TAM TESLİMİYET…

Bir arkadaşım; “Evliliğimin başlangıcından itibaren, edindiğim bir “ilke” ile yirmi yıldır, evde hiç kavga olmadı” dedi. Hayretle bu işin sırrını sorduğumda “ilkem; ‘kabul et rahat et (!)’ ilkesi olmuştur. Hanım ne derse kabul ederim, rahat ederim” dedi.

                   Gerçekten de kendi kişiliğini yok sayarsan; en iyi ilke, “kabul et, rahat et(!)” yani “tam teslimiyet” ilkesidir. Bu tutum evliliklerde geçerli olsa bile çıkarları çatışan taraflar arasında ne kadar geçerlidir tartışılabilir…

                   Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında, padişah tarafından uygulanan bu “kabul et, rahat et” ilkesinin imparatorluğu paramparça ettiği somut bir örnek olarak önümüzde dururken; iktidar tarafından aynen uygulanmaktadır…

                   AB VE ABD Türkiye’nin Ermenistan ile sınır kapılarının açılmasını, Türkiye’nin bu ülke ile diplomatik ilişki kurmasını istiyor. İktidar; kendi varlığını bu iki yabancı güce borçlu olduğundan; “kabul et rahat et “ ilkesini uyguluyor. Türkiye’nin çıkarları haleldar olmuş ne gam! Bugünü ve yarın yapılacak seçimleri kurtarsınlar da kazandıkları zaman içinde Devleti ve Yargıyı ve bir süre sonra da Orduyu ele geçirme programını nasıl olsa sonuca ulaştırırlar…

                   Azerbaycan ile ilişkiler önemli mi? İktidar kendi varlığını Azerbaycan’a mı borçlu? Verilmiş sözlerden, yüz yıla yakındır oluşturulmuş Devlet Politikasından vazgeçmek “statükoyu bozmak” yani siyasette devrim (!) yapmak demek değil mi? Aksini savunanlar, aşağılık statükocular(!)dır.

                   Avrupa Birliği; uluslar arası Antlaşmaları yok sayarak Kıbrıs’ı sanki tek devlet ve tek milletmiş gibi AB üyesi yaptı. Oysa Londra ve Zürih Antlaşmalarında açıkça “İki toplumun ve garantör devletlerin onayı olmaksızın Kıbrıs Cumhuriyeti hiçbir siyasi veya iktisadi birliğe üye olamaz” şeklinde açık ve kesin bir hüküm var. Dış İşleri Bakanlığımızda, yetişmiş ve ileriyi gören uzmanlarımızın olduğunu bu iki antlaşmanın metinlerini okuduğumuzda anlayıp iftihar ediyorsunuz…

                   2002 yılında, Ankara Barosu ile Antalya Barosu tarafından; Antalya’da gerçekleştirilen “Doğu Akdeniz’de Barış” konulu bilgilendirme ve tartışma çalıştayında; Dünyanın her yanından gelmiş uzmanlar bu hukuksuzluğu gözler önüne serdiler. Avrupa Birliğinin en büyük hukuk ayıbı olan bu duruma kılıf uydurmak için çok çabaladılar; “Annan Planını” dayatarak üstünü örtmek istediler.

                   Bizim devrimci (!) iktidarımızın baskısıyla Ana Vatan Türkiye böyle istediği için “Yes be Annem” diyen Kıbrıs halkı bu planı kabul etmek zorunda kaldı. İlginçtir, bu planda Kıbrıs Türk halkına AB ve ABD’nin vermiş olduğu kırıntıları bile çok gören Kıbrıs Rum Kesimi Annan Planını reddetti. İktidar burada da AB ve ABD baskısı altında “kabul et, rahat et” politikasını (!) uyguladı… Böylece iktidar, Kıbrıs Politikasında güya devrim(!) yaptı…

                   Türkiye’de etle kemik gibi birbirine bin yıldır bağlı olan, aralarında hiçbir ayırım olmadan yaşayıp giden insanları, tıpkı Ermenileri silahlandırıp, Türk Ordusunu arkadan vurdukları gibi, birbirine düşman hale getirmek isteyen AB ve ABD siyasetine tam teslimiyet politikasını burada da görüyoruz. AB ve ABD dayatıyor, iktidar uyguluyor. Yarın ne olacağının hesabını yapmadan… “Kabul et, rahat et”…

                   Doğu Anadolu’daki ağalık düzenini kaldırmak için bir kanun taslağı getirmek, toprak reformu yapmak, terörün; haraç aldığı başta uyuşturucu madde olmak üzere, silah kaçakçılığı ve canlı hayvan kaçakçılığını önlemek için (bakınız:İhaneti Gördüm, Erdal Sarızeybek) hiçbir somut önerisi bulunmayan iktidar partisinin sorunun çözümünü muhalefetin engellediğine ilişkin politikasının inandırıcı yanı yoktur.

                   İktidarın; Doğu Anadolu’da hayvancılığın gelişmesi, hayvan yetiştiren köylünün korunması için bir önerisi yok. Bunun için kurulmuş olan “özelleştirme” adı altında, yok etilen “Et ve Balık Kurumu”nu yeniden yapılandırmak gibi bir niyeti ve düşüncesi yok. Hayvan kaçakçılığını önlemek için, Irak ve İran’daki PKK varlığını ortadan kaldırmak için gereken diplomatik temasları sağlamak için bir teşebbüsü yok.

                   “Kürt açılımı” adı altında, hiçbir şey yapmadığı halde muhalefeti suçlayarak yapmasını önlüyormuş gibi mazlumları oynama oyunu bıktırıcı hale gelmiştir.

                   AB ve ABD’nin deliğe süpürmemesi için ülkemizin aleyhinde, geleceğini karartan her öneriyi “kabul edip, rahat eden” bu iktidarın oyları hızla düşmektedir.

                   Öte yandan kendisini “Şişeden çıkan cin” zannedenleri, bir gün gelir “cin çarpar” (!) Kimse Türk halkını uyuyor zannetmesin. Terör örgütünü silahlı kuvvetleri sayıp; kendilerini de hareketin siyasal kanadı olarak gören siyasi partinin bir benzerinin faaliyetine AB ve ABD’de izin verirler mi? Kendisine siyasi kimliğiyle başvuran iktidara, Terörist başını muhatap gösteren bir siyasi parti nasıl yasal bir parti olarak kabul edilebilir?

                   Ülkemizdeki yoksulluğun nedeni etnik yapımız değildir. Emperyalist ülkelerin özellikle AB ve ABD’nin kendi kaynaklarımızı kullanmamıza fırsat vermemesi, kendi kaynaklarımızı kulanmamızın engellenmesidir. Başta boraks olmak üzere madenlerimizin, petrolümüzün denetim altında olduğunu bilmek için müneccim olmaya gerek yok.

                   Ülkemizin; başta ekonomik sorun, işsizlik sorunu, yoksulluk sorunu, emperyalizmin özenle yarattığı “Kürt sorunu” gibi birçok sorunu vardır. Ancak bizim en büyük ve en temel sorunumuz; AB ve ABD’nin kendi çıkarları için Türkiye’ye “dikte ettirdiklerini”; “tam teslimiyet” anlayışıyla “kabul et, rahat et” politikasını uygulayan iktidardır.

GÜRKUT ACAR

                                                                                                     07.09.2009

.

About Mahmut Özyürek