KÜRESEL EMPERYALİZMİN 2008 TÜRKİYE TASARIMI
BİR KEZ DAHA CEPHEDEN HESAPLAŞMAYA DOĞRU…
Prof. Dr. Ahmet SALTIK,
www.ahmetsaltik.com
Ankara Üniv. Tıp Fak.
ADD Genel Başkan Önceki Yard.
“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe mücadeleyi gerekli gören bir mesleği izleyen insanlarız.
Biz; hayatını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan emekçileriz.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Değerli okuyucu,
Türkiye’mizin yakıcı 2008 gündeminin ayırdındayız ve bırakın hücrelerimizi, moleküllerimize dek
kaygı hatta acı duyumsuyor, yaşıyoruz.. Ülkemizi ve insanımızı bunaltan bu tabloyu yaratan süreçlerin çok önemli bir bölümü, ekonomik kulvardadır. Belki şaşırtıcı gelebilir ama, “ticaret” olgusudur;
onun sözde “serbestleştirilmesi” ya da “liberalleştirilmesi”dir! 21. yüzyılda emperyalizm bir kez daha en iğrenç silahlarıyla insanlığın ve özellikle jeo-stratejik önemli Türkiye’nin üzerine abanıyor.
Bu kez kendisini “Küreselleşme” maskesi ile saklıyor, albenili sunuşlar ve retorik tuzaklarla yoluna
devam etmek istiyor. Emperyalizmin ulaştığı son aşama, gerçekten çok gaddar araçlar kullanıyor.
Bu arada, özellikle sın çeyrek yüzyıldur maske olarak kullanageldiği “Küreselleşme” süreçlerini, insanlığa karşı suç işleyerek, kaçınılmaz, karşı konulamaz, mutlaka uyum sağlanması gereken bir süreç, bir gelişim aşaması olarak sunuyor ve insanları öğrenilmiş çaresizlik sendromuna iterek,
açıkç psikolojik savaşla teslim almak istiyor.
Oysa gerçekte tablo çok yalın : Tarım ve Sanayi Devrimlerinin ardından, 3. Büyük Devrimi yaşamaktayız : BİLİŞİM DEVRİMİ.. Bu görkemli devrime erişilmesinde yeryüzündeki tüm insanların emeği olmasına karşın; tablonun uygarlığın ortak ürünü ve başarısı olmasına karşın,
Batı emperyalizmi, Bilişim Devrimi’nin zorunlu dönüşümlerini “Küreselleşme” masalı ile maskeleyerek tüm insanlığı teslim almak, Yeni Dünya Düzeni tuzağı ile “Tek Dünya Devleti”, “Amerikan Hegemonyası” yaratmayı kurguluyor. Saklamıyorlar da : Dişlerini göstere göstere söylüyorlar ..
• “Yeni Dünya Düzeni’ni, Tek Dünya Devleti’ni propaganda yaparak, para harcayarak,
kan dökerek kuracağız! ” Arthur Schlesinger, CFR Dergisi Foreign Affairs, 1995
• “Küreselleşme, Amerikan hegemonyasının öteki adıdır.” / Dr.H. Kissinger, ABD Eski Dışişleri Bakanı
Türkiye’miz, özellikle milat sayılması gereken bir tarih olan 24 Ocak 1980 Kararları ve onların ancak sıkıyönetim altında uygulanabileceğinin anlaşılması ile 12 Eylül 1980’de sürüklendiği girdaptan
bir türlü başını kurtaramıyor. Gelen her hükümet, küresel güçlerin, özellikle temel oyuncu
Atlantik ötesi “kadim / trajik müttefik” in (!?) değirmenine su taşımakta birbiriyle yarıştı.
2008 başında tablo çok karmaşıklaştı, saflar giderek netleşti. Ötelenen, irili ufaklı kapitalizm klasiği pek çok krizden sonra daha net ve keskin hesaplaşmalara gelindi.. Ülkenin yolları, köprüleri, akarsuları ve denizlerinin satışına geldi sıra.. Kapitalizm ve kapitalistlerin gözlerinin doyduğunun, ihtiraslarının tatmin edilebildiğinin örneği var mı yeryüzünde?
Bu kapsamlı yazımızda; Türkiye ekonomisinin dolayısıyla ülke ve ulus geleceğinin sürüklendiği tehlikeli, hatta “kritik çıkmaz”ı irdelemek ve çözümler önermek görevimizi yapmak istiyoruz…
Makro büyüklükleri anımsayarak başlamak yerinde olabilir..
2007 yıl ortası nüfusu, TÜİK (DİE) verisine göre 73,875 milyon. 6 milyonu aşkın vatandaş yurtdışında.. Böylece, 2008 başında, 80 milyon vatandaşın yazgısı söz konusu.. 2008 merkezi hükümet bütçesi 225 milyar YTL, kişi başına -yurtiçinde- yaklaşık 3 bin YTL düşüyor.
• 2008 bütçesinin ¼’ü salt FAİZ gideri : 56 milyar YTL.. Her hafta 1 milyar YTL’den çok faiz!
Yatırımlara ayrılan ödenek 11 milyar YTL ile borç faizlerinin 1/5’i..
Ya da, tersinden söylersek, borç faizleri yatırımların 5 katı!
Bir başka anlatımla, AKP hükümeti, 1 YTL’lik yatırıma karşılık 5 YTL borç faizi ödeyecek.
Peki bu katlanılamaz duruma ülke nasıl sürüklendi? Tablo sürdürülemeyeceğine göre ne yapmalı?
IMF emriyle, borç ana paralarını ödemek ve “mali istikrar” (verdikleri borcu fahiş faiziyle geri alma güvencesi!) dayatması ile verilmesi öngörülen Faiz Dışı Fazla (FDF) 2008 ulusal gelirinin (GSMH, yaklaşık 680 milyar YTL) % 5,5’i dolayında olacak. Dolayısıyla bütçenin % 16,5’ine karşılık. Faiz + FDF birlikte bütçenin % 41,5’ini götürüyor. Maşallah AKP’nin yaptığı devlet bütçesine, 41,5 kez maşallah!..
Demek oluyor ki; Bütçedeki her 5 YTL’den 2’si, faiz ve FDF olarak rantiyeye akacak.. Hani şu Devlete vergi vermek yerine borç vermeyi yeğleyen seçkin yurttaşlarımıza.. Vergi gelirlerinin % 70’ten fazlası dolaylı olarak tüketimden alıncak en adaletsiz biçimde. Devr-i AKP’de “Mülkün temeli adalet” bu mu?
Bir kişilik istihdam en az 50 bin $ yatırım gerektirdiğine göre, AKP hükümeti 2008 içinde en fazla
220 bin insanımıza iş sağlayacak. Oysa, 74 milyon nüfusta (TÜİK, 2007 yıl ortası kestirimi), % 1,2’lik iyimser nüfus artış hızı ile her yıl 900 bin kişiye iş yaratmak gerekiyor. Yabancı sermaye istihdam doğuran yatırımlara gelmiyor, hazırı alıyor ya da spekülatif davranıyor. Yerli sermaye hızla yabancı ortak alıyor, bir bölümü işçi çıkartmamak için boğuşuyor ya da risk almak istemeyen “çıkıyor”.. Romanya’ya, Bulgaristan’a, Mısır’a, Çin’e.. Resmi işsizlik oranları % 10’lardan (2,5 milyon işsiz!), Merkez Bankası’na göre % 20’lerden (5 milyon işsiz!) aşağı düşmüyor.. Özel sektör en az 35 milyar $ yatırım yapacak mı 2008’de ??
Oysa Türkiye, AKP iktidarında “Dolar milyarderi” üretmede şampiyon :
The Forbes dergisi, dünyanın 2006 “en” zenginlerini seçti !
Dünyada 946 dolar milyarderi var. 25′i de Türkiye’den. En çok milyarderi olan ülke, 415 kişiyle ABD. 2. sıra ise 55 milyarderle Almanlara ait. Rusya 53 milyarderle 3., Hindistan 36 milyarderle 4., İngiltere 29 milyarderle 5. sırada. Türkiye ise en çok milyarderi olan 6. ülke! Dünyanın 2. büyük ekonomisi Japonya’nın da önündeyiz! İsviçre’yi, Fransa’yı, İtalya’yı, Kanada’yı…. 195 ülkeyi geride bırakıyoruz! Türkiye’deki 25 “milyarder”in servetlerinin resmi toplamı 36.4 milyar $, geçen yıldan 9.1 milyar $ daha fazla. 25 milyarder Türkiye gelirinin yaklaşık % 10′una sahip. Varsıllığın kaynağı ise yatırımdan çok, satışlar, finans sektörü ya da… En yoksul 14 milyonun payı ise, GSMH’nın yalnızca % 6’sı!
Türkiye uçtu, dünya çapında 21 dolar milyarderimiz oldu! İş, ticaret, finans dünyasının bir numaralı dergisi The Forbes, 2006 yılının dünya dolar milyarderleri listesini açıkladı. Listeye göre 793 zenginin toplam serveti 2.6 trilyon dolara ulaşırken, geçen yıl 8 milyardere sahip Türkiye, 21 milyardere ulaşarak rekor kırdı! (www.hurriyet.com.tr/ekonomi/4055191.asp?gid=52, 13.03.06)
AKP’nin iktidarının 3. yılında Türkiye, 1 yılda 13 yeni dolar milyarderi yaratarak rekorlar kırıyor.
Her milyarderimiz 2005’te 1 milyar dolar servet edinmiş olsa, bu kaynak dışarıdan gelmediğine göre (kara para aklama seçeneğini saklı tutuyoruz), yılda kişi başına 1000 $ yoksul vatandaş geliri varsayımı ile, 1 milyon insanımızın yoksullaştırılması pahasına gerçekleşmiştir. Dolayısıyla 13 milyon yurttaş, AKP’nin izlediği ekonomi politikları ile, bilerek ve isteyerek yoksulluğa tutsak edilmiştir!
Bir yandan da İslami sermaye büyük bir hızla çoğalmaktadır.. Böylece, siyaseten yaratılan
bu AKP zenginleri, dönüp siyaseti finanse etmektedirler. Yoksullaştırılan milyonlara sürekli yardımlarla, oyları AKP’ye devşirilmekte, toplum sürüleştirilerek güdülmek istemektedir.
• Demokrasi (Halkın yönetimi) yerine Plütokrasi (Zenginlerin yöetimi)!
Adı “Adalet ve Kalkınma Partisi” olan bir partinin iktidarında oluyor bütün bunlar..
Yoksulluğu gidermek yerine, kaynağı belirsiz fonlardan “sadaka kültürü” yerleştirilerek, milyonlarca yoksul insandan bir tür ucuz oy deposu yaratılarak demokrasicilik oynanıyor; 22 Temmuz 2007 seçimleri ve 21 Ekim 2007 referandumları kotarılıyor; meşruluğu açıkça su götürür iktidar ve yasama sorunları ülkenin gerçek istikrar tehdidi durumuna geliyor; kaosa sürükleniyoruz..
22 Temmuz seçimleri öncesi 15 milyona dayanan Yeşil Kart sayısı, seçim sonrasında
yaklaşık 5 milyonu “usulsüz verildiği” savıyla geri alınmaya girişilmiştir. Seçim ulufesi miydi bunlar?
IMF’ye yaklaşık 8 milyar $ gibi istenirse bir çırpıda ödencek borç varken (Başbakan RTE’nin
örtülü ödeneği kadar!) ve yeryüzünde IMF’ye borçlu 8 ülke kalmışken, IMF alacaklarının % 90’ı
salt Türkiye’ye aitken, bu Katolik nikahı (!?) her nedense AKP tarafından inat ve ısrarla sürdürülüyor..
Oysa; iş dünyasının önemli dergilerinden The Forbes USA’nın Genel Yayın Yönetmeni dolar milyarderi Steve Forbes :
• “Türkiye’nin üzerindeki yük şu anda IMF’dir diye düşünüyorum. IMF yardımcı olmaktan çok zarar vermektedir. Ekonomik anlamda sürekli borçlandırmaktadır. Türkiye’nin
sağlıklı gelişmesi için IMF’den çıkması temel anahtar. ” demektedir. (AA, 16.10.05)
TUİK verilerine göre (www.tuik.gov.tr/arastirmaveprojeler/turcat/body/turcat_tr.html, 12.01.08) :
Merkezi Hükümetin iç borcu : 225 milyar $. Dış borçlar ise 67 milyar $. Toplam kamu borcu 225 + 67 = 292 milyar $. Toplam dış borç 237– 67 = 170 milyar $ özel sektörün borcu..
2007 Eylül sonunda Türkiye’nin toplam borcu 463 milyar $..
(Oysa AKP Kasım 2002’de hükümet olduğunda bu rakam 221 milyar $ idi! 2,1 kat, % 210 büyüdü..)
Toplam borçlar 2008’de beklenen toplam ulusal gelire denk.. Kişi başına 6300 $ borç!
Borç yiğidin kamçısı mı acaba?? Başbakan R.T. Erdoğan da, S. Demirel ustasından bellediği
ezberi yineliyor. Karanlıkta korkusunu bastırmak için ıslak çalanlar gibi. Nasıl çevrilecek, bu borç,
ne pahasına ?? Hangi yaşamsal ulusal çıkarlardan ödün verilerek? Hangi gizli anlaşmalarla??
Alın size kocaman bir soru :
Yiğit kamçı yer mi? Ya da kamçı yiyenin yiğitliği kalır mı?
Ankara Ticaret Odası (ATO) raporlarına göre ülkede 40 milyon insan (pardon, yiğit!) borçlu..
Bu 40 milyon yiğitin, 27 milyar YTL’ye ulaşan ödeyemedikleri borçları var.. Bir biçimde haciz yiyerek postu deldirecekler, böylece yiğitlikten de olacaklar.. Dahası, Bağ-Kur’un da -onca prim affı ve ödeme kolaylıklarına karşın- 30 milyar YTL birikmiş prim alacağı var.. Borç sahibi yiğitler ödemiyor
ya da ödeyemiyorlar.. Bu durumda Bağ-Kur’un, Başbakan’dan şunu öğrenmesi gerek :
Bağ-Kur da bir kurumsal yiğittir (!).. Alacağını yiğit Türklerden toplayamadığı için sigortalılarına sağlık, emeklilik gibi yükümlülüklerini ancak borçlanarak yerine getirebilecektir. Bu çarpık mantığı uzatabilirsiniz.. SSK için de benzer tablo ve iflasa sürükleme kurgusu sahnelenmiştir bu ülkede..
Başbakan’ın, gemi satın alan 26 yaşındaki oğlu ise, gerçek bir yiğit olup (bu yiğit askerlik yaptı mı sahi?? Yapmadıysa yiğit sayılabilir mi? Sayılamazsa borçlanabilir mi??), borç taksitlerini -gerçekte var ise?- tıkır tıkır ödemektedir. Öte yandan, ABD’de giderek bozulan ekonominin sonucu olarak 1,2 milyon “zavallı” Amerikan vatandaşı “mortgage” kredisi borçlarını ödeyememektedirler. Başbakan RTE’nin tanımına uygun “yiğitçe” davranmayan bu borçlular, “kamçılanan yiğitler” olmak yerine, evlerinden kapı dışarı edilme tehdidi ile boyunları bükük kaldıkları gibi; ABD ekonomisini de,
FED’i de tıkamışlardır. Ekonomik kriz, Atlantik ötesinden dünyaya yayılma potansiyeli taşımaktadır.
Dışalım 154 milyar $, dışsatım 97 milyar $ olup, dış ticaret açığı 57milyar dolara tırmanmıştır (Kasım 07). Dışsatımın dışalımı karşılama oranı % 63,4’tür.. Ayrıca her 100 dolarlık dışsatım için
70 dolarlık dışalım yapılmaktadır. Bu yüzden, içeride yaratılan katma değer nominal olarak son derece yetersiz kalmakta; ayrıca düşük kur dayatması yüzünden dışalım içeride üretimden ucuza geldiğinden, yerli üretim de engellenmektedir. Üreticiler dışalımcıya dönüşmekte, ulusal sanayinin gelişimi engellenerek montajcı, aramal üreten 3. sınıf bir ekonomiye indirgenmektedir. Uzmanlar, 100 milyar dolara yaklaşan-aşan dışsatımın aslında bir “yeniden dışsatım” (re-export) olduğuna dikkat çekiyorlar. Toplam dışsatımın yalnızca %56.5’i 27 Avrupa Birliği (AB) ülkesine yapılmıştır.
• Cari açık (Döviz açığı) 35 milyar doları aşmıştır. GSMH’nın % 8’i gibi tehlikeli bir eşiktedir.
Bu açığı finanse edebilmek için, düşük kur + yüksek reel faiz poması çalıştırılarak ülkeye 103 milyar dolara varan muazzam büyüklükte “sıcak para” (kızgın, serseri para!) çekilmiştir. Düşük tutulan kur nedeniyle dışarıdan ciddi biçimde borçlanan Türkiye rantiyesi, 170 milyar $ büyüklüğünde portföyü ülkeye getirerek TL’ye geçmiş ve Devlete vergi yerine borç vererek, iç piyasalara kredi = borç vererek enflasyonun 2 kat üzerinde gerçek gelir sağlamıştır, sağlamaktadır. Ayrıca arbitrajdan da (kur farkı, Doların TL karşısında değer yitirmesinden) ek vurgun vurulmakta; ülkemizin öz kaynakları, emekçisinin alın teri, yabancı spekülatif sermaye ile birlikte İMKB’de “oynayarak” yurtdışına akıtılmaktadır.
• Ülkemiz yıllardır acımasızca kanatılmaktadır.. (Soru : Kanaması süren canlıya ne olur??)
• Kendi ulusunun sefaleti pahasına Batı emperyalizminin gönencini (refahını) beslemekte;
post-modern sömürge işlevini üstlenmektedir.. Çok yazık. (Soru : Aklımız ermiyor mu olup bitene?)
Dış ticaret açığı, her geçen yıl tehlikeli biçimde büyümektedir. ATO raporuna göre, 1 Ocak 2006’da yürürlük alan AB Gümrük Birliği (GB), 10 yılda 200 milyar $ doğrudan dış ticaret açığı nedenidir!
11. yılda verilen 52 milyar $ açığın 47.8 milyar $’ı, GB yüzündendir :
“ Gümrük Birliği gözden geçirilmeli :
‘Dalgalı kur sisteminin kendiliğinden denge sağlayamadığı’nı itiraf eden Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener : Geçen yılki 51.8 milyar dolarlık dış ticaret açığının 47.8 milyar dolarlık bölümünün ortak gümrük tarifelerinin geçerli olduğu ülkelere karşı verildiğini.. Şener, dalgalı kur sistemini belirlerken ortaya konan “cari dengenin kur düzeyi ile kendiliğinden ayarlanacağı” görüşünün bugünkü tablo içinde geçerli olmadığını, dolayısıyla bilimsel ve akademik ortamda değerlendirilmesi gerektiğine inandığını söyledi.” (Cumuriyet, 23.03.07)
Görülüyor ki; 10 yılda 200 milyar doları bulan AB-GB kaynaklı dış ticaret açığı, “kar topu”
(snow ball) kuralına uygun olarak çığ gibi büyümekte, 11. yılda, önceki 10 yılın toplamının ¼’ü düzeyinde bir büyüklüğe ulaşmaktadır. Nereye dek ??
• Geçtiğimiz yıl Türkiye’nin verdiği dış ticaret açığının 47,8 / 52 = % 92’si GB yüzündendir!
Oysa Yüce ATATÜRK, 1 Mart 1922’de TBMM’yi açarken yaptığı çok önemli konuşmada,
1838 İngiliz Ticaret Anlaşması’nı (Balta Limanı Anlaşması) 84 yıl sonra eleştirerek tarihsel bir
uyarı yapmıştır:
“ Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi, bir de kapitülasyon zincirine bağladı. Yabancılar kazanç vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri koşullarda memleketimize sokuyorlardı… Bu sayede mutlak egemen olmuşlardı. … Rekabet gerçekten
çok gayri meşru, hakikaten çok kahredici idi. Rakiplerimiz, bu yolla, gelişmeye uygun
sanayimizi de mahvettiler. Ziraatimizi de rehin aldılar…”
Bu paragrafta ilk sözcük olan “ Tanzimat’ın” yerine “Gümrük Birliği’nin” sözükleri konsa,
gerisi tıpa tıp uymuyor mu? Bu ne ürkünç (vahim) hatadır? Ne ilginçtir, Kemal Paşa’nın o ünlü uyarısından 84 yıl sonra da AKP hükümetinin Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener benzer eleştiri yapmakta; “Gümrük Birliği gözden geçirilmeli..” diyebilmektedir.. (Aptallara tarihin yinelenmesi?!)
Yukarıya aktardığımız Yüce Atatürk’ün tarihsel uyarısında son derece önemli “kilit kavramlar” (şifreler!) saklıdır..
Batı emperyalizmi, Osmanlı’yı dize getirmek için sıcak savaşlar kadar başka yöntemlere de başvurmuştur.. 1807 Sened-i İttifak ile başlatılan bu sömürgeleştirme süreci, 1826’da 2. Mahmut “reform”ları ile sürmüş (Osmanlı “de-forme” idi herhalde; Batı “re-forme” ettiriyor!?),
1839’da dışarıdan baskı, “TANZİMAT” sözcüğünün ürküntü veren anlamıyla bütünleşmiştir. “Tebaa”ya “Vak’a-i hayriye” (!?) olarak takdim edilen 3 Kasım 1839 tarihli Ferman, Gülhane Parkı’nda
davul-zurna ile ilan edilmiştir!? (1995’te GB imzalandığında ve Brüksel doruğunu izleyen gün
18 Aralık 2004’te de AB sürecinde benzer gösteriler Ankara’da sahnelenmiştir) Batı emperyalizmi,
bu kez, “Tanzim” etmektedir haşmetli Osmanlı’yı.. Düzeni kalmamış, darmadağın (de-regüle /
ir-regüle) olmalı ki; sıra “Tanzimat” aşamasındadır. Başta, Sadrazam Mustafa Reşit Paşa olmak üzere, Batı hayranlığı ve özgüven eksikliği o kerteye varmıştır ki, “tam teslimiyet” sürecine girilmiştir..
Yetmemiştir.. Çünkü eğik düzleme girilmiştir bir kez.. Çok sürmez, 17 yıl sonra sıra “ISLAHAT” a gelmiştir.. Tarihsel basiretimiz bağlanmış olsa gerek ki, bu çok tehlikeli sözcüklerin anlamları üzerinde hiç durmamışızdır.. Batı diplomatik merkezlerinde pişirilen Retorik tuzak bütün hüneriyle işlevdedir. Osmanlı, kendi Sultanı eliyle, Batı’nın kendisini “ıslah” etmesine izin verebilmiştir! Sömürgeleşme öyle bir düzeye varmıştır ki, en aşağılayıcı süreçler bile, şaşılacak biçimde içselleştirilebilmiştir!
Arka arkaya yitirilen savaşlar, eriyen Osmanlı toprakları.. Pozitif bilime kapılarını kapatan koca imparatorluğun müslüman Türk askerlerinin “Allah Allah” naralarıyla yalın kılıç başlattığı saldırılar,
artık Batı’nın topu-tüfeği ile kılıç-pala hatta mızrak-ok menzilininin dışında püskürtülmektedir..
Derken, “demokrasiye geçiş”e (!?) girişilir.. Meşrutiyet ilanıyla (1876) merkezi yönetimin yetkileri sınırlandırılır. Bu arada 1854’te, İngiltere’nin aracılığıyla Galata’daki Yahudi bankerlerden BORÇLANDIRMA da başlatılmıştır.. 23 yıl, mali olarak teslim almaya ya da çökertmeye yetmiş,
koca Osmanlı 1877’de “havlu atmış” ve 1881’in sıcak Temmuz’unda Muharrem Kararnamesi ile, Devlet’in ruh-u revanı Maliye, 19. yüzyılın IMF’si Düyun-u Umumiye’ye teslim edilmiştir.
Türkiye’nin Batı güdümünde “demokratikleştirilmesi” (!?) günümüzde de sürmekte!.. IMF Niyet Mektuplarındaki kimi buyrumlar (direktifler), SEVR Anlaşması’nın 230-231. maddelerinden daha ağır düzenlemeler içermektedir.. Batı güdümünde “demokratikleştirilme” işte böyle “tuhaf” bir süreçtir..
1908’de 2. Meşrutiyet ile “Batı Darbesi” sürer.. Sıra, birkaç cepheden çökertme savaşı ile bayrağın indirilmesindedir. Balkan savaşları, Kuzey Afrika savaşları, Enver Paşa’nın sorumsuz serüvenciliğiyle
1. Dünya Paylaşım Savaşı’na sürükleniş, kuşatılma ve tükenme.. 600 yıllık Osmanlı efsanesinin sonu..
Tarihsel çorap söküğü inanılmaz bir hız ve kolaylıkla ilerlemektedir.. Sonrası pek iyi bilinmektedir :
30 Ekim 1918, Mondros Ateşkesi..
10 Ağustos 1920, Sevr ile işgal ve fiilen bitiş..
1299, Söğüt kasabasında ilan edilen Osmanlı Beyliği, P. Kennedy’nin “The Rise and Fall of the Great Power” adlı görkemli yapıtında ustaca işlediği üzere, sıcak bir Ağustos gününde Fransa’da küçük bir kasabada son bulur. 36. Padişah Vahdettin’in Sadrazamı, Osmanlı’nın idam fermanına imza koyar.
• İşte Türkiye Cumhuriyeti; bu küllerden, tüm zamanların insanlık tarihinde benzersiz-eşsiz bir
ulusal kalkışma ve anti-emperyalist bağımsızlık savaşı ile, Yüce ATATÜRK ve bir avuç kahraman dava arkadaşının, sözcüklere sığmayan emeğiyle adeta yoktan yaratılmıştır. Türk’e armağandır!
• Dolayısıyla, paha biçilmez değerdedir. Harcında, milyonlarca vatan evladının kanı-canı vardır.
En küçük bir hovardalığa sürüklenmesi, bekasının riske atılması asla söz konusu edilemez..
Ancak; Gazi Paşa’nın erken ölümü, Devrimci Türkiye Cumhuriyeti’ni kabul edelim, erkenden zaafa düşürmüştür. Ne var ki, dava meşru, tarihsel olarak o denli haklı ve yapılanlar öylesine doğrudur ki; içeriden ve dışarıdan tüm abanmalar Devletimizi yıkmaya yet(e)memiştir. Kuşku yok, bundan böyle de yetmeyecektir. Fakat, tarihten dersler çıkararak benzer yanlışları aptalca yinelememek koşulu ile. Yoksa, “tarih tekerrürdür” dedikleri, olsa olsa ondan ders almasını beceremeyen aptallara özgüdür.
Biraz tarihe bakalım…
“Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak
ve yerlerine uluslararasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen
yeni bir işbirliği ve uyum çağı egemen olacaktır.”Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Geçmişte de Batılı düşünürler Merkantilist felsefeyi geliştirmiş, yöneticiler onu Merkantilizm stratejisine dönüştürerek uygulamş ve sermaye birikimi için, acımasız sömürünün yanında temel kaynaklardan biri olarak akıllıca kullanmış, Sanayi Devrimi’ni finanse etmişti. Günümüzde ise,
bu “kritik tarihsel işlev” le yükümlü organın adı Dünya Ticaret Örgütü. Biraz yakından irdeleyelim :
.
Hocam, konuyla ilgili o kadar kapsamli bir degerlendirme yapmis ki, ne desem, yaninda hafif kalacak.
O yüzden Sayin Bülentoglu´nun cok sevdigim bir deyimi ile yetinecegim: Onlar degil, gene biz kazanacagiz!
Evet hocam, kazanan Büyük Türk Halki olacak. Isgalcilerle eninde sonunda hesaplasacagiz… ve sonunda biz yenecegiz. Cünkü biz milyonlarca yurtseveriz! Vatan ugruna herseyi severek göze aliriz. Istiklal Savasinda büyüklerimizin durumu bizimkinden daha mi iyidi hocam? Büyüklerimiz mucizeler yarattiysa, ki buna tarih sahit, torunlari nicin ayni basariyi göstermesin. BU ÜLKE, BU VATAN BIZIM! SEHITLERIMIZE, BAYRAGIMIZA IHANET ETMEYECEGIZ! NE MUTLU TÜRKÜM DIYENE!