KOŞAR ADIM ‘TOTALİTER’ REJİME!..
A&G Araştırma Şirketinin son anketine göre halkın Türk Silahlı Kuvvetlerine olan güveni %63’lere kadar geriledi. Kim ne derse desin, bilgi kirliliği yaparak ‘beyin yıkayanlar’ işlerinde başarılı. Yakın geçmişte “en çok hangi kuruma güveniyorsunuz” sorusuna verilen cevaplarda %90’ın üzerinde TSK çıkarken, bugün gelinen nokta oldukça düşündürücüdür. Bu görüş değişikliği vesilesiyle medya da dördüncü güç olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Ne iç ne de dış koşulları bulunmadığı halde, sürekli gündemde tutulan “darbe” senaryoları, alışık olmadığımız yeni bir siyaset yapma şeklini önümüze dayattı. TSK ne kadar dirense de en sonunda kendini savunmak zorunda bırakılarak, çirkin siyasetin içine çekildi. TSK’ne karşı yapılan insafsız ve yersiz saldırılara ilk karşılığı vermesi gerekenler; onun savaş zamanındaki, başkomutanı olmakla övünen Cumhurbaşkanı ile eylem ve işlemlerinden sorumlu olan Başbakan ve Milli Savunma Bakanı, ne yazık ki bu görevlerini yerine getirmediler. Bir ülkenin yönetimini elinde bulunduranların kendi silahlı kuvvetlerinin yıpratılması karşısında suskun kalması, son derece tuhaf olmakla birlikte, klinik bir vakıa olarak kabul etmek de yanlış olmasa gerekir!..
AKP’yi destekleyen önemli bir seçmen kitlesi Başbakanı, ‘kabadayı’ tavırlarını yüzünden nedense hiçbir zaman garipsemedi… ‘Arınç’a suikast’ palavrası bahane edilerek girilen ‘kozmik oda’ içinde yapılan aramada ‘işe yarar’ bir belge bulunamasa da, beklenen ‘siyasi yarar’ elde edildi. Asıl araştırılması gereken halkın bu ‘kabadayı’ tavırları neden ödüllendirdiği. Bu da bir ilginç Türkiye gerçeği!..
Askerlerin deyimi ile TSK’ne karşı yürütülmekte olan ‘asimetrik savaş’ta bilgi kirliliğini ortadan kaldırması gerekenler, köşelerine çekilip gelişmeleri izleyince Genel Kurmay Başkanlığı duyurularla halkı aydınlatmak zorunda kaldı. Bu kirli asimetrik savaşın medya kanadında yer alan bazı haddini bilmez köşe yazarları da emekli askerlerin kendilerini muhatap alması için olmadık şaklabanlıklar yapıyor. Ekranlarda karşı karşıya geldiklerinde askerlerin ağzından ‘hükümeti uyarmak’ anlamına gelecek cümleler çıkmasını dört gözle bekliyorlar. Arkasından “hükümeti uyarma görevini hangi yasadan alıyorsunuz” sorusu ile paşalara hesap sormaya yeltenenler var!.. Sanki hükümeti uyarmak için bir yasadan yetki almak gerekiyor… Hükümeti uyarma anlamına gelecek fikirleri söylemek askere yasakmış gibi anlatılıyor… Bu kadarını bile askeri siyasetin içinde göstermek için yeterli görenler var. Özünde yanlış olan bir düşünce tekrar edile edile zihinlerde iyice yer ettiriliyor. En sıradan bir görev olan ‘uyarma’ bugünlerde yasa dışı bir eylem gibi takdim edilmekle, yapanı ‘töhmet’ altında bırakarak, asıl izleyenleri etkilenmektedir. En basitinden düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken ‘uyarma görevini’ yasa dışı bir eylem gibi sunmak bilgi kirliliği yaratmaktan başka bir şey değildir. Bu tür tartışmaları izleyenler; toplumsal konularda ‘sorgulama’ ve ‘yargılama’ yapma gibi en temel vatandaşlık ödevlerini yapmaktan çekinerek, ‘neme lazımcı’ bir konumda yerleşip etkisizleşiyor. Böylece politika dışına çekilen kitleler hesap sorma zamanı geldiğinde, bilgi eksikliği yüzünden duygularına en iyi hitap edenleri seçmek zorunda bırakılıyorlar. Bu bilinçli tercih, doğal olarak seçenle seçilen arasındaki yakınlığı hitabet sanatı ile sınırlandırıyor. Siyasetteki nitelik düşüklüğü biraz da bu yüzdendir. Bu durumun doğal sonucu olarak toplumu yönetme sanatı olan siyaset kurumu, hizmet üretmeden ve risksiz bir şekilde kendini tekrar ederek iktidarını sürdürebiliyor…
Siyaset dışında tutulan kitleler hiç kuşku yok ki, ‘seçme ve seçilme hakkı’ içinde bulunan ve en temel vatandaşlık ödevlerinden biri kabul edilen “denetleme” görevini de gereği gibi yerine getirilemezler. Bu kısır döngü içinde seçimle iş başına gelen iktidarlar, denetlenmekten korkmadığından hukuk dışına çıkıp, keyfiliğe sapabiliyorlar. Kendini hukuk ile bağlı kabul etmeyen yöneticiler, toplumun öncelikli taleplerini yerine yetirmekte acze düşünce, baskıcı yöntemlere başvurarak, totaliter rejimlere geçmeyi deneyebilirler. Bunu için ‘zor kullanmayı’ tekelinde bulunduran devletin, iki önemli kurumunu kayıtsız ve koşulsuz bir şekilde ele geçirmek gerekir. Polisi bir dönemlik iktidar süresi içinde ele geçirmek olanaklı olmakla birlikte, ordu için aynı şeyi söylemek öyle kolay değildir. Ordunun dışından onu ele geçirmek imkansız gibi bir şeydir… Yıpratılarak saygınlığının azaltılması yoluna bu nedenle gidilmektedir. Dolayısıyla hizmet üretemeyen bir hükümetin, halkın nazarında en yüksek itibarlı kurum olarak silahlı kuvvetlere güveniyor olması işine gelmez! Halkın desteğini arkasında hisseden silahlı kuvvetler hukuksuzluklara ses çıkartabilir! Keyfi ve totaliter hükümetler bu nedenle de ‘çok konuşan’ silahlı kuvvetleri pek istemezler. Bizim hükümet elinden gelse, orduyu terhis edip yeni bir ordu kurmayı deneyecek!.. Bu sıralar ‘paralı askerlik’ ve ‘profesyonel ordu’ tartışmaları boşuna yapılıyor değildir.
Denebilir ki, hükümet istihbarat görevi yapan kurumlara, yapıları gereği dilediği gibi nüfuz edemez; bu nedenle de alternatif arayışlarına girişmektedir. Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı kurulması biraz da bu nedenledir. İçinde yabancıların da çalıştırılması düşünülen bu müsteşarlık ilçelere kadar örgütlenerek hangi görevleri yerine getirecek?.. Kanun tasarısının bu soruya verdiği yanıt:”Güvenlik kuruluşları ve ilgili kurumlar arasında terörle mücadele alanında gerekli koordinasyonu sağlamaktır” şeklindedir. Bu durum hükümetin “açılım” konusunda başarılı olamayacağının da itirafıdır… Bu girişim aynı zamanda terörün artarak devam edeceğinin ve terörle mücadele eden kurumlar arasında bir koordinasyon eksikliği olduğunun kabulü anlamına da gelir.
Sözleşmeli olarak ‘uzmanların’ da çalıştırılabileceği bu Müsteşarlıkta, ihdas edilecek “uzmanlık” kadroları ise tam bir belirsizliktir. Örneğin Mehmet Ali Ağca’ya ‘uzman’ olarak müsteşarlıkta görev verilmesine bir engel bulunmamaktadır. Aynı şekilde televizyon ekranlarında, emekli askerlere karşı terbiyesizlik yapmayı marifet sanan kiralık kalemleri de ‘uzman’ olarak Müsteşarlık bünyesinde çalıştırmak olanaklıdır. Bunların hepsinden de önemli olan, AKP’nin 8 yıllık iktidarı süresince belli aralıklarla gündeme taşınan ‘komplo senaryolarını’ üretenlerin yasal dayanağı bulunmayan karargahına da yasal bir statü verilecektir. Giderayak yargıyı daha da bağımlı hale getirecek Anayasa değişikliği yapmaya girişmenin de bir anlamı olması gerekir. AKP’nin iktidardan düşme olasılığı gündeme girdiğinden, kendine bağımlı bir yargı oluşturarak, güvenlik içerisinde yargılanarak aklanmak istemesi yabana atılacak bir ihtimal değildir!..
Av. Cemil Can
.