LAİKLİĞİ HALKOYUNA SUNMAYA GİRİŞMEK, DEMOKRASİYE KARŞI DARBE KALKIŞMASI DEMEKTİR! — Atatürkçü Düşünce Derneği Isparta Şubesi

LAİKLİĞİ HALKOYUNA SUNMAYA GİRİŞMEK, DEMOKRASİYE KARŞI DARBE KALKIŞMASI DEMEKTİR!


Cumhuriyetinize Sahip Çıkın

Prof. Dr. Özer Ozankaya

“Laikliği halkoylamasına götürmek” isteyen AKP’yi, CHP Genel Başkanı Sayın Baykal ile TÜSİAD’ın yaptığı gibi, yalnızca “ülkemizde büyük gerilime yol açacağı” gerekçesiyle eleştirip uyarıda bulunmak, kesinlikle eksik ve yetersiz bir tepkidir.

Bu düzeydeki bir tepki ve uyarı, demokrasimizi, Cumhuriyetimizi, yurt ve ulus bütünlüğümüzü, toplumsal dayanışmamızı savunmaya ve korumaya asla yeterli olamaz.

Demokrasiyi gerçekten savunup koruyabilecek tepki, ancak laikliği halk oyuna sunmaya kalkışmanın, ya da o anlama gelen herhangi kılıf altında bir halkoylamasına girişmenin, demokratik meşruluğu yitirmekle eş anlamlı olduğunu ve kendi başına bir “kapatma gerekçesi” olacağını yüksek sesle, hiç gecikmeden haykırmak olabilir.

Çünkü, nasıl “Adam öldürme, yolkesme, evrak sahtekârlığı … suç sayılsın mı sayılmasın mı?” gibi bir halkoylaması önermenin kendi başına suç olacağı açık ise, bir ulusu “Yaşamını kendin düzenlemede özgür olmak mı, yoksa kutsallık adına yapılacak yasalarla yönetilmek mi istiyorsun?” yolunda halkoylamasına çağırmanın da demokratik devlet ve toplum düzenine karşı bir cinayet girişimi olduğunu yüksek sesle haykırmak zorunludur.

3 Mart 1924 günlü “Şer’iye ve Evkaf Vekâletini Kaldıran Yasa”nın 1. maddesi “Türkiye Cumhuriyetinde insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek üzere yasa yapmak yetkisi yalnızca Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir.” derken, laikliğin gerçek anlamı olmak üzere “Din adına yasa yapılamaz” demiştir.AKP Demokrasisi

Bunun ve aynı şeyi amaçlayan öteki Devrim Yasaları’nın kaldırılmasını önermenin bile yasaklanmış olmasının gerekçesi budur.

Çünkü, din adına, yani kutsallık adına yasa yapmanın, “kamu düzenini her yurttaşın, her gün, özgürce, yeniden yeniye irdeleme, eleştirme, değişiklik önerme ve değiştirilmesini sağlamak üzere demokratik mücadele yapma hakkını ortadan kaldıracağı”, ayrıca “değişik din, mezhep ve felsefi görüşten yurttaşları, bir dinin, bir mezhebinin boyunduruğu altına sokacağı, böylece ulusal birlik ve dayanışmayı da ortadan kaldıracağı” gerçeğini temel almaktadır.

Dine uygunluk icazetine bağlı bir siyasal düzende eğitim, aile, ekonomi, bilim ve sanat kurumları özgürlükten yoksun kalacağı için de, böyle bir halk oylamasının demokratik meşruluğa aykırı olacağını göz önüne almaktadır.

Bu saptamalar açıkça ve yüksek sesle yapılmadığı için, AKP yönetimi “Herkes bir adım geri atsın” diyerek, siyasal uzlaşmayı bir tür şantaja bağlamaya kalkışabilmektedir: Laikliği halkoylamasına götürmek gibi bir gayrımeşru davranıştan vazgeçmeyi, bağımsız yargının açmış olduğu kapatma dâvâsının bir biçimde önlenmesi koşuluna bağlamak ister gibidir!

Türk demokrasisi bu saldırıdan kurtarılmak zorundadır.

Atatürk, Saltanatın kaldırılışı sırasında, “Saltanatı istemenin gayrımeşru olacağını, bunun bir oylama konusu olamayacağını” Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açıkça haykırarak bu şantajı önlemişti:

“Efendiler, egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla (yani oylamayla, Ö.O.) verilmez. Egemenlik ve saltanat güçle, erkle, zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk ulusunun egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı ve bu baskıcı egemenliklerini altıyüzyıldanberi sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganların hadlerini bildirerek, egemenlik ve saltanatını, başkaldırarak kendi eline eylemli olarak almış bulunuyor. Sorun, ‘ulusa saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?’ sorunu değildir. Olmuş-bitmiş bir gerçeği anlatıma kavuşturmaktan ibarettir. Bu kesinlikle olacaktır. Burada oturanlar, meclis ve herkes sorunu doğal görürse, düşünceme göre uygun olur. Tersi olursa, yine gerçek yolu yordamınca anlatılacaktır. Ama belki ….”

Gerisini merak edenler, 1 Kasım 1922 günlü Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarına bakabilirler. Mustafa Kemal orada, ulusal egemenliği ne adına olursa olsun işlemez kılmaya kalkışanlara karşı her bireyin “direnme hakkının” doğacağını belirtmektedir.

Bugün en etkili konumda bulunanların gözükara bir biçimde yeniden oynamakta olduğu bu oyunun gayrımeşru olduğu, Mustafa Kemal’in sergilediği yüreklilikle söylenemediği için, demokrasimiz, kurbağanın uyuşturula uyuşturula, tepki göstermesi önlenerek öldürülüşü gibi, adım adım öldürülmektedir.

Oysa, cahil ve yoksul bıraktıkları halk kesiminin oylarını hep alabilecekleri kuruntusuna kapılıp demokratik meşruluğu önemsemeyenler, karanlıkta ıslık çalmaktadırlar. Atatürk Cumhuriyeti’nin milyonlarca bilinçli, özverili yandaşlarının gündeme taşıyacakları böyle bir gayrımeşruluk dâvâsını göze alabilmeleri asla beklenemez. Ne ABD, ne AB sömürgeciliğinin onlara vereceği destek, bu meşruluk dâvâsından kurtulmalarına yetebilir.

“Siz isterseniz (yani oylarınızla, Ö.O.) hilafeti bile geri getirebilirsiniz.” diyen Menderes’in gözüpekliği, bu tutumuyla “demokratik meşruluğunu yitirdiği” ilân edilerek önlenebilmişti.

ANCAAAK!

Ancak, özgürlük düzeninin savunulup korunabilmesi, kendileri de bu düzenin gereklerine uyan, bu açıdan yanlış yapmamış, yıpranmamış siyasal önderler ve örgütlerle olanaklıdır.

Bugün “Laikliği halk oyuna sunmak” gibi bir gayrımeşru kalkışmayı yenilgiye uğratabilmek için, Cumhuriyetimizi kurmuş olan siyasal parti başta olmak üzere, tüm siyasal partiler, tam anlamıyla demokratik bir iç yapı ve işleyişe, demokratik yönetici kadrolara sahip olmak zorundadırlar.

Bunun gibi demokraside Dördüncü Güç olan kitle iletişim araçlarının da, yine Atatürk’ün belirttiği gibi, “para karşılığı yayın yapmasının,” “yabancı devletlerin örtülü ödeneklerinin, ya da uluslar arası para dünyasının etkisi altına girmesinin” önlenmesi de kesinlikle zorunludur.

Herkesin ve her kurumun sorumluluğunun bilincinde olması da demokrasinin zorunlu bir koşuludur.
Prof. Dr. Özer Ozankaya

.




Yorum Bırak

Bir kaç dakika ayırın ve bize bu makaleyle ilgili ne düşündüğünüzü yazın. Cümle başları hariç küçük harfler kullanmaya özen gösteriniz. Yorumunuzun sorumluluğu size aittir.

Okuyucu Yorumları

19.03.2007

Ben demokrat değilim!

Eğer “Türk demokrasisi” denilen olgu AKP’nin sergilediği tutum ve şimdiye kadar ki uygulama anlayışı ise ben demokrat olamam.

Demokrasinin d’sini bilmeyen bir zihniyetin:

— Özgürlük, eğitim ve inanç kisvesi altında Demokrasinin temel öğelerinden biri olan hukuk düzenini sorgulamaktan öte, yıpratmaya hatta yıkmaya çalışıyorsa…
— Laikliğin ilkesi olan din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını hiçbir yaptırım ile karşılaşmadan sarsabiliyorsa…
— Kanun önünde eşitlik kaidesini AKP’ye özgü bir anlayış ile yorumluyor ve hiç çekinmeden uyguluyorsa…
— Gerçekdışı beyanlar ile demokrasi ve özgürlük - özgürlük ve demokrasi diye, diye bitmez, tükenmez kısır bir döngüye girdiyse…
AKP yöneticilerinin demokrasi anlayışlarından kuşku duymak benim en doğal hakkımdır.

Demokratik tahammüller işinize geldi mi “demokrasiye” toz kondurmayın, işinize gelemedi mi yaygarayı koparıp, mazlum ve mağdur edebiyatına sığının. İyi be…
Sormazlar mı, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diye.
Sizi gidi çeyrek demokratlar, sizi…

*

RTE, devlet böyle yönetilemez!
Bilirsiniz, özdeyiştir: Lafla peynir gemisi yürümez!
Lafla, şairlik ile “peynir gemisini” yürütmeye çalışıyorlar, ama yürümüyor.

RTE kıyaslamıştı, hatırlarsınız:
Devlet yönetimini, kabile yönetimi diye.
- Yüzeysel düzenlemeler ile seçim öncesi zamsız, seçim sonrası zam furyasını patlatarak!!!
- “Reform paketi” denilen ve hangi amaçlara hizmet ettiği belirsiz düzenlemelerin Türk kamuoyundan önce AB(D) kamuoyuna sunulması ile…
- Kâğıt üzerinde kişi başına düşen milli geliri yükselterek!?
- Hayali ekonomik atılımlar ile Refah düzeyinin artması!?
- AB üyeliği!?
- Borsa, balon…
Gerçekten bu anlayış ile değil devlet, kabile dahi yönetilemez. AKP, iktidar süreci tam bir “arınamamışlık” ve iflas göstergesidir.

Daha yeni geldim Türkiye’den. HAYAT, ATEŞ PAHASI. Sözüm ona istikrar adı altında, ekonomi hesaplayabildiği bir siyasi çizgiden dolayı menfaatleri doğrultusunda hareket etmeye çalışıyor. İşsizlik aldı başını gidiyor. Küçük esnaf can çekişiyor. Gençlere istikbal nerede??? İş, aş, nitelikli bir eğitim ile uluslararası rekabet imkânı nerede? Milletin orasıyla burasıyla uğraşacağınıza gençlere bir gelecek verin! Yalnızca Allah rızkını da veriri ile olmuyor!

Türkiye Cumhuriyeti seçmeni AKP’nin “çağdaş” ve buna rağmen dininde, kitabında bir parti olduğu kanısına varmıştı. Şüphesiz AKP’nin söylemleri ve “göstermelik” eylemleri de ilk anda bu intiba’yı yaratıyordu. Tüm partiler teker, teker sınanmış ve süreç içerisinde şu ya da bu gerekçeyle seçmen tarafından onay alamamıştır. Diğer partiler vaat ettikleri hedefleri tutturamamışlardı. AKP, söylemi ile inandırıcı geldi. Ama AKP’de göstermelik hedeften şaştı ve gerçek yüzü ortaya çıktı. Seçmen eninde sonunda bunun bilincine varacaktır.

Milli Nizam Partisi = Milli Selamet Partisi = Refah Partisi = Fazilet Partisi = Saadet Partisi = Adalet ve Kalkınma Partisi = ???

Ne değişti?

Hedef şüphesiz aynı, demokrasiyi kullanarak din ekseninde bir devlet yönetimi. İşte size demokrasinin zaaflarından biri.

Kuşkusuz toplum yaşamını düzenleyen yeni bir kurallar manzumesi bulunana kadar, demokrasi kötünün iyisidir ve demokrasinin kendini savunma araçları vardır. Ama AKP bu savunma araçlarını bir, bir iptal etme gayretindedir.

Sorumluluk sahibi devlet görevlileri, görevlerinin gereğini yerine getirdikleri zaman hedef gösterilmeleri hiçbir şekilde demokrasi ile bağdaşmayan bir tutumdur. Bu davranış biçiminden hemen vazgeçilmelidir. Söylemleriniz neyin peşinde olduğunuzu açıkça ortaya koymaktadır. Seviyesiz bir şekilde kendinizi savunmaya, halkın gözü önünde ben mağdur oldum “laikler demokrasiyi engelliyorlar” oyunlarından derhal vazgeçin. Ayıptır!

Siz olsanız nasıl yorumlardınız:

RTE, AK Parti Çanakkale İl Teşkilatı tarafından Kolin Otel’de düzenlenen yemekli toplantıda yaptığı konuşmada, ”İşte bu toprakları vatan yapmak için şehit oldular. Kolay değil, hep konuşulur; olur mu olmaz mı… Olur kardeşim olur, ‘İmandır, o cevher ki ilahi ne büyüktür. İmansız olan paslı yürek, sinede yüktür.’ Seyit Onbaşı’yı Seyit Onbaşı yapan odur. O mermiyi ona kaldırma gücü veren odur. Hadi inkar etsinler bunu. Herhalde buna da ‘laikliğe aykırıdır’ demezler. Her 18 Mart’ta buraya geldiğimizde Seyyit Onbaşı’nın o mermiyi namluya yerleştirişini işliyoruz. Onunla hep beraber komuta kademesinden ta eratına kadar kendimize yeni bir güç devşiriyoruz. Bu bizim doğal hakkımız. Bunu kimse bir yerlere çekmemeli, çekemez.”

Seyit Onbaşı > iman gücü nasıl bir ilişkilendirme bu? Ne alaka?

Kaldırmaya gücü yetmeyen imansız mı? İnsanların imanlı olup olmadığı AKP tarafından mı belirleniyor? Rabim seni, beni, bizleri bilmiyor mu, bir aracıya ihtiyacı mı var?

RTE, siz ve partiniz artık ne yaparsanız yapın, ne söylerseniz söyleyin bir nevi gözetim altındasınız! Çünkü alakası olmasa da sizler, evirip çevirip olayları din ekseninde yorumluyorsunuz. Eskisi gibi gizli saklı konuşamıyorsunuz!!!!!!!!!!!

Zihniyet aynı, söylem aynı. Sizler ne demokrasiyi, ne hukuku nede laikliği içinize sindirememişsiniz. Eğer sindirmiş olsaydınız son günlerde yaşadıklarımıza şahit olmazdık. Önemli olan sizin gibi düşünenlerin bunu sindirip, sindiremediği değil. Hayal ettiğiniz “İslam Cumhuriyeti” hedefine ulaşma uğrunda verdiğiniz zarardır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin siyasi ve yasal bir partisi gibi bu cumhuriyetin kazanımlarını, içersinde yaşayan insanların menfaatlerini gözetmediğiniz aşikârdır. Vahim olan, isteyerek ya da istemeyerek dışta kimlerin emellerine hizmet ettiğinizdir.

20.03.2008

Nemesis, Asala, PKK, ılımlı İslam, ???

Nerede kalmıştık?

Kafalar karışık, konular bulanık, hava pusulu idi. Maalesef durumda bir değişiklik yok. Doğru ya; AKP’nin, isteyerek ya da istemeyerek dışta kimlerin emellerine hizmet ettiğinden bahis ediyorduk.

Bunun için tarihte biraz geriye gitmemiz lazım. Tarih sayfalarını karıştırmadan önce bir tespitte bulunmak istiyorum. Bu tespitin nedeni kesinlikle yanlış anlaşılmak istemediğim içindir.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını oluşturan insanlar, daha öncede belirttiğim gibi, benim insanımdır. Hiç bir şekilde ırk, dil, din ayrımı gözetemem. Çünkü bizler bu toprakların insanıyız. Hani okyanusun üstünde yol alan bir gemide bulunan insanlar misali. Bu gemi batarsa hepimizin sonu olur. Ölen, ölür kurtulan sağlar bizimdir diyemem!

Bu tespitten sonra adalet tanımayan partinin muhtemelen hangi oyunların ve kimlerin maşası haline geldiğine geçelim.

Ben 13 yaşımdan beri siyaset ve tarih ile yakından ilgili bir insanım ve ömrümün çok büyük bölümünü Avrupa’da geçirdim. Sanırım bu insanların “ciğerlerini” biliyorum desem yalan olmaz. Sıralayacağım isimler, yerler ve olayları ayrıntılı bir şekilde ele almam bu makalenin sınırlarını zorlar. Eğer ilgileniyorsanız araştırmanızı öneririm.

Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan insanlar kayıtsız şartsız şu olgunun bilincine varmalı:

Batı, yani AB(D) ‘nin politikalarında istikrar, devamlılık, menfaat bazında ilişkiler, alternatifler ile oynama ve para dolayısıyla güç esastır. Bizler önümüzdeki belirli bir zaman birimi için hedefler saptarken, batı onlarca yıl sonrasını belirler ve zamanı geldikçe bu hedeflerini uygulamaya koyar.

“…İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz her şeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım…”
Lord Curzon

Batı, Lozan anlaşmasını hiç bir zaman hazmetti. Bu Türklere özgü bir paranoya değil, maalesef bir gerçektir. Hiç kendinize sordunuz mu, Azınlık hakları nedir diye?

Bizim kültürümüzde, dinimizin ümmet anlayışından dolayı olmayan ama batının hayat anlayışının temel taşlarından biri olan bu kavram tarihten gelen karşılıklı ihlaller yüzünden ilk kez 1815 viyana milletlerarası insan hakları anlaşması ile ele alınmıştır. Daha önceki yazılarımda da değinmiştim, batı kendine göre doğru olan anlayışları zorla kabul ettirmeye çalışır diye. Konuyu fazla dağıtmamak için kısa keseceğim. Azınlık hakları, temcit pilavı gibi önümüze konmaktadır. Bu olmayan bir anlayışı yaratma çabalarıdır. AKP bu konuda nasıl bir tutum içersindedir?

— 1920 Sevres Türkiye’yi paylaşma antlaşmalarında sadece biridir ama günümüze kadar gelebilmiş bir plandır. Üniter yönetim, yerini federal bir yönetim biçimine bırakmalı ve federasyon etnik ayrılığa dayalı olmalıydı. Son zamanlarda yükselen sesler neyi istiyorlar? Federasyonu! Devam edelim, Sevr bir anlaşmadan çok bir arzunun dile getirmesidir. Osmanlı bünyesinden 25 civarında devlet türemiştir. Bunlardan batı için gerçekten önem arz eden “bağımsız” bir Kürt devletidir. Paylaşım planlarına baktığınızda özellikle Fransa’nın ve İngiltere’nin hangi bölgeler ile ilgilendiği ve nedenleri ilgi çekicidir. Araştırmanızı şiddetle tavsiye ederim.
— Cumhuriyet isyanları, burada dikkat edilmesi gereken isyanın kimin tarafından çıkarıldığı değil kimler tarafından desteklenip körüklendiğidir. Birçok somut kanıt mevcuttur. Yine başrolleri Fransa (Ermenileri) ve İngiltere (Arapları ve Kürtleri) oynamaktadır (bkz. Binbaşı Noel ve Lawrence) . Fransa ve ermeni soykırım iddiasını tanıma gibi. Bu çıkarlar yumağı tarihten günümüze kadar gelmektedir.
— Batının tarihinden günümüze Türklere bakış açışı.
— Baltaliman antlaşması. Bkz. Günümüzün özelleştirme uygulamalarına. Sata, sata bitiremediler. Bu anlayış şüphesiz Türkiye’nin lehine değildir.
— Sykes – Picot anlaşması.
— Osmanlının Arap yarımadasındaki egemenliği ve bu egemenlikten ilerde doğabilecek Petrol sömürüsü. Günümüzde Güneydoğu Anadolu suyu! Yani Fırat ve Dicle nehirlerindeki suyu elde edebilmek için etnik koz yine kullanılmaktadır.
— İkinci dünya savaşından1965’e kadar batı Lozan anlaşması ile güvence altına alınan üniter yapıyı sorgulanmamıştır.
— 1965’den sonra Amerika Birleşik Devleti Lord Curzon sözlerini anımsayarak Türkiye’ye karşı politikasını değiştirmiştir.
— Türkiye birinci dünya savaşından sonra oluşan iki kutuplu dünyada tarafsız kalmayı başaramadı.
— İsmet Paşa, geleneksel bir Asker! Sanırım tarihten de gelen bir anlayış ile Rus tehdidini bir devlet adamı anlayışından çok bir asker gözü ile değerlendirdi.
— Menderes zamanında o güne kadar doğrudan doğruya bir müttefik olma anlayışı bir uydu olma politikasına dönütsü.
— Truman doktrinleri.
— İkinci dünya savaşından sonra Türkiye’nin - ABD tarafında yer alma koşulları -.
— Marshall planı ve şartnameleri.
— 1948’den sonra diş borçlanma.
— Yine ikinci dünya savaşından sonra Türkiye’nin ağır sanayi kurma çabaları ve kimler tarafından engellendiği.
— Yine günümüze kadar gelebilmiş bir görüş:
Türkler ne Avrupalaşabildiler ne Asyalaşabildiler. Türkler ırkları soylarına göre değil dinlerine göre ayırırlar. Şiddetle karşı çıktığım bir uygulama anlayışı, bunu Avrupa’da şuan yaşıyoruz - ulusal potada eritebilmek!
— Adnan Menderes, kredi, ABD, Sovyetler ve malum sonuç!
— 1960’larda Türkiye adım, adım batıya yüz çevirmeye başladı. Sovyetlerle dostluk derinleşirken, Kıbrıs’ta olaylar çıkmaya başladı. İlginç bir tesadüf değil mi?
— İsmet İnönü “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye bu dünyada yerini bulur…” sözlerini neden sarf etmiştir?
— 1960 sonlarına gelindiğinde Batı ile dostluğun kendine zarar verdiğini açıkça gören Türkiye, Batı’ya muhtaç olmadan kalkınma yollarını aramaya girişir. GAP bu arayışın bir ürünüdür. GAP projesinin ayrıntılarına girmeyeceğim. Ama bu dev proje Batı’yı kaygılandırdı. Lütfen bu sıralar Güneydoğu Anadolu bölgesine esmeye başlayan bölücülük rüzgârları ve GAP arasındaki ilişkiyi bir düşünün.
— 1970’in başlarında ABD Iran ve Iraktaki Kürtler üzerinden günümüze kadar süren “ilgi çekici” politikasını para ve silah desteği ile gündeme oturtmaya başladı.
— Kıbrıs çıkarması ve günümüze kadar süren olaylar zinciri. Başrolleri kimler paylaşıyor? Türkiye’nin 1974’den sonra iki yakası bir araya gelebildi mi?
— 1975 ASALA “faaliyete” geçiyor. Asala şiddeti, uygulama şekli ile 1920 Sevr günlerinde faaliyet içersinde bulunan Nemesis’i andırıyor.
— Turgut Özal
— 1978 PKK kuruluyor. Sonraki yıllarda Terör örgütünün başı Ankara’da tutuklandı ve nedenleri bence şeffaf olmayan bir biçimde serbest bırakıldı!?
— Lojistik destek! Federasyon adı altında siyasi bölünme, 1978 yıllarında Almanya ve İtalya en üst düzeyde “Kürt sorunu uluslararası bir platforma taşınmalıdır” diyebiliyor.
— 1984 GAP projesine kazma vuruluyor. 15.08.1984 Şemdinli – Eruh ile PKK Terörü başlıyor. Tesadüf mü?
— Eski bir oyunun yeni yüzü Fethullah Gülen. Anlayamadığım rahmetli Bülent Ecevit gibi tecrübeli bir siyasetçinin dahi bu ne üdü belirsiz insan’ın söylem ve faaliyetlerine intiba etmesidir. Demek ki maske ve sahne mükemmeldi.
— 1990’lı yıllarında Büyük Orta Doğu Proje’si (BOP sosyoekonomik yönden araştırılmaya değer bir proje) düşüncelerinden biri de; “ılımlı İslâm”dır.
— 1990’lı yılların ortalarında Fethullah Gülen saf değiştirip Amerikacı oluyor.
— Nisan 2000, Washington ve toplantı, Türkiye bir kez daha nota yolluyor, “dostluğa” sığmayan bu davranışları kınıyor.
— Kutsal dinimiz AB(D) tarafından soğuk savaş dönemlerinde hep siyasi amaçlı kullanılmaktayken şimdilerde ekonomik yararlar için kullanılmakta.
— Özellikle 2000’den sonra Batı yaşam tarzının temelini teşkil eden sekülerlik anlayışına eş değerde diyebileceğimiz Laiklik ilkesine ve Laik Türkiye taraflarına karşıt bir tutum içersine girmesi nasıl yorumlanmalıdır?

Türkiye’nin AB(D) kontrolünün dışına çıkma şansı var mıdır?
Bu Cumhuriyeti elbirliği ile kimler kurdu? Kimlerin oyununa alet oluyoruz?

27.03.2008

Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır…

Siz hiç gurbet yaşadınız mı?

Öyle misak-ı milli sınırlar içersinde gurbet, gurbet değildir!

Vatanınızdan, sevdiklerinizden binlerce kilometre uzakta, bilmediğiniz – tanımadığınız insanlar arasında. Ne dilini bilirsin, ne kültürlerini anlamak imkânın vardır. Çoğu zaman parasızlıktan senelerce vatanından ayrı yaşarsın. Yabancı olduğun için yerliler horlar, en iyi ihtimale hakarete uğrar, dil bilmediğinden kendini savunamasın. Korku içersinde senelerin yerlilerin arasında geçer. Yabancı olduğun için kapılar bir, bir yüzüne kapanır. Ekmeğini kazanırsın ama nasıl kazandığını bir sen, birde Allah bilir. Saldırıya uğrarsın, yakılırsın…

Böyle şartlarda karşına dilini bilen seninle ayni acıları yaşamış ya da yaşayan bir insan çıktımı, sen Kürt müsün, Türk müsün, Ermeni misin … ? diye sormaz boynuna sarılırsın! Zamanla çevren artar ama “diğerine” yüz çevirmesin. Çünkü komşu, komşunun külüne muhtaçtır. Ve sen bunu çok iyi bilirsin. Ortak değerin geldiğin topraktır. Geçmişini binlerce kilometre ötede yaşamışken, geleceğini yine başka topraklarda birlikte yaşarsın.

Mürekkep yalamış bir insan “…PKK’ya tahammül var, türbana yok…” gibi nesnesiz sözler sarf edebiliyorsa, hele bu zat Üniversitelerarası Kurul’un (ÜAK) Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Rektörü gibi bir makamı “dolduruyorsa”… Bu düşündürücü bir durumdur.

Genelde etnik bölücülük vatan topraklarının belirli bir kısmına yönelikken, irtica gibi bir olgu tüm vatanı tehdit eder. Atatürk ve arkadaşlarının evlatları miraslarına sahip çıkmasını bilir. Vatanımıza yönelecek her türlü tehdide siper olmasını biliriz. Bundan kimsenin, ama hiç kimsenin şüphesi olmasın!