amaçlamışlardır.

Emperyalizmin güdümüne giren Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, ölümü beklenen “Hasta Adam” ölmüş ancak hastanın mirasının paylaşılması aşamasında, beklenmeyen bir durum gerçekleşmiştir. O da; Kuvayı Milliyeyi örgütleyerek, Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlatan ve kağnının kamyonu yenmesini gerçekleştiren Mustafa Kemal Paşa gerçeğidir.

Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), başarı ile yürüttüğü savaşla emperyalizmi yenmekle kalmamış, yeryüzünde en saygın devrimi gerçekleştirerek; ezilen, kaynakları sömürülen uluslara da örnek olarak, emperyalizmin yenilebileceğini kanıtlamış, Kemalist ilkeler doğrultusunda Anadolu’da tam bağımsızlığa dayalı ulus devlet kurarak, ülkelerin kendi kaynaklarına dayanarak kalkınabilecekleri gerçeğini de göstermiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde bütünleşen Anadolu halkının, her türlü olanaksızlıklar içerisinde bile, her yönü ile donanımlı güçleri yenebileceğine tanık olan emperyalist güçler, Türk ulusunu savaş alanında yenemeyecekleri sonucuna vardıkları için, Türk halkı arasına nifak sokmayı yoğunlaştırmıştır. Bu bağlamda; Türk-Kürt, Alevi-Sünni gibi ayrıştırma, ötekileştirme, kendi halkına karşı yabancılaştırma gibi içten kuşatma plânlarını devreye sokmuştur. Bu plân ve oyunlara gelmemek için, aşağıda değineceğimiz kimi gerçekleri her yurttaşın bilerek bilinçlenme ve bu bilinçle emperyalist beklentileri bozmak için uğraş vermesi ulusal görevi olmalıdır.   

 Emperyalist Girişimlerin Geçmişi

Batılı devletler, “Kürt” olarak ayrıştırmaya çalıştıkları soydaşlarımızla ilgilenmeleri yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Papalık, Orta Doğu’daki Hıristiyanları korumak ve misyonerlik hizmeti görünümünde 1531′de Mezopotamya’da (Bağdat’ta) bir patrikhane açmıştır. Daha sonra (1632′de) Fransız ve İtalyan papazları, Kürtlere yönelik olarak, Musul ve Ahmediye’de misyonerlik merkezleri açmışlardır. İkinci Viyana kuşatması sonrasında, Papalığın Osmanlı Devletine karşı Avrupa devletlerini birliğe çağırması üzerine, Viyana kuşatması başarısız kalmış, 1699′da imzalanan Karlofça Antlaşması[1] ile Osmanlı Devleti toprak kaybına uğrayınca, Osmanlı’nın yıkılabileceği anlaşılmış ve bu süreçte Osmanlı egemenliği altında olanlar arasında ırkçılık ve mezhepçilik kışkırtılması giderek çoğalmıştır. Bu süreçte, papazlar aracılığı ile Kürtler arasında misyonerlik çalışmaları yoğunlaştırılmış, Vatikan’a bağlı Kapuçin papazları görevlerini iyi yapabilmek için Kürtçe öğrenmişler, bir tarikat çeşidi olan Fransız Kapuçin papazları 1683′de ilk Kürtçe dilbilgisi ve sözlük yazmışlardır.

    19. yüzyıl başlarından itibaren, Osmanlı topraklarında kurdukları karargâhlarını pekiştiren İngiliz, Rus, Fransız emperyalist devletleri, Güney Doğu Anadolu’da ve Kuzey Irak’ta bir “Kürt” etnik yapı yaratma gayreti içinde olmuşlardır. Bu amaca yönelik olarak; misyoner, casus, tacir, seyyah görünümlü görevliler Kürtlerle ilgilenmeye başlamışlardır. Bu bağlamda; İngiliz ordusu subayı olan Sir Ricard Button,Hacı İbrahim” adı altında görevli olarak bulunduğu Hindistan’dan Hacca gidip “Hacı”(!) olmuş, Yine İngiliz gizli servisi üyesi Armin Vanberk, “derviş” görünümü ile Orta Asya’yı dolaşmış, İngiliz casus Binbaşı E:B: Soane 1902′de İran’a giderek görünürde “Şii” olmuştur. 1870 yılında, Milingen tarafından “Kürtler Arasında Vahşi Yaşam” adında bir kitap yayınlanmıştır.[2]

Ruslar, 1805 yılından beri Kürtlerle ilgilenmişler, Rus konsolosları Kürtçe sözcükleri derleyerek Kürtçe sözlük oluşturulmasına yardımcı olmuşlardır. Kırım Savaşı sonrasında Şir Yezden İsyanı, 1877-1878 Türk-Rus Savaşı sırasında Bedirhanoğulların İsyanı, 1880 Şeyh Ubeydullah İsyanı, 1908 Abdüs Selim Olayı, 1913′te Bitlis olayları Rusların tahrik ve desteği ile olmuştur. 1937′de Erivan’da toplanan Kürdoloji Kengersinde yeni bir Kürt milleti inşasının kararları alınmıştır. Ruslar, Sıcak Denizlere inmek için Kürtleri kullanma amacı gütmüşlerdir.[3]

 

Ulusal Kurtuluş Savaşı Koşulları

 

İlerleyen yıllarda, “Şark Sorunu” doğrultusunda bir “Kürt” ırkı yaratarak, Orta Doğu’ya egemen olma gayreti gütmeleri sonucunda, yapay bir “Kürt” ayrımcılığı yaratma konusu, İngiliz-Fransız emperyalizminin petrol bölgesini kontrol altına almak siyasetinin bir sonucu olarak sürekli gündemde tutulmuştur. Atatürk’ün Söylev’inde, ‘Mr. Norwill’ [4] olarak sözünü ettiği İngiliz ajanı Binbaşı E. William Charles Noel, Ulusal Kurtuluş Savaşı günlerinde Kürt ayrımcılığını yapmakla görevlendirilmiştir. Adı geçen İngiliz Binbaşı Noel Viranşehir‘e giderek aşiretlerle görüşmüş, Türklere karşı olmaları için para teklif etmiş, ancak Kürt yurttaşlarımız; “Türk kardeşlerinden ayrılmayacağı, bu uğurda en son nefeslerine dek yaşamlarını adamaya hazır olduklarını” söyleyerek[5] kendilerini satmamışlardır.

13 Haziran 1919′da Siverek’e giden ve İngiliz himayesi altında bir Kürdistan kurulmasını, Kürt Kulübü’ne açıklayan İngiliz binbaşısı Novil, ret yanıtını alınca Halep’e gitmek durumunda kalmıştır.[6] Noel, “Kürtlerin Hakkında Bir Not” adı altında yirmi sayfa olarak hazırladığı rapora; “Kürtler, Ari ırka mensup oldukları cihetle Avrupalılara veya başka bir deyişle, Hıristiyanlara, Türklerden daha yakındırlar. Türkler, Kürtleri Osmanlılaştırmaya çalışmışlar; mütareke ile birlikte işgalcilere karşı kader birliği oluşturma gayretlerine girişmişlerdir” [7] yazarak, gerçekleri saptırmaya çalışmıştır.

Mütareke yıllarının öncesinde, başta İngilizler olmak üzere emperyalist Avrupa; Kürtleri, Ermenileri katletmekle suçlayarak vahşi, kan dökücü bir yaklaşımla değerlendirmekte iken[8], Osmanlı yönetiminin yıkılma sürecinde, Orta Doğu’ya yayılma projesi kapsamında, kendilerine yeni bir müttefik yaratma gayretlerini, Kürt etkin kimliği yaratma gayreti ile örtüştürmüşlerdir.

Bu bağlamda, Osmanlı döneminde kimi hatalara değinmek gerekirse;

Batılı uzmanların yönlendirmesi sonucunda, Mustafa Reşit Paşa 1842 tarihli Vilayet Kanunnamesi’ ne “Kürdistan Eyaleti” maddesi koydurmuş ve bu eyalet 1864 yılına kadar devam etmiştir. Aynı gaflet Mustafa Reşit Paşa’ya bu vilayetin kuruluşu ile ilgili olarak bir “Kürdistan eyaleti madalyası” ihdas edilmesine de sebep olmuştur. Aynı şekilde Lloyd George, 30 Ocak 1919 tarihinde yürürlüğe giren Paris Konferansı’‘nda, Kürt Meselesi’ni gündeme getirerek konferans metnine: “…Ermenistan, Suriye, Mezopotamya ve Kürdistan, Filistin ve Arabistan Osmanlı İmparatorluğu’ndan tamamen ayrılmalıdır” maddesini koydurmuştur. Böylece Sevr Antlaşması’nın ilgili maddelerine açıklık getirilmek suretiyle bir “Kürt Devleti”nin kurulması için önemli bir adım atılmış ise de, Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde başarı ile sonuçlanan Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı, tüm emperyalist oyunları bozduğu gibi, “Kürt” olarak adlandırılan soydaşlarımızın, kendi ülkesinde birinci sınıf yurttaş olmalarının önünü de açmıştır.

Öte yandan, II. Abdülhamit, Ermeni milliyetçiliğine karşı kullanmak üzere doğu bölgemizde çoğunluğunu Kürt yurttaşlarımızın oluşturduğu atlı birlikler kurmuş, “Hamidiye” adı verilen bu alaylar, mezhepsel ayrım yapılarak, yörede yaşayan herkese açık olmamıştır. Böylece başka bir ayrımın tohumları atılmış, Erzurum yöresinin dağlarında, okuma yazma bilmeyenlerin bile “paşa” yapılarak ve aşiret reislerinin güdümünde şımararak sultan’ın “aşiret jandarmalığını” yapan Hamidiye Alayları, Birinci Dünya Savaşı sırasında “Aşiret Alayları“na dönüştürülmüş olup, Kürt aşiretlerini kendisine bağlamak için, hatta onları bir anlamda rehine tutacak şekilde, İstanbul’da Aşiret Okulları açılmış, bu okullar Aşiret başkanlarının çocuklarının hizmetine sunulmuş, böylece; hem aşiretlerin güçlenmesi hem de bölgede kanlı çarpışmalara neden olunmuştur.[9]

Kürt sorununu yaratmak için sadece İngilizler, Fransızlar değil, günümüzde başta Avrupa Birliği olmak üzere, ABD ve İran sürekli olarak konuyu gündemde tutmuşlar ve tutmaktadırlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun can çekiştiği günlerden beri, bir yandan aşiret ilişkilerini sürdürmek isteyen aşiret başkanları, şeyhler, şıhlar vb., bir yandan da emperyalist devletler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kendilerine bağımlı, uydu bir Kürt Devleti yaratma gayretini[10] sürdürmektedirler.

Birinci Dünya (Paylaşım) Savaşı içinde İtilaf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu içten yıkmak amacıyla yaptıkları propagandalarda, sürekli olarak Kürt Devleti kurulması kışkırtmalarını yapmışlar, Kürt dernekleri kurulması süreci 1908 yılında İkinci Meşrutiyet’le başlamış, 1908′de “Kürt Tevabün Derneği” kurulmuş, Kanunu Esasi ve Osmanlıcılık ideali için çalışılmıştır. Kuvayı Milliye sürecinde yıkıcı çalışmalar yürüten Kürdistan Teali Cemiyeti (Kürdistan’ı Yükseltme Derneği) İstanbul’da 1918′de kurulmuştur.[11]

Osmanlı yönetiminin, Mondros koşullarını imzalayarak içine düştüğü belirsizlik döneminde, kimileri Wilson ilkelerinin “Kürt milletine” de uygulanmasını istemişlerdir. Kürt konusu, emperyalizminin petrol bölgesini kontrol altına almak siyasetinin bir sonucu olarak sürekli gündemde tutulmuştur. Asıl ilginç olanı ise; tüzüğünde “Kürtlerin genel çıkarlarını korumak” amacı ile kurulduğu belirtilen böyle bir derneğin kurulmasına, zamanın yöneticileri tarafından izin verilmiş olmasıdır. Dönemin İçişleri Bakanı Ali Kemal, bu dernek ile ilgili olarak, Başbakanlığa yazdığı 22 Mayıs 1919 tarihli yazıda; “Ayandan Seyit Abdulkadir Efendi hazretlerinin başkanlığındaki kişilerden oluşan, başkentte ve 17 Aralık 1918 tarihli dilekçe ile kurulmuş olan Kürdistan Teali Cemiyetine…” ifadelerini kullanmış ve dernek yasal işlemlerden geçmiştir.

Öte yandan yine İstanbul’da Kürt Teali Cemiyeti dışında, Kürdistan Cemiyeti (1918), Kürt Neşri Maarif Cemiyeti (1919), Kürt Talebe Heyvi Cemiyeti (1919), Kürt Kadınlar Teali Cemiyeti (1919), Kürt Milli Fırkası (1919) adlarını taşıyan örgütler de kurulmuştur.

Tüm ayrılıkçı girişmeleri yakından izleyen Mustafa Kemal Paşa’nın altında imzası olan bir Heyeti Temsiliye kararında;

“Arapkir’de bulunan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin İstanbul ile haberleştiği ve İngilizler hesabına Kürtlük meselesini çıkaran bu gibi teşkilatın derhal yok edilmesi hakkında Elaziz Vilayeti’nin önemle dikkatinin çekilmesi kararlaştırılmıştır.” [12]

denilmiştir.

Kürt Teali Derneği, İstanbul Hükümeti’nin kontrolünden ayrılarak, Güney Anadolu ve Irak bölgesinde egemen olan İngilizlerden yana siyaset gütmüşler, İngilizler ise önemli petrol yataklarının bulunduğu Güneydoğu’da kendilerine bağlı bir Kürt devletini kurmayı amaçladıkları için, Kürt Teali Derneği ile beklentileri örtüşmüştür. Bu nedenle de İngilizler, Kürt yurttaşlarımızı, Ulusal Kurtuluş Savaşı veren Kuvayı Milliye’cilere karşı sürekli olarak kışkırtmışlardır. Damat Ferit Paşa’nın da içinde bulunduğu bu siyaset sonucunda, Mustafa Kemal Paşa’yı tutuklatmak için görevlendirilen Ali Galip olayı ile Koçkiri Ayaklanması ve benzeri iç ayaklanmalar körüklenmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, sürekli olarak Kürt aşiret başkanları ile iletişim kurmuş; onların ulusal sürece olumlu katkılarını sağlayarak, Kürt Teali Cemiyeti’nin olumsuz girişimlerini önlemeye çalışmıştır. Mustafa Kemal Paşa, 24 Nisan 1923 günü Millet Meclisi’nin açılışında yaptığı ilk konuşmada; bütün amacını tam anlamı ile birleştirmiş olan kardeş unsurların milli sınırları” olduğunu, yapılan kongrelerin, milli sınır içindeki yönetimin milli egemenlik esaslarına dayanmasını” hedeflediğini vurgulamıştır.

Atatürk, Mebusan Meclisi eski üyesi Kamil Efendi ‘ye, 28 Mayıs 1919′da şu telgrafı çekmiştir:

 

“İşitilenlere göre, dış düşmanlarımıza karşı din kardeşlerinin el ele vererek sevgili topraklarımızı kurtaracağı bu tehlikeli anda Diyarbakır’da Kürt Kulübü ile Türkler arasında bazı çeşitli muhalefet varmış. Bunun her iki kardeş ırk için ne elim neticelere sebep vereceğini siz çok iyi takdir edersiniz. İdare usulü, ırkların haklarının korunması gibi arada halledilecek aile meselelerinin dış düşmanın milli haklarımızı ve bağımsızlığımızı ayaklar altına almaya başladığı bugünlerde ortaya atılmış en büyük bir hıyanet olacağına, vatanın kurtarılması için milli birliğin hedef alınması bakış açısıyla, Kürt Kulübü’ne gerekli öğütlerde bulunulmasını memleket selameti adına rica eder, neticenin yazıyla bildirilmesini beklerim.”[13]

 

Yukarıda değinildiği üzere Ulusal Kurtuluş Savaşı koşullarında Kürt yurttaşlarımız, İngilizlerin çirkin tekliflerine hayır deme onurluluğunu göstermişlerdir.

Mustafa Kemal Paşa; Eruh, Garzan aşireti başkanı Musa ve Zinya Aşiretleri Başkanlarına gönderdiği telgraflarda;

“Kürdistan’ın Osmanlı camiamızın ayrılmaz bir parçası olduğuna, milli bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün savunulması uğruna bütün Kürtlerin Türk kardeşleri ile beraber yaşamlarını feda etmeye hazır bulunduklarına dair hükümete, yabancı temsilciliklere çektikleri telden büyük bir kıvanç duyduğunu belirterek, “Fedakâr Kürt kardeşlerimizin bu hamiyetli ve dini eserlerine şükran arz eyleriz”, “… Kürt ile Türk, bu iki öz kardeş, dindaş, el ele vererek mukaddes birliğini müdafaayla kararlı oldukça, Cenabı Allah’ın yardımıyla şüphesiz vatanımız, bağımsızlığımız kurtulacaktır.” [14] tümcelerine yer vermiştir.

    Kuvayı Milliyeciler, Kürt konusuna Misakı Milli çerçevesinde yaklaşmışlar, Kürt yurttaşlarımızı, ulusal kurtuluş uğraşının bir öğesi olarak görmüşlerdir. Türkler ile Kürtlerin aynı (Turan) kökenden geldiklerini, birlikte yaşamak durumunda olduklarını, ayrılmalarının her iki taraf için de tehlikeli olduğunu belirtmişlerdir. Bu yaklaşım dün de doğruyuydu doğruydu, bu günde doğrudur.  Çünkü Kürt yurttaşlarımız diğer yurtseverler gibi Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda aktif rol oynayan, yurdun düşmandan kurtarılması gibi aynı amacı güden unsurlardı. Çünkü aşağıda görüleceği üzere, Türk-Kürt soy birliği bulunmaktadır.     

 

Kimi Gerçekler

 

Belirtildiği üzere, batılı devletlerin Kürtlere yönelik oyunları 18. yüzyıla dek dayanmaktadır. Seyyahlar, misyonerler, gizli servis ajanları, oryantalistler (Doğu bilimciler) aracılığı ile Türk-Kürt ayrımını kanıtlama çabası içinde, Kürtlerin Tarih-Coğrafya, Dil ve Etnik Antropoloji alanları üzerinde yoğunlaşmışlardır. Ne var ki, uzun bir zaman dilimi süresince Türkçü yazarlar da, büyük ölçüde batılı yazarların ektisinde kalmışlardır. [15]

Zaman içinde elde edilen bilgi ve belgeler, batılı yazarların birçoğunun bilerek tarihi gerçekleri saptırdıklarını ortaya koyduğu gibi, onları taklit eden yazarların, hazırcı yaklaşımlarının ne denli yanlış olduğunu göstermiştir.

Bu bağlamda; Kürtleri, Türklerden uzaklaştırmak için onlar ırk yönünden Med‘lere ve İskit’lere bağlama çabası içinde olan yazarların (Minorsky gibi) yanılmışlardır. Çünkü Med’ler Turanîdir.[16] (Turanî,Turanlı=Orta Asya’da yaşamış olan halk ya da bu halkın soyundan olanlar.)

Bir uruk (soy, sülale) ya da boy adı olarak “Kürd” (Kürt) sözcüğüne tarihi belge bağlamında ilk kez Yenisey‘deki Köktürk kitabelerinde rastlanmış[17] ise de, Türklerin bir boyu olan Kürtlerin tarihini bu belge ile başlatmak mümkün değildir. Çünkü Türklerin/Oğuzların tarihi yazılı belgelere ve kaynaklara dayanılarak en geç Milattan Önce (MÖ) 6000 yılına dek dayanmaktadır. Hitit, Asur ve Akkad tabletlerinde, Türkler ve Türklerin bir boyu olan Zazalar, aynı millet olarak MÖ 5000 yıllarından itibaren Önasya’da yaşamışlardır. [18]

Yenisey yazıtları arasında[19] bulunan MÖ 7. yüzyıla ait Elegeş anıt taşında anlaşıldığı üzere; Türkler arasında, Türklerin bir boyu olan Kürtler bulunmaktadır. Hiçbir tartışmaya gerek duyulmayacak kadar net olan bu oyma yazılı mezar taşları; Kürt dilinin öz Türkçe olduğunu ortaya koymuş olmakla, Türk-Kürt birlikteliğini de kanıtlayan gerçek belgelerdir. Güvenilir araştırmacılar; Yenisey, Türkistan, Tuna boyu, Kuzey Azerbaycan ve Dicle Kürtlerinin, Türk boyu olduklarını ortaya koymaktadırlar. Yenisey Kürtlerinin hükümdarı Alp Urungu için yaklaşık olarak MÖ 650 yılında dikildiği sanılan, Yenisey Kürtlerinin kendi padişahları için[20] diktikleri ve Türkçe bir ağıt gibi yazılmış kitabede; “Kürt el kan alp urunu altıunlıg keşeşiğin bantım belde elim tokuz kırk yaşım…” (Ben Kürt ilinin kağanı (padişahı), alp Urunga, ilimin altın okluğunu belime bağladım; yaşım otuz dokuz.) ifadeleri yer almaktadır. Bu yazıtların birisinde Uygur Hakanı “Ey Kürt Beyleri” diye hitap etmiştir.[21]

Bu yazıt ve diğer belgeler göstermektedir ki;

Yenisey bölgesinde “Kürt” adını taşıyan bir Oğuz boyu yaşamıştır.  ”Kürt” ismi bir soy ismidir. “Zaza” ismi, Türklerin ilk ismi olan “Su”, “Susa”, “Susu” sözcüğünden türemiştir.[22]

 

Ezberlerin Bozulması

 

Toponomi (yer isimlerinin kökenini belirleyen bilim yöntemi) ile yapılan bilimsel araştırmalar, Ural-Altay soylu milletlerin Anadolu’da, Kafkasya’da, Balkanlar’da, Suriye’de, Mezopotamya’da ve Mısır’da MÖ 6000-5000 yıllarında yaşadıkları belirlenmiştir. Yani Türkler Anadolu’da ve Orta Doğu’da 1071′den çok önceleri yaşamaktadırlar.

Ön Asya’da ve Mezopotamya’da oluşan insanlık tarihinin, MÖ 6000-5000 yıllarına kadar indiğinin belirlenmesi, dünyanın ilk resimli yazısını Sümerlerin (Kengerlerin) bulması, sonra da bu resimli yazıyı, çivi yazısına çevirmiş olmaları, günümüzde ortaya çıkarılarak varlıkları kanıtlanan yazılı eserlerinin olması “Tarih Sümer’le Başlar” denmesine neden olmuştur. Bunun bir başka anlamı; “Tarih Türklerle başlar” demektir. Çünkü Sümerlerin (su halkının), Ural, Altay ya da Turanî bir kavim olduklarından şüphe kalmamıştır.

Sümerlerin Türk olduklarını kanıtlayan etkenlerin başında, Sümer ve Türk dillerindeki benzerlik gelmektedir. Aşağıdaki Sümerce sözcüklerin, ayraç içinde verilen Türkçe karşılıkları [23] dikkate alındığında bu benzerliğin ne denli şaşırtıcı olduğu görülmektedir.

Adda (ata, baba), Ama (anne, ana), Aga (yönetici, ağa), An (tan, gök), Anu (Gök Tanrı), Ar(er, şeref), As (tek, biricik), Bab (baba), Dingir (Tengri), E (ev), Kıya (kıyı), Es (esmek), Gisko (şişko), Dim (dik), Kol (kol), Uiku (Uyku), Kus (kuş), Sag (sağ) Mesu (meşe), Ag (akıl), En (engin, yüce), Ge (gel), Ka (kan), Kanal (kan damarı), De (demek), Duru (durmak), Kur (dağ, kurgan), Kusu (koşmak), Güles (güleç) Bur (delik, burgu), Bal (balta), Bar (barla/parla), İb (ip), Alım (alımlı), Ulu (ulu), Utu (Güneş, Uçtu), Kup (gitmek, kop), Gim (kim), Ir (er), Odun (odun, Ot-un).

    Bugün Suriye’nin sınırları içinde bulunan “Mari“de, MÖ 1870-1740 yılları arasında yazıldığı sanılan tabletler bulunmuştur. Bu tabletlerde; “Turuku”, “Turukku”, “Turukki”, “Turuk” şeklinde yazılmış olan kavim “Türklerdir.” Nitekim bugün de kimi milletler Türkleri, “Törükü”, Toruku”, “Türki” şeklinde anmaktadırlar. Aynı tabletlerde “Zaza”ların da Türk soyundan olduğunu kanıtlayan ifadeler bulunmaktadır. Nitekim, 1930 yılında Güney Doğu Anadolu’da yaptırılan bir araştırmada, Zazaların kökeninin Türk olduğu belgelenmiştir.[24]

    Hitit, Asur ve Akkad tabletlerinde, Türkler ve Zazalar, aynı millet olarak MÖ 5000 yıllarından itibaren Önasya’da yaşamışlardır.

    MÖ 900-700 yılları arasında Orta-Kuzey İtalya’da devlet kuran milletin adı “Turanlar”dır.

    Romanya’nın “Turda” kenti yakınlarında bulunan, MÖ 5500 yıllarında yazılmış olduğu tahmin edilen Tatar tabletlerinde; Türk tarihinin Hunlar’dan (Hun=erkek çocuk) başlatmasının yanlış olduğu anlaşılmaktadır.

    Batılılar, Osmanlı devletini bölmek ve “Şark Meselesini” kendi çıkarları yönünde halletmek için, 18. yüzyıldan itibaren yanlış bilgilerle Kürtlerin etnik kökenlerini ortaya atmaya başlamışlarsa da;[25]

    Kürt demek, Türk demektir. Türk, Kürt birer isimden başka bir şey ifade etmezler; Türklerin aile adı Turanidir.

1- Artık batılılar da Kürtleri Guz/Guz’lardan olduğunu kabul etmektedirler.

2- Arap kaynaklarında; “Ekrâdu Türkmen” (Türkmen Kürtleri), “Ekrâda Türkmeni” (Türkmenli Kürtler) şeklinde anılmaları gibi, “Oğuz Kürtleri” (Guzu’l-Ekrâd) olarak bilinmektedir.

3- “Kürt” sözcüğü Türkçe bir sözcüktür.

4- Oğuzlar, kışlık olarak yurt edindikleri yerlere “Kürtak” adı vermişlerdir.

Kürtlerin üç ana kolu olan Guranlar, Kurmancılar ve Zazalar aslında; Türk soylu Gur, Kimer ve Susu kavimlerinden gelmektedir.

“Kürt” olarak anılan aşiretler, aslında Türkmen aşiretlerdir. (Hakiler, Melkişler, Gâl-Bâğılar, Şevliler, Beğdilliler, Hormekli Oymağı, Şikkali Oymağı, Döğerler, Koçgiri Aşireti (Horasan Türkmenidir.) [26]

Görüldüğü üzere, son yıllarda ulaşılan belge ve bilgiler, Kürtlerin Türklerden ayrı bir ırk olduğu dayatmasında bulunan batılıların ezberlerini bozmuştur.

 

Yaşayan Kanıtlar

 

Yukarıda değinildiği üzere Türk-Kürt soy birlikteliğini kanıtlayan Elegeş belgesinden başka birçok kanıt Kürtlerin, Türk soylu olduklarını göstermektedir. Yaşamın her alanında yer alan, yaşam yöntemi, dil, yer adları, alışkanlıklar gibi kültür öğelerinden[27] başka yaşayan kanıtlar da Türk-Kürt soy birlikteliğini göstermektedir.

Türk tarihinde, Kürt adıyla bilinen diğer Türk topluğu Macar milletini oluşturan guruplarda görülmektedir. Macar milleti; Kabarlar, Kürtler, Gyarmatlar, Taryanlar, Yeneler, Kerler ve Kesailer olmak üzere yedi Türk boyundan oluşmuştur[28]. Kaşgarlı Mahmut tarafından Bağdat‘ta 1072-1074 yılları arasında Türkçe-Arapça yazılan ve Türkçe’nin bilinen en eski sözlüğü olarak bilinen Divan-ı Lügat’it Türk’te, “Kürt” terimi; kar yığını, çığ ya da dallarından yay, kamçı, değnek gibi araçlar yapılan bir çeşit kayın ağacı olarak açıklanmıştır.[29]

Arap kaynaklarında Akhunlar; “Kürd” ve “Ekrâd-ı Bilâsagun” olarak tanımlanmıştır. Ekrâd-ı Bilâsagun deyimi, “Ekrâd-ı Bilâ sükkan” yani konar-göçer, göçebe topluluklar anlamında kullanılmıştır. Yer adları da “Kürd” olarak anılan yurttaşlarımızın Türk soylu olduklarını kanıtlamaktadır. Öreğin, Dersimdeki (Gümüşkapıdaki) aşiret ve yer adları; Kızılkal, Ulukal, Akpınar, Kurupınar, Kızıldağ, Keçel, Koç, Çarıklı… gibi Türkçe’dir[30]. Cem ayinlerinde okunan gülbanklar[31] tamamen Türkçe’dir. Anadolu’nun diğer yöreleri ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöresinde kullanılan isim birlikteliği Türk-Kürt birlikteliğinin ayrı bir kanıtıdır. Örneğin; yatak, yorgan, çemçe (kepçe), çakuç (çekiç) gibi adlar ev eşyası olarak, çökelek, peynir, bulgur (buğlur), döğme, dulme (dolma) pilav, ayran, turşu, katık, yiyecek adları olarak, etek, kayış, kalpak gibi giyecek adaları ve daha birçok ad ortak olarak aynen kullanılmaktadır[32].

1938′de Dersimde baş gösteren iç ayaklanmanın lideri olan Seyyid Rıza, henüz ayaklanma büyümeden hükümete yazdığı mektup da; Anadolu’nun başka yerine iskân edilmelerini bu mümkün olmaz ise atalarının geldiği Horasan’a, oradan da ecdadının eski yurdu olan Yukarı Türkistan’a gönderilmelerin istemiştir[33].

Kürt yurttaşlarımızın, Türk ırkından geldikleri gerçeğini, Kürt Teali Cemiyeti’nin de bir üyesi olan M. Şükrü Sekban, araştırmaları sonucunda görmüş ve 1933′te Paris’te Fransızca olarak kaleme aldığı “Kürt Meselesi” adlı yapıtında, “Kürtlerle Türklerin aynı ırktan olduklarını” kanıtlarıyla ortaya koymuştur.[34] Şükrü Sekban, “La Question Kurde” adını taşıyan yapıtında; günümüz Türkçe’sinde konuşulmayan ancak Orhun Anıtlarında geçen Türkçe Orhun’ca, Kürtçe (Kurmanca-Zaza’ca) ortak sözcüklere dikkat çekmekte, Orhun Yazıtlarında yer alan kimi sözcüklerin Kürtçe’de yer aldığını vurgulamaktadır. Bu sözcüklerinden biri olan ve Orhun Yazıtlarında, “Ape” olarak geçen sözcük “apo“dur ve büyük baba anlamında kullanılmıştır. Öte yandan, Alman Profesörü De Groot’un “Die Hunner” adlı yapıtında;  Oğuz’Han‘ın 24 Oğuz torunundan birisinin adının “Kürt” olduğunu belirtmiş, daha da ilginci; Orhun Anıtlarında yer alan sözcüklerden 532 sözcüğün, Anadolu Türkleri kullanmadıkları halde, Anadolu’da yaşayan Kürt yurttaşlarımız tarafından kullanmakta olduklarını vurgulamıştır.[35]

Türklerin var oldukları yerde var olan Kürtlerin, Toponomik yön (yer isimleri bağlamında), eski Kam alışkanlığı doğrultusunda, kurdukları yerleşim yerlerine kendi kavimlerinin, soylarının, totemlerinin ve kahramanlarının isimlerini vermişlerdir.

Dil yönünden durum incelendiğinde, Kürtlerin Türk kökenli olduğu yine ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki;

- Rus Konsolosu Alexander Jaba Erzurum yöresinde yürüttüğü araştırmada Kürtçe 8307 sözcük bulmuş, bunların 3080′inin Türkmence, 2640′ının Farsça, 2000′inin de Arapça olduğunu saptamıştır.[36]

-Auguste Jaba tarafından 1876 yılında hazırlanan yapıtta 8388 Kürtçe diye aktarılan sözcükten 3080 sözcüğün Türkçe olduğu, 2230 sözcüğün Farsça olduğu, 2000 sözcüğün de Arapça olduğu belirlenmiştir.

-Dr. Fritz tarafından hazırlanan (yayım tarihi, 1918), Petersburg Akademisi tarafından yayımlanan ve 8438 sözcük içeren sözlük çalışmasında; Kürtçe’de ye alan 3080 sözcükle Türkçe birinci, 2640 sözcükle Farsça ikinci sırayı almıştır. Bu bilgiler; Kürtçe’nin Türkçe ağırlıklı bir dil olduğunu göstermesi yanında, batılıların Cumhuriyetimizin kurulmasından öncesinden beri, Kürtlerle ilgilendiğini gösteren ayrı bir kanıttır.

Öte yandan, aynı ırktan olup da farklı dilleri konuşan milletler günümüzde de mevcuttur. Örneğin Bulgarların Türk olduğuna kuşku duyulmamakla birlikte, Bulgarlar Slavca kökenli bir dil konuşmaktadırlar. Aynı şekilde Kürtçe’de Farsça kökenli sözcüklerin çok olması, Kürtlerin uzun süre Fars etkisinde kalmış olmalarındandır. MÖ 4. yüzyıldan itibaren İran ve Anadolu’daki Kürtlerin Turanîlerle ilişkileri kesilmiş, Fars kültürü etkisine girmişler, doğal olarak Farsça’dan etkilenmişler, böylece; Kürt soydaşlarımızın konuştukları “Türkçe”, Farsçaya dönüşmüştür. Aslında Kürtçe-Farsça ilişkisi, sadece sözcük alışverişinden ibaret olmuştur. Kürtçe, Türk dilinin bir lehçesinden başka bir dil olmayıp, Türkçe’nin Farsçalaşmasıdır.[37]

Kürtçe o kadar Türkçe’dir ki, birçok Altayca, Göktürkçe ve Uygurca sözcükler günümüzde Kürtçe’de kullanılmaktadır. (Öreğin; apo=amca, baran=koç, betik=muska, keko=ağabey, kon=mesken, torin=torun gibi)

Kürtlerin tüm yaşamları ve kültürleri Türklük ile örtüşmektedir. Örneğin albastı [38], kız isteme, düğün gelenekleri, kayın ağacı, çınar ve ardıç ağacı gibi ağaçların kutsal sayılması, mezar taşları, Nevruz (Bahar Bayramı), kirvelik, yemek ve mutfak alışkanlıkları bire bir örtüşen ve yaşayan kanıtlardır.

 

Emperyalist Raporlarının Düşündürdükleri

 

Birinci Dünya Savaşı koşullarında ve Ulusal Kurtuluş Savaşı günlerinde emperyalist beklentiler meyvelerini vermeye başlamış, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetleri ve Cumhuriyet hükümetleri, onca yapılması gereken hizmet var iken bir de iç ayaklanmalarla uğraşmak zorunda bırakılmıştır.

Devlet kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Kürt unsurların, emperyalizmin ilgi alanı içinde olduğu bilinciyle, bölgenin önde gelen kişileri ile iletişim kurmuş ise de kimi olumsuz gelişmeleri önlemek mümkün olamamıştır. 

1912′de İngilizlerin ve Rusların güdümünde başlayan Molla Selim ve Şeyh Şahabettin ayaklanmalarının benzerleri Ulusal Kurtuluş Savaşı sürecinde, dış güçlerin ve gerici düşüncenin güdümünde çoğalmıştır. Bu ayaklanmaların kime ve kimlere yaradığını, kimlerin kışkırttığını, ayaklanmaların gerisindeki amacın ne olduğunu görebilmek için aşağıda özetlediğimiz raporları iyi yorumlamak gerekir:

- İngilizlerin İstanbul’daki Yüksek Komiser Yardımcısı Amiral Webb‘in, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a 19 Ağustos 1919 günü gönderdiği rapordan;

Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan Ermenistan’ı himaye edecek, geri kalan dört il ise Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakılıyor.”[39]

- Yine bir İngiliz Yüksek Komiseri olan Amiral Calthorpe’nin 9 Temmuz 1919 ve 21 Temmuz 1919 tarihlerinde hazırlayıp Londra’ya gönderdiği rapordan;

“Binbaşı Noel Abdülkadir ve Bedirhanoğulları ile görüştü. Abdülkadir satın alındığı takdirde güçlük çıkaramaz. Binbaşı Neol, Kürt şefleriyle görüş birliğine varırsa, bundan büyük yararlar sağlayacağını söylüyor…. Kürtler henüz Mustafa Kemal’e karşı ayaklanmadı. Neol bunu başarabileceğinden emin.”[40]

- Amerika Birleşik Devletleri’nin İstanbul’da bulunan Yüksek Komiserlik görevlisi Amiral Bristol’un Washington’a gönderdiği 20 Şubat 1922 tarihli “gizli” raporundan;

“Şimdi Kürdistan Mezopotamya’nın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikalar başladığı için ciddi sorunlar yaratabilecektir. İngilizler herhalde, Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyecektir… Batı’daki savaş Türkiye lehine biterse, Türkler yetenekli asker liderlerinin biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Yinede, Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece, Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağı düşünülmektedir. Dolayısıyla Kürtçülük hareketlerini desteklemektedirler.” [41]

- İngiliz Elçilik Müsteşarı Hohler‘in 27 Ağustos 1919 tarihli raporundan;  

“Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya’ya verdiğimiz önemdendir. Yoksa Kürtlerin ve Ermenilerin durumu bizi hiç ilgilendirmez.” [42]

- İngiliz ajanı Kindston‘un 28 Kasım 1919 tarihli raporundan;

“Kürtlere ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarımız gereğidir.”[43]

- İstanbul,’da İngiliz Büyükelçiliğinde görevli Ryan‘ın 23 Eylül 1920 tarihi raporundan;

Sevr Anlaşmasının olduğu gibi kalmasını istiyorsak, bunun için tek yol, gönüllü Türk unsurlarını kollamaktır. Aslında İstanbul Hükümeti de bizden bunu istemektedir.” [44]

  İşte bu günümüzde de geçerli olan beklentiler doğrultusunda kışkırtılanlar, ülkemizin en çok birlik ve bütünlüğe ihtiyacı olduğu savaş koşullarını içeren 1919-1921 yılları arasında, büyük küçük 60 kadar ayaklanmayı gerçekleştirmişlerdir. Dış güdümün pençesine düşen aymazlar o denli kandırılmışlardır ki, Mustafa kemal Paşa’nın kongre için bulunduğu Sivas’tan bir an ayrılması fırsat bilinerek, 18-19 Ekim 1919 tarihlerinde Şeyh Recep Olayı gerçekleşmiş, bu olayda adı geçen ve arkadaşları, Mustafa Kemal’i tanımadıkları, Padişaha bağlı olduklarını içeren telgraflar çekerek, kamuoyunu sarsmak istemişlerdir. Bu olay ile düşüncelerini yıllar sonra Nutuk‘da Mustafa Kemal Paşa şu tümcelerle özetlemiştir:

“Biz, bütün yurdu uyarmak ve aydınlatmak için uğraşıyoruz. Ama düşmanlarımız da bize karşılık her yerde, üstelik kendi bulunduğumuz ve her bakımdan egemen olduğumuz Sivas kentinde bile, kötülüklerini yapacak alçak araçlar bulabiliyorlar.” [45]

Emperyalistlerin, alçak araçlar bulmayı sürdürdüklerini bir kez yine vurgulayarak, yakın tarihimizde Dersim (Tunceli) gerçeğine kısaca değinmek istiyorum.

 

Dersim Gerçeği

 

Günümüzde adı “Tunceli” olan ilimiz, önceki adı “Gümüşkapı” anlamına gelen “Dersim” dir. Dersim yöresinin dağlık ve erişilmesi güç coğrafi konumundan da yararlanan bölge halkı, Osmanlı döneminde merkezi hükümete gereği gibi bağlı olmadan, şeyhler, ağalar, aşiret reisleri önderliğinde feodal düzen doğrultusunda kendi kendine özerk bir yönetim geliştirmişlerdir.

    Dersim yöresinin başına buyruk tutumunu Osmanlı yönetimi de benimsemediği için, merkezi hükümete katma girişimleri, halkın değilse bile feodal düzeni kendi çıkarına görenlerin kışkırttığı isyanlarla karşılanmışlardır. Kendilerine has; yargı, vergi, çete usulü yaşamı sürdürmek isteyen Dersim derebeyliğinin, Kemalist Türkiye’nin sosyal, hukuk ve çağdaş devlet yönetim anlayışı ile çelişmesi doğaldı. Öyle de olmuştur. Cumhuriyet hükümetleri bütün Türkiye’yi kucaklayan projelerini Dersime de ulaştırmışlar, Dersim kuruluşundan beri ilk kez, 1927′den itibaren yol, köprü, çağdaş eğitim ile tanışmış, bölge okulları açılmış,  topraksız ailelere toprak verilmiştir.  

1930′un ilk yarısında bölgede çıkan ayaklanmalar bastırılmış, izleyen yıllarda Dersime özel 2864 sayılı bir yasa yürürlüğe konularak, Dersim’in adı “Tunceli”ye dönüştürülmüş ve Tunceli’nin diğer il valilerinden daha çok yetkisi olan bir vali tarafından yönetilmesi kararlaştırılmıştır. Buna göre; valiye düzeni sağlamak ve güvenlik açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve aileleri il sınırları içinde bir yerden bir başka yere göndermeye, il sınırları içinde oturmalarını yasaklama yetkisi verilmiştir.

    1937 başlarında yeni olaylar üzerine TBMM’de yapılan konuşmalarda; Hatay’a bağımsızlık tanıyan Milletler Cemiyeti kararı üzerine, bu gelişmelerden rahatsız olan başta Fransa ve Fransa’nın mandası altındaki Suriye’nin kışkırtıcılığı, Tunceli İlinde izlenen reform programının amacının bölgenin uygar bir hale getirilmesin yarattığı rahatsızlıktan söz edilmiştir.

    1937 ayaklanması, uluslararası bir komünist örgütü olan Komintern belgelerinde şu tümcelerle yer almıştır:

“Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır… Dersim, Türkiye’nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı. Öyle ki başka bir vilayetten hiçbir tüccar, Dersim’de iş yapmayı göze alamazdı. Devletin Dersim’de askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne kadar mümkün olmamıştır.” [46]

15 Kasım 1937′de ayaklanmalar bastırılmış, ayaklanmanın lideri Seyit Rıza ile 6 kişi idam edilmiştir. Ayaklanmaların bastırılması ile birlikte bölge; Yudumunuzun diğer yörelerinden farklı olmayan bir yurt parçası durumuna getirilmiş, Eşkıyalık önlenmiş, yöre halkı kısa sürede okuma oranı en yüksek ve Cumhuriyet ilkelerine bağlı halk durumuna gelmiştir.[47]

Cumhuriyet yönetimine dek Dersim yöresinde ekonomik, sosyal ve siyasi yaşam bütünü ile aşiret başkanları tarafından yönlendirilmiştir. “Halk aşiret başkanının ya da ağanın elinde kalmıştı. Halk aşiret başkanının ya da ağanın tam anlamı ile kölesi[48] olmuştur. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizi yakından tanıyan Kazım Karabekir, yöre ile ilgili olarak Cumhuriyet öncesi değerlendirme yaparken, oldukça onur kırıcı bir üslupla; “Halk şeyhlerin önünde diz çöküp havlayacak derecede cahil idi.” vurgulamasını yapmıştır. [49]

 

Sonuç

 

Kürt konusu, Lozan Antlaşması sürecinde de gündeme getirilmiş,  ancak Türkiye sınırları içinde yaşayıp da Müslüman olmayanların dışındakiler “azınlık” sayılmayacağı hükme bağlanmıştır. Ne var ki, Mondros Mütarekesi’nin kendilerine sağladığı çıkarları ve Sevr’de Anadolu’nun bölüşülmesini geçersiz kılan Ulusal Kurtuluş Savaşının yenilgisi ile Lozan’da Türkiye’nin üstünlüğünün kanıtlanmasını, özelikle de Kemalist Türkiye’nin diğer sömürülmek istenen ülkelere örnek olmasını içlerine sindirmeyen emperyalist güçler, Türkiye’nin AB’ye tam üye olma istekleri içeriğinde, Kürt soydaşlarımızı “azınlık” olarak kabul edilmesini dayatmıştır. Örneğin; 2004 yılı İlerleme Raporunda şu ifadeler yer almıştır:

“Azınlık hakları, kültürel haklar ve azınlıkların korunması ile ilgili olarak, Kürtçe’nin kullanılmasına ilişkin yasağı kaldırmak için Anayasada değişiklik yapılmıştır. Kürtçe dâhil olmak üzere Türkçeden başka dil ve lehçelerde radyo ve televizyon yayınına izin verilmesi ve bu dilleri öğrenme imkânı tanınması amacıyla daha sonra değişiklikler getirilmiştir. Bunu müteakip, Kürtçe dil kursları açılmış ve Kürtçe, Arapça ve Boşnakça gibi farklı birçok dilde radyo ve televizyon yayınları başlamıştır. Güneydoğu bölgesindeki kültürel etkinliklerde Kürtçenin kullanımına karşı daha fazla hoşgörüyle yaklaşılmıştır. Böyle önemli bir ilerleme kaydedilmekle birlikte, radyo ve televizyon yayıncılığı ve eğitim alanları dâhil olmak üzere kültürel hakların kullanılmasında hâlâ önemli kısıtlamalar bulunmaktadır.[50]

İlerleyen yıllarda (1 Ocak 2009′dan itibaren), TRT’nin öncülüğünde Kürtçe televizyon yayını da başlamıştır.

2954 sayılı TRT yasanın 5. maddesinde; “Türk milli eğitiminin temel görüş, amaç ve ilkelerine uymak” 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 10 uncu maddesi;

“Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılâp ve ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Milli ahlak ve milli kültürün bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verilir.”

 

hükmünün bulunduğuna dikkat çekerek, Atatürk’ün, günceliliğini korumakta olan şu sözünü anımsatmayı görev bilmekteyim:

 

“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri eğitimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce, Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine, ulusal geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir.[51]

 

   Unutulmamalıdır ki; Osmanlı Devleti’nin zayıflaması sürecinde başlatılan Türk Kürt ayrımının kışkırtması, İngilizlerin Musul’u işgalinden sonra, Kürt milliyetçiliğinin kışkırtılması yönünde sürdürülmüştür. Türk’ün bir boyu olan Kürtlerden, Kürt milleti yaratma çabalarının kökeninde; Türkiye’de ve Orta Doğu’da zengin maden ve petrol yataklarının bulunması, bu zenginliklerden yöre halkının yararlanmasını önleyerek, emperyalist devletler tarafından sömürülmesi yatmaktadır.  Yakın geçmişte Sevr haritasının yırtılmasına güç veren Kürt soydaşlarımızın, yeniden Sevr koşularını dayatmak isteyen emperyalist çabaları boşa çıkarmaları, yöre halkının ulus devlet bütünlüğüne sahip çıkmaları ile mümkündür. Bu bilince sahip olmak ise ulusal eğitim izlencelerinin yaygınlaştırılması ile mümkündür.

 Hüsnü MERDANOĞLU


 

[1] Padişah II. Mustafa döneminde Osmanlılar Avusturya İmparatorluğu üzerine üç büyük sefer düzenlemiştir. Papa devreye girerek, Osmanlı Devleti’ne karşı Avusturya, Lehistan, Rusya, Malta ve Venediklilerden oluşan bir ittifak oluşturmuştur. Uzun süren savaşlar sonunda Osmanlı Devleti yorgun düşmüştür. Akdeniz‘in ve Doğu Avrupa‘nın Rusya kontrolüne girmesini engellemek için arabuluculuğa soyunan İngilizlerin araya girmesi sonucu, Sultan II. Mustafa barışa razı olmuştur. Bugünkü Sırbistan‘ın sınırları içinde yer alan küçük bir kasaba olan Karlofça’da imzalanan (26 Ocak 1699) “Karlofça Antlaşması”, Osmanlı Devletinin batıda büyük çapta toprak kaybettiğinin belgesi olmuştur. Böylece Osmanlı için, duraklama dönemi biterken, gerileme dönemi başlamıştır.

[2] Mehmet Bayraktar, Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Kürtler Türklerin Nesi Oluyor? Beyaz Kulüp Yayınları, Ankara, 2009, s., 13-18.

[3] Ali Rıza Özdemir, Kart-Kurt Sesleri Arasında Kaybolan Gerçek Kürtler ve Türkler, Kripto Yayınları, Ankara, 2009, s., 23-25..

[4] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1973, s., 366.

[5] Mustafa Kemal Paşa’nın 15. Kolordu Komutanlığı’na gönderdiği 24 Haziran 1919 günlü ve 26 numaralı şifre, Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 3, s. 117.

[6] Yücel Özkaya, “İzmir’in İşgalinin Anadolu’daki Tepkileri” (Atatürk Yolu Dergisi, 1/1, 1988, s., 176.

[7] M. Kemal Öke, İngiliz Ajanı E.W.C. Noel’in “Kürdistan Misyonu, 1919″, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1992, s. 53.

[8]  A.g.y., s. 7.

[9] Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, C:3, İstanbul, 1979, s.1087-1088.

[10] İhsan Güneş, Birinci TBMM’nin Düşünce Yapısı (1920-1923), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1997,s., 30.

[11] Kurucu ve yöneticileri; Seyyit Abdülkadir, Hüseyin Şükrü (Baban), Dr. Şükrü Mehmet (Sekban), Hikmet, Aziz Bey, Mustafa Zihni Paşa, Bedirhani Emin Ali, Molla Said, Be-diüzzaman (Said-i Nursi); Kâtipler: Babanzade Abdülaziz, Seyit Abdullah ve Şefik Beylerden oluşmaktadır. (www.farabi.selcuk.edu.tr)

[12] 26 Eylül 1919 günlü Heyeti Temsiliye Kararı, Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, cilt: 4, s. 121.

[13] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 2, s. 336.

[14] 15/1/1220 tarihli telgraflar, Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt: 6, s. 148-149.

[15] Mehmet Bayraktar, a.g.y., s., 8-9.

[16] A.a.g.y., s., 181.

[17] Abdulhalük M. Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, Boğaziçi Yayınları, Ankara, 1993, s.,263.

[18] Mehmet Bayraktar, a.g.y., s., 6., 48.

[19] Yenisey Yazıtları, Yenisey Nehri civarında, Tuva bölgesindeki Kem Nehri’nin kolları civarında bulunmuştur. Yenisey Anıtları, Orhun Yazıtlarından daha eskidir. Bu yazıtlar da İsveçli Strahlenberg tarafından 18. yüzyıl başlarında bulunmuştur. Yazıtların çoğu mezar taşlarıdır. Yazıların üslubu sadedir ve yazıtın dikildiği şahısları içten bir dilde anlatmaktadır. Kırgızlar’a ait olduğu sanılmaktadır. Göktürk harfleriyle yazılmıştır.

[20] Fahrettin Kırzıoğlu, http://ahmetdursun374.blogcu.com/kurtlerin-turklugu-1_1029558.html (08.05.2009)

[21] Alman bilimcisi Groot’dan aktarma; Ali Rıza Özdemir, a.g.y., s., 63.

[22] Mehmet Bayraktar, a.g.y., s., 112-117.

[23] http://www.sonsuz.us/?q=node/781

[24] Orhan Türkdoğan, Türk Ulus Devlet Kimliği, IQ Yayınları, II. Baskı, İstanbul, 2006, s., 316-347.

[25] Mehmet Bayraktar, a.g.y., s., 37, 46-57.

[26] A.g.y., 74,  118-122., 157.

[27] Aktaran; Korkmaz Tağma, Etnik Kürt Milliyetçiliğine Dayalı Terörizmin Nedenleri ve Çözüm Önerileri, Kitap Neşriyat Yayınları, Ankara, 2008, s.,62-63.

[28] Abdulhalük M. Çay, a.g.y., s.,265.

[29] Aktaran; Abdulhalük M. Çay, a.g.y, s.,273.

[30] Mehmet Zülfü Yolga, Dersim (Tunceli) Tarihi, Türk Halk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yayını, Ankara, 1994, s., 17.

[31] Gülbank; cem törenlerinde açılışı, kapanışı ve cemin yürütülmesi süresince dedenin yaptığı dualardır.

[32] Abdulhalük M. Çay, a.g. y., 178-180.

[33] Mehmet Zülfü Yolga Dersim (Tunceli) Tarihi, s., 38.

[34]  http://www.teror.gen.tr/turkce/turkiye/bolucu/tez2.html

[35] Orhan Türkdoğan, s., 316-317.

[36] A.g.y., s., 317.

[37] Mehmet Bayraktar, a.g.y., s., 187-189.

[38] Doğum sırasında temizliğe dikkat edilmemesi yüzünden loğusanın (yeni doğum yapmış kadının) tutulduğu ateşli hastalık,

[39] Erol Ulubelen, İngiliz Belgelerinde Türkiye, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1982, s., 195.

[40] Aktaran; Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, Cilt;1, 19. Baskı, Umay Yayınları, İzmir, 2007, s., 367.

[41] A.g.y. s.,368.

[42] A.g.y., s., 368

[43] Erol Ulubelen, a.g.y., s.,193.

[44] Aktarün; Metin Aydoğan, Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, Umay Yayınları, İzmir, 2005, s., 214.

[45] Gazi M. Kemal Atatürk, Söylev, cilt: I-II. Basıma hazırlayan: Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1997, s. 145.

[46] Ahmet Taner Kışlalı, Bir Türkün Ölümü, Ümit Yayıncılık, 1997, s., 22-24.

[47] Metin Aydoğan, Yeni Dünya … s., 371.

[48] İbrahim Kafesoğlu’ndan aktaran; Mehmet Zülfü Yolga, a.g.y., s., 73.

[49] Kâzım Karabekir, Kürt Meselesi, Emre Yayınları, İstanbul, 1994, s., 11.

[50]  2004 yılı İlerleme Raporu ve Tavsiye Metni Devlet Plânlama Teşkilatı Yayını, Ankara, 2004, s., 14.

[51] Atatürk, Atatürkçülük, 3. Kitap, İstanbul, 1984, s.,32.

.

Bilgiler ve Bağlantılar

Tüm yazıyı gözden geçirebilir ve yorumlayabilirsiniz.


Önceki ve Sonraki Makaleler

Bazı Makalelerimiz




Yorum Bırak

Bir kaç dakika ayırın ve bize bu makaleyle ilgili ne düşündüğünüzü yazın. Cümle başları hariç küçük harfler kullanmaya özen gösteriniz. Yorumunuzun sorumluluğu size aittir.

Okuyucu Yorumları

İlk yorumu siz yapın burada yayınlansın.