ÖRTÜLÜ FAŞİZMDEN AÇIK İSLAMİ FAŞİZME : NAM-I DİĞER “ILIMLI İSLAM” REJİMİNE Mİ ??

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
ADD Genel Başkan Önceki Yrd.
www.ahmetsaltik.com, 24.09.08

 ·         “Ergenekon operasyonu” 9. dalgasında da ülkenin bir bölüm
yurtsever aydınlarını med-cezir örneği kabarıp sönümlenmesi gibi
içine aldı, yuttu.. Dahası, bizde med-cezir doğal-zararsız olayı ötesi,
karanlık madde çağrışımı yaptı. Bir anlamda psikolojik savaş
muradına eriyor. Bizim gibi iyi-kötü mürekkep yalamış ve yaşı
yarım yüzyılı devirmiş ülke yurttaşlarını bile terörize edebiliyor,
denetlenebilse de kaygı-endişe sürecine sürükleyebiliyor.
Kuşkusuz kişisel bağlamda değil, ülke adına makro plan ve ölçekte..

G i r i ş                                                          :

Basında izliyoruz, gözaltı süresi 24 saati aşmasına karşın hâlâ ifadesine
başvurul(a)mayan “şüpheliler” var.

“.. ceza muhakemesinin nasıl yapılacağı hususundaki kurallar ile bu sürece
katılan kişilerin hak, yetki ve yükümlülüklerini düzenlediği.. ” daha
1. maddesinde vurgulanan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası,
2005 başından bu yana, Ülkemizde ceza yargılamaları rejimini
AB’ye uyum sürecinde düzenlemekte.

Bu yasa 2/a) maddesinde; “Şüpheli: Soruşturma evresinde, suç şüphesi altında
bulunan kişiyi,”.. ifade eder.. demekte (İngiizce “suspect” in çevirisi). 

Devamı için tıklayınız

 

Demek oluyor ki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bir “Soruşturma” yürütmektedir;
ilk birkaç dalgasında gözaltına aldırdığı ve tutuklama kararı çıkarttığı kimi
şüpheliler” hakkında ne yazık ki 1 yılı aşan bir süreden sonra, kamuoyu baskısıyla
tarihte örneği görülmeyen borç çorbası benzeri 2500 sayfayı aşan iddianame ile
çok sayıda şüphelinin tutukluluklarının sürdürülmesi sağlanmıştır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası‘nın 2/a maddesindeki tanıma göre suç kuşkusu altında olan kişiler, gözaltına alındıktan sonra, nasıl olur da 24 saati aşan zaman diliminde dünya ile tüm bağlantıları kesilmesine karşın ifadelerinin alınmasına olanak/zaman bulunamaz?

İfade alacak emniyet görevlilerinin sayısı mı yetersizdir?

Planlama mı yapılamamaktadır, zamanlama mı?

El konulan belgelerin incelemesi bitirilemediğinden, “şüpheli“lerin ifadesine geçilemediği açıklaması doyurucu ve inandırıcı mıdır? “Son dalga”da göz altına alınanlar, 1 yılı aşan “Ergenekon” serüveninde hâlâ portföylerinde suç belgesi olabilecek dokümanlar bulundururlar mı?

Yoksa, “şüpheli” lere yönelik sistematik manevi-psikolojik baskının bir parçası olarak özellikle mi sabahın köründe evlerinden alınmakta, uygunsuz nezarethane koşullarında bekletilerek dirençleri kırılmak istenmektedir? Örn. Tuncay Özkan, son dalgada
neden ifade vermeye çağrılmıyor da gözaltına alınıyor?

Yoksa; yurtsever-aydınlık-öncü kesimlerle, toplumla dalga dalga “dalga” mı geçilmektedir?
Parti kurma gibi önemli önemi bir girişimin arefesinde gözaltı demokratik midir?

Hangisi, hangisi, hangisi?
Bu gün TV’lerden öğreniyoruz ki (NTV 23.00 haberleri, 24.09.08), Başbakanlık
İnsan Hakları Başkanı, sayıları 900 dolayındaki nezarethaneleri kurul olarak
incelemiş ve 1/3′ünü AB normlarına uygun bulmamıştır.
5271 sayılı bu yasanın 99. maddesinde öngörülen yönetmeliğin  içeriği,
maalesef yaşama geçirilememiştir!
Kurul Başkanı, ne yazık ki, işkencenin sıfırlanamadığını da acı acı itiraf etmiştir!

Yine bu gün, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde, nükleer santral ihalesi öncesinde öğlen saatlerinde “Nükleer Karşıtı Platform“un bir protesto gösterisi vardı. Olayın arka planını ve döndürülmek istenen dolapları bilen duyarlı bir yurttaş olarak biz de oradaydık. Yaklaşık yüz dolayındaki göstericiden daha fazla polis,
hem de çevik kuvvet güvenlik görevlisi, tam donanımlı ve çok sayıda minibüs vb.
araçla oradaydı. Ayrıca kurumun epey bir özel güvenlik görevlisi de iş başındaydı..
Alınan güvenlik önlemleri tam anlamıyla abartılıydı. 3 yıldızlı bir emniyet müdürü
ekibin başında resmi giysili idi.[1][1] 2 yıldızlı birisi de yanıbaşında.
Tek yıldızlı birkaç emniyet müdürü gördük, gerçekten çok şaşırdık. Sivil polisler de
cabası elbette..
Protesto gösterisini yapanların çoğu TMMOB üyesi mühendislerdi.
Herhangi bir taşkınlık yapmayacakları gibi, provokasyona gelmeyecek denli de
deneyimli ve birikimli insanlardı. Güvenlik güçleri yanlış istihbarat mı edinmişlerdi?
Başbakan, medyaya “yerin kulağı var..” diye baskıcı gözdağı verirken bu panik niye idi??
AKP hükümetinin ödü mü patlıyordu? Polis devleti görünümünün anlamı neydi? Muahliflere gözdağı mı?

Acaba, şu liberal düzende polis arkadaşlar da sabit aylıkları dışında gördükleri
iş başına parça başı prim mi alıyorlardı??

 Ergenekon Operasyonu” nun geldiği aşama       :

Kuddusi Okkır, sözde Ergenekon şebekesinin güya kasası idi gözaltına alanların
savlarına göre.. Adamcağız, yürüyerek tıkıldığı kodesten, yarı koma halinde,
son (terminal) dönem kanser hastası olarak zoraki tahliye edildi. Hapiste geçirdiği
1 yılı bulan süreye karşın hakkında iddianame düzenlen(e)mediğinden, neyle suçlandığını bile öğrenemeksizin terk-i dünya eyledi. Ailesi son birkaç günün hastane faturasını ödeyemediği gibi, yoksulluktan, cenazesini bile Edirne belediyesi kaldırdı.
Tutuklu olmasa idi, hem bağışık sistem direnci sayesinde hastalığı ile daha güçlü savaşabilir hem de daha etkin bir sağaltım alabilirdi.
Dolayısıyla 2 etmenin yığışan (sinerjistik, kümülatif) etkisiyle
hâlâ aramızda olabilirdi!? 

 

Bu haksız, insan vicdanını isyan ettiren ölümün / cinayetin sorumlusu
kimdir, kimlerdir??

Anlı şanlı AB’nin, Diyarbakır’ı yol geçen hanına döndüren insan hakları fedaileri (!?) neredeler?

İleri derecede karaciğer yetmezlikli, nakil bekleyen A. Asuman Özdemir zorlukla
tahliye edilebildi..

İP Genel Başkan Yardımcısı Ferit İlsever, akciğer kanseri tanısı aldıktan ve
ağır bir uyarıcı dilekçeden sonra “mecburiyetten” tahliye edildi..

Şener Eruygur olayı                          :

Herhalde insanlık tarihinin en trajik örneklerinden biri olsa gerektir..
1 Temmuz 2008 günü gözaltına alınış biçimlerinden günümüze dek yaşanan süreç, hepimizin ağır ayıbıdır. Yürürlükteki Ceza Muhakemesi Yasası’nın 100. maddesinde sayılan tutuklama gerekçeleri, bize göre başta sayın emekli orgeneraller
Sn. Eruygur ve Sn. Hurşit Tolon olmak üzere pek çok şüphelinin tutuklanması için
yeterli değildi.

Yazıyı uzatmamak için bu maddelerin tartışmasına girmiyoruz.
Ancak anılan maddeye kısa bir gözatılması, tablonun anlaşılmasına yetecektir.
Mahkeme heyeti, 2500 sayfayı aşan iddianameyi (!?) okuyana dek de haliyle
duruşma için zaman kazanmak durumunda kaldı ve tutukluluk durumunun
sürmesine -çaresiz- karar verdi. Bu süreçte dile getirilen itirazlar reddedildi..
Oysa itirazlar, sağlam ve somut, nesnel gerekçelere dayalıydı :

·         Yaş, sağlık sorunları ve sosyal konum..

 

Her 2 sayın orgeneral yurtdışına kaçacak değillerdi ya!
Kaldı ki, tahliye kararı bu kısıtla verilebilirdi.
Nitekim yaşamsal tehlike içine düşen / düşürülen Sn. Eruygur’un tahliyesinde
bu kısıt getirilmiştir.

Kanıtları değiştirme ? Her şeylere el konmadı mı gözaltı öncesi aramalarda?

Başkalarına baskı yaparak yönlendirme ? Teknik takip altında değiller mi?
Telefonları, e-posta iletişimleri
hatta özel yaşamları bile ayrıntılı olarak izlenmiyor mu?
Telekulak sakandalı AKP’nin boynunda asılı hâlâ..

Hatta ilk sorguda kan basıncı yükselmesi nedeniyle Taksim Hastanesi’ne kaldırılıp
orada sabahlamadı mı Sn. Eruygur?  Niçin bu uyarılar ve alarm işaretleri
dikkate alınmadı yetkili mahkemelerde?

300 bin kişiyi aşkın jandarma ordusuna 2 yıl komutanlık yapmış,
fiilen güç sahibi iken “darbe” yapmamış da emekli olunca mı böyle saçma
bir işe kalkışacak? İnandırıcı mı? 

Asıl gerici-yeşil darbeyi AKP yapmıyor mu?

TSK’da toplam orgeneral/oramiral sayısı bildiğimiz kadar 14′tür. 800 bin kişiye
yaklaşan Ordu mevcudu içinde bu rütbeye gelmek hiç kolay değildir.
Hele Kuvvet Komutanlığı, daha da ayıklanarak gelinen son derece prestijli bir görevdir. Bütün dünyada “full star general” (Orgeneral) rütbesi ayrıcalıklı bir konum ve statü sağlar.
Devlet de bu ayrıcalıklı konuma uygun olanaklar sunar. Koruma, lojman, makam aracı.. emekli olduklarında da sürdürülür. Sn. Eruygur, bölücü emperyalizmin maşası
malum terör örgütü ile yıllarca savaşmış bir komutandır.

Böylesi bir özel yaşantı düzeyi ve deneyimi olan insanlar, birden bire gözaltı ve tutuklanma gibi ağır ve hele hak etmedikleri süreçlerle karşı karşıya bırakıldıklarında; herhangi bir insana göre daha ağır biçimde örselenirler (travma yaşarlar).
Meslekte 30 yılı aşan hekimlik birikimiyle ve hukukun üstünlüğüne gönülden bağlı
bir yurttaş olarak altını çizmek isteriz ki; bu irdelememiz kimileri için
ayrıcalık isteme değildir. Bundan ancak utanç duyabiliriz.
Yasalar önünde herkesin eşitliği evrensel ilkesine elbette bağlıyız.
Ancak bu eşitlik kaba ve mekanik olarak anlaşılamaz ve yasa koyucunun
muradına denk düşen bir espri ile böylelikle yaşama da geçirilemez.
Aslolan karşılaşılan ya da uygulanan filli yaptırımda eşitlik sağlanmasıdır.
Dolayısıyla kimi pozitif ayrımcı uygulamalar, yasalar önünde herkesin eşitliği
ilkesine asla ters düşmeyeceği gibi, tersine, anılan ilkenin yaşama geçirilebilmesi için
zorunlu duruma gelebilir.

Öyle de olmuştur.

Her 2 sayın komutanın psikolojileri kasten bozulmuştur.
Hipertansiyon ve diyabet hastalığı ile ruhsal gerilimin
iyi bilinen negatif ilişkisi, hekim olmayanlar için bile açıklama gereksiniminden bağışıktır.

Sn. Eruygur 67 yaşındadır. Diyabetinin denetimi için özel diyet izlemesi gereklidir.
Kan basıncı için de öyle. F tipi Kandıra Cezaevi’nde bu kaçınılmaz gereksinim
ne ölçüde karşılanabilmiştir?

Devletin güvencesinde, Devlete özellikle emanet olan tutuklu ve ciddi sağlık sorunları olan bu insanlara özel diyet yemeği sağlanabilmiş midir, sağlanabilmekte midir?
Bu durum Cezaevi Savcılığınca özellikle soruşturularak kamuoyuna doyurucu
açıklama yapılmalıdır.

Ayrıca sabahın karanlık erken saatlerinde “merdivenden düşme
kamuoyu vicdanını tatmin etmemiştir.
Bir başka haksız “Ergenekon” tutuklusu İP Genel Başkanı Sn. Doğu Perinçek‘in AYDINLIK‘taki başyazısında (21 Eylül 2008, sayı 1105) dile getirdiği üzere
mecazi anlamda (??) “karanlıkta itilmiş midir ??!”

Bu ciddi sav mutlaka ama mutlaka açıklık kazanmalıdır.
Tersi durumda toplumsal barış, güven ve istikrar son derece ciddi olarak
zedelenecektir..

Öyle veya böyle, Sn. Eruygur sağlığını ciddi biçimde yitirmiş,
yaşamsal tehlike içine düşmüştür.
1. boyun omuru 4 parçalı bir kırık durumundadır ki, omuriliğe bası olursa
bırakınız felç olmayı, solunum durmasıyla ani ölüm riski söz konusudur.

Kafatasında da kırıklar saptanmıştır.

Ayrıca, yüksek tansiyon ve kafa travmasına bağlı olarak beyin içi kanama yaşamıştır!

Tıbbın tüm olanakları kullanılarak Paşa yaşatılmış ve açık beyin ameliyatı yapılmak zorunda kalınmıştır.

Açıkça ve rahatlıkla şu yargıyı ileri sürebiliriz ki; adil yargılama ve
yargılamanın güvenliği gibi gerekçelerle bir önlem olarak  5271 sayılı
Ceza Muhakemesi Yasası‘nca düzenlenen “tutukluluk” yaptırımı,
eylemli (fiili, de facto) çok ağır ve belki de geri dönüşümü, telafisi olmayan
bir cezaya dönüşmüştür. Yargılama sonunda Sn. Eruygur aklanırsa, ödediği
bu çok ama çok ağır bedel neyin karşılığı olacaktır?

Toplumlar, adalet üzerinde ayakta kalır ve varlıklarını barış ve
güven içinde sürdürebilirler.

Hukuk ve kurumları da bu yüce idealin bir aracıdır.
Dolayısıyla hukukun adalet yerine adaletsizliğe alet kılınması asla ve asla kabul,
onay ve korunma göremez.

Sayın E. Org. Hurşit Tolon‘un da kan basıncı yüksektir, hipertansiyon hastasıdır.
Özel diyet ve düzenli sağaltım alması gereklidir. Prostat hipertrofisi nedeniyle
sıklıkla tuvalete gitmesi gerekir. Özellikle geceleri, kaldıkları koğuşta,
merdivenlerden inerek alt kata WC’ye inmesi bir risk etmenidir.
Nitekim Sn. Eruygur, söylendiğine göre (?!)bu merdivenlerden düşmüştür.
En azından koğuş mimarisi dikate alınmalıdır.

Yine bildiğimiz kadar, 1 Temmuz 2008′de gözaltına alınanlar hakkında,
her 2 sayın emekli orgeneral de dahil olmak üzere haklarında savcılık iddianamesi tamamanarak hâlâ mahkemeye sunulmuş değildir.

Yaşanan acı deneyimlerden ders alınarak, “Ergenekon” davasında tutuklu olanlar
en az sayıya indirilmelidir. Unutulmamalıdır ki; yakalama, gözaltı,
tutukluluk kurumları birer önlem kurumudur. Genelgeçer olan bunun tersidir.
Yurtdışına çıkış yasağı dahil, güvenlik birimlerine gelerek gündelik imza verme.. gibi önlemler de anımsandığında, Ceza Muhakemesi Yasası‘nın olanaklarının,
durumun ağırlık ve önemi ile dengeli olmayan biçimde orantısız hatta haksız
ve adaletsiz kullanıldığı gözlemine erişilmektedir.

Hele Ceza Muhakemesi Yasası‘nın102/2 md. karşısında tutukluluk durumunun
yargılama sürecinde hüküm kurulmadan 3 yıla dek uzayacak olabileceğini görmek,
dehşet vericidir.

  • Geç kalan adalet adalet değildir!..

Yineleyelim; şüphelilerin sağlık, yaş ve sosyal konumlarının gözetilmesi
yasalar karşısında eşitliğe ters değil; tam tersine gereğidir. Eşitliğin sağlanması,
kimiz kez, örneğimizdeki gibi, pozitif ayrımcılığı da gerektirir.

 

Önlem amaçlı gözaltı ve tutukluluk, amacını aşarak ağır ve adaletsiz,
telafisi olanaksız bir ceza yaptırımına dönüşmüştür. Bu durum sürdürülemez.
İdari Yargıda da benzer gerekçelerle mahkemeler yürütmeyi durdurma ve
iptal kararı verebilmektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun
27/2 maddesi aşağıdadır :

“Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde
telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka
aykırı olması
şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda, gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler.”

Adil yargılanma yalnız içhukukun değil, ülkemizin taraf olduğu uluslararası
hukukun da en temel pozitif normlarındandır. (TCK md. 301-305 ve
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, md. 8)

 

Ergenekon” Operasyonu Araç mı ??

 CHP Genel Başkanı Sn. Deniz Baykal, 24.09.08 günü basına demecinde,
“Ergenekon operasyonu” nun bir gündem değiştirme aracı olarak AKP tarafından kullanıldığını savlamıştır.

 

Gerçekten gelişmeler, rastlantı sayılamayacak biçimde rahatlıkla ilişkilendirilebilecek
bir kronolojik gidiş izlemektedir. Anayasa Mahkemesi’nde AKP aleyhine
kapatma davasının açılışının ardında, adeta “karşı koz” elde etmek
“kart edinmek” adına hükümetin emrindeki polis gücü ile her nasılsa
toplanan “kanıtlar” masaya sürülerek çok sayıda AKP karşıtı hapse atılmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararı vermemesine karşın, AKP’nin gerilimi düşürmediği, kendisine yapılan “anlamlı” jesti  değerlendiremediği üzüntüyle görülmektedir. 1′e 10 oyla laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu kesin
Anayasa Mahkemesi hükmüne bağlanan AKP, önemli bir para cezası da almış
ancak, Başbakan tarafından bu suçlama açık dille kesin olarak reddedilmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararı yazılmadan önce, adeta örtülü pazarlık çağrıştıran biçimde yeni “Ergenekon dalgaları” sahnelenmektedir.

Öte yandan, Erdoğan’ın partisi, yardımcıları, belediyeleri.. son derece ciddi
yolsuzluk suçlamaları altında bunalmaktadır? AKP Genel Başkan Yardımcısı
Şaban Dişli, 1 milyon dolar rüşvet aldığı savları karşsında görevinden istifa etmek
zorunda kalmıştır.

Deniz Feneri Derneği uluslararası yolsuzluğu, AKP kadrolarına hakettikleri
faturaları mutlaka ödetecektir..

Bir başka AKP Genel Başkan Yardımcısı M. M. D. Fırat,
89 kg eroin kaçakçılığıyla suçlanmaktadır!

N. Erbakan, kayıp trilyon davası hükümlüsü iken, villasında “ev hapsi” bile
A. Gül tarafından bağışlanmıştır!

Çok sayıda AKP milletvekilinin, bakanının hatta Başbakan’ın kalpazanlık,
rüşvet, zimmet, resmi evrakta sahtecilik, ihaleye fesat karıştırmak…
gibi son derece ağır ve yüz kızartıcı suçlardan fezlekeleri bulunmaktadır.
Yasama dokunulmazlığı ardına sığınılarak, yargıda aklanmadan, kamuoyunda
isyan duyguları uyandıran bu durum inatla sürdürülmektedir. TBMM’nin,
Hükümetin, siyaset kurumunun itibarı kabul edilemez derecede zedelenmektedir. Milletvekilliği, kimilerince, ne yazık ki, yargılanmaktan kaçma özgürlüğüne
indirgenmiştir.

Hâl böyle iken, sağlam nesnel-hukuksal kanıtlara dayanmayan suçlama
ve operasyonlarla sayıları 100′ü geçen yurtsever, AKP karşıtı insanın neredeyse
“rehin” alındığı söylemlerine yol açacak biçimde koğuşturmaya tabi kılınması;
uygarlık tarihinde hakettiği biçimde anılacaktır.

Böylesi durumlarda hem gündem saptırması hem de yavuz hırsızın
ev sahibini bastırması örneği, “saldırı ile suçlama” iyi bilinen bir taktik
psikolojik savaş tekniğidir. Açık açık bu strateji izlenmektedir.

Mutlaka eklenmesi gereken bir başka olgu da küresel ekonomik /
mali bunalım
dır (krizdir). Başbakan ve AKP yetkilileri neredeyse bu krizin
Türkiye için bir fırsat bile olabileceği masalını anlatmaktadırlar! Sabancı Holding’den yapılan açıklamalarda “Yüz yılın krizi, bu kadarını da beklemiyorduk..” feryadı yükselirken, eski ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’den de
benzer kritik geldi : Yüzyılın krizi! MB Başkanı Sn. Yılmaz
Krizden etkilenmemek olanalı değil.. ” derken;
TOFAŞ, AB’den siparişler azaldığından üretimde kısıntıya giderken,
2008′de kurulan şirketler kadar da kapanan şirket sözkonusu iken..
kamuoyunun kayıkçı kavgasına sürüklenerek “Cambaza bak“..
oyunlarına kurban edilmek istenmesi boşuna ama hazindir.

AKP, kamuoyuna, özellikle karşıt ve ulusa önder kadrolara, medyaya
açıkça faşizan gözdağı vermektedir.

Başbakan’ın Doğan Medya grubu ile yürüttüğü gerilim, kirli faşizm özlemleri
ve yöntemlerini çağrıştırmaktadır.

Ceza Muhakemeleri Yasası’nın aşağıdaki açık maddesine karşın,
örn. Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
Emekli Büyükelçi, Ufuk Büyükçelebi‘ye neden kelepçe takılmıştır! 

MADDE 93. – (1) Yakalanan veya tutuklanarak bir yerden diğer bir yere
nakledilen kişilere, kaçacaklarına ya da kendisi veya başkalarının
hayat ve beden bütünlükleri bakımından tehlike arz ettiğine ilişkin
belirtilerin varlığı hâllerinde kelepçe takılabilir.

Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni 65 yaşındaki akciğerkanserli
Ferit İlsever neden kelepçelenmiştir?

Açıkça halka gözdağı ve faşist baskıdır, sindirme-yıldırma girişimidir.

Bu sayede AB’nin ve ABD’nin sözde insan hakları savunucularının
ikiyüzlülüğünü halkımız, önemli bir kazanım olarak bir kez daha çırılçıplak
görme ve suçüstü yapma olanağı elde etmiştir.

Sonuç ve öneriler                  :

Mart 2009 yerel seçimleri yaklaşmakta ve AKP’nin oyları düşmektedir.
AKP’li belediyelerin ortalığa saçılan zincirleme yolsuzlukları  başta Erdoğan,
AKP kurmaylarını çileden çıkarmaktadır. Bu durum AKP’de ciddi panik doğurmuştur.
Dış destekle ve BOP ihaneti dahil kimi kabul edilemez vaadlerle göreve getirilen
AKP, bu sözlerinin bir bölümünü yerine getiremeyince, destekçilerinin de gözünden düşmüştür. İktidardan ayrılmak zorunda kalmak, Yüce Divan’da yargılanmakla
eşdeğer olduğundan; AKP kadrolarının dehşetli korkusu anlaşılabilir bir olgudur..

 

Ancak korkunun ecele çare olduğu bugüne dek görülmemiştir.

  • Bu hesap Türk halkına verilecektir.

5 Kasım 2007 Beyaz Saray ziyaretinde verilen sözler bağlamında
(Aydınlık, 21 Eylül 2008, sayı 1105) Türkiye’de Kemalist-ulusalcı, AB ve ABD
emperyalizmi karşıtı öncü yurtseverlerin tasfiyesi ile ülkeyi dikensiz gül bahçesine dönüştürmek, öndersiz ve örgütsüz bırakarak ILIMLI İSLAM tuzağı ile
İslam dinini de emperyalizmin buyruğuna sokmak ve BOP sürecinde parçalamak..

 

Bütün bu fiyaskolar deyim yerinde ise “faş edilmiştir!”.. Apaçık ortaya konmuştur..

Emperyalist kapitalizmin AKP kadrolarını koruyup kollayacak durumu kalmamıştır.
Önceki FED Başkanı’nın nitelemesiyle yüzyılın krizi bir karabasan gibi çökmüştür.
AB ve ABD kendi başını kurtarma telaşındadır.
Kirlenen eldiven, tarihsel geleneklere uygun biçimde çıkarılacaktır, çıkarılmaktadır..

Bu “ilginç” konjonktür, kuşkusuz ilgili yetkili kişi-kurum ve çevrelerce
ülkemizde gereğince değerlendirilecektir.

Ülkemiz ve Ulusumuz bu hayın kuşatmayı da yaracaktır.
Bu devrimci birikim Anadolu topraklarında vardır.

Yüce ATATÜRK, elbette boşuna söylememiştir :

TÜRKİYE CUMHURİYETİ SONSUZA DEK ŞANLA YAŞAYACAKTIR! 

Tarihsel deneyimlerimizle de sabittir. DP 1950, 54 ve 57 seçimlerini üstüste almıştı. Sonkinde, 27 Ekim 1957 Genel seçim sonuçlarına göre DP %47.9 oyla 424
milletvekilliği kazanmıştı. Sonrasını herkes  biliyor.
AKP kâbusu da bitiyor.. İnanılmaz panik içindeler, o yüzden de
kırıp geçiriyorlar.. Sağduyuları kalmadı..
Ana muhalefet partisi CHP, işbirlikçi AKP karşıtı tüm ulusalcı-yurtsever
kişi ve kurumları, partileri mutlaka bir araya toplayacak bir
ULUSAL PROGRAM temelinde çağrı yaparak halkın birliğini sağlamalıdır.
Bu görev tarihsel olarak ertelenemez, savsaklanamaz kritik hatta yaşamsal
bir boyut kazanmıştır.

Son bir not                             :

  • TSK çok ama çok büyük özenle, tüm gözünün açıklığıyla olup bitenleri değerlendirmekten ve gereklerini zamanında, çekincesiz yerine getirmekten
    bir an bile geri durmamalıdır. Kendisine dönük olarak yürütülen
    dış kökenli kapsamlı komplonun ayırdındadır eminiz..
    Ordusuz bırakıldıktan sonra da sıra, defteri dürülmek üzere
    ülkeye ve ulusa gelecektir!?!

    [2][1] Bildiğimiz kadar, “sınıf üstü” sayılan birkaç üst düzey görevli dışında
    4 yıldız en üst rütbe idi.

 


 

 

.

About ADD Isparta