ORGANİZE SUÇLAR VE FETHULLAHÇILAR


        fetullah   Kırım Dergisinde yayınlanan “Fethullahçı İhaneti”(1) başlıklı yazının hemen ardından başlayan gelişmeler, Türkiye’deki ve A.B.D.’ndeki şeriatçı dayanışmanın boyutlarını da gözler önüne serdi. Fethullahçısı, ışıkçısı, yeni asyacısı ile seriatçıların önemli bir bölümü, “ataları Said-i Kürdi ile Hocaefendilerine (!) hakaret edildiği, dil uzatıldığı” gerekçesiyle ilk kez açık olarak maskelerini indirdiler ve gerçek yüzlerini ortaya koydular.
          Görünen yüz, asla ve asla “Türk”ün yüzü değildi!.. Türk’e ve Türklüğe de alenen saldıran bu iğrenç yüzü sahiplenenlerin sayısı -gerek Basında ve gerekse internette- hiç de az değildi. Böylece, meşru müdafaa haklarını (!) kullandıklarını sanan bu müritler güruhu, şahsımın yanısıra Atatürk ve Gaspıralı İsmail Beye de kin kustular. Bu hakaret ve karalama kampanyasına ilk tepki gösterenler arasında “Kırım”ın yanısıra “Yeni Hayat”ın da bulunması, şeriatçı kesimde gerçek bir paniğe yol açtı. Nedenine gelince, düne kadar takiyye yaparak “daha çok dindar”, “birazcık da milliyetçi” görünen mevcut tarikatlar, özellikle de nurcular ve fethullahçılar, kendilerinin Türkçü kesimde yargılandığını ve bu sürecin genel olarak Türk sağında da devam edeceğini farkettiler. İşte bu panik içinde kendi gazetelerinde yayınladıkları yazı serilerinde, gönderdikleri mektuplarda ve aracılar vasıtasıyla ilettikleri mesajlarda az bilinen ya da üzerinde pek durulmayan birtakım çelişkilerini de (2) ortaya koydular:

            A. FETHULLAHÇI ORGANİZASYON VE YASAL STATÜSÜ

               Gelen tepkilerin çoğunluğunda, fethullahçılığın bir tarikat olmadığı; hatta nurculukla bile ilişkisinin bulunmadığı; cemaat tanımının da yetersiz kalacağı vurgulandı. Fethullahçılık adına bir tüzel kişilik bulunmadığı; zaten fethulllahçıyım diyen bir kesimin hiç var olmadığı; fethullahçılık tesmiyesini din düşmanı laik çevrelerin yakıştırdığı iddia edildi. Aynı şekilde, demokrasinin kurallarına göre oynadıkları için her zaman ve her yerde var olduklarını; yasalar önünde ve müslümanların vicdanında sınırsız bir dokunulmazlığa sahip bulunduklarını önesürenlerin sayısı da az değildi. Bu iddialar, Türkiye’de fethullahçılığın yeniden tanımlanmasının ve somut bir statüye yerleştirilmesinin gerekliliğini ortaya koydu. Fethullahçılık, bir tarikatın ismi değildir, doğrudur. Cemaat kelimesi de tanımlamada yetersiz kalmaktadır, bu da doğrudur. O halde fethullahçılığın siyasal hayatımızdaki konumu, literatürdeki karşılığı ile hukuk sistemimizdeki statüsü nedir? Türkiye’nın Türk Silâhlı Kuvvetleri dışındaki anayasal kurum ve kuruluşlarının fethullahçılara karşı gösterdiği sorumsuzluğun gerisinde neler yatmaktadır? Türk Devletini iç ve dış tehdit odaklarına karşı koruyup kollama gibi anayasal ve de tarihsel bir misyonu üstlenen Türk Silâhlı Kuvvetleri, 28 Şubat Kararlarında fethullahçılarla ilgili olarak neleri gözardı etmiştir? İşte somut değerlendirmeleriyle fethullahçı yapılanma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünü ve yarınları için bu yapılanmayı yoketmek yolundaki pratik öneriler:

Dinsel, Siyasal ve Toplumsal Yapılanma:
Hocaefendi (!) başlangıç itibariyle (çıraklık ve kalfalık dönemlerinde) nurcudur. Bir başka ifadeyle, manevi dünyası, bir aracının, Said Nursi’nin risale ve söylemleri üzerine bina edilmiştir. Ancak, ustalık yani olgunlaşma dönemiyle birlikte muhteşem gerçeğe (!) ulaşarak, “tarikat zamanı değil, hakikat zamanı” diyerekten kendi bağımsız cemaatini kurmuştur. Hocaefendiye (!) göre, nurcu hareket, Osmanlı kültürünün ve koşullarının yarattığı bir harekettir. Kendisi ise “Türkiye’ye özgü, bir İslâmi modernleşme yaklaşımının ana damarları üzerinde yürüyen bir cemaat organizasyonu” kurucusudur. Günümüzde, Said Nursi ile hocaefendi (!) ilişkisi çok muğlâk olup, geride kalmıştır. Nurcuların eli kalem tutan, işadamı, gazeteci, esnaf, öğretim üyesi, öğretmen ve bürokrat kesiminin çoğunluğunu kendi cemaatine çeken hocaefendi (!) için müritleri, “oluşumda Said Nursi ve eserleri, hocaefendinin kişiliği yanında çok zayıf kalır” diyebilme noktasına gelmişlerdir. Yine de içlerinde geldikleri örümcek yuvasını inkâr etmiyenler de yok değildir. Örneğin, yakın bir süre öncesine kadar nurcu kesimin, şimdilerde de fethullahçıların “en ünlü” ve “kaliteli” yazarlarından emekli astsubay Ömer Okçu -adının arapça olmasına karşın anlaşılmaz biçimde Hekimoğlu İsmail lâkabını yeğlemektedir- sözkonusu makaleme tepki olarak yazdığı mektubunda eski ve yeni şeyhine olan bağlılığını şöyle uzlaştırmaktadır:

“… Ben Said Nursi’yi ve eserlerini 1953’den beri tanırım ve onun talebesiyim. Şu anda on bir ton kitabım var, yirmi beş kitap yazdım. Zaman gazetesinde ve diğer dergilerde yazılarım çıkıyor…. Ve Necip Bey yazısının sonunda Atatürk’ten cümleler almış. O da o şemsiyenin altına girmiş…. Ben bu yazıyı Zaman Gazetesinde yayınlamayacağım, çünkü Fethullah Gülen Hoca Müslümanların aleyhinde bir şey yazarsanız hakkımı size helal etmem demiştir” (3).

Fethullahçıların kadrosu, doğal olarak sadece eski nurculardan ibaret değildir. Sahip oldukları ekonomik, siyasal, imaj-propaganda ve eğitim gücü, leşe üşüşen sinekler örneği hemen her tarikattan kitlesel katılımları da beraberinde getirmiştir. Politikaya girmek; devletten teşvik ya da ihale almak; üniversitelerde yönetici olmak ya da akademik yükselme sağlamak; önemli merkezlere kaymakam, vali, emniyet amiri ya da müdürü, hakim, savcı atanmak; şube müdürlüğünden müsteşarlığa kadar bürokraside bir yerlere gelmek; çocuklarını eğitmek, sağlık sorunlarını gidermek ya da iş bulmak ve benzeri konularda çıkar sağlayan, nimet dağıtan bir organizasyon olarak fethullahçılar, Türkiye’deki tüm tarikatlar ve şeriatçı örgütler açısından cazibe merkezi haline gelmiştir. Nurcular ve nakşiler en fazla mürit kaybına uğrarken, bu organizasyona en az mürit kaptıranlar da süleymancılar ve kadiriler olmuştur. Sözkonusu cazibe merkezi sadece şeriatçılar için mi sözkonusudur?!. Elbette ki hayır!.. Propaganda malzemesi olarak kullanabilecekleri, kişisel çıkarına düşkün emekli subaylar, tanınmış masonlar, başta II. Cumhuriyetçiler olmak üzere dünün en hızlı solcuları, ateistleri olan gazeteciler, öğretim üyeleri, sanatçılar -inançları ve yaşamları ile tam anlamıyla farklı olsalar da- yüksek danışmanlık ücretleri; program, makale, kitap, konferans başına ödenen yüksek telif ücreti ve yolluklarla bu organizasyona kapılanabilmişlerdir.

Fethullahçı bataklığını en fazla geliştiren ise, başta M.H.P. olmak üzere tüm sağ partiler olmuştur. Türk-İslâm sentezi adı altında uydurulan yapay ideoloji, Türk sağındaki Türklük bilincini yoketme pahasına siyasal ümmetçiliği ön plana çıkarmıştır. Müridin şeyhi dururken siyasal bir lidere saygı duyamayacağını, bağlanamayacağını kestiremeyen kısır politikacılar, fethullahçı ve benzeri yapılanmalara gaflet içinde yataklık etmişlerdir. Bunun sonucunda, ortaya çıkan manzara: Türklük düşmanı hizbullahçı militanlarla, dar-ül harpçilerin, kaplancıların, Nizam-ı Alem Ocakları ya da Ülkü Ocakları mensuplarının aynı sloganları atmaları; benzer söylemleri paylaşmalarıdır. Bir başka örnek vermek gerekirse, Türklük bilincinin tarihi ocağı olan Türk Ocakları, hocaefendilerinin(!) yayınlarının dağıtımını yapmak, kendisini “yılın adamı” seçmek, Türk Dünyasını cemaate dahil etmek gibi sapkın bir misyon üstlenmiştir. Kısaca, Washington’un erleri, kendilerine modern alp-erenler, Horasan erleri yakıştırmasında bulunarak Türk sağını iğfale devam etmektedirler…

Ülkemizin sağ politikacıları gibi, sol çizgideki politikacıları da, fethullahçıların abartılı reklam gücünden fazlasıyla etkilenmiş görünmektedir. D.S.P. fethullahçılarla tam bir uzlaşma görüntüsü verirken, C.H.P. bu organizasyonla mücadeleden kaçınıp adeta görmemeyi, yok saymayı yeğlemektedir. Başta küçük taşra politikacıları olmak üzere, önümüzdeki genel seçimlerde milletvekili olmak isteyen öğretim üyeleri, bürokratlar fethullahçıların desteğini almak üzere adeta yarışa girmişlerdir. Seçim süreci, bu açıdan fethullahçıların gücüne güç katarken, kaybeden ulusal bütünlüğümüz, barışımız ve de geleceğimiz olmaktadır. Fethullahçılar, oy potansiyeli açısından bakıldığında, gerçekte tabanı olmayan ama yetişmiş kadrosu, ekonomik kaynakları ve de önemli dış desteği bulunan şişirilmiş bir balona benzemektedir. Hocaefendileri (!), her seçim dönemi boyunca siyasal parti tercihi konusunda sessiz kalıp ancak son birkaç gününde, oy tercihinde tabanı serbest bıraktıklarını açıklamaktadır. Oysa bu ülkenin aydınları çok iyi bilmektedirler ki, bu organizasyonun müritleri ve sempatizanlarının oyları, kapatılan Refah Partisinden başka hiçbir yere gitmemiştir, gitmez de. Tıpkı, kendilerinden başka hiç kimseyi gerçek müslüman kabul etmeyen, imam-hatip ya da ilâhiyat mezunu hocaların arkasında namaz kılmayı reddeden süleymancıların Refaha oy vermesinde olduğu gibi. Fethullahçıların kendi siyasal partilerini kurmaları, ülke barajının altında kalmalarının ya da Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının kaçınılmaz olması nedeniyle mümkün değildir. Onlar, reklamla şişirilmiş organizasyonları ile mevcut siyasal sistemi, partileri ve seçmeni ile iğfal etmeyi, laik hukuk düzenini ise içten içe kemirmeyi tercih etmektedirler…

Örgütsel Yapılanma
Fethullahçılar, olası bir devlet soruşturmasına uğramak ve yargılama sürecine girilmesini önlemek amacıyla yapılabilecek hukuki deyimle her türlü muvazaaya, dinsel ifadeyle takiyyeye ya da hile-i şer’iyyeye, halk deyimiyle de sahtekârlığa başvurmaktadırlar. Örneğin, organizasyonun sahip olduğu tüm medya kuruluşları, sık sık kendilerinin hocaefendileri (!) ile hiçbir ilgileri bulunmadığını açıklamaktadırlar. Kâğıt üzerinde doğrudur. Yurt dışındaki yüzlerce okulun, yurt içindeki yüzlerce okul, dersane, yurt, binlerce ışıkevi ve hatta malûm üniversitenin bile hocaefendi (!) ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Kâğıt üzerinde doğrudur (bu kurumlar, “F. Çağ A.Ş.”, “F. Fetih A.Ş.” gibi yaklaşık 100’e yakın şirketin sahipliğinde görünmektedir). Hatta, bu organizasyonun ve hocaefendinin (!) başta sigorta alanında olmak üzere, çoğu devletin kaynaklarını ve masum halkın yardım duygularını sömüren şirketleri de “bulunmamaktadır”, tabii kâğıt üzerinde. Bu organizasyonun bu olmayan şirketleri, doğal olarak devletten teşvik, düşük faizli kredi, ihale de almamakta; saf inançlı Anadolu insanından hiçbir yasal güvencesi olmayan güvene dayalı kâğıtlarla mevduat da toplamamaktadır. Devlete laik olduğu için vergi vermekten kaçınan şeriatçı sermaye, hatta şehir ve kasabaların küçük esnafları bile her ay muntazam biçimde ve doğal olarak bu organizasyona trilyonlar da akıtmamaktadır. Tabii hepsi kâğıt üzerinde…

Fethullahçı organizasyon, yüzlerce eğitim kurumu ve binlerce yurt ve ışıkevinde her yıl yüzbinlerce Türk gencini ailesinden koparma ve devletine-rejimine düşman etme; sonra onların eğitiminden işine, evlenmesine kadar tüm hayatını kontrol altına alma çalışmaları da yürütmemektedir, kâğıt üzerinde. Hatta, yirmi yılı aşkın bir süredir Polis Akademisinde “koridor başkanlığı”ndan, “sınıf başkanlığı”na kadar inen bir örgütlenme ile henüz tanışmış bile değillerdir. Emniyet, Adalet, İçişleri, Eğitim ve Sağlık teşkilâtları başta olmak üzere devlet içinde kadrolaşma çalışmalarıyla da hiçbir ilgileri bulunmamaktadır. Örneğin, “28 Şubat Kararlarından sonraki genel tasfiyeye ve de Aralık Şûrasında atılan 86 subay ve astsubayın 53’ünün bizden olmasına rağmen hala 30 valimiz ve yüzlerce kaymakamımız görevde; geçtiğimiz ay Danıştay’da bir Daire Başkanı seçtirdik” diyenler kendilerinin dışındadır. Israrla Türk Silâhlı Kuvvetlerine sızmak isteyenler de onlar değildir; Y.A.Ş. kararı ile Orduyla ilişkisi kesilenlere de iftira edilmektedir. Milli Güvenlik Kurulu’nun çeşitli birimlerinde kendileriyle bağlantılı danışmanları da sözkonusu bile değildir. Tabii hepsi kâğıt üzerinde…

Fethullahçı organizasyonun bölge imamları marifetiyle yönetildiği külliyen yalandır. Bu toplantılara ilişkin olarak elde edilen ve hocaefendinin (!) ses ve görüntüsünü -talimatlarının içeriğiyle birlikte ortaya koyan- kasetleri de aslında montajdır. Fuller, Henze gibi C.I.A. görevlileri, hocaefendinin (!) doğru yolu buldurduğu müritleridir. Hatta, tüm C.I.A., yakın bir gelecekte tümüyle ışıklandırılacak ve kardeş organizasyon olarak İslâm ümmetine hizmet edecektir. Onların gösterdiği her yere gitmek; “ılımlı İslâm” temsilcisi olarak okul açmak; kırmızı pasaportlu Amerikalı öğretmen istihdam etmek; C.I.A. şemsiyesi altında özellikle Rusya’da K.G.B.’yi ve mafyayı aşmak ne ulvi bir başarıdır, ne büyük bir İslâmi misyonerliktir. New York’un en pahalı ve gösterişli binası olan “Empire State Building”in 43. katındaki lüks büro bile, neredeyse Nobel Barış Ödülüne aday gösterilecek kıymetteki hocaefendinin (!) A.B.D.’ndeki tedavisine yardımcı olma işlevini yerine getirmektedir. Bu teveccühe lâyık olabilmek için hocaefendinin gösterilen her yere, örneğin Diyanet İşleri Başkanı dururken Türkiye’yi resmi pasaportla temsilen Papa ile buluşmaya gitmesi; Türklük düşmanı ortodoks din adamlarıyla sevgi-barış pozlarında fotoğraflar çektirmesi; sonra Türkiye Cumhurbaşkanı’nın elinden “yılın adamı” ödülünü alması … kısaca bunların hepsi “faydalı ve hayırlı işlerdir”. Ama bir de yanlış anlayan “fesatçılar” olmasa!..

28 ŞUBAT KARARLARI SÜRECİNE KATKI ÖNERİLERİMİZ
P.K.K., Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelmiş en büyük iç ve dış tehdit organizasyonudur. Fethullahçılar da, Türkiye’nin laik hukuk sistemine, Türklük bilincinin kökleşmesine, Cumhuriyet bireyi oluşumuna, tam bağımsızlığımıza yönelmiş en büyük iç ve dış tehdit organizasyonudur. P.K.K.’lılar açıktan açığa silahlı ve politik kavga yolunu seçerken; fethullahçılar sessizce ve sinsice devleti içten ele geçirme yolunu yeğlemiştir. P.K.K.’lılar insanımıza sadece kan ve gözyaşı verirken; fethullahçılar, eğitime yaptıkları akılalmaz yatırımlarla ve propaganda teknikleriyle körpe beyinleri yıkamakta, kendi sistemine ve hatta ailelerine yabancılaştırmakta, militanlaştırmaktadır. P.K.K. yalnızca yoketmektedir. Fethullahçılar ise, devletin ve rejimin varlığına kasteden kadrolaşma ihanetinin yanısıra, Türkiye’de, kısmen eğitim ve sağlık alanında; Rusya’da, Balkanlarda ve özellikle Irak’daki Türk azınlıkların eğitimi alanında somut, bazı önemli hizmetler gerçekleştirmektedir, ama sadece kısa vadede. A.B.D. ile Türkiye’nin çıkarlarının örtüştüğü sürece. Uzun vadede siyasal ümmetçiliği öngören, ipleri dışarıda bir şeriatçı organizasyonun, Türkiye ve Türk Dünyasına kısaca her an ihanet beklentisinden başka ne faydası olabilir ki?!.

Fethullahçılar, kendi organizasyonlarını ifade için hukuk sistemimizde ve de literatürde yeri olmayan bir sıfatı önesürmektedirler: “Sivil Toplum Cemaati”… Bir grubun N.G.O yani Sivil Toplum Örgütü olabilmesi için evrensel nitelikte kabul edilen birtakım asgari koşullara sahip olması gerekir: Önce legal yani yasalara uygun olarak tüzel kişiliğinin bulunması; sonra örgüt içi demokrasinin tam işlerlik halinde bulunması (kaydı hayat koşuluyla yönetimin sözkonusu olmadığı bu yapılanmada seçim esastır) bir zorunluluktur. Fethullahçı organizasyonun kendine yakıştırdığı bu sıfat, en cahil, IQ’su en düşük insanları bile güldürecek bir saçmalığı ifade etmektedir. Fethullahçılar, A.B.D.’de görmeyi alıştığımız en ileri reklam ve propaganda yöntemlerini kullanırken, diğer yandan da Türkiye içinde klasik “şark kurnazlığı” içinde hareket etmekte; kâğıt üzerinde ispatlanamayacağını düşündükleri suç niteliğindeki eylemlerini birbiri ardına işleyebilmektedirler.

O halde, bugüne kadar Türkiye’de politikacıların, adli kurumların ve hatta Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinin telaffuz bile etmediği gerçek sıfatı açık açık ifade etmek gerekirse, fethullahçılık cürüm işlemek için oluşturulan bir teşekküldür. Anayasal düzeni değiştirmek için Devleti elegeçirmeyi amaçlamak, cürümlerin yani suçların en ağırıdır. Ayrıca, yandaşlarını koruyup kolladığı için de mafya türü çıkar ağırlıklı bir organizasyondur. Fethullahçılık, hem laikliğe karşı işlenen suçlar, hem de organize suçlar kapsamında değerlendirmeye alınması acilen gerekli bir oluşumdur. Nasıl mı?!. Fethullahçılık, olumlu-olumsuz her türlü propagandayı reklam unsuru kabul edip geometrik biçimde büyüyen, devletin bünyesini elegeçirmeye çalışan -tabiri caizse- habis bir urdur. Bu habis urun kesilip atılması için önce “dokunmak” gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dokunulmazlığı olan Hadep’li milletvekillerine haklı olarak ve kararlı biçimde “dokunmuştur”. Yurt dışına kaçanların söylemleri, bu dokunmanın haklılığının somut kanıtlarıdır. Sıra, kaçınılmaz bir biçimde fethullahçılara gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, fethullahçı organizasyonla ilgili savunma mekanizmasını bir an önce harekete geçirmek zorundadır. Bu organizasyon, kabul edilebilir inanç ve fikir özgürlüğü sınırlarını çoktan aşmış; laik hukuk sistemimizi ve de Anayasal düzenimizi yıkma noktasına gelmiştir. Özetle kaydetmek gerekirse, eğitim ve teknolojiye yatırım yaparak adım adım devleti elegeçirmeye çalışan fethullahçı organizasyon, mevcut kadrosu ve ekonomik-siyasal ve de dış destek-propaganda gücüyle Cumhuriyet Tarihimizin gelmiş-geçmiş en tehlikeli örgütüdür. İşte başlangıç için, devletin yetkili makamlarına bu cürüm teşekkülünün dağıtılması için bazı somut öneriler:

Fethullahçı organizasyon, her ay, Türkiye’nin hemen her tarafında müritleri olan işadamlarından ve esnaftan makbuzsuz-kayıtsız trilyonlarca lira toplamakta; dış yardımlarla birlikte toplanan bu paralar, okul-dersane-yurt ve evlerin giderlerine sarfedilmektedir. Aynı şekilde, yurt dışında 300’ü aşan okulun masrafları da çantalı öğretmen-kuryeler vasıtasıyla elden karşılanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre, her ne ad altında olursa olsun Valiliklerin izni olmaksızın para toplanması suçtur. Keza, yurtdışına illegal yoldan para çıkarmak da kaçakçılık kapsamında suçtur. Aynı şekilde fethullahçı işadamları da, Rusya Federasyonu, CIS ülkeleri ve Balkanlara yaptıkları yatırımlar için çantalı öğretmen-kuryeleri kullanmakta; kayıt korkusuyla, legal yollardan yani banka havale işlemlerine başvurmaktan kaçınmaktadırlar. Kâğıt üzerinde sözkonusu okulların sahibi görünen şirketlerin ve bağlantılı işadamlarının muhasebe kayıtlarında yapılacak ciddi bir çalışma, fethullahçı organizasyona büyük bir darbe indirecektir. Bu yolla, özellikle Rusya, Balkanlar ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde mafyaya kaptırılan, rüşvet olarak dağıtılan, batırılan milyonlarca doların, bir başka ifadeyle Türkiye’nin zaten kıt kaynaklarından yapılan illegal aktarımın boyutları da saptanmış olacaktır. Kuryelerin ve tahsildarların saptanması, ilgili şirketlerin muhasebe kayıtlarına ulaşılması devlet için “çocuk oyuncağı” sayılır. Halihazırda eksik olan, niyettir, kararlılıktır, siyasal iradedir.
Fethullahçı organizasyonu, Türkiye’nin en büyük sivil istihbarat örgütü ve arşivini oluşturma yolunda girişimlerini sürdürmektedir. Kendi organizasyonları açısından potansiyel risk taşıyan politikacılar, gazeteciler, T.S.K. Komuta kademesinde yer alan hedef subaylar, bürokratlar, öğretim üyeleri vd. hakkında “yerlebir” etmeye yönelik ya da en hafifinden “şantaj” değeri taşıyan ses ve görüntü kasetlerinin, her türlü ailevi-yakın çevre ve de kişisel istihbari bilgilerin bir merkezde toplanmakta olduğuna ilişkin duyumlar gelmektedir. Türk yasalarına göre böyle bir oluşum, girişim aşamasında olsa bile ağır suçtur. Bu duyumların doğruluğunun araştırılması, Türk istihbarat birimlerinin deneyim ve yeteneği dikkate alındığında hiç de zor değildir.
Fethullahçıların muvazzaf subayların yanısıra, askeri eğitim kurumlarına sızma girişimleri öteden beri kamuoyunca bilinmektedir. Yüksek Askeri Şûra’nın onurlu bir kararlılık ve gerçek vatanseverlilikle bu tür sızmalara karşı radikal önlemlere başvurması, fethullahçı organizasyonu hiç ama hiç caydırmamaktadır. En az 10 yıl ya da daha ötesine yatırım yapan fethullahçı organizasyon, yatılı kurslarında militanlaştırdıklarından (kazandıklarından) emin oldukları çok zeki ve başarılı öğrencileri, askeri eğitim kurumlarına girmeye yönlendirdikleri de bilinmektedir. Fethullahçı ya da başka tarikat veya radikal dini grup üyelerinin Y.A.Ş. kararlarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edilmeleri, bu sapkınlara müritleri nezdinde aksine itibar sağlamaktadır. Türk Silahlı Kuvvetlerine organize biçimde sızmak, dışarıya bilgi akışını da sağlamak demektir. Askeri mevzuata göre, böyle bir eylem, girişim halinde olsa bile suçtur ve ceza gerektirmektedir. Bundan sonra, şeriatçı faaliyetler kapsamında meselâ fethullahçı bilinen subay ve astsubaylara T.S.K.’nden ihraç cezası verilirken, arkalarındaki hocaefendi (!) örneği başta olmak üzere deşifre olmuş organizasyon yöneticilerinin de sorgulanıp yargılanmaları gerekir. Bir başka ifadeyle, devlete karşı cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturanların yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması kaçınılmazdır ve en etkili mücadele yoludur. Bu öneri, kararlı, radikal sonuçlarıyla birlikte, şeriatçı örgütler için de caydırıcı nitelik taşımaktadır.
Fethullahçı organizasyon içinde yer alan başta medya kuruluşları olmak üzere tüm şirketlerin muhasebe kayıtlarının incelenmesi, organizasyonun kirli-yasadışı ilişkilerinin çorap söküğü gibi çözülmesine yolaçacaktır. Organizasyonun kamuoyu nezdinde sözcülüğünü yapanların yanısıra, kilit yöneticilerin de (özel kalem müdürleriyle birlikte) gözaltına alınmaları ile başlatılacak yasal süreçte, yoğun sorgulama yöntemlerinin uygulanması da bu mafyavari yapılanmanın çözülmesinde önemli etken olacaktır. Tipik bir örnek olarak, öncelikle Polis Akademisi ile birlikte, devleti temsil eden, devletten maaş alan ama fethullahçı organizasyonun militanı olarak hareket eden mülki yöneticiler arasındaki kadrolaşmanın tüm boyutları ile ortaya çıkarılması gerekmektedir. Kamuoyundaki tereddütlerin giderilmesi, karşı propagandaya izin verilmemesi ve de stratejik devlet kuruluşlarının bu safralardan temizlenmesi için konuyla ilgili skandal nitelikli bilgi ve belgelerin, anlamsız gizliliklerden kaçınılarak halka maledilmesi şart görünmektedir. Bu örnekte de fethullahçı olarak temayüz eden üst düzey organizasyon yöneticilerinin sorgulanması ve yargılanması, çözülme sürecinin hızlanmasına katkıda bulunacaktır.
Üniversitelerde yönetici konumundaki fethullahçıların tasfiyesi ve diğer şeriatçı kadrolaşmanın çözülmesi için Y.Ö.K.’na istihbari bilgi akışı sağlanmalı ve bu doğrultudaki tasfiyeler düzenli olarak denetlenmelidir. M.G.K., (T.İ.B. dahil) öğretim üyesi danışmanlarını, konferansçılarını yakın izlemeye almalıdır. Keza, üniversitelerin yanısıra, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi ve de Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu da sürekli büyüteç altında tutulmalıdır. Aynı şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, İslâmiyetin özünde ruhban benzeri aracılara yer olmadığını; sonradan çıkan tarikat ve cemaat benzeri organizasyonların müslümanlar arasında bölünmeye ve çok yönlü istismara yol açtığını ve devlet düşmanlığına kadar gittiğini kitle iletişim araçları vasıtasıyla sık sık gündeme getirmesi ve vurgulaması gereklidir. Diyanet İşleri Başkanı’nın, hocaefendiyle (!) görülecek onur ve yetki hesaplaşmasının zamanı gelmiştir.
T.B.M.M., fethullahçı ve benzeri şeriatçı nitelikli tarikat ve organizasyonları tüm boyutlarıyla ortaya çıkarmak için mutlaka “pişmanlık yasası” çıkarmalıdır. İtirafçılara cazip ceza indirimleri sağlanmalıdır. Bu taktirde önemli bir bölümü çıkar ilişkilerine dayalı organizasyonun darmadağın olması kaçınılmaz görünmektedir.
Fethullahçı organizasyona müdahale, yasal çerçevede ve ödünsüz olarak uygulanmalıdır. Tüm olasılıklar önceden dikkate alınmalıdır. Örneğin, A.B.D. Büyükelçisi ya da İstanbul Konsolosu, olası destek girişimlerine karşı önceden uyarılmalıdır. Keza, sadece medya kuruluşlarının kapatılması, ekonomik gelir kaynaklarının kurutulması gibi geçici önlemlerle yetinmek de çözüm getirmeyecektir. Bir örnek olarak, bu organizasyonun TV kuruluşu kapatılsa ya da Kablo TV’den çıkarılsa, büyük bir olasılıkla Med TV’nin yayın yaptığı uydu ve ülkeden yayınını sürdürme şansı sözkonusu olacaktır. Önemli olan, elebaşılarını yurtdışına kaçırmadan, gereğini -yasalar çerçevesinde- Türkiye’de “tam dokunarak” yerine getirmektir…

SONUÇ: İki basit soru, iki anlamlı cevap:

Soru: Yurt içinde ve dışında yüzlerce eğitim kurumuna; yetişmiş küçümsenemeyecek ölçüde militan bürokrat kadrosuna; adeta küçük bir eğitimci ordusuna; beyinleri yıkanmakta olan yüzbinlerce öğrencinin barındığı yurt ve evlere; her ay ortada dolaşan trilyonlarca liralık gelir kaynağını tahsil eden, nakleden ve sarfeden tahsildar, kurye ve mutemetlere; yurtdışı temsilciliklere; malûm servis yetkilileri ile işbirliğini gerçekleştiren iyi yetiştirilmiş koordinatörlere; çok sayıda şirkete, derneğe, vakıfa ve basın-yayın kuruluşuna; istedikleri ve gerekli gördükleri kişilere devlet makamlarını peşkeş çekebilme, milletvekili seçtirme ya da danışmanlık vererek satın alma rahatlığına; etkili bir imaja, reklam ve propaganda gücüne sahip, devleti ele geçirme iddiasındaki bir suç organizasyonunun gerçek yöneticisi, sadece ilkokul eğitimi almış hocaefendileri (!) olabilir mi?!.

Cevap: Cevap zaten sorunun içinde…..

Soru: Fethullahçılar nereye koşuyorlar?!..

Cevap: Türkiye Cumhuriyeti’nin barış, huzur ve iç güvenliği için bir başlangıç olarak önce askeri hapisanelere!..

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türklük bilincinin simgesi, ulusal birliğimizin ortak paydası, çağdaşlaşmanın öncüsü, ATATÜRK’e sevgi ve rahmetle…

Türkiye’yi ortaçağın karanlıklarına, siyasal ümmetçilik batağına çekmeye çalışan din tâcirlerine, yabancı servis ajanlarına, kısaca Türklük düşmanlarına lânet ve nefretle…

DİPNOTLAR:

* İletişim için (e-posta) : hablemit° ada.net.tr

1. Dr. Necip Hablemitoğlu, “Fethullahçı İhaneti (1)”, Kırım, 24: Tem.-Eylül 1998, s. 3-8.

2. Olumsuz tepkiler için bkz. Oğuz Çetinoğlu, “Dr. Hablemitoğlu’na Cevap: İhanet Değil, Hizmet Var”, Kırım, 25: Ekim-Aralık 1998, s. 27-28; Yard.Doç.Dr. Alâeddin Yalçınkaya, “Ruslar Türk Ülkelerinde Yaptıkları Tahribatlarda Ceditçileri Kullandı: Ceditçilerin Bilinmeyen Yönleri”, Tarih ve Medeniyet, 55: Ekim 1998, s. 26-31; M. Latif Salihoğlu, “Fikir Çarşımız: İsnat ve İftiraya Cevap (1-5), Yeni Asya (bizzat yazarı vasıtasıyla e-posta yoluyla şahsıma gönderilen bu 5 gün arka arkaya yayınlanan yazının tarihlerini tespit edemedim. Eleştiri sahibi yazarın tam beş gün süren yazılarının ruhunu (!) ve seviyesini (!) yansıtan bir cümlesi: “Ve Bay Hablemitoğlu! Evvelâ, ağaç tepesine çıkarak yazı yazılmaz diye bir kaide mi var? Said Nursi’nin hayranlık uyandıracak bu ender hâlini, siz neden küçümsemektesiniz?” İnternet ya da posta vasıtasıyla doğrudan gönderilen çok sayıda küfür ve tehdit dolu mektubun yanısıra, Hollanda’dan dünyanın 65 ülkesine dağıtımı yapılan ve S.O.T.A. (Türkistan ve Azerbaycan Araştırma Merkezi) tarafından hazırlanan “Türkistan Bülteni”nde bu tepkilerden yayınlananlar olmuştur. Aynı bültenin müteakip sayısında (23 Aralık 1998, Sayı: 1998: 048) yayınlanan cevabım şöyledir:

“T-N Ortamında Gaspıralı’ya saldırmanın, Türklüğe hakaret etmenin cazibesini acı bir biçimde öğrenmiş bulunuyorum. Yüzlerce mektup ve e-mail yağdı, paketlerle risale-i nurlar gönderildi. Hakaretler, küfürler, tehditler birbirini izledi. Hiç şikâyet etmiyorum, çünkü ben bunları resmen hak ettim. Hiç olmazsa bu Türklük düşmanı şeriatçıların maskeleri bu vesileyle bir kere daha indi ve iğrenç yüzleri ortaya çıktı. Bu arada, kaydetmeliyim ki, Gaspıralı, Atatürk ve diğer aydınlanmacı önderlerin arasında şahsıma da hakaret edilmesinden ayrıca onur duydum. Her ne kadar Dr. Buğra Atsız, Sefa Martin Yürükel, İhsan Yokuş, Doç.Dr. Timur Kocaoğlu gibi az sayıda arkadaşımızın moral desteği olmuşsa da, ben yine T-N ortamında sessiz kalmayı yeğleyen çoğunluğun, Gaspıralı’ya olan saldırıyı içlerinden de olsa kınadıklarına inanıyorum. T-N’de yayınlanan iki olumsuz eleştiride doğrudan şahsıma yapılan hakaretleri, bir karşı fikir, bir eleştiri diye değerlendirmek mümkün değildir. Etik açıdan bu kişisel sataşmalara cevap hakkım doğmuştur. Sayın Tütüncü’nün bu yazdıklarımı T-N’de yayınlamasını rica ve talep ediyorum:

1. Tüm eleştirilerde Gaspıralı’ya hakaretler (din düşmanı, rus işbirlikçisi, rusdan da beter, insan bile değil vb.) yinelenmiştir. Ama yüzlerce eleştiri mesajı içinde en ağır hakareti T-N’de Sayın Nail Ünlü yapmış ve Gaspıralı İsmail Beyi Nurculuk ekolü içine dahil etmiştir. Ayıptır, günahtır Sayın Ünlü. Gaspıralı İsmail Bey, Rus Hükûmetine, misyonerleri ve de panslavistlere karşı savaşım verirken, sizin “insan güzeli” hocanız daha dünyaya bile gelmiş değildi. Kısaca, bunca eleştiri içinde Gaspıralı’yı nurcu kabul etmekle O’na iltifat ettiğini, onurlandırdığını sanan bu kişiye ve Gaspıralı’yı geçen sene Türkiye’yi ziyaretinde çocuklarına tarih öğretmek için hem de NURCU KİTAPLARI SATAN BİR KİTAPÇIDAN aldığı kitap sayesinde tanıdığını yazan Texas-Houston’dan Sayın Kasap’a söyleyecek bir söz bulamıyorum. Anlıyorum ki, İhlâs Holding, Hüseyin Hilmi Işık, Said-i Kürdi, hocaefendi (!) kendileri için herşeyden ve herkesten, Türklüğün önderlerinden daha da önemli ve hatta “mukaddesmiş”; Allah onlara bilgi, akıl ve iz’an nasip eylesin!..

2. Tüm eleştiri mesajlarında olduğu gibi, Sayın Ünlü, “hayatında beş kuruş parayı hayır yahut amaç için harcıyamayanların, maaşının ve kazandıklarının çeyreğini hatta yarısını verenleri anlamaları mümkün değildir” cümlesine yer veriyor. Yazıktır, İslâmiyette ibadet de, iyilik de gizlidir. Sizin İslâmiyetin ulviliğinden, erdemlerinden haberiniz yok. Bir kısmınız din adına sömürülüyor, bir kısmınız din adına sömürüyor. Benim gibi İslâmiyet ile gurur duyan samimi müslümanları bu yolla töhmet altına sokamazsınız. Türk üniversitelerinde paltosuz kışı geçiren, açlıktan ders sırasında bayılan öğrenciler var. Sokak çocukları var. Kışın yakacak bulamayan nice çaresiz fakir insanlar var. Ben bunları görüyorum. Yaptıklarım Allah ile benim aramda. Üstelik maaşımın yaklaşık yarısını bu devlete vergi olarak anında ödüyorum. Vergi kaçırmıyorum. Kula kulluk etmiyorum. Ailemin rızkını da hiçbir şekilde nurcu, fethullahçı, nakşi, süleymancı, kısaca devlet ve rejim, Türklük düşmanı şeriatçı sapkın tahsildarlara kaptırmıyorum. Aramızdaki farklardan biri de bu.

3. Adıgeçenlerle şahsım arasındaki farklar elbette bu kadar değil. Örneğin, sözkonusu Gaspıralı’ya saldırıyı içeren makalenin İhlâsçıların yayın organında nasıl çıktığını anlayamadıklarını ifade ediyorlar. Anlayamadıkları daha o kadar çok şey var ki!.. Aynı şekilde, CIA, KGB, KIP, Mossad, M15-M16 gibi gizli servislerin Türkiye’de ve Türk Dünyası içinde çalışmalarının sözkonusu olmadığını, bunun benim kişisel vehmim olduğunu belirtiyorlar. Onlara göre ben “zihnini yabancı istihbarat birimleri ile bozmuş” biriyim. Aslında düşman benim ve benim gibilerin kafası içinde. Asla böyle servisler yok, ben uyduruyorum, etrafımda bir korku çemberi uyandırmaya çalışıyorum. Yazık, hem de çok yazık!.. Bilgisizliğin, cehaletin ve gafletin ve dolayısıyla ihanetin ancak bu kadarı olur. Sanıyorum, Sayın Ünlü ABD’de yaşıyorlar, bir anlamda yabancı servislere adres veriyorlar. Allah kendilerine selâmet versin, vatanımızı bunlardan uzak tutsun!..

4. Eleştirilerin tümünde dikkat çeken ortak bir yön daha var ki, o da şu: Eleştiri sahipleri, kendilerine uhrevi, ilahi bir hava vererek, dinsel kimliklerini bir “kadı” havası içinde kullanmaya özen gösteriyorlar. Kendilerinden olmayanları kategorize ederek yargılıyorlar ve sonuçta “din düşmanı” yaftasını yapıştırıyorlar. Sanırsınız ki, bunlar hâşâ Allah’ın özel olarak yarattığı ruhban tosuncuklar!.. Oysa biliriz ki dinimiz en son ve en gelişmiş din. Ruhbanlık yok, kula kulluk etmek yok!.. İslâmın özünde gerçekte mezhepler, tarikatlar ve bu anlamda cemaatlar da yok!.. O halde bunlar hangi delikten çıktılar, hangi örümcek yuvalarında ortaçağın engizisyon mahkemelerini kurup da Gaspıralı’yı, Atatürk’ü, şahsımı ve de aynı çizgide yer alan tüm Türk aydınlarını yargılama hakkını kendilerinde buldukları gibi soruların cevabı ile değerli vakitlerinizi almak istemiyorum. Zaten bilen biliyor.

5. Şeriatçılara göre Gaspıralı’nın önemli olmadığını hepimiz gördük. Saldırgana kınama yok, çünkü o da kendilerinden. T-N ortamında ürküntü yaratmamak için Gaspıralı’yı da nurcu daire içine alarak konuyu kapatma peşindeler. Ancak tüm eleştirilerde bir başka ortak yön daha var: Bunca yazdıkları arasında kesinlikle Hz. Peygamberimizin adı geçmiyor. Kur’an-ı Kerim’den de hiç bahsedilmiyor. Ama varsa yoksa Said-i Kürdi ve hocaefendileri!.. Yazdıklarına baktığınızda, dünyanın ekseninde yalnızca onlar var. Hocaefendilerinden önce Türklük, Türk Tarihi, Türklüğe hizmet ve hatta sanırsınız ki İslâmiyet bile yok. Herşey kendileri ile başlayıp kendileri ile devam ediyor. Sanki dünya bile onların boynuzlarında dönüyor. Milat kavramı kalkmış hocaefendiden önce, hocaefendiden sonra olmuş. Risale-i nurlar, hocaefendinin kitap ve kasetleri, hâşa dinin temel direği. Hz. Peygamberimize saygı yok!.. Kur’an-ı Kerim’e önem yok!..

6. Ya Atatürk?!. Zaman gazetesinin yazarı İsmail Hekimoğlu mektubunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Atatürk’e atıfta bulunarak şahsımı şu cümle ile kategorize edebiliyor: “Ve, Necip Bey yazısının sonunda Atatürk’ten cümleler almış. O da o şemsiyenin altına girmiş”. Hangi şemsiye, onu açıklamıyor; Türkiye Cumhuriyeti yasaları önündeki sorumluluğunu hatırlıyor ve mesaj verip geçiştiriyor. A.B.D.-Saratoga’dan Dr. Mehmet Cirit, Türk yasaları yerine A.B.D. yasalarına tabi olmanın rahatlığı içinde takiyye denen riyakârlığı yapmadan, Atatürk’ü minare yıktıran, Uşak şehrini bombalatan bir “şerefsiz” olarak nitelendiriyor. Yunanlılara sevgi mesajı sunarken, Atatürk’e kin kusuyor. Ekrem Kasap, ümmetçi ülkücülüğünü ilân ediyor ve Gaspıralı’yı savunan yazımı fesat çıkarıcı yazı olarak nitelendiriyor. Ayrıca IQ ve ahlâksal düzeyini, tarikat-cemaat terbiyesini sergileyerek, şahsım için “kuzu postuna bürünmüş ayı” yakıştırmasında bulunurken (kurt değil) çekincesini de not düşüyor. Ali Bayram, hocaefendisine “… Beyefendiyi bugün bütün dünya biliyor ve her kesimden insanlar takdirle karşılıyor, gerek doğulu gerek batılı ilim ve fikir adamları onun karizmatik bir insan, hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük bir değeri olduğunu kabul ediyorlar” biçiminde vıcık-vıcık yağ çekebiliyor. Nail Ünlü, yazdıklarımı laikçi-sol söylemi olarak nitelendirirken, bu söylem sahiplerine “sol dangalaklar” yakıştırmasını yapabiliyor. İşte fethulllahçı usulü sevgi, barış, hoşgörü, saygı örnekleri!.. Ne diyebilirim ki, Allah lâyıklarını versin!.. Adres belirtmeksizin müstear adlarla hakaret ve tehdit mesajları gönderenlere de âcizliklerinden ötürü sadece acıyorum, tabii biraz tiksinerek…

7. T-N’de yayınlanan eleştirisinde, Sayın Ünlü, benim bilgisizce değerlendirme yaptığımı iddia ediyor ve örnekle veriyor. Ben Cumhuriyet Tarihçisiyim. İddia sahibinin izbe tekkelerde çürüttüğü ömrü kadar arşivlerde çalıştım. İlâhiyat Fakültesi’nde Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersini verdim. Hangi tarikat ve cemaatin hangi kökenden geldiğini, çıkara dayalı işbirliklerini, çelişki ve düşmanlıklarını en iyi bilenlerden biriyim. Türkiye’deki ideolojik sağ-sol örgütler konusunun uzmanıyım. Tarikat ayaklanmalarının ve dış bağlantılarının üzerinde yıllarca çalıştım. Fethullahçılar, ışıkçılar, nurcular (cemaatler dahil) bir tarihçi olarak ilgi alanımın içinde. Sayın Ünlü, kendileri ile nurcular arasında somut bir ilişki olmadığını, hatta ortada bir reddin olduğunu iddia ediyor. Oysa, mektup sahiplerinden biri olan İsmail Hekimoğlu, dürüstçe şu satırları yazıyor: “Ben Said Nursi’yi ve eserlerini 1953’den beri tanırım ve onun talebesiyim…. Bana göre Said Nursi büyük bir İslâm alimidir… Bu yazıyı Zaman gazetesinde yayınlamayacağım. Çünkü Fethullah Gülen Hoca Müslümanların aleyhinde bir şey yazarsanız hakkımı size helâl etmem demiştir”. Sayın Ünlü, siz kimi kandırıyorsunuz?!. Demek ki, sözkonusu gazetelerde hedef gösterilenlerin tümü müslüman değil ki, aleyhte yazılar yayınlanabiliyor. Kimin müslüman olup olmadığına ancak Allah karar verir, fethullahçı sapkınlar değil…

8. Eleştirilerin tümünde, Kırım kökenli olmam dolayısıyla fethullahçıların Kırım’a eşsiz ve unutulmaz hizmetlerine nankörlük ettiğim vurgulanıyor. Ayıptır. Kırım davası, fethullahçılardan da önce vardı. Hatta Gaspıralı’dan önce, 1783’den bu yana var. Fethullahçıların Kırım’daki ikibuçuk okulu ve birkaç küçük ölçekli fabrika girişiminden söz etmek için Rusya’da 6000’den fazla usulü cedit okulunun açılmasına öncülük eden Gaspıralı İsmail Beyi yok farzedemezsiniz. İttihat ve Terakki döneminin Teşkilât-ı Mahsusası’ndan bu yana varlığını sürdüren Kırım Milli Merkezi’ni de yok sayamazsınız. ICC ve Milli Fırka’nın devamı niteliğindeki siyasal yapılanmaları da gözardı edemezsiniz. Kişisel açıdan şahsımı da devre dışı bırakamazsınız. Sizin hocaefendinizin (!) henüz İzmir’de esamesi okunmazken, 1968’den itibaren aktif biçimde Kırım davası için çalışmaktayım. 1974’de İstanbul-Boğaziçi Yayınevinde yayınlanan “Türksüz Kırım: Yüzbinlerin Sürgünü” adlı kitabımın sonrasında sürgünü konu alan ikinci bir eser henüz Türkiye’de yayınlanmış değil. Başta Kırım olmak üzere tüm Türk Dünyası ile ilgili olarak en zengin kişisel arşivin sahibiyim. Bilenlerle bilmeyenler bir değil. Üstelik, ima ettikleri gibi hayatımın hiçbir döneminde solcu olmadım. Komünist emperyalistlere mücadele kapsamında yayınlarım var. Samimi bir müslüman olmakla her zaman gurur duydum. CKMP döneminde, Türk millliyetçilerini iğfal amacıyla ortaya atılan Türk-İslâm sentezi gibi temelsiz, yapay, saçma ideolojiye karşı çıktığım, okulumda Ötüken dergisini sattırdığım için Atsızcı suçlamasıyla bu partiden ihraç edildim. 1970’den bu yana, Türkçülüğün siyasal partisi olmayacağına dair inancımı muhafaza ediyorum. Türkçü ümmetçi olmaz ama samimi dindar olabilir. Sözlerim ve eleştirilerim, bugüne kadar dindar ve biraz da milliyetçi görünerek Türk milliyetçilerini iğfal etme alışkanlığını sürdüren ümmetçi, şeriatçı şarlatanlara, üçkâğıtçılara, ahlâksızlara, şaklabanlara. Sevgili fethullahçılar, nurcular ve diğerleri, beni ve benim gibi milyonlarca Türk aydınını siz yargılayamazsınız. Allah hakkınızda en hayırlısını versin!..

SONUÇ: SOTA Türk Dünyasının internetteki sesi. Lütfen Sota’nın aktivitelerini tarikat-cemaat borazanı gibi görme ve kullanma çabası içine girmeyin. Sota’da müslüman olmayan Türklerin de hakları var. Benim gibi düşünen milyonlarca insanı bu kadar rahat yargılayabilen, Gaspıralı ve Atatürk gibi önderlere rahatça hakaret etme hakkını kendinde görebilen sapkın şeriatçıların, Gagauzlar, Karaimler, Yakutlar ve diğerleri hakkındaki düşüncelerini tahayyül etmek bile istemiyorum. Sota’da İslâm Dünyasının sorunları da yeralsın, destekleyelim ama tarikat-cemaat nifakı, bozgunculuğu girmesin. İzin vermeyelim. Hiç kimseyi düşünce ve inançlarından ötürü rahatsız etmeyelim. Bu açıklamaya cevap vermek isteyenler, hatta kinlerini kusmak isteyenler için adresimi veriyorum (hablemit°ada.net.tr). Kimse bana cevap verme adı altında Sota’yı kullanarak Türklüğe hakaret etmesin. Türklüğe, Türkçülüğe, Gaspıralı ve Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’nin başta laik hukuk sistemi olmak üzere temel yapısına ve ilkelerine dil uzatılırsa, anında karşılık verileceğinden de kimsenin şüphesi olmasın. Sayın Yürükel’in deyimiyle, bu duyarlılığı göstermek için Türk aydınlarına davetiye göndermek gerekmiyor. Türkiye’yi ve Türk Dünyasını savunmak hepimizin asli görevi. Sevgilerimle. Dr. Necip Hablemitoğlu”.

3. Zaman Gazetesinin yazarı Ömer Okçu’nun “Hekimoğlu İsmail” müstearıyla gönderdiği 2.12.1998 tarihli mektup. Ayrıca, lehte tepkiler için bkz. Kürşat Karacabey, “Gaspralı’ya Gerici Saldırı”, Yeni Hayat, 50: Aralık 1998, s. 24-26 (Sayın Av. Karacabey’in bu değerli eleştirisi, Kırım dergisinin 25. sayısında aynen iktibas edilerek yayınlanmıştır); Av. Ünsal Aktaş, “Başyazı: Gaspıralı mı? Hiç Önemli Değil!..” Kırım, 25: Ekim-Aralık 1998, s. 1-3; yine aynı derginin aynı sayısında yayınlanan yazılar için bkz. Hablemitoğlu, “Şeriatçıların Atatürk’ten Sonra Yeni Hedefi: Gaspıralı’ya Saldırı” (s. 3-19) ve “Eleştirilere Cevaplar” (s. 32-34); İhsan Yokuş, “Gaspıralı’ya Hakaret” (s. 31). Ayrıca bkz. İrfan Ülkü, “Meğer Gaspıralı da Rus Ajanıymış”, Orta Doğu, 21 Ekim 1998.

Kaynak: http://www.nurettinveren.net

Kategorisi: Necip Hablemitoglu’nun Yazıları

 

FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI
Posted on Haziran 27, 2007 by fetos
Dr. Necip Hablemitoğluçinde bulunduğu ve bütün bu olumsuz düşüncelerini rahatlıkla gündeme getirebildiği demokratik rejim içerisinde, ‘hoşgörü beklentisi’ içerisinde siyasi ve entelektüel birçok kesimi etkileyebiliyor; demokratik haklarına dokunulduğunda rejimle savaş yapmaktan çekinmeyeceğini de beyan edebiliyor…

Önlem alınmakta gecikildiği takdirde, tarih sayfaları arasında kalan Babailer isyanından, Şeyh Bedrettin ve Şeyh Said’e kadar uzanan din görünümlü isyanların belki de en ciddi, en sinsi, en kapsamlı ve en tehlikelisi olabileceğine işaret etmek yanıltıcı bir tahmin olmayacaktır” (47).
2.6. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Değerlendirme Belgesi
Sabri Uzun’un yönetim ve denetiminde “İstihbarat Bülteni” ile Fetullahçılara karşı duruşunu ortaya koyan ekiple, Ankara Emniyet Müdürü olduğu dönemde yukarıdaki İstihbarat Raporunu hazırlayan Cevdet Saral ve ekibi arasındaki savaşım, bilindiği üzere, Fetullahçıları deşifre ile Emniyet Teşkilâtındaki Fetullahçı “çürük elmaları” temizlemeyi bir istihbaratçı ve yurtsever olarak görev edinmiş Saral ekibinin tasfiyesi ve cezalandırılmaları ile sonuçlanmıştır. Bu sonuç, devlete can damarından sızmaya çalışan mürtecilerin, sahip oldukları gücü göstermeleri açısından ibret vericidir. Artık, devletin gücünü belli ölçüde eline geçiren bu unsurlar, devleti ve laik hukuk sistemini, Cumhuriyet rejimini savunanlara karşı, bizzat devletin gücünü silah olarak kullanma aşamasında olduklarını göstermişlerdir. Bir başka ifadeyle, bizatihi devlet olanakları ile, savunma boyutundan “saldırı boyutuna” geçmişlerdir (bir sonraki bölümde, Cevdet Saral ekibine karşı Fetullahçı kadrolar tarafından yürütülen sistemli dezenformasyon faaliyetleri, tipik örnekleri ile anlatılacaktır).
Konunun can alıcı bir başka noktasına gelince, Fetullahçıları “masum” gösteren Sabri Uzun ve ekibi, halen görevleri başındadır. Buna karşılık, Cevdet Saral ve ekibi, maddi-manevi baskılar altında tasfiye ile pasifize edilmiştir. Sonuca bakıldığında, tasfiye edilen, cezalandırılan ekibin haksızlığının ortaya çıkarılmış olması gerekmez mi?!. Eğer Türkiye bir hukuk devletiyse, bu sonunun yanıtının “evet” olması icabeder. Ancak, aşağıdaki belge, tasfiye edilenlerin “haklı” olduğunu ortaya koymaktadır. Hem de kimin tarafından?!. İşte, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği 24.12.2001 tarih ve 505139 (B.05.1.EGM.0.71.03.02.Müf.98/244-İZLEME) sayılı yazı ve Türkiye’nin içine yuvarlandığı güvenlik-istihbarat zaafı:
“Laik Devlet yapısını değiştirerek yerine dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunmak suçundan sanık Fetullah GÜLEN hakkında Ankara 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 2000/124 esasına kayden açılan kamu davasının duruşma ara kararı uyarınca, Teftiş Kurulu Başkanlığınca düzenlendiği iddia edilen 99/60 sayılı rapor, Emniyet Genel Müdürlüğünde mevcut ise, bu rapordan bir örnek ile eklerinin incelenmek üzere duruşmanın bırakıldığı 26.12.2001 tarihinden önce Mahkemelerine gönderilmesine dair anılan Mahkemenin ilgi (a) yazısı, ilgi (b) havaleniz ekinde alınarak kayıtlarımız incelenmiştir.
Polis Müfettişi Ahmet SARAÇ ve arkadaşları tarafından düzenlenen 22.06.1999 gün ve (126) 99/60 sayılı inceleme raporu, 10.01.1999 tarihli Aydınlık Dergisinde ‘Devlete sunulan rapor’, ‘Fetullah Emniyeti ele geçirdi’ başlığı altında yayınlanan ve haberde (2) si mükerrer olmak üzere toplam 85 Fetullahçı personelin, Personel Daire Başkanlığı ve Eğitim ve Öğretim Kurumlarında görev yaptıkları iddiası ile ilgilidir.
Aydınlık Dergisinde iddiaların yayınlanması üzerine konuyla ilgili olarak;
1) 11.01.1999 Tarihinde iddiaların araştırılması için görevlendirilen üç Polis Başmüfettişi tarafından düzenlenen 23.06.1999 gün ve 99.60 sayılı inceleme raporunda;
‘Aydınlık dergisinde çıkan ve ihbar dilekçesinde isimleri geçen 85 personelden 10 personelin Fetullah Gülen cemaati ile ilgilerinin bulunmadıkları.
İddialara ilişkin olarak Müfettişliğimizce yapılan çalışma sırasında söz konusu cemaate mensup oldukları iddia olunan personelin çoğunun vasıflı, çalışkan ve amirleri tarafından vazgeçilmez eleman oldukları,
85 Personelden bazılarının Fetullah Hoca Cemaati oldukları yolunda tespitlerin yapıldığı ve bahse konu cemaatin uzun süreden beri Polis Akademisi, Polis Koleji, Polis Okulları ve bazı merkez birimlerinde yapılanmaya gittikleri kanısına varıldığı,
Ayrıca Müfettişlerimizin istemi üzerine Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün yapmış olduğu çalışma sonucunda ihbar dilekçesinde yer alan 85 personele ilâve olarak 132, 262 ve 6 kişilik isim listeleri ile 74 personele ait değerlendirme raporlarını tarafımıza göndererek isimleri geçenlerin Fetullah Hoca Cemaatine ait Işık Tarikatına mensup oldukları belirtilmiştir. Ankara Emniyet Müdürlüğü’nce belirtilen konuya ilişkin yaptığı çalışmalarda, ışık tarikatına mensup teşkilâtımız içerisindeki bazı elemanların toplantı yaptıkları 10 adet ev ile bu evlerde toplantıya katılanların kimlikleri tespit edilerek tarafımıza gönderilmiştir.
Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün tespitlerinde de belirtildiği üzere, Fetullah GÜLEN ve cemaatinin çok iyi organize olmaları ve takiye kurallarını mükemmel şekilde uygulamaları sonucu Teşkilâtımız içerisindeki personelin cemaat elemanı olup olmadığının tespiti ve bunların delillendirilmesinin güç olduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple sözkonusu cemaat elemanları oldukları kanısına varılan ve tarafımızca tespit edilenler ile Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı çalışmalar sonucu tespit olunan ışık tarikatına mensup teşkilât elemanlarımızın toplantı yaptıkları yerler ile buralarda toplantıya katılan personele ilişkin cezai müeyyide uygulamasını mümkün kılacak adli ve idari soruşturma aşamasına geçebilmek için uygulama birimlerince teknik çalışma (izleme, operasyon vs.) yapılması sonucu elde edilecek delillere göre tahkikatın yürütülmesinin daha sağlıklı olacağı ve Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün bu konuya ilişkin yapmış olduğu çalışmalarının sürdürülmesinde ve bu hususta yurt genelinde yapılacak
çalışmaların İstihbarat Daire Başkanlığı’nca koordine edilmesinde ve belirtilen çalışmalara işlerlik kazandırılmasında yarar görüldüğü’,
Görüş ve kanaati belirtilmiştir.
2) Polis Müfettişleri tarafından düzenlenen bu inceleme raporu, Bakanlık Makamına arz edilmiş ve Makamın konunun bir kez daha Bakanlık Teftiş Kurulunca (Mülkiye Müfettişlerince) ele alınarak incelenmesi emri üzerine, konu 30.06.1999 tarihinde Bakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı’na intikal ettirilmiştir.
Görevlendirilen Mülkiye Başmüfettişleri tarafından düzenlenen 30.12.1999 gün ve 48/32, 3/81 sayılı inceleme ve soruşturma raporunda; Polis Başmüfettişlerince düzenlenen 22.06.1999 gün ve (126) 99/60 inceleme raporunda ismi yer alan toplam 528 personelden 40 tanesinin, yine benzeri konuda düzenlenmiş 28.02.1992 gün ve 15-92 sayılı raporda adı geçen toplam 84 personelin (19 tanesi mükerrer olduğu için toplam 105 kişi) personelin Fetullah GÜLEN cemaati ile ilişkileri olduğu ya da sempati duydukları kanaatine varıldığından ‘öncelikle Emniyet Teşkilâtının Personel, İstihbarat ve Eğitim Kurumları gibi hassas birimlerinde istihdamlarının önlenmesi, sözkonusu personelin durumlarının tam olarak tespiti ve ayrıca adli ve idari soruşturma açılması için uygulama birimlerince operasyonel faaliyetlerin icra edilmesinin, teknik izleme çalışmalarının yürütülmesinin ve tüm bunların sonucunda elde edilecek deliller çerçevesinde işlem yapılmasının gerektiği’ görüşü belirtilmesi üzerine,
Gerekli işlemlerin yapılması amacıyla ilgili birimlere bilgi verilmiş olup, halen çalışmalar devam etmektedir.
Bahse konu Polis Başmüfettişi Ahmet SARAÇ ve arkadaşları tarafından düzenlenen 22.06.1999 gün ve (126) 99/60 sayılı inceleme raporu ve eklerinin, bu konularla ilgili olarak halen devam etmekte olan ‘ÇOK GİZLİ’ gizlilik dereceli çalışmalara ait olması, bu çalışmaların teşkilât personeline yönelik olması, bu bilgilerin herhangi bir şekilde kamuoyuna yansıması halinde bu çalışmaların zarar göreceği, kurumumuzun yıpratılacağı, ayrıca bu konuda hakkında inceleme ve araştırma yapılan personele ilişkin iddiaların asılsız çıkması halinde, personelin manevi şahsiyetinin zedeleneceği ve kurum aleyhine dava açma hakkı kazanacağı düşünülmektedir”.
Konunun bu kapsamda değerlendirilerek, bu bilgilerin gizliliğinin korunmasını ve verilen bilgilerin yetersiz olması halinde ek bilgilerin verilebileceği hususunu takdirlerinize arz ederim” (48).
Emniyet Genel Müdürlüğü adına, Ankara 2 No.lu DGM’ne gönderilen yukarıdaki yazıda, iç güvenliğimizden birinci derecede sorumlu bir makamın, içine düştüğü-düşürüldüğü traji-komik tüm ögeleri görebilirsiniz. Şöyle ki:
Yazıda, Emniyet Teşkilâtı içinde Fetullahçı adıyla bilinen yasadışı bir kadrolaşmanın olduğu resmen kabul ediliyor. Bu durumda Cevdet Saral ve arkadaşlarının haklılığı da zımnen kabul görüyor. O halde, Fetullahçı kadrolaşma olgusunu ortaya çıkaranlara işten el çektirilirken, onlarca soruşturma ve davaya muhatap edilirken, niye Fetullahçı kadrolaşma içinde yer alan emniyet mensuplarına aynı yasal prosedür ve yöntemler uygulanmıyor? Dahası, Türk halkının verdiği vergilerden maaş alarak, Türk Devleti’nin bekasına ve iç güvenliğe koşulsuz hizmet yerine, ne idüğü belli olan şeyhlerine hizmet sunan; meslek yeminine ihanet eden; mesleki ayrıcalıklarını ve temsil ettiği devlet gücünü, cemaatinin hizmetine sunan ve cemaat düşmanlarına karşı silah olarak kullanan; iç hizmete ilişkin tüm yönergeleri çiğneyen; dinsel kadrolaşma sonucu, kendilerinden olmayan emniyet mensuplarının terfi ve atamalarında haksız rekabete yolaçan; devlete ait gizli bilgileri, cemaat istihbaratına aktaran; tüm
mesleki deneyim ve birikimlerini, dezenformasyon, istihbarat, istihbarata karşı koyma, değerlendirme, ajitasyon ve provokasyon servisleri ile cemaat hizmetine hasreden; vatandaşın güvenine ihanet eden ve bir anlamda can güvenliğini tehlikeye düşüren; Cumhuriyeti savunan aydınlara ve de meslekdaşlarına karşı “ tetikçi mürit” pozisyonunda kullanılan bu işbirlikçilere karşı bugüne kadar ne yapıldığı sorusunun da yanıtı ortaya çıkmaktadır: Koskoca bir HİÇ!.. Vatandaşta “hangi polis, tarikatçı mı, normal mi?” kuşkusunun doğmasına yolaçarak, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün imaj kaybına neden olanların; bu doğrultudaki anketlerde en güvenilir kurumların başında T.S.K.’nin adı geçerken, Emniyet’in güvenilmez ya da az güvenilir kurumlar arasında yer almasından birinci derecede sorumlu oldukları, daha fazla ne kadar görmezden gelinecek ki?!.
“Bu soruşturma, sonunda, soruşturanın soruşturulmasına dönüşmüştür. Bizden sonra soruşturmanın örtbas edildiği kanaatindeyim. Fetullahçı olduğuna inandığım meslekdaşlarım şu anda önemli görevlerde. Benim cezalandırılmamı isteyenlerden birisi TEMÜH, diğeri Asayiş Daire Başkanı. Böyle bir İstihbarat Daire Başkanı da var. Benim teşkilâtımın maalesef şu anda ZAPTEDİLDİĞİ kanaatindeyim”. Bu açıklama, bir başka batı devletinde yapılmış olsaydı, emin olunuz ki, bırakın Emniyet Genel Müdürü ya da İçişleri Bakanı’nı, Hükûmet’in istifası sözkonusu olurdu. Ya bizde?!. Bu ifadenin sahibi, Fetullah Gülen Raporu’nun hazırlayıcılarından, eski İstihbarattan Sorumlu Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Osman Ak’ın Ankara 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde verdiği “yenilir-yutulur olmayan” tanık ifadesi, ne Emniyet Genel Müdürlüğü, ne İçişleri Bakanlığı ve ne de Hükûmet’te en küçük bir tepki ya da hareket yaratmamıştır. Anlaşılan, “zaptedenler”, tepki verilmemesini uygun görmüşler ve bunu da çok
yönlü gerçekleştirmişlerdir. Nitekim, Ak’ın açıklamaları, bir gün sonrasında kamuoyunun gündeminden düşmüştür, düşürülmüştür. Ancak, bu suskunluğun, tepkisizliğin isnadı kabullenmek anlamına geldiğini de, konuyu bilenler algılamışlardır.
Diğer taraftan, yazıda, 1992 ve 1999 tarihli resmi soruşturmalarda adıgeçen bağlantılı işbirlikçi sayısı 528 olarak belirtilmektedir. Bu sayıyı, tüm Türkiye geneline yaydığınızda, akılalmaz bir rakam ortaya çıkacaktır ki, biz vazgeçtik bu varsayımları, bunların gittikleri 10 adet ev -o da ilk etapta saptanan- adresleri belli olduğu halde, bu evler bugüne kadar hiç basılmış -pardon- savcılık müzekkeresi ile hiç aranmış mıdır? Bu evlerdeki izinsiz toplantılara katılanlara yönelik operasyonlar düzenlenmiş midir? Yukarıdaki yazıdan da anlaşılacağı üzere, bu sorunun yanıtı, “hayır”dır. Peki, her yıl, neredeyse binlerce operasyonla hücreevleri, randevuevleri, örgüt merkezleri, hatta şirketler, bankalar, kamu kurum ve kuruluşlarındaki makam odaları basılır ve yakalananlar için bilinen her türlü yöntemle gereği yapılırken, bir başka ifadeyle “konuşmaları” sağlanırken, Fetullahçıların evlerinin dokunulmazlığı mı bulunmaktadır?!. Bu mudur, anayasal eşitlik?!. Ya da yine yazıda belirtildiği
üzere, “… personelin Fetullah GÜLEN cemaati ile ilişkilerinin olduğu ya da sempati duydukları kanaatına varıldığından ‘öncelikle Emniyet Teşkilâtının Personel, İstihbarat ve Eğitim Kurumları gibi hassas birimlerinde önlenmesi”, aradan geçen üç yıl zarfında ne ölçüde gerçekleştirilmiştir? Kaç kişi, bu tür hassas birimlerden uzaklaştırılmış ya da daha pasif görevlere atanmıştır? Örneğin, her yıl Emniyet Teşkilâtı’ndan, gasp, tehdit, narkotik kaçakçılığı gibi çok sayıda suça adı karışan yüzlerce emniyet mensubunun ilişkisi kesilmektedir. Bu bağlamda, Fetullahçıların dokunulmazlığı mı sözkonusudur?
Yine yazıda belirtildiği üzere, “… ayrıca adli ve idari soruşturma açılması için uygulama birimlerince operasyonel faaliyetlerin icra edilmesinin, teknik izleme çalışmalarının yürütülmesinin ve tüm bunların sonucunda elde edilecek deliller çerçevesinde işlem yapılmasının gerektiği” konusunda, aradan geçen üç koca yılda ne yapılmıştır? Bu soruların yanıtı, D.G.M. açısından hiçbir anlam ifade etmemektedir: “Gerekli işlemlerin yapılması amacıyla ilgili birimlere bilgi verilmiş olup, halen çalışmalar devam etmektedir”. Daha da acısı, Fetullah Gülen’in yargılaması aşamasında D.G.M.’ne yarayacak ek bilgilerin, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde mevcut olması, ancak yeniden talep halinde bu ek bilgilerin gönderilebileceğinin sözkonusu yazıda belirtilmesidir. Sormak gerekmez mi, elinizde ek bilgi var da, niye acilen ve öncelikle mahkemeye sunmuyorsunuz? Amaç, Adliyeye, Mülkiyeye, Emniyete, kısaca devlete sızmaya çalışan bir yasadışı oluşumu, bir şeriatçı yapılanmayı ortaya çıkarmak ve
elebaşısını yargı kararı ile mahkûm ettirmek ise, makama sormazlar mı, ek bilgileri hemen göndermeyip niye tutuyorsunuz ve ayrı bir taleple göndermek için kime-kimlere zaman kazandırmayı umuyorsunuz?
Yazıda, traji-komik ögelerden en düşündürücü olanı ise, “İddialara ilişkin olarak Müfettişliğimizce yapılan çalışma sırasında söz konusu cemaate mensup oldukları iddia olunan personelin çoğunun vasıflı, çalışkan ve amirleri tarafından vazgeçilmez eleman oldukları” denilmektedir. Sadece Fetullahçı örneği için değil, hiçbir emniyet mensubu için, örneğin “gaspçı ama vasıflı, çalışkan”, “rüşvetçi ama vasıflı, çalışkan” üstelik de “vazgeçilmez” diye nitelendirmeye âmirlerin hakkı, yetkisi ve hukuku bulunmamaktadır. Üstelik şeyhi D.G.M.’de yargılanan, tüm istihbarat birimlerinin raporlarında devlet için “tehdit” algılanan; Türk Silahlı Kuvvetleri’nden saptandığında derhal ilişkisi kesilen bir cemaatin mensuplarının, sadece tipik örnek olarak, hırsızlardan, mafya mensuplarından ve diyelim ki fuhuş pazarlamacılarından veya travestilerden ne üstünlüğü ve dokunulmazlığı olabilir ki?!. Çalışkanlık ve vasıflılık, istihbarat ve güvenlik esaslı bir kuruma ve dolayısıyla devlete sızma olgusunu
ortadan kaldırır mı? Yoksa, bilmediğimiz, Emniyet Teşkilâtı’nın güvenlik açısından, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne göre ayrı bir dokunulmazlık ve de aymazlık statüsü mü bulunmaktadır? Sözkonusu personel hakkında vasıflı, çalışkan ve vazgeçilmez nitelendirmesinde bulunarak onları himaye eden, koruyan, kamufle eden âmirlerin, bizatihi kendilerinin Fetullah cemaati ile ilişkileri ayrı bir soruşturma konusu yapılmış mıdır? Bütün bunlar, nasıl bir sömürge modeli istihbarat ve güvenlik konseptine işaret etmektedir?!.
Yazıda, “Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün tespitlerinde de belirtildiği üzere, Fetullah GÜLEN ve cemaatinin çok iyi organize olmaları ve takiye kurallarını mükemmel şekilde uygulamaları sonucu Teşkilâtımız içerisindeki personelin cemaat elemanı olup olmadığının tespiti ve bunların delillendirilmesinin güç olduğu anlaşılmıştır” denilmektedir. Bu itiraf, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü ya da Tavukçuluk Enstitüsü tarafından yapılmış olsa, bir dereceye kadar önemlidir. Ama, bu acziyetin, Türkiye’nin iç güvenlikten sorumlu, en yetkili birimi olan Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından, hem de Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne ifade edilmesi, Cumhuriyet Tarihi’nin en önemli skandalıdır. Bu itirafla ortaya çıkan yetersizlik nedeniyle, Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki ilgili üst düzey bürokratların tayin değil, sırf gördüklerini görmezliğe, duyduklarını duymazlığa, anladıklarını anlamazlığa, bildiklerini bilmezliğe geldikleri için bile re’sen emekliye sevkedilmeleri gündeme getirilmelidir. Türkiye’nin
güvenliğinden birinci derecede sorumlu olan ve Fetullahçı yapılanmayla ilişkisi olanların tasfiye edilmeleri yetmez, bu olguya –hangi nedenle olursa olsun- ses çıkarmayan, tepki vermeyen ve mücadele etmeyen, kısaca asli görevlerinin gereğini yerine getirmeyen tüm yetkililerin de tasfiye edilmeleri; bu bağlamda Emniyet Teşkilâtı’nın yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Örneğin, A.B.D.’nde, “11 Eylül Terör Olayları”ndaki yetersizliği ortaya çıkan F.B.I., yeniden yapılandırılmaktadır. Bir ülke, büyük bir ülke kalmak istiyorsa, önce iç güvenliğine koşulsuz sahip çıkmak zorundadır. Bunun da olmazsa olmaz koşulu, askeri-sivil, tüm istihbarat kuruluşlarındaki “çürük elmaların” ayıklanmasıdır. Askeri istihbarat kuruluşlarında sorun yaşanmadığına göre, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Milli İstihbarat Teşkilâtı’nın yeniden yapılandırılması kaçınılmazdır. Bir başka ifadeyle, tam bağımsızlıkla, güvenlik kavramlarını birbirinden ayırmak olanaksızdır. Bunlardan birini elinizden kaçırırsanız, sonuç
“su kevgirine” ya da “yolgeçen hanına” benzetilen şimdiki Türkiye görüntüsüne dönüşür…
Yazıda, “Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün bu konuya ilişkin yapmış olduğu çalışmalarının sürdürülmesinde ve bu hususta yurt genelinde yapılacak çalışmaların İstihbarat Daire Başkanlığı’nca koordine edilmesinde ve belirtilen çalışmalara işlerlik kazandırılmasında yarar görüldüğü” ibaresi dikkat çekmektedir. Bu çalışmaların koordinasyonunun, yukarıda açıklaması yapılan “İstihbarat Bülteni”ni hazırlayan, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde hazırlanmış Fetullah Gülen Raporu’nun sorumlularının tasfiyesinde ve çok yönlü cezalandırılmasında “anahtar” rolü oynayan İstihbarat Dairesi’ne bırakılması -hem de aynı yönetim kadrosu halen işbaşında olduğu halde- “kuzunun kurda teslim edilmesi” anlamına gelmektedir. Pes, demekten başka -tabii şimdilik- elden ne gelmektedir ki?!.
Son olarak, yazıda, “… bu konularla ilgili olarak halen devam etmekte olan ‘ÇOK GİZLİ’ gizlilik dereceli çalışmalara ait olması, bu çalışmaların teşkilât personeline yönelik olması, bu bilgilerin herhangi bir şekilde kamuoyuna yansıması halinde bu çalışmaların zarar göreceği, kurumumuzun yıpratılacağı, ayrıca bu konuda hakkında inceleme ve araştırma yapılan personele ilişkin iddiaların asılsız çıkması halinde personelin manevi şahsiyetinin zedeleneceği ve kurum aleyhine dava açma hakkı kazanacağı düşünülmektedir. Konunun bu kapsamda değerlendirilerek, bu bilgilerin gizliliğinin korunmasını …” denilmektedir. Öncelikle, “hangi gizlilik?” diye sormak gerekir. “Fetullahçı İstihbaratçılar Raporu” başlıklı bu çalışmada kullanılan tüm “gizli” ve “çok gizli” yazışmalar ve raporlar, yasadışı Fetullahçı yapılanmanın tüm “imam” düzeyindeki mürit-militanlarına bilgi ve moral için verilen “İstihbarat Evrakı” yazılı dosyada bulunmaktadır. Bu bilgi ve belgelere, Fetullahçıların tüm “imam”ları
sahiptir. İkincisi, devam eden ve nedense bir türlü bitirilemeyen soruşturmalara rağmen, hâlâ bir tek üst düzey Fetullahçı emniyetçiye “dokunulamamışsa”, dolayısıyla cemaate “gizli bilgi sızdırılması değil, akıtılması”nın önüne geçilememişse, daha hangi çalışma zarar görecektir? Kurumun yıpratılacak daha nesi kalmıştır? Bütün bu gizlilik söylem ve gerekçelerinden, şayet Fetullahçı kadrolaşmanın kamuoyundan saklanması ve varlığını sürdürmesi amaçlanıyorsa; “kol kırılır, yen içinde kalır” mantığı ile hareket ediliyorsa, bu ülkenin gerçek sahiplerinin, tüm yurtsever Cumhuriyet aydınlarının “yeter!” diye haykırmalarının bir ulusal refleks olarak kabulü ve buna saygı gösterilmesi gerekmez mi? Niçin Fetullahçı kadrolardan korkulmuyor da, yurtseverlerin tepkisinden korkuluyor? Üçüncüsü, hem Fetullahçı kadrolaşmayı bir olgu olarak görecek ve soruşturma başlatacak, ev adreslerine kadar tespit edeceksiniz, sonra da “ya haklarındaki iddialar asılsız çıkarsa, personelin manevi şahsiyeti
zedelenirse ve kurum aleyhine dava açma hakkı kazanırsa?” diyerek, olumsuz önyargınızı ortaya koyacaksınız!.. Türkiye’de her yıl, gerçek suçluların yanısıra, yüzlerce, belki de binlerce insan “zanlı” olarak evlerinden ya da işyerlerinden apar-topar gözaltına alınmakta; basına teşhir zararı verilmekte; yasal süre, bazen de ek süre zarfında sorgulandıktan sonra masum olduğu anlaşılanlar, bir özür bile dilenmeksizin, basına suçsuzluk açıklaması yapılmaksızın, hiçbir şey olmamış gibi, manevi şahsiyeti -aileleri de dahil- zedelenmemiş gibi serbest bırakılmaktadır. Emniyet Teşkilâtı’ndan en basit disiplinsizlik suçundan bile yüzlerce, binlerce personel hakkında soruşturma açılıp, bunların bir bölümü açığa alınırken ve önemli bir bölümünün de işlerine son verilirken, kurum aleyhine dava açabileceklerini dikkate almayanlar, neden konu Fetullahçılar olduğunda birden kurum aleyhine dava açılması fikrinden ve olasılığından bile rahatsız olmaktadırlar? Zanlılar Fetullahçı olduğunda onlara bu
yakınlık, duyarlılık, hamilik niye, niçin ve neden?!. Bilmediğimiz, vatandaşlık hukukunun üstünde, Anayasamızın eşitlik ilkesinin dışında ayrıcalıkları mı var; canımızı, malımızı, güvenlik ve bağımsızlığımızı, yasalarla emanet ettiğimiz Emniyet Teşkilâtında?!.

Kısaca, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Fetullahçılarla ilgili yaşamsal ve öncelikli sorunu, sadece İstihbarat, Personel, Eğitim, Bilgi-İşlem, TEM Daireleri için sözkonusu değildir. Yurtdışına koruma görevine gönderilenlerin, geriye dönük olarak son 10 yıllık bölümünün de büyüteç altına alınması gerekmektedir.
2.7. Raporlarla Polis Akademisi ve Diğer Eğitim Kurumlarındaki Fetullahçı Kadrolaşma
Yukarıdaki birimlere sızmaya çalışan Fetullahçı kadrolar, Cumhuriyet’in bugününü tehdit edecek mevziler elde etmişlerdir. Ya Cumhuriyetin yarınları?!. İşte, Fetullahçılar, yarının şeriatçı-mürit emniyetçilerini yetiştirmek ve Cumhuriyet’in geleceğini şimdiden kontrolleri altına almak için, esas oyunlarını, Polis Akademisi başta olmak üzere, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı tüm eğitim kurumlarında sergilemektedirler. Son yirmi yıllık süreçte göreve gelen tüm İçişleri Bakanları’nın ve Bakanlık Müsteşarları’nın, Emniyet Genel Müdürleri’nin, tüm siyasilerin bildikleri halde seyrettikleri bu olumsuzluğa karşı, büyük bir cesaret ve onurla ilk resmi tepkiyi ortaya koyan, bir başka ifadeyle ilk defa “kral çıplak” diye bağıran, dönemin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral olmuştur. Saral, aşağıdaki raporunun çok kısa bir süre sonrasında, cezalandırılarak görevinden alınmış, ekibi ile birlikte çirkin iftiralara ve 20’ye yakın davaya muhatap bırakılmıştır. Fetullahçı istihbaratçıların deyimi
ile, “hocaefendiye ve ışık ordusuna dil uzatanlar, sonradan geleceklere de emsal olacak biçimde pişman edilmişlerdir”. İşte, Saral’ın Polis Akademisi ve Polis Koleji’ndeki Fetullahçı örgütlenme ile ilgili değerlendirmelerini içeren, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yaptığı suçduyurusu niteliğindeki 30.04.1999 tarih ve 2691-99 (B.05.1.EGM.4.06.00.06) sayılı yazısından bazı alıntılar:
“IŞIK TARİKATI adı altında örgütlenen Fetullah GÜLEN ve teşkilâtımız içerisindeki uzantılarının Polis Koleji, Polis Akademisi ve Emniyet Teşkilâtı içerisindeki örgütlenmesi ile ilgili yapılan çalışmalarda;
Polis Kolejine ve Polis Akademisi’ne daha önceden özel olarak eğitilmiş örgüt içerisinde yer alan şahısların rahatlıkla girebildikleri, bu şahısların okul içerisindeki öğrenciler tarafından İmam olarak adlandırdıkları ve mezkûr yapılanma içerisinde yer alan sınıf komiserleri aracılığı ile ayrı ayrı sınıflara dağıtıldıkları, bu sınıflarda sınıf imamı veya devre imamı olarak faaliyet yürüttükleri, iyi bir aile terbiyesi ve din eğitimi almış öğrencileri samimi yaklaşımlarla taraflarına çekmeye çalıştıkları, imam olarak adlandırılan şahıslar tespit etmiş oldukları öğrencileri, başlangıçta, dışarıda sivil vatandaşların evlerine götürerek sıradan bir aile ya da muhabbet ortamı sağlamak suretiyle video filmleri izlettikleri, sonraki aşamalarda özenle hazırlanmış ev yemekleri ikram edildiği, çay sohbetleri yapıldığı, birlikte namaz kılındığı, böylelikle samimi bir ortam yaratılarak öğrencilerin geçmişi ve aile yapıları hakkında bilgi edindikleri, öğrenci imam olarak faaliyet gösteren öğrencilerin aynı yapılanma içerisinde bulunan sivil vatandaşlar ile sürekli irtibat halinde bulundukları, bu şahısların genelde üniversite öğrencisi oldukları ve kendilerine abi diye hitap ettikleri, ayrıca bu şahısların kod isim kullandıkları,
Zaman içerisinde faaliyetlerin daha rahat yürütülebilmesi için, örgüt içerisinde yer alan sınıf komiserlerinin aracılığı ile boş ya da kol faaliyetlerinin yürütüldüğü odalarda çay ve bisküvi ikram edilmek suretiyle uygun bir sohbet ortamı vasıtasıyla güven sağlanarak yakın arkadaşlık ilişkilerinin geliştirildiği ve kendilerine yakın hissettikleri öğrencileri de bu ortamlara çağırıp, cazip teklif ve telkinlerle ikna etmeye çalıştıkları,
İkna edilen öğrencilerin hafta sonu çarşı iznine çıktıkları zamanlarda, örgüt içerisinde yer alan esnafların dükkânlarından faydalanmak suretiyle resmi elbiselerini değiştirerek sivil elbise giydikleri, birer ikişerli gruplar halinde örgüt içerisinde yer alan sivil vatandaşların evlerine gittikleri, gidilen yerlerde Fetullah GÜLEN’in video kasetlerinin seyredildiği, namaz vakitlerinde birlikte namaz kıldıktan sonra Said-i Nursi’nin Risalelerini okuyup birlikte ders çalıştıkları ve Fetullah GÜLEN’in kitapları hususunda derinlemesine eğitime tâbi tutuldukları, genelde bu evleri 7-8 kişilik gruplar halinde kullandıkları, bu öğrencilerin kullandıkları evin, ev sahibini görmedikleri ve kasıtlı olarak tanıştırılmadıkları, bu evlerden sadece dışarıdan abi diye hitap ettikleri üniversite öğrencilerinden 1 ya da 2 kişinin bulunduğu, planlı bir şekilde hareket ettikleri, gizliliğe önem verdikleri, hafta sonu programları, devre imamlarının talimatı doğrultusunda sınıf imamları vasıtası ile
öğrencilere iletildiği, okula dönüş saati yaklaştığında tekrar birer ikişer kişilik gruplar halinde evden ayrıldıkları ve tekrar üzerlerini değiştirdikleri esnaflara giderek resmi üniformalarını giydikleri, bu evlerin Işık Evleri veya Işık Kışlaları olarak adlandırıldığı ve tamamen bu yapılanma içerisinde bulunan öğrencilerin ihtiyaçlarının karşılanması için sivil vatandaşlarca tahsis edildiği, bir evde bulunması gereken her şeyin bu ışık evlerinde mevcut olduğu, Polis Akademisi’nde sahte belgeler ile evci çıkan öğrencilerin bu evlerde ikamet ettiği,
Ancak, Fetullah GÜLEN ve örgütünün deşifresine yönelik başlatılan çalışmalardan sonra tedbir gereği bu evlerin bir çoğunun boşaltıldığı, bazılarının aile evlerine dönüştürüldüğü ya da aile evleri ile okul içerisinde örgütlenme faaliyetlerine hız verildiği, buna paralel olarak hasım cephe ya da muhalif cephe diye adlandırdıkları kesimlere karşı hile , iftira, yıpratma ve saldırı kampanyalarını hızlandırdıkları, hatta daha da ileri giderek abi ve imam adı verdikleri şahısları gerek teşkilâtımız içerisinde, gerekse diğer bazı kamu kurum ve kuruluşlarının üst düzey yöneticileri ile bazı siyasi parti yetkilileri ve temsilcilerine göndermek suretiyle yanlış ifade ve telkinlerle konular çarpıtılarak hasım cephe diye adlandırdıkları kişiler aleyhinde yoğun bir kampanya başlattıkları,
Okul içerisinde imamlar haricinde öğrencilerin birbirleri ile irtibat kurmadıkları, ast üst ilişkilerine çok dikkat ettikleri, öğrencilerin sorunlarını imamlar vasıtasıyla aynı yapılanma içerisinde bulunan sınıf komiserlerine ilettikleri, kendilerine yakın olan kimselerin disiplin cezalarını iptal ettikleri, sınıf ve devre imamlarına okul içerisinde bir sorumluluk verilmediği, (Sınıf Mümessilliği, Baş Mümessillik, Yemekhane, Yatakhane Sorumluluğu gibi) ancak bu imamların uygun gördüğü öğrencilere okul idaresi tarafından bu tip sorumlulukların verildiği, hatta bu sorumlu öğrencilere birer oda tahsis edip örgütlenme faaliyetlerine kolaylık sağlandığı,
Polis Kolejinde kendi yanlarına çekemedikleri öğrencilere genelde komünist dedikleri, diğer öğrencilerin de onlara karşı cephe almalarını sağladıkları ve o şahıslarla arkadaşlık yapılmaması için ellerinden gelen her türlü gayreti gösterdikleri, ayrıca bu öğrencilere öğretmenler ile sınıf komiserleri aracılığı ile baskı uygulattıkları, sınıfta bıraktırma, disiplin cezası verdirme hatta okuldan attırma cihetine kadar gittikleri, böylelikle psikolojik bir üstünlük sağlayarak okul içerisindeki faaliyetlerini daha rahat yürüttükleri,
Yaz tatillerinde örgüt mensupları aralarındaki bağın soğumaması ve öğrencilerin sosyal yaşantı içerisine girmesini engellemek için ailelerinden izin alabilen öğrencilerin, Ege ve Akdeniz Bölgesinde bulunan, örgüt tarafından kiralanan Işık Kışlalarında yoğun bir eğitime tabi tutuldukları, haftada bir veya iki kere deniz sahilinin tenha bölgelerinde denize girmelerine müsaade edildiği, yine haftada bir veya iki kere pikniğe gittikleri, yaz programlarda sivil vatandaşlardan abi diye hitap ettikleri ve kod isim kullanan şahısların bu evlere gelerek eğitim faaliyetlerini kontrol ettikleri,
Okul içerisindeki yapılanmanın grup, sınıf ve devre imamı olmak üzere hiyerarşik bir şekilde oluşturulduğu, Polis Akademisi’ni bitiren öğrencilerin başlamış olduğu görev yerlerine göre, yeni gruplar oluşturularak imam kadrolarını belirledikleri, imamların genelde üst rütbeli şahıslardan seçildiği, mezun olan öğrencilerden maaşa geçtikten sonra, bekar olanlardan maaşının 1/5’i, evli olanlardan ise 1/10’u nispetinde himmet adı altında para topladıkları,
Son günlerde takiyye kuralı gereğince tedbirler geliştirerek komünist diye adlandırdıkları kendilerinden olmayan öğrencilere yakınlık göstermeye başladıkları ve onlarla dost olmanın yolunu aradıkları,
Yapılan sohbetlerde Kur’an-ı Kerim’den ayetler ve hadislerden örnekler verilerek Fetullah GÜLEN’i, ahir zamanda gelecek MEHDİ olarak gördükleri, zaman zaman Atatürk ve devrimleri aleyhinde konuşma, açıklama ve eleştiri yapılmakla birlikte 28 Şubat kararlarından sonra takiyye ve tedbir gereğince Atatürk sevgisi verir gibi davrandıkları, okuldaki namazların şafi mezhebindeki gibi, cem şeklinde yani öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsı namazını birleştirmek suretiyle kıldıkları, değişik ortamlarda birbirleri ile şifreli konuştukları,
Bu faaliyetlerde bulunan öğrencilerin Ankara’da Demetevler, Keçiören, Yenimahalle, Cebeci, Etlik, İskitler ve Dikmen bölgelerindeki evlerden faydalandıkları yolunda bilgiler elde edilmiş olup, konunun daha da netleştirilmesi ve belirlenen ışık evleri ile ilgili çalışmalarımız sürdürülmekte olup, gelişmeler peyder pey bildirilecektir”.
Yine Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün 18.3.1999 tarih ve 1820-99 sayılı bir başka yazısında, Fetullah Gülen’in polis adayı gençlere, Polis Akademisi ve Koleji’ne yönelik ilgisinin gerekçeleri, şu cümlelerle değerlendirilmiştir:
Fetullah GÜLEN, alışılmış “Din Adamı” profilinden uzak, din adına farklı söylemleri bulunan, kimi zaman “Sfenks” kadar sessiz, kimi zaman Atatürk’ü övmeye gerek duyan, kimi zaman 8 yıllık eğitime destek verecek kadar reformcu, rejim yandaşı ve aydın bir düşünür, kimi zaman farklı dinlerin temsilcilerine dünya barışı adına çağrılar yapacak, hatta papa ile fikir teatisinde bulunabilecek kadar da enternasyonal yanı güçlü biri olarak görüntüler vermektedir. Tarikat mensupları da, baş imam Fetullah GÜLEN’den aldıkları fetvalar doğrultusundaki davranışları ile, kendi düşüncelerinin zıttı olanlara karşı “hile mübahtır” yöntemi ile tedbirler geliştirmektedirler.
Fetullah GÜLEN’in yeterli bir din eğitimine ve bilgisine sahip olduğu kuşkuludur.Ama, dini bütünüyle bilmeyen fakat itikatlı olduklarına inanan insanları etkileyebilecek noktaları iyi keşfetmiş, üstün bir zeka sahibi olduğu söylemleri de gündemdedir. Alim olmayı gerektirmeyen dini hikâyeleri, ızdırap yüklü ses tonu eşliğinde, sohbetlerinde gözyaşı suyu ile kişilerin manevi alanlarına nüfuz edecek şekilde anlatan ve kişileri istediği yöne sevk etmeyi başarması bir çok entelektüel kesimin kendisinden etkilenmesini sağlamıştır.
Özellikle birlik ve beraberliğe her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz ve 2000’li yıllara girmek üzere olduğumuz şu günlerde, Türkiye sathını mücadele alanı olarak değerlendiren ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkma, parçalama, en hafifinden Cumhuriyet’in temel niteliklerini değiştirme veya kendine göre yön verme ya da devlet içinde hâkim güç olma sevdasındaki bu gibi organize suç yapılanmalarını dünlerde olduğu gibi bugünlerde de etkileyip kullanmada ön planda tuttuğu hedef kitlenin başında, aktiviteleri, heyecanları ve coşkuları ile gençlerimizin gelmesi son derecede düşündürücüdür.
Gençlerimizin ülke menfaatleri ve değerleri açısından hangi noktalarda bulundukları, nihai hedeflerinin ne olduğu tam olarak belirlenmiş olanlarla, kamufle yeteneğine sahip bulunan çeşitli maskeler ve kamuoyu desteğiyle yollarına devam etmekte olan ve üzerindeki “Giz” perdesi tam olarak kaldırılmamış masumane görünümlü kimi organizasyonların çekim alanlarına girmelerine mani olabilecek ölçülerde uyarmadığımız ve yeterli bilgilerle teçhiz edemediğimiz de bir başka gerçektir. Böyle olduğu içindir ki gençlerimiz halen bir takım kişi veya örgütlerin hedefledikleri noktalara ulaşma ve bu yöndeki planlarını hayata geçirmeleri konusunda cazibe merkezi olmaya devam etmektedirler.

 

Gençlerimiz üzerinde oynanan bu oyunlardan da anlaşılacağı gibi, teşkilâtımız bünyesinde bulunan başta Polis Koleji ve Akademisi olmak üzere, bir çok eğitim kurumumuz adıgeçen tarikatın ilgi alanına girmiş ve teşkilâtlanmaları adeta bir sistematiğe bağlanmış gibi devam etmektedir. Teşkilât bazında stratejik önemi haiz Personel, Bilgi İşlem, Eğitim, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele, Terör ve İstihbarat birimleri ile taşra uzantılarında da yapılanmaların olduğu yönünde emareler mevcuttur”.
Kendisi de Polis Koleji ve Polis Akademisi’nde yedi yıl süreyle eğitim gören gazeteci Zübeyr Kındıra, yaşadıklarını ve araştırmalarını anlattığı “Fetullah’ın Copları” adlı kitapta, bu eğitim kurumlarındaki Fetullahçı kadrolaşmayı, 1979’dan bu yana günümüze kadar getirmektedir. Kındıra, en güncel bilgi ve belgelerle de desteklediği kitabının “Sunuş”unda, konunun önemini şöyle vurgulamaktadır:
“Polis Koleji’nin uygun ikliminde, bir çoğumuz, daha ilk hafta sonu izninde, bu Fetullahçı topluluğun içinde, nereye ve neden gittiğini bilmeden bir ‘Işık Evinde’, ‘Said-i Nursi’ risalesi dinlerken buldu kendini Bazılarımız okula döner dönmez, üst sınıflara ya da komiserlere durumu anlatıp ‘korunmaya’ alındı. Ama yalanlarla, gizlice götürüldüğümüz o evleri, orada yaşadıklarımızı ve o günleri hiç unutmadık.
Ben de o evlerden birine götürülenlerdenim. Aradan 21 yıl geçmesine karşın, o günü hiç unutmadım. Daha sonra yaşadıklarım da o günün unutulmasına engeldi. İlk denemelerinin ardından, bu kişilerin gerçek niyetini anladım ve hemen uzaklaşıp, kurtuldum. Benim gibi bir çok arkadaşım da bu topluluktan uzak durdu. Ama benimle birlikte o gün o eve gidenlerin bir çoğu iyi birer Fetullahçı oldular. O gün, o evde, benim ilk namazımda yanımda duranlar ve onların anlayışı tarafından Emniyet Teşkilatı’ndan uzaklaştırıldım.
Yıllar sonra, gazeteci olarak o gün, o evde benimle birlikte olanların, Emniyet Teşkilatı’nın en kritik üst yönetimlerinde bulunduklarına, hiç de şaşırmadan, tanık oluyorum. Polis içine ‘Fetullahçı tohumu’ atılmasının ilk günlerine tanıklık etmiş daha sonra, ‘kendilerinden olmayanları saf dışı bırakma’ yöntemlerini yaşamış biri olarak, laik ve demokratik düzene yönelik tehlikelerden biri olduğuna inandığım, ‘bu arkadaşlarımın’, ‘eski mesletdaşlarımın’ gün ışığına çıkmadan, hak etmedikleri makamlarda oturmalarına ve toplumu yanlış yönlendirmelerine izleyici kalmak, en azından yaşadıklarıma haksızlık olurdu. Bu çalışmayı yapmaya karar vermemdeki en büyük etkenlerden biri de budur…
Polis içindeki Fetullahçıların bir bölümünü ve Polis Koleji ve Akademisi’nde bulunduğum yıllarda ‘Işık Evleri’ne giden ve öğrenci götürenleri anlatmaya çalıştığım bu kitap içerisinde, yaşadıklarım ve tanık olduklarım ve gazeteci olarak araştırdıklarım var. Bazı bilgiler doğrudan anılarımdan, büyük çoğunluğu ise polis içindeki dostlarımdan ve belgelerden…” (49).
Zübeyr Kındıra, kitabında, Fetullahçıların bu eğitim kurumlarındaki tüm usulsüzlüklerini, baskı yöntemlerini, ders veren öğretim elemanlarının Cumhuriyet karşıtı sapkınlıklarını, şeriatçı kadrolaşmanın tüm evrelerini ve destek veren siyasilerle, üst düzey bürokratları, isim isim, müfettiş raporları ve soruşturmalara esas belgeleriyle birlikte ayrıntılı olarak açıklamaktadır. Bu kitap, yöneticilerin devlete ve rejime bağlı olduğu bir ülkede yayınlanmış olsaydı, en azından İçişleri Bakanı başta olmak üzere, hedef isimlerin tamamını götürürdü, diye düşünüyorsanız, haklısınız. Ancak, Türkiye’de bunun tam tersini görüyorsunuz. Örneğin, 10 Kasım 1996’da, “… inancımıza saygı duyulmadığı bir dönemde, içim kan ağlayarak, bugünkü törenlere katıldım” sözleriyle ünlenen Kayseri eski Belediye Başkanı Refah Partili Şükrü Karatepe hakkında D.G.M.’nin bilirkişi olarak atadığı Prof.Dr. Ali Şafak’ı hatırlamamak olanaksızdır. Zira, Şafak, Karatepe’yi aklayan bir rapora imza atanlar arasındadır ve
geçirdiği soruşturma sonrasında da Polis Akademisi ile ilişkisi kesilmiştir. Erzurum İlahiyat Fakültesi mezunu Şafak, halen Polis Akademisi’nde “görevinin başındadır”…
Başta Polis Akademisi olmak üzere, tüm eğitim kurumlarındaki Fetullahçıların izini sürmeye başladığınızda, öncelikle Polis Akademisi, Koleji ve Okulları için öğretim üyesi yetiştirilmek üzere yüksek lisans ve doktora yapmak üzere yurtdışına gönderilenlerin de durumlarını ve pozisyonlarını netliğe kavuşturmanız gerekmektedir. Hatırlanacağı üzere, Y.Ö.K. ve Milli Eğitim Bakanlığı, 1982’den itibaren ağırlıklı A.B.D. olmak üzere, yurtdışına onbinin üzerinde burslu öğrenci göndermiştir. Ancak, bir süre sonra bunların yarıdan çoğunun Fetullahçı, sonra nakşibendi, süleymancı ve de etnik bölücülerden oluştuğu saptanmıştır. Bu devlet aleyhine üniversitelerde geleceğin akademisyenlerini yetiştirme ve kadrolaştırma furyasından, Emniyet Teşkilâtı bu haliyle kendisini koruyabilmiş midir? Bu soruya ancak acı bir tebessümle karşılık verilebilir. Nasıl mı?!. İşte, fikir verebilecek bir iki küçük örnek:
Emniyet Teşkilâtı’na “iz” bırakan Bakanlardan biri olan Abdülkadir Aksu, 1988-89 Öğretim Yılında Polis Akademisi’nin kadrolu eğitim elemanı gereksinimini karşılamak üzere, 41 öğretim görevlisini yüksek lisans ya da doktora yapmak üzere –tüm masrafları devlet tarafından karşılanarak- İngiltere’ye göndermiştir. Bu grup 5 yıl sonra Bakanlık emriyle Türkiye’ye çağrıldığında, sadece bir bölümünün yüksek lisansı tamamladığı görülmüştür. 1997-98 Öğretim Yılında ise, Akademi Yönetim Kurulu kararıyla, “olumsuzluğu” değerlendirilen 20 araştırma görevlisinin Akademi ile ilişkisi kesilmiştir. Ne var ki, bu personel, daha sonra idari yargı kararı ile geri dönmüştür. Bunların önemli bir bölümü yardımcı doçent ve doçent kadrolarına atanmışlardır. Sadettin Tantan döneminde çıkarılan sözkonusu yasayla, öğretim üyelerine kendi istekleri dışında başka bir yere atanmama kolaylığı getirilmiştir. Ayrıca, emniyet kadroluların yanısıra, sivil öğretim elemanlarının da, eğitim ve öğretimin yanısıra idari
görev almaları (başkan yardımcısı-dekan yardımcısı-enstitü müdürü vb.) sağlanmıştır. Böylece, Emniyet Teşkilâtı’na bağlı eğitim kurumlarındaki “tek tip” emniyetçi yetiştirmeye yönelik programa işlerlik; kadrolara da dokunulmazlık kazandırılmıştır. Konunun bir başka vahim tarafı, mevcut kadronun, bundan sonra gelecek öğretim elemanlarını seçme kurullarında ve de eğitim programlarında belirleyici rol oynayacak olmalarıdır. Yönetim erkini elinde bulunduran grup, kendi grup gereksinimleri doğrultusunda müfredat programı hazırlama ve kadrolar yetiştirme olanağına sahip olurken, farklı personel bu süreçte ya tasfiye ya da pasifize edilecektir. Acıdır ki, bütün bunlar yasaya uygun (!) olarak yürütülürken, Emniyet Teşkilâtı içindeki Cumhuriyet aydınları, tüm olumsuz gelişmeleri sessiz çığlıklar atarak izlemek zorunda kalacaklardır…
Bir başka tipik örnek olarak, Polis Akademisi’nde müfredata dahil “Devlet Güvenliği ve Haberalma” adlı ders kitabında, Cumhuriyet döneminin en yaygın irticai hareketi olan Nurculuktan tek kelime ile bahsedilmemektedir. Bir başka ifadeyle, geleceğin Emniyet yöneticileri, nurculuk hakkında tek bilgi bilmeden, tehdit olarak algılamadan Akademiyi bitirmektedirler. Nurculuktan bahsetmeyen, gerçek yönleriyle Fetullahçılıktan bahseder mi, diye düşünüyorsanız, yavaş yavaş Emniyet Teşkilâtı’nı tanımaya başlıyorsunuz demektir. Bu kitapta, örneğin, “Zararlı Dini Akımlar” bölümünde, Ahmet Yesevi, Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre gibi isimler, “İrticai Faaliyetler” ana başlığı altında açıklanmaktadır. “Türk Düşünce Tarihi” gibi bir ders ya da bağımsız bir bölüm başlığı altında okutulması gereken bu “aydınlık” isimleri, “İrticai Faaliyetler” başlığı altına dahil edeceksiniz; sonra da “kapkaranlık” Said-i Kürdi ve hempalarını-şakirtlerini bu başlık harici bırakacaksınız!.. Bunun adı bilim
değil, Türklük değil, İslamiyet değil, insanlık ise hiç değil!.. Keza, aynı kitapta, Türkiye’de şeriatçıların kendilerini ve faaliyetlerini halk içinde gizlemek, kamufle etmek için kullandıkları “mütedeyyin kitle” kavramına yer verilirken, gerçek mahiyeti hakkında tek cümlelik bilgiden dahi kaçınılmıştır.
Aynı şekilde, yine müfredata dahil “İnsan Hakları ve Kamu Hürriyetleri” adlı ders kitabında, aşırı sağda ve solda yeralan ve Türk Devleti’ni yabancı ülkelere şikâyet gibi işlevleri yerine getiren örgütler, “yerli” ya da “işbirlikçi” başlığı altında değil de, “ulusal sivil toplum örgütleri” başlığı altında anlatılmaktadır. Ayrıca, bu kitapta İnsan Hakları Derneği ve Mazlum-Der hakkında geleceğin emniyet yöneticilerine verilen bilgiler, son derecede yetersiz, içi boş ve düşündürücüdür. Emniyet mensubu, rejimi yıkmak isteyenlerle devlet arasında “tarafsız” değildir, resmen taraftır, devletten taraftır. Bu itibarla, Polis Akademisi’nde ya da bağlı diğer eğitim kurumlarında verilen derslerin, “bilgi” kadar, öğrenciye devlet bilinci, devleti savunma donanımı ve refleksi kazandırması da amaçlanmalıdır. Ama nerede?!.
Konunun bir diğer vahim sonucu da şudur: 9 Mayıs 2001 tarih ve 24397 No.lu Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4652 sayılı Polis Yükseköğretim Kanunu ile, Polis Akademisi üniversite yapısına dönüştürülürken, Polis Okulları da, iki yıllık Polis Meslek Yüksek Okulu haline getirilerek Polis Akademisi’ne bağlanmıştır. Yeni yasayla, mevcut eğitim kadrosunun, tayin açısından neredeyse dokunulmazlığı sözkonusu olmuştur. Devletten yana, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, Cumhuriyetin tüm değerlerine inanmış, laik hukuk sistemini canı pahasına koruyacak Türk Polisi tipolojisinin oluşturulması için, Polis Akademisi’nin ve Polis Meslek Yüksek Okullarının ve Polis Koleji’nin tümüyle yeniden yapılandırılması ve sürekli büyüteç altında tutulması kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Diğer taraftan, Fetullahçılar konusunda böylesine zaaf sergileyen Emniyet Genel Müdürlüğü, tüm bu olumsuzluklardan tek başına mı sorumludur?!. Elbette ki hayır!.. Bugüne kadar İçişleri Bakanlığı makamına oturmuş tüm siyasiler de, en az gelmiş geçmiş Emniyet Genel Müdürleri ve bürokratları kadar sorumludur. Fetullah Gülen’in deyimi ile Mülkiye’deki kadrolaşma aleyhine, bu yazının kaleme alındığı tarihe kadar, nedense bir türlü bitirilemeyen bir soruşturma duyumu dışında somut bir işlem tesis etmediğini bildiğimiz Rüştü Kâzım Yücelen’in, “istihbarat” ve karşı-istihbarat” konularında da tecrübesiz görüntüsünü kamufle etmek mümkün değildir. Bakanın, başka zaaf görüntüleri de mevcuttur: Bilindiği üzere, Türkiye’de 1983’den bu yana yasadışı faaliyet gösteren Alman vakıflarından Konrad Adenauer Vakfı’nın en önemli işbirlikçisi, “Türk Demokrasi Vakfı”dır. Bülent Akarcalı’nın başkanlığını yaptığı bu vakıf, sözkonusu yasadışı Alman vakfı ile akçalı ilişkiler içindedir, ki bu yasalarımız
açısından aleni suçtur. Ancak bu suçun üzerine kim gidecektir? Vakıflar Genel Müdürü Nurettin Yardımcı mı? Mümkün değil, yakın bir zamana kadar Türk Demokrasi Vakfı’nın yönetim kurulu üyesi olan Yardımcı’nın üyeliği halen devam etmektedir. Vakıflardan sorumlu Devlet Bakanı Nejat Arseven mi? Arseven’in de adıgeçen vakfın üyesi olup vakfın işbirliği çalışmalarına katkıda bulunduğunu bizzat Alman Büyükelçisi Dr. Rudolf Schmidt basına açıklamıştır. Bu yasadışı işbirliğini TRT ya da Anadolu Ajansı mı kamuoyuna duyuracaktır? Mümkün değil, çünkü Devlet Bakanı Yılmaz Karakoyunlu, adıgeçen vakfın yönetim kurulu üyesidir. Mesut Yılmaz’ın da vakfın üyesi olduğu önesürülmektedir. Geriye, yasaları uygulama gibi asli görevi olan sadece İçişleri Bakanı kalmaktadır, diye düşünüyorsanız, mutlak yanılıyorsunuz, zira Rüştü Kâzım Yücelen de, adıgeçen vakfın üyesidir, tıpkı ANAP’lı Işın Çelebi, Emre Kocaoğlu vd. gibi. Kısaca, Türkiye kuşatılmış mı, sorusunun binlerce yanıtından birini, yukarıdaki ilişkiler örgüsüne bakarak alıyorsunuz…

http://www.nurettinveren.net/modules/news/article.php?storyid=149

.


Yorum Bırak

Bir kaç dakika ayırın ve bize bu makaleyle ilgili ne düşündüğünüzü yazın. Cümle başları hariç küçük harfler kullanmaya özen gösteriniz. Yorumunuzun sorumluluğu size aittir.

Okuyucu Yorumları

İlk yorumu siz yapın burada yayınlansın.