KÜRESEL EMPERYALİZMİN 2008 TÜRKİYE TASARIMI
GATT SİSTEMİ
2. Dünya Paylaşım Savaşı ardından, dünyada barışı sürekli kılmak amacıyla, uluslararası ekonomik işbirliği kurulması gerekliliği düşüncesi genel kabul görmüştür. Bu çerçevede, ülkelerin kalkınma çabalarına yardımcı olmak, uluslararası likidite (nakit) ve mali güven gibi gereksinimlere yanıt vermek
ve uluslararası ticareti serbestleştirip artırmak amacıyla yeni kurumların oluşturulması yoluna gidilmiştir. IMF, Dünya Bankası gibi İkiz Kızkardeşler, “Bretton-Woods” kurumları bu çabaların sonucunda ortaya çıkmıştır (1944).
Uluslararası mali alanda sağlanan işbirliğinin yanı sıra, uluslararası ticaretin serbestleştirilmesi yönünde de benzer bir işbirliğine gereksinim duyulması sonucunda, 50 dolayında ülkenin temsilcileri “Uluslararası Ticaret Örgütü” (International Trade Organisation - ITO) adı altında uluslararası bir örgütün kurulmasını amaçlanmıştır. Öte yandan, ITO’nun kuruluş görüşmeleri sürerken, belirli mallar üzerinde gümrük tarifesi indirimlerinde bulunmak ve ITO’nun ülkelerce onaylanmasına değin geçecek sürede bu indirimleri uygulamaya koymak amacıyla 23 ülke, Ekim 1947′de Cenevre’de “geçici” olarak nitelendirilen Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması ‘nı (GATT) imzalamışlardır. ITO’nun kurulamayışı nedeniyle, “geçici” olarak Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması 1948-1994 yılları arasında uygulanmış ve dünya ticaretinde genel kabul gören bir zemin oluşmuştur. 1948’den bu yana,
uluslararası kural ve disiplinlerin daha da iyileştirilmesi ve güçlendirilmesi amacıyla epey çok yanlı (multi lateral) görüşme turu gerçekleştirilmiştir.
Hedef; Gümrük Vergilerinin İndirilerek Konsolide Edilmesi dir (dondurulması, sabitlenmesi).
Ancak çok iyi bilinir ki; gelişmekte olan ülkelerin sanayileri, ancak gümrük duvarları ile korunabilir.
Oysa Bretton-Woods sistemi tam tersini getiriyor.
Sıcak savaşla paylaşımı tamamlanamayan ve çok kanlı bir boğuşmaya kayan çatışma, bir tür mola alınarak ve farklı yöntemlerle sürdürülecektir emperyalistlerce ve de sürdürülmektedir. Taa ki,
küresel Elit’in sözcüsü A.Schlesinger’in, CFR Dergisi Foreign Affairs’te, 1995 ultimatomu hedefe varsın:
• “Yeni Dünya Düzeni’ni, Tek Dünya Devleti’ni propaganda yaparak, para harcayarak,
kan dökerek kuracağız! ”
Gazi Mustafa Kemal Paşa, taa 17 Şubat 1923’te dikkat çekmiştir, İzmir’de toplanan
Türkiye İktisat Kongresi’nin -1,5 saat süren- görkemli açış konuşmasında :
• ”Bir ulusun doğrudan, doğruya yaşamıyla ilgili olan, o ulusun ekonomisidir.”
• “.. Ekonomi demek, her şey demek…” diye gürlemiştir. Devamla :
• “Tarihimizi dolduran utkular (zaferler), yahut yıkımların tümü, ekonomik durumumuzla bağlantılı
ve ilişkilidir. Yeni Türkiye’mizi yaraşır olduğu sağlamlık düzeyine ulaştırabilmek için
mutlaka ekonomimize 1. derecede ve en çok önem vermek zorundayız.
Zamanımız tümüyle bir ekonomi devrinden başka bir şey değildir.”
Dış ticaret açığı ile ele geçirme..
Gelişmekte olan ülkeler önce dışalıma (ithalata) bağımlı kılınmış, dışalım-dışsatım makası açılmış
ve bu ülkeler, dış ticaret açığıyla “dış borç batağı” na sürüklenmiştir.
S o n u ç o l a r a k ; Elit’in maşası IMF, DB, DTÖ’nün buyrumları (direktifleri) doğrultusunda ekonomilerini yönetmeye başlamak zorunda bırakılmışlardır. Yani ekonomik bağımsızlıklarını yitirmişlerdir. 1944’ten tam yarım yüzyıl sonra 1994’te, küresel ticaretin patronu, Uruguay turlarının
(Uruguay Round) tamamlanmasının ardından (1986-94) artık Dünya Ticaret Örgütü’dür.
Türkiye de bu örgüte (DTÖ) katılır.. (DTÖ ile Eşgüdüm Kurulu, Başbakanlığın 13.09.02 tarih ve
2002/39 sayılı Genelgesi ile kurulur.)
DTÖ -Eski- Genel Başkanı Renato Ruggerio gerçeği saklamaz (1997) :
• “ Biz Küreselleşmenin Anayasası’nı hazırlıyoruz. Ne hükümetler neyin altına imza attıklarının,
ne de şirketler neler kazandıklarının farkındalar. “
Bu süreçte, 13 Ağustos 1999’da MAI Anlaşması’nı Türkiye imzalar. Çok çarpıcı bir alıntı sunalım :
• Emeğin mal oluşunun düşürülmesi için her türlü sosyal güvenlik ve yardımın yanı sıra örgütlenmesinin önüne geçilmesi; üretimde kullanılacak ham madde ve ara malda birincil önceliğin üretimin yapıldığı ülke olması ya da belli bir oranın bu ülkeden karşılanması ilkesinin yerine,
fiyatının düşük olduğu yerden dışalımına (ithaline) bıraktırmasını..
• DİKKAT : Anlaşmayı imzalayan devletler, 5 yıl Anlaşmadan çıkamayacak ve çıktıktan sonra da 15 yıl süre ile tüm anlaşma kurallarını uygulamak zorunda bırakılacaklardır. “ (Katolik nikâhından beter!?) … gibi yakıcı düzenlemeler içermektedir.
Tehlikeli oyunacak Reklamlar ile kışkırtıcı pazarlama…
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, sözde “serbestleştirilen” ticaret (!?) ve indirilen vergilerle dümdüz edilen gümrük kapılarından sokulan pek bol mal ve hizmetlerin pazarlanması da gerekmektedir. Üstelik kışkırtarak.. Reklamlarla dezenformasyon ve tüketime koşullandırma ile..
Reklamlar toplumsal (sosyal) ilişkileri zayıflatıyor..
“Ulusları yöneten ve yönlendiren insanlar, doğal olarak önce ve öncelikle
kendi ulusunun varlığının ve mutluluğunun yaratıcısı olmak isterler.
Fakat aynı zamanda bütün uluslar için aynı şeyi istemek gerekir.
(….) Bunun için insanlığın hepsini bir vücut
ve bir ulusu bunun bir organı saymak gerekir.
Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün organlar etkilenir.
‘Dünyanın filan yerinde bir rahatsızlık varsa bana ne’ dememeliyiz.
Böyle bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla ilgilenmeliyiz.
Olay ne denli uzak olursa olsun bu ilkeden şaşmamak gerekir.
İşte bu düşünüş insanları, ulusları ve hükümetleri bencillikten kurtarır.
Bencillik kişisel olsun, ulusal olsun daima fena sayılmalıdır.”Gazi Mustaf Kemal ATATÜRK
Reklam; değişik mal ve hizmet üreticilerinin ürünlerini kitlelere tanıtmak ve rekabet ederek
daha fazla satış yapmak için sürdürdükleri bir dizi kapsamlı etkinlik olarak tanımlanmaktadır.
Ancak bu profesyonel ve yararlı süreç, ölçü kaçırıldığında, tıpkı bir bumerang gibi geri tepebilmektedir. Kimi reklam etkinlikleri gerçeküstü (sürreaslist) boyutlar yüklenerek, hedef kitlenin adeta ayaklarını yerden kesmektedir! Reklam kahramanları ya da özneleri sıklıkla rol modeli olmaktadırlar. Soyut düşünebilme yeteneği henüz yeterince gelişmemiş çocuk ve gençler en çok etkilenenlerdir. Reklamların büyülü prens ya da prenseslerinin düşsel konumlarıyla kurulan özdeşim (empati), çocuk-ergen-genç hatta yetişkin kitleleri gerçeklikten (realiteden) koparmakta ve gerçek yaşamla bağdaşmayan ya da gerçek yaşamın yalınlığında ciddi sorunlar doğurabilen hesapsız davranışlara itebilmektedir. Hukuk karşısında ergin (farik) ve sezgin (mümeyyiz) oldukları varsayılan yetişkinleri bile tehdit edebilen bir kuşatma-bombardıman, kışkırtma, ayartma söz konusudur.
Ticaret ve onun türetimi kâr kutsanmıştır !? Emperyalizmin yeni tanrısı “moneter” dir, “Para” dır!
Görece çok uzun döneme yayılan, yine görece “ufak” taksitli ürün reklamları tüketim eğilimlerini kışkırtmakta ve kitleleri ölçüsüz borçlandırmaktadır. Ankara Ticaret Odası’nın (ATO) verilerine göre, halkın bankalara kredi borçları 80-90 milyar YTL gibi devasa rakamlara erişmiştir ve ATO bu tabloyu “halk borçla yaşıyor..” biçiminde betimlemektedir. Eldeki sınırlı kaynaklar ussal (rasyonel) kullanılamamakta, yaşam konforu ve keyfi eksilmekte, yitirilmektedir.. Özekıyımlar, boşanmalar artmakta, depresyon ve ruhsal bozukluklar toplumda yaygınlaşmaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü’nün 2001 yılı raporu, kritikleşen önemi nedeniyle Toplumsal Ruh Sağlığı’na özgülenmiştir :
• Dünya nüfusunun ¼’ü ruhsal olarak rahatsız!
• 450 milyon insan ruhsal açıdan sıkıntı içinde yaşıyor.
• Depresif bozukluklar dünyada 4. önemli hastalık nedeni (15-44 yaş diliminde).
• Dünya genelinde her yıl 1 milyon insan intihar ediyor.
• Sürekli stres altında yaşama, tehlikeli koşullar, istismar, sağlıksız ortamlar,
G E L E C E K Ü M İ D İ N İ N Y İ T İ R İ L M E S İ
gibi nedenler, yoksulların daha çok ruhsal sorunlarla karşılaşmasına neden olmakta.
• TÜTÜN kullanımı bu yüzyılda 1 milyar kişiyi öldürecek !
• Tüm ölümlerin % 20’sinden sorumlu olan 5 büyük küresel pandemi (kıtalararası salgın);
1. Tüberküloz,
2. HIV / AIDS,
3. Sıtma,
4. Tütünle ilgili hastalıklar,
5. Şiddet / travma…
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Dünya akıl sağlığı günü dolayısıyla hazırladığı rapora göre
(28 Nisan 2003), “Çalışma yaşamındaki belirsizliklerden biri olan ‘EKONOMİK KÜRESELLEŞME’ nin yarattığı iş güvencesizliği, çalışma yaşamındaki belirsizlik istikrarsızlık kısa dönemli sözleşmeler vb. nedenler ülkelere göre farklılık gösterse de, alarma geçirecek ürkünçlüktedir. Çalışan her 10 işçiden biri depresyon sağaltımı görmektedir!” Ya çalışmayanlar ?? Hekime erişemezler, kayıt dışı kalırlar..
Ciddi biçimde borçlan(dırıl)an insanlar; bu kez, kaçınılmaz biçimde bu borcu geri ödeme kaygısı
(hatta kaygı bozukluğu!) yaşamaktadırlar. Bu aşamayı izleyen olgu, toplumsallaşmada düşmedir..
Toplumsal ilişkiler en aza çekilerek borç ödenecektir ne yazık ki.. İçe kapalı bireyler ve toplum.. Elbette, kaçınılmaz olarak ülkenin, toplumun sorunlarına yabancılaşma, benmerkezci gerileme..
Böylece kuşatma birkaç koldan yürütülmektedir : Kişiler borçlan(dırılar)arak ülke sorunlarına yabancılaşmakta, borç ödeme telaşına kapılmakta; ek olarak ülkenin toplam borçları büyümektedir. Bir 3. sakınca da ulusal tasarrufların üretken yatırımlara yönlendirilmek yerine tüketilerek dışarıya akıtılmasıdır.. Oysa gelişmekte olan ülkelerde yerli üretim, tasarruf ve yatırım zorunlu 3’lüdür..
Bir başka boyut, parasal gücü yetmese de insanların büyük alışveriş yerlerinde gereğinden çok zaman geçirerek ürünleri (meta) “seyretme” leridir. Oysa bu zamanlar daha sosyal içerikli geçirilebilir.. Piknik, komşu gezmeleri, huzurevi ziyaretleri, hastane, mezarlık ziyareti, kütüphane, kültür-sanat.. vb.
Böyle olmamakta, reklamların Psikoloji biliminin olanaklarını kötüye kullanarak adeta bilinçaltı koşullandırma düzeyinde uyguladıkları etik dışı tekniklerle insanlar robotlaştırılmaktadır.
Postmodern hobilerden biri, “supermarket dolaşma” milyonlarca dünyalı tarafından benimsenmiştir!?
“Bolca” reklamı yapılan, bombardıman ile baskılanan bilinçler; o mal ya da hizmete erişime kilitlenmekte, sosyal ilişkilerinin yanı sıra, yaşam önceliklerinde bile kimi kez alt üst oluşlar yaşayabilmektedirler.. Bir tüketim toplumudur yaratılan, hem de çılgınca.. borçlandırılan “birey”ler..
Tıbbi açıdan yeni bir bağımlılık davranışı (açıkçası davranış bozuluğu) ile karşı karşıyayız : “Shopping”!
Vitrinlerde “meta” seyreden insanın düşüncesi de, eylemi de giderek kendisi de bir tür metalaşmaktadır.. Kişilikler içine kapalı (şizoid), içe dönük (introvert) dönüşüme uğramakta; antisosyal davranış ve eğilimler, suça dek uzanan bir eğik düzlemde toplumsal dokuyu
yıkıma uğratmaktadır.
Bu çok tehlikeli bir olgudur.. Örn. ABD’de yaşanan “mortgage kredileri” geri ödenememe bunalımı, makro düzeyde dev bir sorunsaldır ve küreselleşme (küreye yayılma) eğilimi ile yüklüdür..
Reklamların, yetkin bilimsel uzmanlardan oluşan kurullar eliyle denetlenmesi, etik ve bilmsel kurallarla süre, içerik, biçim, teknoloji vs. bakımlardan sınırlandırılması kabul görmelidir.
İnsanlar akılcı, bilimsel, sorgulayıcı, eleştirel düşünmeyi öğrenen -elbette laik- eğitim almalıdır.
Gereksinimlerini gerçekçi olarak değerlendirebilmeli, dürtü denetimi becerileri edinmelidirler.
Halen varolan ve tıkanan borç geri ödemeleri, kolaylık sağlanarak yeniden yapılandırılmalıdır.
Örn. fahiş düzeydeki kredi kartı gecikme faizleri oranları makul rakamlara hızla çekilmelidir.
Yaygın borçlanma, iflaslar, işsizlik.. sosyal barışı dinamitlemektedir.
Bu riskin rahabilite edilmesi zorunludur. Kitleler daha fazla örselenmeden, toplumsal travma derinleşip kalıcılaşmadan, sermaye çevreleri-bankalar hükümetçe uzlaşmaya zorlanmalıdır.
Toplumsal kaynaklar adil, daha eşitlikçi kullanılarak toplumda uçurumlar doğuran kastlaşmaya
izin verilmemelidir. Vergi adaleti kurulması, yoksulluğun yok edilmesi en temel insan haklarıdır.
Sonuç :
“Okuyup-yazma bilmeyen tek bir yurttaş bırakılmamalıdır.
Kalkınma savaşının gerektirdiği teknik işgücü yetiştirilmelidir.
Yurt sorunlarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak
birey ve kurumlar yaratılmalıdır.” (1937 TBMM açış konuşması)Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü koruyarak tam bağımsız onurlu bir devlet olarak uygarlık yarışında önlerde yer alabilmesi, sürdürülen AKP politikalarıyla olanaksızdır. Özelikle 24 Ocak 1980 Kararları sonrası, dış güdümle izlenen yol tıkanmıştır. 1980’de toplam borç 16,2 milyar $ iken, günümüzde bu rakam 29 katına tırmanmıştır (463 milyar $!). 1980’de kişi başına yıllık gelir 1560 $ dolayında iken, gelir dağılımı giderek adalatsizleşerek, iyimser yaklaşımla yalnızca 3-3,5 ile çarpılabilmiştir. AKP hükümeti ile birlikte Kasım 2002’den bu yana 5 yılı aşkın bir zamandır sürdürülen sanal düşük kur-yüksek faiz politikası duvara toslayacak olur ve yıllardır yüksek reel faiz baskısı altında tutulan döviz diyelim 2’ye katlanacak olursa; 480 milyar $ dolayındaki ulusal gelir yarıya düşecek;
292 milyar $ olan borç ise 600 milyar $ düzeyine fırlayabilecektir. Gelir-gider farkı 600 – 240 = 360 milyar $’a ulaşırken, borçlar gelirin 2,5 katını bulabilecektir. Böylesi bir tablo, Godot’un geldiği andır! Ekbette AKP de dahil hiçbir hükümet ayakta kalamaz.. Derdimiz elbette öncelikle AKP değildir.
Ülke, çok ağır bir ekonomik krize sokularak dış güdümlü darbelerle ele geçirilmek istenebilir ya da önüne yaşamsal çıkarlardan ödün gerektiren faturalar konabilir : Örn. Kıbrıs’tan askerimizi çekmek!?
• Geldiğimiz aşamada : Ülkemiz ekonomik bağımsızlığını yitirmiş,
çok kritik düzeyde borçlandırılmış, yarı-sömürge durumuna sürüklenmiştir.
• Ülke, neredeyse tasfiye aşamasına düşürülmüştür.
Merkez Bankası ve 3 kamu bankasının İstanbul’a taşınması planı, her türlü sağduyunun ötesinde çılgın bir “uydu” girişimdir, Cumhuriyet’ten intikamcıdır, Cumhuriyet ilee hesaplaşmadır,
dış güdümlüdür, gayrı-millidir, Anayasa’ya aykırıdır. Anayasa, 3. maddesinde başkentin Ankara olduğunu açıkça yazmakta ve 4. maddesiyle de “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” hüküm kılmaktadır. AKP’nin bu akıldışı pervasızlığı mutlaka durdurulmalıdır.
Unutmamak gerekir ki; insan biyo-psiko-sosyal bir canlı olarak tanımlanmaktadır. Değinilen
3 özelliğin, dengeli olarak özenle korunması ve yaşanması gereklidir. İnsan ve toplum sağlığı ciddi oranda bu devingen (dinamik) dengeye bağımlıdır. Bu tablo, insandan yana sosyal politikalarla sürdürülebilir ancak.. Yabanıl (vahşi) kapitalist uygulamaların çok tehlikeli sonuçları göz önündedir.
“Serbest piyasa ekonomisi masalı” kapsamında sağlık ve sosyal güvenlik alanında yapılan özelleştirmeler sistemi çıkmaza sokmuştur. Gelinen aşamada sağlık giderleri 2006’da 30 milyar doları aşmış, kamu kaynakları verimsizce özel sektöre aktarılmış ve sürüdürülemez bir aktüaryal denge bozukluğu aşamasına düşülmüştür. Sosyal Güvenlik Kurumu, Maliye Bakanlığı ve Hazine bütçesinden
daha büyük fonları yönetir konuma getirilmiştir (70+ milyar $ fon portföyü döndürülmektedir!) ..
Gelinen “duvara dayanma” ya da “dibe vurma” aşamasında acıklı uyarılar yapan elbette
salt biz değiliz..
Nobel Ekonomi ödüllü (2001), 3,5 yıl DB Başekonomistliği yapmış, B. Clinton kabinesinin Ekonomi Bakanı Prof. Joseph Stiglitz’in uyarıları son derece öğretici ve uyarıcıdır (90’ların Yükselişi adlı kitabı) :
• “AÇGÖZLÜLÜK, şirketler, kişiler ve toplumlar içi iyi bir şey değildir;
başıboş bırakılırsa aldatmacalara, sapmalara ve yıkımlara (felaketlere) yol açabilir.
• SERBEST PİYASA,Washington Oydaşması’nın (Konsensüs) yansımasıdır. (Sanal bir kurgudur! A.S.)
• Sürdürülebilir büyüme ve uzun dönemli verimlilik için izlenmesi gereken en iyi yol;
devlet ve piyasa arasında doğru dengeyi sağlamaktır.
(DİKKAT :Atatürk’ün ekonomi politikası. Batılıların “Atatürk’ün Ekonomi mucizesi” tanımı.)
• Hem şirketler hem de ekonomiler, başkalarının hakları göz önüne alınarak belli bir oranda denetlenmelidir. Bu yalnız etik açıdan değil, ekonomik açıdan da doğru olduğu içindir.
Dünya ekonomisinin daha adil ve istikrarlı rotaya kavuşturulabilmeleri için yapılabilecekler vardır.
Prof. Stiglitz’in bir TV söyleşisindeki değerlendirmeleri, Adam Smith liberalizminin iflasının ilanı dır :
M. Bereket : “Adam Smith, piyasada her şeyi serbest bıraktığınızda, bunun mümkün olan en iyi sonucu; refahı getireceğini öne sürüyordu. Ama, şimdi siz bütün bunların doğru olmadığını mı söylüyorsunuz?” { NTV, Anahtar, 28.04.04 }
Prof. Stiglitz : “Evet, aynen öyle! Yıllarca insanlar Adam Smith’in öne sürdüklerinin altında yatan
varsayımlarda neyin doğru olduğunu anlamaya çalıştı. Ve görülüyor ki bu varsayımlar, hiçbir yerde doğru bir şekilde ortaya çıkmayan varsayımlar. Eksiksiz bilgi, kusursuz piyasa… Böyle bir şey yok.”
Yazar, “KÜRESELLEŞME ve DÜŞ KIRIKLIKLARI” (Globalisation and Its Discontents) adlı kitabında;
• “1990’larda yaşanan ani yükseliş ve çöküşün çarpıcı öyküsü.. Neden ve nasıl yaşandı??
Dikkat çekici zenginliğin ortasında yıkımın tohumları nasıl atıldı? ABD ve tüm Dünya, kötüye giden onca şeyden ders almamakta neden direniyor? 90’lı yıllar, kimi yönlerden gerçek başarıların,
gerçek ekonomik büyümenin yaşandığı yıllar oldu. Ancak ABD’de yaşanan ekonomik patlama,
aşırı serbestleştirme ile yapay biçimde körüklendi..”
uyarılarına yer vermektedir ve öngörüleri hemen hemen tümüyle doğrulanmıştır.
Ekonomist Yiğit Bulut’un yazdıkları da son derece kayda değerdir :
(”Kendini yok ederek büyüyen tek ekonomiyiz” Vatan, 01.11.07)
• Cari açık ve dış ticaret açığında rekorlar kıran, yani parasını değerli kılarak ithal mallarını
kendi ülkesinde ucuz hale getiren, döviz kurunun sıcak para girişi ile devamlı düşen bir trend içinde kalmasını sağlayan her ülke; kısa vadeli tanımlanmış bir gözlem aralığında büyür.
• Evet, son 5 yılda ‘açıklanan veriler’ bir büyüme rekorudur ama dünyanın ilk ve tek cari açık
ve dış ticaret açığı ile sağlanmış bir büyüme rekorudur. Bu aslında büyüme değil, cari açık ve
dış ticaret açığı gibi iki önemli değişkeni dibine kadar zorlayan ve ekonomiyi orta ve uzun vadede sakat bırakacak illüzyondur.
• Bu büyüme Türk üreticisinin büyümesi değil, Türkiye’ye mal satan yabancı üreticilerin büyümesidir. Türkiye’ye 2003 yılında 100 birim mal satan bir yabancı üretici 2003-2007 arasında yıllık ortalama
% 5-15 arasında büyüyerek, düşük kur ile “büyüdüğümüz kadar fazla mal” satar hale gelmiştir.
Bu denklem değişikliği o firmanın Türkiye’deki rakibinin de kapanmasına, iflas etmesine
yol açmıştır. Böyle büyüme olur mu?
• Dünya üzerinde kendi üreticisini yok ederek büyüyen bir ülke örneği daha var mı?
• “… Sistem ‘entropik’ bir yapı olduğu için, dağılıp kaosa geçmeye eğilimli olsa bile, içeridekiler
veya yeni katılımcılar ’sistemi beslemeye’ devam ettikçe yani ‘para ekleyerek kazanç sağlamaya’ devam ettikçe dağılmadan devam eder. Nereye kadar? ‘Marjinal kuruş, marjinal kâr’ sağlamadığı noktaya kadar. Bu nokta gelince, içerideki kârın transferi başlar ve sanal kule çöker.”
Bir başka yabancı uzman Prof. Michel Chossudovsky, dünyanın en önemli ekonomistlerindendir. Uluslararası finans çevrelerinin sömürüleri hakkında epey çalışması vardır. ‘Yoksulluğun Küreselleşmesi’ adlı kitabında, geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelere, nasıl planlı bir biçimde ekonomik soykırım uygulandığını açıklamakta, uluslararası finans cambazlarının, bağımsız ülkeleri nasıl vesayetleri altına aldığını belgelemektedir :
• Ekonomik soykırım süreci, borçlu olan bir ülkenin kredi (=borç!) anlaşmaları ile başlar.
Kredi verme koşulları, kreditörlerin çıkarları yönünde belirlenir.
• Birinci evre, Ekonomik İstikrar evresidir.
• Finansman mühendisliği ve borç geri ödeme takvimi öyle kurgulanır ki;
borçlu ülke, ancak faizlerini ödeyebilir, ana paranın ödenmesi sürekli ertelenir.
• Kreditörler, tüm büyük kamu yatırım projelerinin ‘broker’ları durumuna gelir.
Her türlü harcama (ve üretim) için tavan konur ve devlet yatırımları planlı biçimde çökertilir.
• Fiyat çarpıklıklarının giderilmesinin gerekli olduğu dayatılır ve fiyat liberalizasyonu başlar.
Tüm sübvansiyonlar ve fiyat denetimleri yavaş yavaş kalkar. Temel tüketim maddelerinin
dışalımı serbest bırakılır. Özellikle tahıl fiyatlarındaki kuralsızlaştırma (de-regülasyon),
programın temel ögelerindendir. Tarımsal girdi maliyetlerinde önemli artışlar olur.
• İkinci Evre, Yapısal Reform (sözde) evresidir.
• Bu evrede, IMF ve DB arasında işbölümü vardır. DB, bu süreci yapısal uyum kredileri ve
sektörel uyum kredileri ile destekler. (Örn. Sağlıkta Dönüşüm için 600 milyon $ kredi! A.S.)
• Ticaretin serbestleştirilmesi (liberalizasyonu) adı altında, dışsatım karşıtı bir eğilim başlatılır. Dışalım kotaları kaldırılır ve gümrük tarifeleri indirilerek tekleştirilir. Kotaların kaldırılması ve koruyucu gümrük engellerinin azaltılması, yerli sanayinin rekabet gücünün azaltılmasına
yönelik olarak uygulanır ancak, süreç yerli üretimin çöküşüne yol açar.
• Özel yerli bankaların yerine, yavaş yavaş yabancı bankalar geçer. (Halen resmen % 42, A.S.)
Bu aşamada ‘Finans Sektörü Uyum Programı’ yaşama geçirilir. Bu programla birlikte,
tüm devlet bankaları yabancı finans devlerinin eline geçmeye başlar. (Endonezya örneği, A.S.)
• Yağma süreci başlamıştır. Sermaye hareketleri serbestleştirilir. Bu sayede elektronik fon transferleri (EFT) aracılığı ile, yabancı şirketlerin kârları serbestçe yabancı paraya çevrilir.
• Kamu maliyesi parçalanırken, yoksulluk yönetimi için ivedi sosyal yardım fonu devreye alınır.
Bu bir toplumsal mühendislik yaklaşımıdır. Toplumdaki gerilim, enaz giderle azaltılmaya çalışılır. Çeşitli Sivil Toplum Örgütleri devreye girer ve uluslararası yardım programlarınca edilen projelerle, büyük bir toplumsal değişim riski bastırılır. Çöken sistemle birlikte, yerel toplulukların zorlukla da olsa yaşamda kalması sağlanır. (DB, arada 500 milyon $ yoksullara destek kredisi verdi.. A.S.)
• Dayatılan uygulamalarla, borç krizine bulunan sözde çözümler, aslında daha çok borca neden oluyor. Reform paketleri, tutarlı bir ekonomik ve toplumsal çöküş programına dönüşüyor.
Örnekleri, yerli ve yabancı yazarlardan çoğaltmak rahatlıkla olasıdır. Örn. www.selimsomcag.org..
Yüce ATATÜRK’ün 1935’lerde bir yabancı ile söyleşisinde dikkat çektiği “öz” çok uyarıcıdır :
• İnsanlar, kapitalizmin aç gözlülüğü ve hırsından uzak yetiştirilmelidirler..
Yeryüzünde insanlar, uluslar, onların devletleri ve emperyalizm varoldukça bu kavga sürgittir. Değişen koşulların zorunlu kıldığı yol ve yöntemlerle ülke ve ulus bütünlüğü ve varlığı; ne pahasına olursa olsun sürdürülecektir. Doğal yaşamda olduğu gibi, tarihsel-sosyal yaşamda da koşullara uyum sağlayamayan ülke ve uluslar-halklar “ayıklanarak” (Tarihsel-Sosyal Seleksiyon) yok olacaklardır.
Bizlerin de bunca dersten sonra tez elden aklımızı başımıza devşirmemiz ve yanılsamadan (illüzyondan) kurtulmamız gerekmektedir. 7 G. Amerika ülkesinin 5 Aralık 2007 günü kurduğu Güney Bankası, KüreselleşTİRmecilerin mali bakımdan çöküşlerinin başlangıcıdır. Bir milattır bu tarih. IMF ve DB boyunduruğunu açıkça reddetmiştir bu ülkeler. Ayrıca G-23 Küreselleşma karşıtları da etkinliğini artırarak büyümektedir. ABD ekonomisi krizdedir ve dünya hızla tek kutuplu olmaktan kurtulmaktadır. Yeni güç odakları doğmaktadır. G-23’ler, Japonya, Çin, Rusya, Hindistan bunlardandır.
Türkiye hızla aklını başına almalı ve bu harakiri politikasından kurtulmalıdır. Davos yerine Sosyal Forumları da görmelidir. Yeri orasıdır, belini kıranların kalleş planlarının yapıldığı Davos şatoları değil.
GB başta, tek taraflı ve ulusal çıkarlarına hizmet etmeyen onursuz anlaşmalardan hızla çekilmelidir.
Kamu öncülüğünde ulusal / ulusalcı ve halkçı bir ekonomi politikası geliştirilmeli, uygulamalıdır.
Yüce ATATÜRK’ün uyarısını kulağımızdan bir an olsun çıkarmamamız zorunludur :
“Efendiler, sırası gelmişken, aziz Milletime şunu tavsiye ederim ki; başının üzerine çıkaracağı adamların kanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an bile geri kalmasın.”
.
Hocam, konuyla ilgili o kadar kapsamli bir degerlendirme yapmis ki, ne desem, yaninda hafif kalacak.
O yüzden Sayin Bülentoglu´nun cok sevdigim bir deyimi ile yetinecegim: Onlar degil, gene biz kazanacagiz!
Evet hocam, kazanan Büyük Türk Halki olacak. Isgalcilerle eninde sonunda hesaplasacagiz… ve sonunda biz yenecegiz. Cünkü biz milyonlarca yurtseveriz! Vatan ugruna herseyi severek göze aliriz. Istiklal Savasinda büyüklerimizin durumu bizimkinden daha mi iyidi hocam? Büyüklerimiz mucizeler yarattiysa, ki buna tarih sahit, torunlari nicin ayni basariyi göstermesin. BU ÜLKE, BU VATAN BIZIM! SEHITLERIMIZE, BAYRAGIMIZA IHANET ETMEYECEGIZ! NE MUTLU TÜRKÜM DIYENE!