RİZE’DE NEDEN CENEVİZ KORSANLARININ KALESİ VARDI Mahiye Morgül
Rize’de yıkıntı halinde Cenevizlilerden kalma bir kale vardı. Eskilerimiz ona Ciniviz Kalesi derdi, biz de merak ederdik. Kimdi bu insanlar; etnik bir çağrışımı olmayan bir şey bu.Cenevizliler etnik olarak hiçbir milletten değillerdi, işleri Akdeniz’de korsanlık yapmaktı. Yağmaladıkları malları, liman şehirlerine yerleştirdikleri yakınlarına verirlerdi. Bunların Yahudi kökenli oldukları bilinir, ama dillendirilmezdi.
Başka limanlarda yaşayan korsanlar da vardı ve bazen aralarında paylaşım savaşları olurdu. Kızıl Sakal lakaplı Barbaros bir korsandı, İspanyol Armada da. Osmanlı’ya geçtikten sonra kızıl sakallı korsanın adı Hayrettin oldu. Venedikli Adrea Dorya da, İspanyol Kristof Kolomb da birer korsan olmalılar.
İstanbul Galata Kulesi gibi, Akdeniz’in büyük liman kentlerinde kurulmuş kule ve kalelerin neredeyse tamamı Cenevizlilere aittir. Örneğin, Galata liman semti, İstanbul’un bilinen en eski Yahudi mahallesi idi; bunun bir anlamı olmalıydı. Daha fazla…
Romalılar zamanında yağmanın, havadan para kazanmanın yolunu bulmuş olan korsanlar, şimdi kâh bombardıman uçaklarıyla ve kâh Dünya Bankası aracılığıyla kendilerini gizleyerek aynı işi yapmaktadırlar.
Roma’lı Çiçeron zamanında palazlanan, halktan çalarak veya yok pahasına halkın elinden aldığı malları Romalılara satan Cenevizli korsanlar için Anadolu halkı “Çiçeron’un Piçleri” deyimini kullanırdı. Yazılı kaynaklarda Çiçeron’un bu sınıftan rahatsızlığı değişik biçimlerde ifade edilmiştir.
Rize’de, 1970′e kadar yıkıntıları görülen, şimdiki kalenin hizasında “Ciniviz Kalesi” denilen, sarmaşıkların kapladığı duvar yıkıntıları vardı. Konumuz şimdi bu kalenin simgeleştiği bir olaylar zinciri kurmak.
Cenevizli korsanlar Kıbrıs’ta:
Romalıların ve Cenevizli korsanların en sevdiği yerlerden biri Alazya /Kıbrıs adası olmuştur; tüm doğu Akdeniz’e giden gelen tekneleri ve sahilleri buradan kontrol altına alma olanağı vardı. Burada yapılan kalelere yerleştirilecek askerler Mısır’dan getirildi. Adanın yerli halkı (Hlikya/Karaman-Tarsus bağlantılı Türkler) böylece Mısırlı, Kıpti Roma askerleriyle tanışmış oldu. Trabzon’da burun mahallesine yerleştirilen Mısırlı Roma askerlerinin işlevi de buydu; gemilerine yükledikleri yağma malları, özellikle de Gümüşhane’nin gümüş madenlerini güvenceye almak.
Cenevizli korsanların Alazya halkına çok baskı yaptığı, bakır madenini, şarapları ve genç kızları götürüp Avrupalı zenginlere köle/hizmetçi olarak sattığı bir zamanda, Hıristiyan papazları ve Türkler Osmanlı devletinden yardım isterler; bunun üzerine 1571′de Osmanlı askerleri adayı Cenevizli korsanlardan temizler. Cenevizli soyguncular bu yüzden Türkleri önlerinde hep engel görürler.
Alazya, 1974′de bir kere daha batılı korsanlardan kurtarılacaktır; adayı işgal ederek Yunanistan’a bağlamak isteyen ve bu yolla Müslüman Asya topraklarından bin bir oyunla kaçırdıkları enerji kaynaklarını ve madenleri buradan batılı Hıristiyan ve Yahudi zenginler kulübüne aktarmak isteyen Yunanlı Sampson’un yaptığı askeri darbe engellenecektir. (Türk askerleri adaya yardıma gidene kadar Cuntanın desteklediği Rum çeteler tarafından bir çok köyde masum çoluk çocuk aileler katledilmiştir.)
Haçlı korsanlar Anadolu’da işbirlikçi arıyor:
Selçuklu hükümdarı Alpaslan’ın Bizans saldırılarından Doğu Anadolu’yu, Van’dan Erzurum’a, Ardahan’a kadar kurtarması ile başlayan sakinlik, Anadolu’da huzurlu yıllar olarak tarihe geçmiştir. Gregoryan Ermenileri, Bizans saldırılarının hedefi idi, Bizanslılar onları kendileriyle işbirliğine zorluyordu. Hıristiyan mezhep çatışması süsü verilmiş o saldırılar gerçekte Anadolu’nun yağmalanmasıydı. Hatta Alpaslan’ın Van’a bir orduyla gelişi Ermenilerin onu, gel bizi Bizans baskısından kurtar diye davet etmeleri üzerinedir. Alpaslan’ın ölümünden sonra çok gözyaşı döktükleri bilinir.
Bugün de haçlı korsanlar Anadolu’da kendilerine işbirlikçi arıyorlar ve hatta yeni işbirlikçiler yaratmak üzere Hıristiyan misyonerlerini yolluyorlar.
Kimi tarih araştırmacılarına göre Karadeniz’deki ve Doğu Anadolu’daki Ermeniler aslen Horasanlı Türklerin bir koludur. Başlarında bulunan beyin bir hastalığını iyileştiren saygın bir Hıristiyan’ın bu iyiliğine karşı onun inanışına geçmiş oldukları yazar kitaplarda. Zaten eskiden toplu din değiştirmek böyle olurdu; kavmin başındaki bey, bir nedenle din değiştirdiğinde onun yönetimindeki insanlar da o dine geçmiş olurlardı. Örneğin Padişah Sultan Selim halife olmak için Hanefi mezhebine geçince, tebaası da bu mezhebe otomatik olarak geçmiş oldu, direnenler ise dışlandı, zulüm gördü. Batının korsanları bu yöntemi iyi bilirler, bunun günümüzdeki uygulamalarını CİA yöntemlerinde görmek mümkündür; işte Güney Kore, 50 yılda %50 nüfus Hıristiyan şimdi. Kore’nin yoksul köylü gençleri maaş garantili iş için, Türkiye’den Özbekistan’a, Asya’nın tüm Müslüman ülkelerinde misyonerlik yapmaktadırlar.
Ortaçağda, Hıristiyan korsanlarla işbirliği eden yerli halktan birileri elbette olurdu ve bu işbirlikçiler daha varlıklı olacağı vaadiyle din değiştirirdi; papaz olmak maaş garantisiydi. Bu yüzden Trabzon’da Romalılar döneminden kalma çok kilise var görünür. İşte, yalakacılara, çıkar için yalan söyleyenlere söylenen bir Of atasözü; “Köyünde kırk hanesi var, kırk bir de kilisesi”.
Romalılar döneminde sınırların büyümesi, ticaret yapılan alanın genişlemesi demekti. Adı ticaret olan bu işin pek de dürüst bir alışveriş olmadığı yapılan kalelerden bellidir. Yazını yaylada, kışını sahilde geçiren Karadeniz insanı, korsan saldırıları yüzünden defalarca kışını da yaylada geçirmek zorunda kalmıştır. Balkar dağlarının-Kaşgar yaylalarının balını, yağını, tulumunu, kavurma etini, kaşar peynirini Avrupalı beylerin iştahını kabartıyor olmalıydı.
Trabzon’dan sonra en geniş liman Rize’deydi ve kale için en uygun yer limana bakan ilk yamaçtı! Rize’de “Ciniviz Kalesi” işte oradaydı. Fakat Romalıların Rize’de pek işbirlikçi bulamamış olmadıkları tahmin edilebilir, hiç kilise kalıntısı yoktur. Hemşin taraflarındaki kilise kalıntılar ise Romalı değil, Gregoryan Ermeni inanışına geçmiş olan Balkar ve Horasan Türklerine ait kiliselerdir, ki onlar da zaten korsanlarla işbirliği yapmadıkları için buraya gelmişlerdi.
Roma’ya Karşı Trabzon Kralı Büyük Bedri Dede (Mitridates):
Trabzon, Roma’ya karşı savaşan ilk krallıktır. MÖ 301.de başlayarak Roma’ya vergi vermemek için tam 40 yıl savaştılar. Bedri Dede’yi anlatmazdan önce Trabzon ve Pontus sözcüklerini fonetik açıdan analiz edelim;
Trabzon: TUR-APA-Z’ONİ; Turan soylu Oğuz ata/Apaların yaşadığı yer, onların evinin oğni/önü. Z’ONİ/Oğuzların Oğni, onların yaşadığı yer.
Apa; kadından ata, tanrıça. Oğuz inanışında topluma önderlik yapmış olanlar kutsanır, tanrılaştırılır, onlara yüceltici isimler verilir. (Atatürk’ün adının verilişi buna uygun örnektir.)
Trabzon yöresinde bu inanışın en eski izleri vardır, ki, Trabzon (ve Tarsus) sadece Anadolu’nun değil, dünyanın bilinen en eski şehirlerindendir. Hitit tanrıçalarının bol olduğu yerdir; Sümele, Arakne, Atena, Ariheva, Hepat, Lat, Arakne-Herakli, Macka, Vije, Rize, Mapavri, Attika, Kibele Dağı, Zivana Tepesi, Ziana/Zeyna Geçidi, vb.
Pontus:Pan-Tur-Us: Ben Türk Oğuzuyum.
Mitridates: Mitri;Bedri. Date; Dede. Date’s; Oğuz Dedesi, büyük dede.
Ansiklopedilerde ise Bedri Dede’nin Pers soylu, yani Kaşgari Türk’ü olduğu yazar; Karadeniz şivesinde bugün konuşulan Kaşgari Türkçe’siyle aynı kökten gelmiş olduğunu söylüyor.
“Hey Koca Yurt” kitabında Halikarnas Balıkçısı, Büyük Bedri Dede’nin, Bedros’un Roma’ya 40 yıl kan kusturduğu yazar. Yani; “Bedrin Aslanları” Bedri Dede ve onun askerleriydi!
Kaşgari boyundan (Pers soylu) Trabzon İmparatoru Büyük Bedri Dede, Romalılara karşı 40 yıl süren direnişiyle, Bedrin Aslanları şan’ını yaratan komutandı demek ki! Düşüncem odur ki, “Bedir” savaşına adını veren, orada aslan gibi dövüşen Hz.Ali’ye bu yakıştırmanın yapılmasının altında yatan tarihi benzetmenin kaynağı da, Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale destanındaki benzetmesinin kaynağı da, Büyük Bedri Dede’nin 40 yıl süren direniş ruhudur.
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilal uğruna Yarab ne güneşler batıyor
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi
“Bedrin Aslanları” ancak bu kadar şanlı idi
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
Gömelim seni tarihe desem sığmazsın
Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber
Büyük Bedri Dede, Romalılarla savaşa savaşa İmparatorluğunun sınırlarını Amasya’ya kadar genişletti ve Amasya’yı imparatorluğunun başkenti yaptı. Sinop (Seynopa/ Zeyna Apa) limanı önemli limanlarıydı, burası tarih boyunca denizci Çepni Türklerinin şehriydi. Çepni Türkleri buradan Cenevizli korsanlara karşı yıllarca savaştılar.
Amasya, Oğuz Türklerinin yaşadığı önemli bir diğer şehirdir; anımsayalım Amasya tamimi, Atatürk’ün ilk yemin ettiği yerdir ve “Vatan bütündür, parçalanamaz!” oradan ilan edildi.
Amasya’nın tarihte bir özelliği daha vardır; Oğuz geleneğine aykırı düşen padişaha itaat edilmez, gelenek-töre önce gelirdi. Halkın ortak meralarına, “mera vergisi” koyan padişaha karşı Baba İlyas ve Baba İshak isyanlarına yurt olmuştur Amasya. Onlar, Roma’ya vergi vermemek için 40 yıl savaşan Bedri Dede’nin torunlarıydılar. Kimseye vergi vermeme geleneklerini Fatih Sultan Mehmet’e karşı da devam ettirdiler. (Konya Karamanoğulları da mera vergisi vermek için direnen diğer Türk beyliklerindendir. Ki onlar bir de Farsça konuşan Selçuklu beylerine karşı kendi Türkçeleri için direndiler )
Büyük Bedri Dede, yaşlanmış olarak savaşmaya devam ediyordu ki, savaşmaktan yorulan yakınları onu terk etmeye başladığında, tarihte benzeri görülmemiş bir şey yaptı; emir vererek kendini askerine öldürttü. Balıkçı Baba, Hey Koca Yurt kitabının 208.sayfasında bu anı resmeder ve altına şunu yazar; “Mitridates yenildiğini görmektense ölümü seçti; bir askerine emrederek kafasını kestirdi” yazar. (Yenildiğini görmektense ölümü seçen İstiklâl Harbi komutanlarımızı anımsadınız.)
Büyük Bedri Dede’nin gece-gündüz kırk yıl süren direniş savaşından bugüne kalan bir halk deyişi var; Evde, lambalar açık unutulduğu zaman, söndürülmesi için uyarıdır, sitem olarak söylenir:
“Bedros’un düğünü mü var, ne bu ışıklar?”
Bir sitem sözü daha vardır; “bıktırana kadar ısrarcı, inatçı olan” anlamında kullanılır. Annem, babama kızdığı zaman, ki gerçekten babamın adı Bedrettin’dir ve evde Bedri denirdi, “Bedros, ne olacak!” derdi.
Kaşgarlı Büyük Bedri Dede (Bedros), Roma’lı korsanlara karşı 40 yıl direndikten sonra yerine geçen oğul Bedriler onun yerini tutamadı. Fakat tarih yazdı ki, Roma İmparatorluğundan ilk ayrılan krallık Trabzon oldu. İlginçtir, Roma’ya bağlandıkları dönemde, yapılan Roma’ya bağlılık yemini bile bir Hitit yeminidir:
“… Zeus, Toprak, Güneş, tüm tanrı ve tanrıçalar ve Augustus’un kendi adına yemin ederim ki tüm hayatım boyunca, sözümde, işimde ve düşüncemde Sezar Augustus, oğulları ve torunlarına dost olacağıma yemin ederim. Onların dost olarak düşündüklerini dost olarak kabul edecek ve onların düşman olarak kabul ettiklerini düşman olarak kabul edecek, onların çıkarlarına olan şeyler için ne vücudumu, ne ruhumu, ne hayatımı ne de çocuklarımı esirgemeyeceğim…”
Bu yemin metni bize ABD ile ikili anlaşmaları anımsatıyor; yani korsanlar her devirde aynı şeyi istiyor! Ya da, Cenevizli korsanların torunları başka adlarla yaşıyor!
Trabzon’a Sığınan Bizans Veliaht’ı:
Bedri Dede’nin ardılları, 1204′de batılı Hıristiyan korsanlar 4.kez Anadolu üzerine haçlı seferi açana kadar Anadolu Selçuklu beylikleriyle iyi ilişkiler kurarak geçinip gitmişler.
4.Haçlı seferi sırasında İstanbul’dan kaçan Bizans veliaht’ı Trabzon krallığına sığındı. Kendine sığınanları korumak bir Oğuz geleneği idi. Buna örnek; Hz.Ali’nin oğlu 12.İmam Mehdi daha 8 yaşındayken Türklere sığınır. (Bir düşünceye göre Türkler Hz.Muhammet’in akrabalarıdır.) Çocuk Mehdi’yi Emeviler kovaladıkça Horasan’a kadar kaçırır saklarlar ve 20 yıl onu vermemek için savaşırlar. Bu savaşın kahramanı ünlü Azeri komutan BABEG’dir; onun adı “bebeği koruyan” demektir. Babailer de adını ondan alırlar. Bebek, obanın geleceğidir, herkesindir, bu bir Oğuz töresidir ve bebek, kimin olursa olsun masum ve günahsızdır. Hıristiyan inanışında tam tersidir; bebek bir günahla dünyaya gelir , bu yüzden vaftiz edilir. Hz.Muhammet bir hadisinde, “Türkleri Allah darda olanları korusun diye var etti” veya buna benzer bir söz kullanmıştır. Örneğin, Anadolu’da zorunlu göçler sırasında bebeğini komşusuna bırakmak çok doğaldı.
Dönelim Bizans’tan kaçan veliaht’a; Trabzon krallığının sınırlarını Gürcistan’a kadar uzatacak olan bir evliliğe izin verilir ve Bizans veliaht’ı Trabzon’a kral olur. Gümüşhane’deki gümüş madenleri sayesinde gümüş para bastırarak, üzerine de “ne mutlu” yazarak, Anadolu Selçuklularıyla da iyi ilişkiler, kız alıp vermelerle hayatlarına sorunsuz devam ederler. Bu sırada Yunus Emre “Anadolu halk birlik istiyor, birliğimiz dirliğimizdir” diye köy köy dolaşmaktadır.
Alpaslan’dan Yardım İsteyen Gregoryan Ermeniler:
Tarih 1071′i gösterdiğinde, Bizanslıların Doğu Anadolu’da, baskısı sürüyordu. Romalı korsanlar, Gregoryan Ermenilerini kendileriyle işbirliğine zorluyordu. Özellikle mezhep değiştirmeye yanaşmadıkları için de sıkıştırılıyor olmalıydılar ki, Türk kumandan Alpaslan’dan yardım istediler. Çünkü Gregoryan Ermeniler aslen Horasan’lı Türklerdi. (Bir kısmı Balkar Türkleridir.) Onlar, Ermeni inancına geçerlerken Oğuz geleneklerine bağlı kalmak koşuluyla geçmişlerdi.
Bazı kaynaklarda, Horasanlı Arşaklılardan Anak oğlu diye sözü edilen bir beyin Aziz Grigor tarafından hastalığının iyileştirilmesine şükran duyarak Hıristiyanlığa geçtiği, ama Oğuz inanışını da korumak şartıyla halkını buna ikna ettiği yazar. Bunu Prof. Kırzıoğlu’dan aktaralım:
“Horasan Arşaklılar kolundan bir prens olan Anak oğlu Aziz Gregor’un benimseyerek kurduğu mezhebe “Gregoryanlık” denilmekte olup, tamamen Türk töresini yansıtmakta ve öteki Hıristiyan Katolik, Ortodoks ve Suryani mezheplerinden ayrılan şu esaslar bulunmaktadır.
a) Domuz eti haramdır ve domuz beslenmez
b) Tavşan uğursuzdur, eti de yenmez
c) Kabir taşları, boğa ve koç heykeli konma adetine göre devam ettirilebilir.
d) Papazlar evlenir ve çocuk sahibi olur
e) Vaftiz Babası ailesinden kız alınıp verilmez (bu da bugün Hazar Denizinden Sivas ve Adana’ya varınca, yerli ve göçebelerde “Kirvelik” adeti olarak yaşaya gelmektedir)
f) Kadınlar, yabancı erkekleri görünce yaşmaklanır Önce Van’daki Ermenileri Bizans zulmünden kurtaran Alpaslan, buradaki Ermenileri oğlu Afşin Bey ile birlikte Kayseri, Maraş, Adana Saimbeyli-Doğanbeyli taraflarına gönderir ve onları Bizanslılar tekrar rahatsız etmesinler diye Türkmen köylerinin arasında güvenli olacak şekilde yerleştirir. Kendisi de Kars Erzurum bölgesine giderek bu bölgede zor durumda olan Gregoryan Ermenilerini rahatlatır, bir kısmını Hemşin Bayburt, arasındaki Balkar sıra dağlarının yaylalarına ve köylerine yerleştirir, bir kısmını Kelkit vadisi boyunca Yozgat ve Tokat civarına gönderir. Burada da yöntem aynıdır, Türk köylerinin arasına yerleştirilirler. Böylece Gregoryan Ermenileri Anadolu’da Türk kardeşlerinin korumasında batıya doğru ilerlemişlerdir. Belirtelim; Ermeniler İstanbul’a ilk defa 1453′de Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra girebilmişlerdir. Alpaslan’ın Ermenileri Bizans zulmünden kurtarıp Türklerin aralarında korumaya almasıyla devam eden 11.Yüzyıl için Anadolu’da en huzurlu yıllardı diye yazdı tarih! Bu sırada Yunus Emre Eskişehir’de barış kardeşlik gömleğini dokuyor, Mevlâna Rum, Yahudi, Ermeni, Müslüman, Hıristiyan tacirleri Ahi ticaret örgütüne Farsça davet ediyor, “Ne olursan ol gel” diyordu. Kırşehir’de Hacı Bektaşi Veli ise Türk dilini ve Oğuz inanışını koruyor Kam(Şam) Dansı yapıyor, kadınlı erkekli canlar onun meclisinde “birliğimiz dirliğimizdir” diyor, semah dönüyordu. Sonra, Cenevizli korsanlar ne oldu? Ellerinde biriken mali güçle beraber buhar mı oldular? Yoksa, bankalar kurup, savaşsınlar diye krallara borç para mı verdiler? Her iki tarafa da silah satıp keyfini mi çıkardılar? Onlar, varlığını savaşa borçlu bir sınıftı, Çiçeron’un istemeyerek yarattık dediği, şikayet ettiği savaş vurguncusu korsan sınıf hani… Yıkıntılar üzerinden, kan ve gözyaşı üzerinden para kazanmaya alışmış olan korsanlar … Yoksa korsan devletler mi kurdular? Ve, işbirlikçilerine peşin para mı dağıtmaktadırlar?VE:Anlaşılan odur ki; Ceneviz korsanları bu toprakları diledikleri gibi yağmalayamadıkları için Türkleri, Mustafa Kemal’i, Alpaslan’ı ve Türk kökenli Ermenileri hiç affetmediler.VE:Anlaşılan odur ki; biz, çocuklarımızın olan bu toprağın nimetlerini korsanlara kaptırmamak için, Cenevizli korsanlara karşı 40 yıl savaşan Büyük Bedri Dede’nin torunları olduğumuzu bilerek, Mustafa Kemal’in yeminine sadık kalarak, Oğuz törelerimizi anımsamak ve “Bedrin Aslanları olmak” göreviyle karşı karşıyayız.
5.12.2007
.
biz turkler ermeniler her zaman kardeş yaşamiş insanlaris taki ingilizlerin ve yahudilerın anadoluya ayak bastiklari zaman bu kardeşlik bozulmuş aramiza fesat sokulmuş ve bizi ayirmaya çalişmişlar ve biz bundan çok acilar çekmişiz ama yinede biz birbirimiz seviyorus kim ne derse deson neler ederse etsin bu kardeşlik yaşayacaktir çunki biz oguz turkuyus yaşasin kardeşlik ve dostluk