Kuzey Irak’ta Olanlar, Tümüyle Türk Ulusunun Bağımsız Varlığına Yöneliktir! Prof. Dr. Özer Ozankaya — Atatürkçü Düşünce Derneği Isparta Şubesi

Kuzey Irak’ta Olanlar, Tümüyle Türk Ulusunun Bağımsız Varlığına Yöneliktir! Prof. Dr. Özer Ozankaya


Kuzey Irak’ta Olanlar, Tümüyle Türk Ulusunun Bağımsız Varlığına Yöneliktir! Prof. Dr. Özer OzankayaProf. Dr. Özer Ozankaya

Kerkük ve genellikle Irak Türklerine yapılan ezinç ve baskılar, ya Saddam baskıcılığı, ya da Barzani ve Talabani aşiretlerinin eşkiyalık ve çapulculuğu olarak sunulageliyor.

Oysa gerçek korkutucu yüzüyle 2008 yılında sahneye konulması planlanan sorunun asıl yaratıcısı ve sürdürücüsü, 1923′ten başlayarak İngiliz ve daha sonra ona eklenen ABD’nin bölgedeki petrol kaynaklarına yönelik sömürgeciliğidir.

Atatürk, konuyu daha 1922′de doğru değerlendirerek, ” Kürtler Anadolu’nun her yanında genel Türk toplumuyla öylesine içiçe geçmişlerdir ki, bütünüyle Türkiye’yi mahvetmeden Güney-Doğu Anadolu’da özerk bir Kürdistan kurulmasının olanaksız olduğunu„ belirtmiştir.

Bugün Büyük Ortadoğu Projesi olarak açıkça yürütülen sömürgeciliğin yalnız Irak Türklüğünü değil, bütünüyle Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya yönelik olduğunu, o zaman yeryüzü müslümanlarının Halifesinin İngilizsevenler Cemiyeti üyesi oluşu gibi, bugün de içimizden kimi siyasal kadroların bu projenin “eşbaşkanı„ olduğunu, başını kuma gömmeyen herkes görebilmektedir!

Bu saldırı karşısında çok üzücü ve düşündürücü olan, sağcısı ve solcusuyla, ilericisi ve gericisiyle biz Türklerin neden, hem de ikinci kez (!), sömürge durumuna düşürülüp yurdumuzu parçalamayı amaçlayan saldırılara hedef durumuna düşüşümüzün tarihsel ve güncel etkenlerini anlamamakta olmamız, bize sömürgeciliği bir daha hortlamamak üzere yenmenin yolunu eylemli olarak göstermiş olan Atatürk’ün eserinden gerekli dersi almamış, alamamış olmamızdır.

Türkiye ve tüm Türk dünyası için de, belki tüm sömürülen uluslar için de, sömürgeciliği dize getirmenin yolu sayabileceğimiz STRATEJİ’yi, Atatürk daha 1918′de Anadolu’ya geçmeden az önce MİNBER Gazetesinde şöyle açıklamış, uygulanabilirliğini de Türk Bağımsızlık ve Demokrasi Devrimleri ile görkemli biçimde kanıtlamıştı:

“..Aziz yurdumuzun ve bahtsız ulusumuzun kurtuluşu .. konusunda türlü zamanlardaki derin düşüncelerimin özeti ve sonucu (olarak) diyebilirim ki, ben en iyi siyasetin, her türlü anlamıyla en çok güçlü olmakta bulunduğunu kabul ederim.

En çok güçlü olmak deyiminden anladığım, yalnız silâh gücü olduğunu sanmayınız. Tersine, bu bence güç toplamını oluşturan etkinliklerin sonuncusudur.

Bence en çok güçlü olmak, bilim bakımından, teknik bakımından ve ahlâk bakımından güçlü olmaktır.

Çünkü bu saydığım değerlerden yoksun bir ulusun bütün bireylerinin en son silâhlarla donatıldığını tasarlasak bile, güçlü olduğunu kabul etmek doğru olmaz. Bugünkü insanlık toplumunda insan olarak yer alabilmek için, eline silâh almış olmak yetmez. …

Ülkemi ve ulusumu, pek iyi tanıdığım ve yoksun bulunduğumuz ilerlemeye eriştirebilmek için, huzur ve sükûn ile, ama her halde özgürlük ve bağımsızlığı kurarak, çok sürekli çalışmak gerektiğine inanmış bulunuyorum.”

Bugün de gerek Türkiye Cumhuriyeti’nin iç ve dış resmi devlet politikalarını, bu arada Musul ve Kerkük politikasını saptayanlara, gerekse strateji araştırmaları yapan, öneriler geliştiren kurum ve kurullara egemen olması gereken anlayış, işte bu anlayıştır.

Türkiye dışındaki Türk toplumlarının da gerçek kurtuluşlarının, devrim ihracını reddeden, her toplumun kendi geleceğini kendi ellerine almasını öngören bu Atatürk Modelini anlayıp uygulamaya bağlı olduğunu görmeleri zorunludur. Bunu anlamadıkları içindir ki, Sovyetler Birliği dağıldığı halde, “Türki” denilen halklar ve devletler üzerindeki Rus egemenliği süregitmektedir.

Musul ve Kerkük Türkleri de, özgürlük ve gönenç içinde varlıklarını koruyabilmek, Kürt ulustaşlarına da, aşiret derbederliği içinde İngiliz ve Amerikan sömürgesi olmak yerine, tıpkı Türk Kurtuluş Savaşında olduğu gibi, binlerce yıldanberi kardeşçe yaşadıkları Türklerle yazgı ortaklığını sürdürmeleri gereğini anlatabilmek için, öncelikle kendilerinin Atatürk’ün düşünce ve eserini doğru anlamaları gerektiğini kavramış görünmüyorlar.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, Soğuk Savaş döneminde Atatürkçü yoldan sapmış politikacıların güdümünde, bu Türk devletlerine ve halklarına çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırıcı bir strateji ile değil, onları Batı (özellikle ABD) sömürüsüne peşkeş çekici “İslamcı” ve “Turancı” aldatmacasıyla yaklaşmakla bu sonuca hizmet etmiştir ve etmektedir. Sovyetlerin dağılması üzerine doğan fırsatın “Fethullah Okulları” ile mahvedilmesi, bunun apaçık örneğidir.

Ama bilinmesi gerekir ki Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu bu yüzden hem artan ölçüde sömürgeci saldırılarına hedef olmuş, bunları tepelemek gücü giderek erimiş, hem de öteki Türk toplumlarının ve genellikle dünyanın gözündeki saygınlığı azalmış, içerde de birliği, kendisine olan özgüveni sarsılmıştır.

Oysa Atatürk, İslamcı ve Turancı denilen politikaların, “Büyük ve boş hayaller peşinde koşup yapamayacağı şeyleri yaparmış gibi görünen, düşmanlarımızın sayısını ve üzerimize olan baskılarını arttırmaktan başka hiçbir şeye yaramayan sahtekârlıklar” olduğunu görmüş ve Türk Kurtuluş Savaşını da, Türkiye Cumhuriyeti’ni de bu sakat politikadan uzak tutmuştu.
“Özgürlük Ortamı”nın Doğru Anlamı

Ulusal bağımsızlık, özgürlük ve gönencin zorunlu gereği bilim, teknik ve ahlak gücünü sağlayacak olan, doğru anlamı ve dürüst uygulaması ile ulusal egemenlik düzenidir. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktıktan sonra bayraklaştırdığı ve tüm Cumhuriyet Devrimlerinin ruhunu oluşturan ulusal egemenlik ilkesi!

Doğru anlamıyla ulusal egemenlik düzeni ise, iç yapıları demokratik olmaktan uzak siyasal partilerin ve sömürgeci güdümündeki kitle iletişim araçlarının halkı eğitimsiz, mesleksiz, yoksul, gerçeklerden habersiz bırakıp oylarını ortaçağ artığı şeyhlere, dedelere, türbecilere, üfürükçülere, aşiret ve toprak ağalarına .. teslim etmeleri düzeni değildir!

Tam tersine bunlar, özgürlük ortamını yıkan, gerçek ulusal egemenlik düzeninde meşruluk dışı olan ve ulus ve ülkenin bağımsız varlığını tehdit eden, önlenmesi kesinlikle zorunlu olan etkenler sayılmalıdır.

Bunlar, yıkıcı etkilerini, asıl olarak ulusal egemenlik ilkesini gelişi-güzel bir oy-çokluğu uygulaması imiş gibi göstererek yapmaktadırlar. Oysa doğru anlamıyla ulusal egemenlik ilkesi, ulu-orta bir oy-çokluğu düzeni olmayıp, her bireyin doğuştan, vazgeçilmez ve devredilmez olmak üzere ve hiç bir soy, din, mezhep, cinsiyet, siyasal görüş, servet ve meslek ayrımı olmaksızın eşit olarak sahip bulunduğu insan ve yurttaş hak ve özgürlüklerinin hiç bir biçimde çiğnenmemesi koşuluyla bir toplumun özgür oyçokluğu yoluyla yönetimini yürütmesi düzenidir.

Yani ulusal egemenlik düzeninde bu insan ve yurttaş hak ve özgürlükleri oy yoluyla kaldırılmak şöyle dursun, böyle bir oylamanın önerilmesi bile önerenlerin meşruluklarını ortadan kaldırır ve onlara karşı “DİRENME HAKKI”nı doğurur. Türkiye Cumhuriyeti anayasasında “değiştirilmesinin önerilmesi bile yasaklanmış” olan maddeleri, işte bu doğru tanımı ile ulusal egemenlik düzeninin ve dolayısıyla ulusal bağımsızlığın güvencesi olan maddelerdir.

Türk ulusunu bilim ve teknikten yoksun bırakıp ahlaken gerileten, güçsüz kılıp yıkıma götüren ana etken, ulusal egemenlik ilkesinin bu gerçek anlamının göz ardı edilerek içinin boşaltımış ve gerçekte uygulanmaz kılınmış olmasıdır.

Atatürkçü Bakışla Musul ve Kerkük Konusu
Bu bağlamda, ulus ve ülke bütünlüğümüzü tehdit eden PKK terörü ve onun arkasındaki Batı sömürgeciliği nedeniyle konunun güncel önemi çok artmış olduğu için, bir kez daha altı çizilerek belirtilmek gerekir ki, Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Milli içinde düşünülmüş olması tarihsel, toplumbilimsel, hukuksal açılardan ne kadar geçerli gerekçelere dayanıyorsa, bu dâvâyı Turancı-İslamcı yayılmacılık anlayışı ve politikasından arındırmak, öyle bir suçlamaya yol açıcı söylem ve eylemlerden kesinlikle sakınmak da o denli zorunludur.

Irak Kürtlerinin de, yukarda belirtildiği gibi, hem Misak-ı Milli sınırlarımız içinde eşit ulustaşlarımız olan Kürtlerin özgürlük, insanlık onuru, çağdaşlık ve gönenç içinde yaşayabilecekleri tek ülkenin Atatürk Türkiyesi olduğunu görmelerini, hem de ABD ve AB sömürüsü altında bu değerlere kavuşmalarının olanaksızlığını anlamalarını, böylece 1919 tarihli Misak-ı Milli’nin haklılığını kabul etmelerini sağlayacak tek model yine Atatürk modelidir.

Görüldüğü gibi Atatürk’ün Turancı ve İslamcı söylemlere açıkça ve en ağır biçimde yönelttiği eleştirileri asla unutmamak, Türk-İslam Sentezi gibi açılımlara hiç mi hiç prim vermemek zorunludur. Çünkü kitleleri gaza getirmekten başka hiçbir değeri olmayan bu her iki baskıcı, saldırgan söylem, zaten doğrudan doğruya sömürgeci Batı’nın hizmetinde olan ve bir yandan bizi içerden Türk - Kürt, Alevi - Sünni, laik - dinsel-baskıcı … gibi bölünmelere iten, öte yandan da Türk ulusuna ve yurduna yönelik dış saldırılara haklılık görüntüsü verdiren söylemlerdir.

Atatürk’e ve Atatürk Türkiyesinin kurum ve değerlerine yönelen sömürgeci Batı saldırılarının temel nedenini de burada aramak gerekir.

Bizi bu yıkıcı yanlışlardan esirgeyecek, Atatürk Cumhuriyeti’nin Türk Ulusluğu tanımı çevresinde kenetlenmemizi sağlayacak yol ise, yine ancak “doğru anlamı ve dürüst uygulaması ile ulusal egemenlik” yoludur.

Türk ulusunun ve genellikle Türk dünyasının kurtuluşu, bu gerçeklerin bilinmesini ve gereğine göre davranılmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu yolda en öncelikli sorumluluklar:

• iç yapı ve işleyişlerini demokratikleştirmeleri zorunlu olan siyasal partilere,
• Türk ulusunun haklarını tüm dünyaya karşı yüksek sesle savunması gereken Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne,
• her attığı adımın hesabını vermekle yükümlü olduğu bilinciyle çalışması gereken hükümetlere,
• ulusu gerçeklerden habersiz bırakmasına ve yanıltmasına hiçbir biçimde izin verilmemesi gereken ulusal kitle iletişim araçlarına,
• bilimin yolundan sapmamaları gereken üniversitelere,
• ulusal kaynaklarla kurulup çalışan strateji araştırma ve geliştirme kurumlarına

düşmektedir.

Prof. Dr. Özer Ozankaya

.




Yorum Bırak

Bir kaç dakika ayırın ve bize bu makaleyle ilgili ne düşündüğünüzü yazın. Cümle başları hariç küçük harfler kullanmaya özen gösteriniz. Yorumunuzun sorumluluğu size aittir.

Okuyucu Yorumları

İlk yorumu siz yapın burada yayınlansın.