LAİKLİĞİ HALKOYUNA SUNMAYA GİRİŞMEK, DEMOKRASİYE KARŞI DARBE KALKIŞMASI DEMEKTİR!

Cumhuriyetinize Sahip Çıkın

Prof. Dr. Özer Ozankaya

“Laikliği halkoylamasına götürmek” isteyen AKP’yi, CHP Genel Başkanı Sayın Baykal ile TÜSİAD’ın yaptığı gibi, yalnızca “ülkemizde büyük gerilime yol açacağı” gerekçesiyle eleştirip uyarıda bulunmak, kesinlikle eksik ve yetersiz bir tepkidir.

Bu düzeydeki bir tepki ve uyarı, demokrasimizi, Cumhuriyetimizi, yurt ve ulus bütünlüğümüzü, toplumsal dayanışmamızı savunmaya ve korumaya asla yeterli olamaz.

Demokrasiyi gerçekten savunup koruyabilecek tepki, ancak laikliği halk oyuna sunmaya kalkışmanın, ya da o anlama gelen herhangi kılıf altında bir halkoylamasına girişmenin, demokratik meşruluğu yitirmekle eş anlamlı olduğunu ve kendi başına bir “kapatma gerekçesi” olacağını yüksek sesle, hiç gecikmeden haykırmak olabilir.

Çünkü, nasıl “Adam öldürme, yolkesme, evrak sahtekârlığı … suç sayılsın mı sayılmasın mı?” gibi bir halkoylaması önermenin kendi başına suç olacağı açık ise, bir ulusu “Yaşamını kendin düzenlemede özgür olmak mı, yoksa kutsallık adına yapılacak yasalarla yönetilmek mi istiyorsun?” yolunda halkoylamasına çağırmanın da demokratik devlet ve toplum düzenine karşı bir cinayet girişimi olduğunu yüksek sesle haykırmak zorunludur.

3 Mart 1924 günlü “Şer’iye ve Evkaf Vekâletini Kaldıran Yasa”nın 1. maddesi “Türkiye Cumhuriyetinde insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek üzere yasa yapmak yetkisi yalnızca Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir.” derken, laikliğin gerçek anlamı olmak üzere “Din adına yasa yapılamaz” demiştir.AKP Demokrasisi

Bunun ve aynı şeyi amaçlayan öteki Devrim Yasaları’nın kaldırılmasını önermenin bile yasaklanmış olmasının gerekçesi budur.

Çünkü, din adına, yani kutsallık adına yasa yapmanın, “kamu düzenini her yurttaşın, her gün, özgürce, yeniden yeniye irdeleme, eleştirme, değişiklik önerme ve değiştirilmesini sağlamak üzere demokratik mücadele yapma hakkını ortadan kaldıracağı”, ayrıca “değişik din, mezhep ve felsefi görüşten yurttaşları, bir dinin, bir mezhebinin boyunduruğu altına sokacağı, böylece ulusal birlik ve dayanışmayı da ortadan kaldıracağı” gerçeğini temel almaktadır.

Dine uygunluk icazetine bağlı bir siyasal düzende eğitim, aile, ekonomi, bilim ve sanat kurumları özgürlükten yoksun kalacağı için de, böyle bir halk oylamasının demokratik meşruluğa aykırı olacağını göz önüne almaktadır.

Bu saptamalar açıkça ve yüksek sesle yapılmadığı için, AKP yönetimi “Herkes bir adım geri atsın” diyerek, siyasal uzlaşmayı bir tür şantaja bağlamaya kalkışabilmektedir: Laikliği halkoylamasına götürmek gibi bir gayrımeşru davranıştan vazgeçmeyi, bağımsız yargının açmış olduğu kapatma dâvâsının bir biçimde önlenmesi koşuluna bağlamak ister gibidir!

Türk demokrasisi bu saldırıdan kurtarılmak zorundadır.

Atatürk, Saltanatın kaldırılışı sırasında, “Saltanatı istemenin gayrımeşru olacağını, bunun bir oylama konusu olamayacağını” Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açıkça haykırarak bu şantajı önlemişti:

“Efendiler, egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla (yani oylamayla, Ö.O.) verilmez. Egemenlik ve saltanat güçle, erkle, zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk ulusunun egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı ve bu baskıcı egemenliklerini altıyüzyıldanberi sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganların hadlerini bildirerek, egemenlik ve saltanatını, başkaldırarak kendi eline eylemli olarak almış bulunuyor. Sorun, ‘ulusa saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?’ sorunu değildir. Olmuş-bitmiş bir gerçeği anlatıma kavuşturmaktan ibarettir. Bu kesinlikle olacaktır. Burada oturanlar, meclis ve herkes sorunu doğal görürse, düşünceme göre uygun olur. Tersi olursa, yine gerçek yolu yordamınca anlatılacaktır. Ama belki ….”

Gerisini merak edenler, 1 Kasım 1922 günlü Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarına bakabilirler. Mustafa Kemal orada, ulusal egemenliği ne adına olursa olsun işlemez kılmaya kalkışanlara karşı her bireyin “direnme hakkının” doğacağını belirtmektedir.

Bugün en etkili konumda bulunanların gözükara bir biçimde yeniden oynamakta olduğu bu oyunun gayrımeşru olduğu, Mustafa Kemal’in sergilediği yüreklilikle söylenemediği için, demokrasimiz, kurbağanın uyuşturula uyuşturula, tepki göstermesi önlenerek öldürülüşü gibi, adım adım öldürülmektedir.

Oysa, cahil ve yoksul bıraktıkları halk kesiminin oylarını hep alabilecekleri kuruntusuna kapılıp demokratik meşruluğu önemsemeyenler, karanlıkta ıslık çalmaktadırlar. Atatürk Cumhuriyeti’nin milyonlarca bilinçli, özverili yandaşlarının gündeme taşıyacakları böyle bir gayrımeşruluk dâvâsını göze alabilmeleri asla beklenemez. Ne ABD, ne AB sömürgeciliğinin onlara vereceği destek, bu meşruluk dâvâsından kurtulmalarına yetebilir.

“Siz isterseniz (yani oylarınızla, Ö.O.) hilafeti bile geri getirebilirsiniz.” diyen Menderes’in gözüpekliği, bu tutumuyla “demokratik meşruluğunu yitirdiği” ilân edilerek önlenebilmişti.

ANCAAAK!

Ancak, özgürlük düzeninin savunulup korunabilmesi, kendileri de bu düzenin gereklerine uyan, bu açıdan yanlış yapmamış, yıpranmamış siyasal önderler ve örgütlerle olanaklıdır.

Bugün “Laikliği halk oyuna sunmak” gibi bir gayrımeşru kalkışmayı yenilgiye uğratabilmek için, Cumhuriyetimizi kurmuş olan siyasal parti başta olmak üzere, tüm siyasal partiler, tam anlamıyla demokratik bir iç yapı ve işleyişe, demokratik yönetici kadrolara sahip olmak zorundadırlar.

Bunun gibi demokraside Dördüncü Güç olan kitle iletişim araçlarının da, yine Atatürk’ün belirttiği gibi, “para karşılığı yayın yapmasının,” “yabancı devletlerin örtülü ödeneklerinin, ya da uluslar arası para dünyasının etkisi altına girmesinin” önlenmesi de kesinlikle zorunludur.

Herkesin ve her kurumun sorumluluğunun bilincinde olması da demokrasinin zorunlu bir koşuludur.
Prof. Dr. Özer Ozankaya

.

About ADD Isparta