KEMALİZM ve EMPERYALİZM
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Birbiriyle yakından ilgili olan bu kavramların beraberce ele alınarak incelenmesi birçok konuda daha açıklık sağlanmasına yardımcı olacaktır. Tarihsel süreç içerisinde önce emperyalizm ortaya çıkmış ve daha sonraki aşamada Kemalizm buna tepki olarak gündeme gelmiştir. Ortaya çıkış biçimleri yönünden iki kavramın birbirinin zıddı olduğu görülmektedir.
Emperyalizm bir dünyaya egemen olma projesi olarak devreye girmesiyle beraber yeryüzünün bütün kıtalarında karşı çıkış ve eylemlerle karşılaşmıştır. Kemalizm bu tür karşı çıkışların içinde en önde geleni ve bütün mazlum uluslara yön gösterenidir. Bu açıdan Kemalizm için tek kelime ile antiemperyalizm denilebilir.
Emperyalizm karşıtlığı ile öne çıkan Kemalizm’in ve emperyalizmin bir arada olması ya da barınması düşünülemez. Her iki kavram da doğalarında sahip oldukları karşıt olma yapısı nedeniyle beraberce ya da birlikte olamazlar ama birbirlerini yok etmek için belirli bir yoğunlukta devrede olabilirler. Emperyalizmin yok etmek istediği Türk ulusu, Ulusal Kurtuluş Savaşını başlatarak, kendisini yok etmek isteyen emperyalizme karşı bir var olma savaşı vermiştir.
Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti, böylesine büyük ve kutsal bir mücadelenin sonucunda kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, çatısı altında vatandaşlık bağı ile bağlı bulundukları Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluş temellerinde, ciddi bir antiemperyalist yaklaşım olduğunu iyi bilmek ve her zaman Kemalizm ile emperyalizmin çelişkisi içinde bulunduğunun bilincinde olmak zorundadırlar. Kemalizm varsa emperyalizm yoktur. Emperyalizm varsa o zamanda Kemalizm yoktur. Bu iki kavram yan yana gelemeyecek derecede büyük bir karşıtlık içindedirler.
EMPERYALİZM’İN TANIMI
Kavramsal olarak ele alınırsa; emperyalizm bir devletin sahip olduğu egemenlik gücünü başka bir devlet ya da ülkeye taşıması demektir. Her devletin kuruluşunda gerekli olan üç temel unsurdan birisi olan egemenlik gücü, ülke ve ulus unsurlarından sonra gelmektedir. Dünyanın yüzeyinde yer alan herhangi bir ülkede yaşamağa başlayan insan topluluğu, kendi kendini yönetmek üzere siyasal anlamda örgütlenirse ortaya devlet yapılanması çıkmaktadır. Devletin kuruluşunun tamamlanmasından sonra ülke yönetimi için kullanılmağa başlanan egemenlik gücü, devletin sınırları dışına taşırılırsa o zaman emperyalizm doğrultusunda ilik adım atılmış olmaktadır.
Herhangi bir devletin belirli bir güçlenme döneminden sonra kendi sınırları dışına çıkarak maceralara kalkışması, başka ülkeleri de yönetmeğe çalışması ya da diğer devletler üzerinde baskı kurarak kendi çıkarlarını dayatması, kısaca emperyalizm olarak tanımlanmaktadır. Bir devletin başka ülke ya da devletler üzerinde kurduğu siyasal, askeri, ekonomik ya da kültürel üstünlüğe de emperyalizm denilmektedir. Yeryüzünde belirli bölgeleri ülke olarak kullanılan devletlerin kendi aralarında kurdukları ilişkiler sırasında, birbirlerinin ülkelerini ele geçirmek ya da dışarıdan yönetmeğe kalkışmak gibi girişimlere de gene emperyalizm adı verilmektedir. İmperium, egemenliğin Latince karşılığı olarak belirli bir gücü temsil etmektedir.
Herhangi bir devletin ya da yönetimin, sahip olduğu imperiumu sınırlarının ötesine taşımağa kalkışması da emperyalizm olarak tanımlanmaktadır. Devletlerarası ilişkiler sırasında her devlet kendi sahip olduğu güç ile hareket ettiği için, kim daha güçlü ise onun sözü öne geçmekte ve diğer devletler, güçlü olanın etkisiyle yönlendirilmeğe başlanmaktadır. Bir devletin kendisinin dışındaki diğer devletleri dışarıdan yönetmesi ya da yönlendirmeğe başlaması da kısaca emperyalizm olarak açıklanabilir. Uluslararası ilişkilerde, bu nedenle her devlet kendi çıkarlarını korumak ve diğer devletlerin çıkarlarına alet olmamak durumundadır. Devletlerarası ilişkiler bütünüyle çıkarlara bağlı olarak ortaya çıkar ve sürdürülür. Bu tür ilişkilerde dengelerin bozulması ortaya emperyalist girişimleri çıkaracağı için her devletin en üst düzeyde dikkatli olması gerekmektedir.
EMPERYALİZM VE KAPİTALİZM BİRLİKTELİĞİ
Dünya tarihi içinde emperyalizm ele alınırsa, batı hegemonyasının küresel sistem olarak geliştirdiği kapitalizm ile beraber inceleme yapılması gerekmektedir. Emperyalizme bu açıdan bakılırsa, o zaman Sovyet devriminin önderi olan Lenin tarafından geliştirilmiş bir görüş olarak, emperyalizm, kapitalizmin en üst aşaması olarak tanılanabilmektedir. Kapitalizm, batı ülkelerinde ortaya çıkan serbest piyasa ekonomisinin daha sonraki aşamasında görülen sistematik yapılanmanın adıdır. Lenin’e göre; emperyalizm, genel anlamda kapitalizmin temel niteliklerinin gelişmesi ve doğrudan uzantısı olarak ortaya çıkmıştır. Emperyalizm, kapitalizmin uzun süreli gelişim süreci sonrasında tekelci bir yapıya dönüşerek diğer ülkeleri de etkisi altına almasıdır. Batı bloğunun merkez ülkelerinde gelişmiş olan kapitalizm, uluslararası borçlandırma stratejileri ile diğer ülkelere taşınmağa başlanınca ekonomik emperyalizm gerçekleşmektedir. Borçlandırma taktikleri emperyalizmin yeryüzüne yayılması ve diğer ülkeleri ekonomik denetim altına alması doğrultusunda kullanılmaktadır.
Emperyalizm, ulusal kapitalist ekonomilerin dünyanın henüz özgür olan ve kapitalizme geçmemiş son toplumları çevresinde giriştikleri rekabetle kendini gösteren kapitalist birikim sürecinin siyasal anlamda ifade edilmesidir.
Ekonomik üretimin, uluslararası alanda etkili olacak derecede büyük tekelleri yaratması, banka ve sanayi sermayelerinin kaynaşarak bir mali oligarşi düzeni oluşturmaları, mal ihracatından daha çok sermaye ihracının öne geçmesi, belirli alanlarda tekelleşmiş olan büyük şirketlerin bir araya gelerek, bir büyük ortaklık olarak hareket etmeleri ve hegemonya düzeni kurmaları ile beraber batının zengin ülkelerinin dünya topraklarını paylaşmağa başlamaları ile beraber emperyalizm denilen olgu tam anlamıyla ortaya çıkabilmektedir. Emperyalizmin varlığı için önkoşul olan bu gibi gelişmelerin baskı ve tehditlerine maruz kalan bütün ülke ve devletler, kendilerini koruyabilmek üzere bir antiemperyalist program ya da siyasete kendiliğinden yönelmek durumunda kalmaktadırlar.
Emperyalizmin kanlı tarihi bu durumun açık örnekleri ile dolu bulunmaktadır.
Türkiye Cumhuriyetinin dünya sahnesine çıkışı ve daha sonrasında da benzer doğrultuda olaylar yaşanmıştır. Uluslararası tekellerin baskı ve yönlendirmeleriyle serbest rekabet düzeni ortadan kalkmakta, ulusal ekonomiler çökertilerek dışa bağımlı bir düzen emperyalist doğrultuda kurulmaktadır. Tekellerin denetimi arttıkça, siyasal düzenler otoriter bir yapıya dönüşmekte demokrasiler hızla ortadan kalkmaktadır. Tekelci şirketler arasındaki kıran kırana savaş ve vahşi kapitalizmin acımasız yasaları, en yüksek oranda kazanç için her türlü devlet ve hukuk düzenini altüst edebilmekte, zaman içerisinde çalışan kitleleri insanlıktan çıkaracak derecede bir sömürüyü gündeme getirmektedir.
Emperyalizmin kardeş kavramı sömürgeciliktir. Bir ülkede emperyalizm öne çıkmış ve o ülkeyi sömürmeye başlamışsa, artık o ülkenin bağımsız bir devlet olarak kendisini tanımlayabilmesi son derece zor olmaktadır, çünkü bütün ilişkiler sömürü üzerine kurulu olmağa başladığı için artık ortada bir devlet değil ama bir sömürge vardır. Sömürülen bir ülke artık bağımsız bir devlet olma niteliğini yitirmekte ve egemenliğini uluslararası tekellerin arkasındaki siyasal güç olarak batılı ülkelerin emperyalizmlerine terk etmektedir. Sömürgeciliğin yoğunlaşması beraberinde yeniden paylaşımı getirdiği için, halkların ve ulusların elindeki bütün zenginlikler ve topraklar emperyalistler arasında yeniden paylaşım konusu olmaktadır.
Sömürgeleşen ülkeler zamanla uydu devlet düzenlerine sürüklenirler ve ülke artık emperyal güç merkezlerinden gelen emirler ya da talimatlarla yönetilmeğe başlanır. Batılı ülkelerin ekonomik genişlemeleri beraberinde sömürgeciliği geliştirdiği için, emperyalizm ve sömürgecilik paralel olarak gelişmiştir. Güçlü ülkeler emperyal devlet konumuna gelirken güçsüz ülkeler de altta kalan ve ezilen sömürgeler düzeyine indirilmişlerdir. Bu duruma sürüklenen üçüncü dünya ülkelerinin hiçbirisi sömürgeleşerek kalkınamamıştır. Emperyalizmin dişlileri arasına düşen ülkeler için tek kurtuluş yolu, Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde ilk kez tarih sahnesinde görülmüş olan antiemperyalist çizgideki Ulusal Kurtuluş Savaşı olmuştur. Dış güçlere karşı ülke ve ulusların bütün potansiyellerinin bir araya getirilmesiyle örgütlenen Ulusal Kurtuluş Savaşları, antiemperyalist doğrultuda verilecek bir savaş ve mücadeleden sonra “emperyalizm” denilen belayı ülkelerinden kovabilmektedirler.
EMPERYALİZME KARŞI OLMAK İNSANLIK GÖREVİDİR
Emperyalizm, dünya ülkeleri ve halkları açısından tam bir beladır. Ulusların ve diğer toplumların var olma ve de yaşama haklarına kasteden emperyalizmin bir başka tanımı kan emiciliğidir. Mazlum ülkelerin tepesine binerek halkların kanlarını emen, kapitalist emperyalizm toplumların elinden yaşama haklarını almak istemekte ve kendine bağımlı bir kölelik düzenini zorla kabul ettirmeğe çalışmaktadır.
İlk ve orta çağlarda yaşanmış olan kölelik düzenlerini bugünün koşullarında yürütmek isteyen acımasız patronlar, sahip oldukları ekonomik güçleri ile emperyal bir düzeni zorla bütün dünya ülkelerine kabul ettirebilmek için ellerinden gelen her yolu denemektedirler. Kapitalizm geliştikçe ham madde gereksinmeleri arttığı için, bu doğrultuda yeraltı zenginliklerine sahip olan ülkeler zaman içerisinde sömürge düzeyine düşürülürler.
Direnen ve zenginliklerine sahip çıkmak isteyen ülkelerin başlarına gelmedik olay kalmaz ve bir ülkenin bütün zenginliklerine el konulana kadar her türlü emperyal oyun ve baskı zaman içerisinde gündeme gelir. Ham madde kaynaklarına el konulmasıyla beraber artan üretimin, dünya ülkelerine dağıtılması ve satılabilmesi için pazar ve piyasaların kapatılması ve tekelci şirketlerin istekleri doğrultusunda ayarlanabilmesi için de işbirlikçi ve mandacı yönetimlere gereksinme olmaktadır. Tam anlamıyla katmerli bir sömürünün emperyal devletler ile sömürülen ülkeler arasında kurulduğu görülmektedir. Böylesine çift yönlü bir sömürü düzeni, sermaye birikiminin hızlanmasına ve giderek bağımsız bir finans kapital düzeninin oluşmasına yol açmaktadır.
Büyük bankalar aracılığı ile oluşturulan finans kapital düzeni içerisinde, tekelci şirketler pazar ve piyasanın üzerindeki büyük mal ve para güçleriyle dünya ekonomisini yönlendirecek kararlar alabilmekteler ve zamanla bütün dünyanın egemeni olabilecek derecede bir dünya devleti oluşumunu gizlice örgütleyebilmektedirler. Günümüzün dünya düzeni, böylesine halktan uzak bir azınlığın çıkarları doğrultusunda tekelci bir yaklaşım çerçevesinde oluşturulmuştur.
Güçlü kapitalist ülkelerin öncülüğünde, diğer dünya halklarından uzak bir çıkar düzeni küresel ekonomi görünümünde oluşturulmuştur. Büyüklerin çıkarları ve gücüne bağımlı olarak gelişen bu düzen, tam anlamıyla bir eşitsizlik uçurumu yaratarak, dünya dengelerini altüst etmiş ve yarattığı büyük hoşnutsuzluklar nedeniyle de, çatışma ve çekişmelere giden yolların öne çıkmasına neden olmuştur. Ekonominin dayattığı bu tür bir gelişmeler, siyasal açıdan kalıcı bir küresel düzeninin oluşmasını engellemiştir. İlkçağlardan buyana sürüp gelmekte olan çekişme ve çatışmalar bu yüzden artarak devam etmiştir.
Para babalarının çıkarları doğrultusunda en üst düzeyde örgütlenen uluslararası kapitalizm, dünya ülkeleri için emperyalizme yöneldiği aşamada halkların ve ulusların yaşama haklarını ellerinden alma doğrultusunda bir baskı düzeni kurmak istemiştir. Bu aşamada militarizme yönelen emperyalizm dünya halkları için askeri güçlerle desteklenen diktatörlük anlamında insanlık dışı olayların çıkmasına giden yolu açmıştır. Hammadde kaynaklarının en çok bulunduğu ülkeler emperyalizmin öncelikli hedefleri olmuş ve bu tip ülkelerde emperyalizmin kendine bağımlı olarak dışarıdan beslediği askeri rejimler devreye girmiştir.
Batının zengin ülkeleri, bu ayrıcalıklı konumlarını sürdürebilmek için dünya ülkelerine açılan bir emperyalist düzenin oluşturulmasını kendi çıkarları açısından gerekli görüyorlardı. Orta çağdan çıktıktan sonra denizlere açılan batılı ülkeler, beş kıtayı fethettikten sonra, beş yüz yıl süreyle kendi çıkarları doğrultusundaki emperyalizmi sömürgecilikle beraber yeryüzünün her köşesine dayatmışlardır. İnsanların kendi rızaları olmadan dışarıdan zorla ve baskı ile yönetilmeleri anlamında emperyalizm dünya halklarına kader olarak dayatılmış ve her türlü haksızlığı ile beraber bu azınlık hegemonyası bugünün dünyasına kadar taşınmıştır. Jeopolitik biliminin verileri doğrultusunda bir dünya hegemonyası peşinde koşan batılı zenginler, emperyalizmi bu amaçlarının gerçekleştirilmesi doğrultusunda kullanmışlardır. Yeryüzünün her parçasının batı çıkarları doğrultusunda sömürgeleşebilmesi için emperyalistler ellerinden gelen her yolu denemekten çekinmemişlerdir.
KEMALİZM’İN ANLAMI
Türk halkının ulusal kurtuluş ideolojisi olan Kemalizm doksan yıldır Türkiye Cumhuriyetine ve vatandaşlarına yol göstermeğe devam etmektedir. Birçok yönden saldırı ve eleştirilere hedefe olmasına rağmen, Türkiye’nin kuruluş ideolojisinin ayakta kalabilmesi ve ülkesine yol göstermeğe devam etmesi önemli bir başarı olarak görülmelidir. Bir büyük imparatorluğun emperyalistler tarafından yıkılmasından sonra ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti, varlığını Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde verilmiş olan Ulusal Kurtuluş Savaşı’na borçludur. Bu açıdan Kemalizm, tam anlamıyla bir antiemperyalizm ideoloji olarak kabul edilir. Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa, tam beş yıl uğraştıktan sonra, ülkeyi işgal eden emperyalistlerin ordularını “geldikleri gibi” geri göndermiş ve daha sonra cumhuriyet rejimini ilân edebilmiştir. Bu nedenle, Türk devletinin temelinde emperyalizmi reddeden ve ona karşı bütün gücüyle direnerek mücadele eden, Türk ulusunun özverili antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’nın önemli katkıları bulunmaktadır.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında imparatorlukların çökme aşamasında, batının kapitalist emperyalizmine karşı Rusya’da gerçekleşmiş olan sosyalist devrim, Anadolu’da Kemalist hareketin ortaya çıkmasına giden yolu açmış ve Türk halkı da tıpkı Rus halkı gibi batılı emperyalist güçlere karşı ciddi anlamda bir antiemperyalist savaş vererek, kendi bağımsız yaşam düzenini Türkiye Cumhuriyeti devletinin çatısı altında kurabilmiştir. Bu nedenle, Kemalizm için tam anlamıyla antiemperyalizm tanımlaması yapılabilmektedir. Sovyet devrimini izleyen Kemalist devrim de, batı emperyalizmine karşı direnerek kendi bağımsız siyasal düzenini oluşturan bir doğu halkının ulusal kurtuluş ve var oluş mücadesinin sonucudur.
Türkiye’de de Rusya’dakine benzer bir sosyalist düzen kurulmasını isteyen uç çizgilerdeki sol görüşler ya da fraksiyonlar, Kemalizm’i antiemperyal görmeyerek, batı dünyasının bir uzantısı biçiminde ele almışlar ama zaman içerisinde Atatürk’ün yönetimi döneminde batı hegemonyasına karşı ulusalcı adımlar atıldığı zaman, Kemalizm’in de kendi sosyalist rejimleri gibi antiemperyal bir karaktere sahip olduğunu kabul etmek durumunda kalmışlardır. Mustafa Kemal Paşa, Lenin gibi emperyalizmin teorisi ile değil ama kendisi ile uğraşmış ve bu belayı Türklerin ülkesinden kovabilmek üzere her yolu uygulama alanında deneyerek başarıya ulaşmıştır. Mustafa Kemal’in Paşa’nın antiemperyalizmi, Lenin’in Rusya’da uyguladığı emperyalizme karşı izlenen yoldan farklıdır.
KEMALİZM İLE SOSYALİZM’İN FARKI
Birinci Dünya Savaşı sırasında batının önde gelen emperyal devletlerinin dünyanın merkezine doğru açılmalarıyla beraber, emperyalizm olgusu devletlerden bağımsız olarak ele alınarak tartışılmış ve Lenin, emperyalizmi uluslararası kapitalizmin ulaşmış olduğu en üst aşama biçiminde bir açıklama getirerek, gündemdeki soruları cevaplamağa çalışmıştır. Başlangıçta zengin ülkelerin yeryüzüne yayılan açılımlarının ve bu çıkarlarının korunması doğrultusunda gündeme gelen emperyalizm tartışmaları, zaman içerisinde korumacılığın ötesine giderek kolonilizasyon anlamında sömürgeciliğe dönüşmüştür. Korumacılığın ötesinde giderek bir tür saldırganlığa dönüşen emperyalizm olgusu, dünya ülkeleri tarafından reddedilirken, batılı zenginler tarafından bütün halkların başına bir çuval gibi geçirilmek isteniyordu.
Lenin’in teorisine göre emperyalizm, tekelci kapitalizmin son aşaması olacak ve ondan sonra dünya ülkelerinde yarattığı tepki ile yıkılarak ortadan kalkacaktı. Lenin konuya daha çok ekonomik düzeyde bakarken, Mustafa Kemal bir ülke ve halkı kurtarma doğrultusunda siyasal bir bakış açısı ile konuyu ele alarak Türkiye açısından değerlendirme yapıyordu. Rus devriminin dayanağı olan sosyalizm ideolojisi, Marksizm’den kaynaklandığı için daha çok ekonomik bir temele dayanıyordu.
Türkiye’de ise olaylar teorik olarak değil ama canlı yaşanarak gündeme geldiği için, Atatürk’ün emperyalizme bakış açısı daha çok siyasal anlamda belirginlik kazanıyordu. Lenin’in geliştirdiği emperyalizm tezleri ile Türklerin emperyalizme karşı vermiş olduğu başarılı antiemperyalist kurtuluş savaşı ile pek de ilgisi bulunmuyordu. Bu nedenle, Marksist sosyalistlerin bir kısmı, Atatürk’ün antiemperyalist kurtuluş savaşını küçümsemişler ve konuyu uluslar ya da devletlerarası çelişkiden daha çok, kapitalist sistemin gelişim süreci içerisinde kendi antitezini yaratması biçiminde değerlendirmeğe çaba göstermişlerdir.
Ekonomik emperyalizm beraberinde siyasal anlamda paralel bir başka emperyal düzeni dayatmasına rağmen, doktriner sosyalistler uygulanın gündeme getirdiği antiemperyalist kurtuluş savaşlarını ikinci planda görmeğe çalışmışlardır. Kemalizm açısından emperyalizm öncelikle siyasal bir olgudur çünkü ekonomik açıdan zengin olan ülkeler hammadde ve pazar gereksinmelerini karşılayabilmek doğrultusunda diğer ülkelerin siyasal bağımsızlık düzenlerini yıkarak ekonomik bağımlılığa giden yolu açmaktadırlar. Bu doğrultuda yaratılan işbirlikçi burjuvazi, Truva atı olarak misyonunu yerine getirirken, hem siyasal hem de ekonomik anlamda emperyalizme hizmet etmektedir.
Batı emperyalizmi on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu topraklarına girdikten sonra, dünyanın merkezi coğrafyasında sömürgeleştirme süreci başlamıştır. Geleceğin enerji kaynağı olarak zengin petrol yataklarının Osmanlı ülkesinde bulunması nedeniyle, batılı ülkeler bu coğrafyada olabildiğince fazla yer ve toprak kapatmağa çaba gösteriyorlardı. Bu kavganın sonucunda Birinci Dünya savaşı çıkınca, yarı sömürge düzeyine indirilmiş olan Osmanlı devleti tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmıştır. Paylaşım kavgası emperyalizmin dayatmalarını giderek yükseltince tepkiler kendiliğinden kurtuluş savaşına dönüşerek antiemperyalist bir mücadele başlatılmıştır.
Reddi İlhak, Kuvayı Milliye, Hâkimiyeti Milliye ve Müdafaa-i Hukuk gibi kavramlar doğrultusunda gelişen antiemperyalist çıkış, batılı emperyalistlerin küçük Asya topraklarından kovulmalarını sağlamıştır. Mustafa Kemal bu aşamada hareketin başına geçerek emperyalizm ile batılıların anladığı anlamda mücadele içine girmiştir. Tam bağımsızlık bir ulusal slogan olarak, Atatürk ve arkadaşlarının ana hedefi konumuna gelince, emperyalizme karşı her yönden mücadele birbiri ardı sıra sergilenen karşı duruşlarla gerçekleştirilmiştir.
Tam bağımsızlık her türlü emperyalist girişimin reddedilmesini ve bunlara karşı çıkılmasını gerektiriyordu. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna giden yol, antiemperyalist doğrultuda açılırken, her türlü mandacılığa işbirlikçiliğe karşı direnilmiştir. Gerçekçi bir tutum izleyen Mustafa Kemal Paşa, emperyalizmin ve sömürgeciliğin tarihini bilerek hareket ettiği için o dönemin dünya koşullarını ve dengelerini dikkate alan bir yaklaşım içinde istediği hedeflere ulaşabilmiştir. Bu başarısıyla Atatürk bütün üçüncü dünya ülkelerine örnek olmuş ve emperyalizme karşı yürütülen ilk ulusal kurtuluş savaşının kahramanı olarak dünya halklarının özgürlüğü ve bağımsızlığına giden antiemperyalist yolu açmıştır. Kemalizm bu açıdan, emperyalizmin gerilemek zorunda kaldığı yirminci yüzyılın kurucu dengelerinden birisi olmuştur.
Sosyalist düzen ile beraber Türkiye’nin Kemalist rejimi de, batı emperyalizminin dünyaya egemen olma girişimlerine karşı başarılı bir karşı koymanın gerçekleştiricisi olmuştur. Yakalarında Atatürk’ün rozetini taşıyan bir antiemperyalist kurtuluş savaşçıları, Libya’dan Bangladeş’e, Arnavutluk’tan Hindistan’a ve Latin Amerika’dan Orta Asya’ya kadar her bölgede, antiemperyalist kurtuluş savaşlarını Kemalizm’in tam bağımsızlıkçı çizgisinde yürütmeğe çalışmışlardır. Hak ve özgürlüklerin kendiliğinden gerçekleşmiyeceğini ve ve istenmeden hiç birşeyin verilmeyeceğini iyi bilen Atatürk, tam bağımsızlık için sonuna kadar antiemperyal mücadeleyi hem kendi halkına hem de dünya uluslarına bir miras olarak bırakmıştır.
Bu nedenle, Kemalizm demek tek kelimeyle ya tam bağımsızlık ya da antiemperyalizm anlamına gelmektedir.
Atatürk, emperyalist orduları Misak-ı Milli sınırları dışına çıkararak işgali önledikten sonra, Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde gerçekleştirilmiş olan bağımlılık ilişkileri çerçevesinde emperyalizmin her türlü dayatmasını ortadan kaldırmıştır. Dünyanın merkezinde bir büyük imparatorluğun çökertilmesine yol açan bu tür emperyal ve sömürgeci ilişkilerin tümüyle tasfiye edilmesinden sonra, yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyetinin tam bağımsız olabilmesi sağlanabilmiştir. Atatürk’ün işbaşında olduğu yirmi yıl içerisinde, bütün eskiden kalma emperyalist kalıntılar ortadan kaldırılmış ve bunların yerini Türk ulusunun özgür iradesi ile kendi çıkarları doğrultusunda gündeme getirdiği adımlar ve atılımlar almıştır. Devletleştirme, kamulaştırma ve ulusallaştırma girişimleriyle Osmanlı mirası olan her türlü emperyal ve sömürgeci ilişki ortadan kaldırılarak, yeni devletin her alanda kendi bağımsız iradesiyle hareket edebilmesinin yolları açılmağa çalışılmıştır.
Kemalizm, ulusalcılık anlamında devreye girince, ulusal çıkarlar doğrultusunda hareket edilmiş ve ulusun çıkarlarını sınırlayan geçmişten gelen hegemonyacı olumsuz ilişkilere son verilmiştir. Ulusalcılık Türk ulusunun her alandaki çıkarlarını en üst düzeyde tuttuğu için, bunların yeterince korunabilmesi doğrultusunda emperyal ülkelerin çıkarlarına öncelik veren ilişkilere son veriliyordu. Ulusalcılığın gerektirdiği dayanışma ve kaynaşma ortamı, ayrıcalıksız ve sınıfsız bir ulusal toplum yaratma doğrultusunda sağlanıyor ve halkın kendisinin efendisi olabilmesi için önce cumhuriyet rejimi ilan ediliyor ve daha sonra da fazla zaman yitirmeden demokrasiye geçilebilmesi için çok partili rejim denemelerine kalkışılıyordu.
Batılı ülkelerin, diğer ülkelere batılı olma şansını normal koşullarda tanımadığını iyi bilen Mustafa Kemal Paşa, bu doğrultuda bilinçli atılımlar yaparak ülkede en kısa zamanda batı ile yarışacak bir batılı devletin kurulabilmesi için var gücü ile çalışıyordu. Çağdaş bir cumhuriyet rejimi, batı merkezli dünyanın sahip olduğu en ileri düzeye gelebilmeyi ve onurlu bir biçimde modern uluslar ailesi içerisinde yer alabilmeyi hedefliyordu. Atatürk batı emperyalizmi ile baş edebilmek için tıpkı batılı ülkeler gibi güçlü olunması gerektiğini iyi biliyordu. Kendisi ile eş değerde bir güce sahip olmayanları batılı emperyalistlerin adam yerine koymadığının bilincinde olan Mustafa Kemal, aradaki uçurumu kapatabilmek üzere köklü reformlara kalkışıyor ve az zamanda çok işler yapabilmenin olanaklarını zorluyordu.
Batı emperyalizmine karşı savaşırken, Kemalizm tarih sahnesinde ortaya çıkarak, Atatürk’ün yolunda Türk ulusuna geleceğe dönük olarak yön gösteriyordu. Kemalizm’in cesur girişimleri ve atılımları sayesinde tarih sahnesine çıkmış olan Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu, bugün hala yoluna devam edebiliyorsa ve yepyeni bir yüzyılın başlarında dünya düzeni birçok sarsıntıdan geçerken, Türkler emin adımlarla geleceğe dönük olarak yollarında yürüyebiliyorlarsa, bu Kemalizm’in getirmiş olduğu antiemperyal düzen nedeniyledir.
Tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkış aşamasının günümüze dönük anlamlandırılması ile Kemalizm antiemperyalizm olarak devam etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Kemalist devlet modeli ile ayakta kaldıkça ve geleceğe dönük olarak varlığını sürdürdükçe, emperyalizmin Türkiye Cumhuriyetini, eskiden Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde olduğu gibi kıskaç altına alabilmesi mümkün değildir. Kemalizm tam bağımsızlık hedefine yönelmiş bir antiemperyalist düşünce sistemi olarak günümüzde de ışık yaymağa devam etmektedir.
SONUÇ
Yirmi birinci yüzyıla girerken, batılı emperyalistler tarafından bütün dünyanın başına bir çuval olarak geçirilmek istenen küreselleşme akımı, emperyalizmin yeni bir türüdür. Lenin’in belirtmiş olduğu gibi emperyalizm nasıl ki, kapitalizmin en üst aşaması ise globalizm de emperyalizmin en üst aşaması olarak, dünya devletini kendi kontrolleri altında oluşturabilmek için koşturan batının önde gelen tekelci emperyalistlerinin yeni bir hegemonya projesidir. Kapitalizmin en üst aşaması olarak emperyalizme karşı Kemalizm nasıl bir antiemperyalist çizgide gündeme gelmişse, bugün de benzeri bir doğrultuda küreselleşme dayatmalara karşı olarak gündemdedir.
Kemalizm, her türlü emperyalizme karşı olduğu gibi, emperyalizmin en üst aşaması olarak batılıların zorla başımıza geçirmeğe çalıştığı globalizm’e de karşıdır. Bu nedenle, küreselleşme döneminde Kemalist Türkiye’yi tasfiye etme girişimleri son derece hızlanmıştır.
Avrupa ve Amerika’da yetiştirilmiş olan batı merkezli kafa yapısına sahip bulunan işbirlikçi ve mandacı aydın kadrolarla gerçekleştirilmek istenen yeni emperyalizm görünümündeki küreselleşme akımı da, tıpkı yirminci yüzyılın başlarındaki emperyalist saldırılar gibi geri tepmek zorunda kalmıştır. Kemalizm geçen yüzyılda emperyalizme geçit vermediği gibi bu yüzyılın başlarında da globalizme izin vermemiş ve karşı çıkmıştır.
Küreselleşme akımı yeni emperyalizm olduğu sürece, Kemalist Türkiye karşı çıkmağa devam edecektir.
Kemalizm emperyalizm ile beraber olamayacağı gibi globalizme de karşı olacaktır. Kemalizm varlığını koruduğu sürece, küresel emperyalizm Türkiye’yi denetimi altına alamayacaktır. Bu açıdan Kemalist Türk devletini yöneten bugünkü kadroların, tarihsel sorumluluk içerisinde hareket etmeleri gerekmektedir.
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
.
Tükürdüğünü yalamak
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra gelen hükümetler Atatürk’ün mirasına sahip çıkamadılar. Ne Hükümet ne de millet nezdinde bu mirasa laik bir toplum olduğumuzu gösterebildik. Geçenlerde Yılmaz Özdil bir makalesinde alüminyum dondan söz etmiş, gerçekten güzel bir makaleye imza atmıştı.
Vatandaş, Atatürk’ün vefatından sonra kıçını tutarak gezmeyi örgendi. Öğrenmek zorunda kaldı çünkü kazığı nelerden yiyeceğini kestiremiyor. Ayrıca kıçını tutması da bir şey ifade etmiyor ama ne yapsın kendini koruma içgüdüsüyle hareket ediyor işte…
Madem kıçtan – baştan sözü açtık, terbiye denen şeyi bir kenara bıraktık müsaade edin bir cümle daha kurayım.
Başkasının kıçı ile osurmak kolay oluyor; bilmiyorum kendiniz hiç ev yaptırdınız mı veya bir dükkân açtınız mı?
Yok, öyle hazır almadan, devir işlerinden söz etmiyorum. Gerçekten sıfırdan plan, proje dâhil inşaat safhasının her tuğlasını izleyerek, kendi alın terinizle sıfırdan bir dükkân açıp gıdım gıdım müşteri topladınız mı?
Eğer bunları veya yalnız birini yaptıysanız neden bahis ettiğimi bilmeniz gerek.
Beceriksizliklerini, türlü vesile ve olaylara bağlamada son derece yetenekli olanların açıkçası şanslarda yaver gitmiyor değil. Bana bak Recep Efendi, muhalefet yok diye göstermelik yakınmada bulunma! Karşında ben ve benim gibi milyonlarca muhalif var. Atatürk’ün evlatları öz be öz Türk var anlıyor musun, Türk!
Sen ve senin gibi Türkiyeliler bizim karşımızda duramaz. Türk ulusu eninde sonunda dönen dolapları anlayacaktır.
Bu arada yeri gelmişken değinmeden geçmek istemiyorum, yakalandığında kancık karı gibi “benim annem de Türk” diyen katil, onun yurt içinde ve dışındaki yandaşları:
Güneydoğuda adım adım “Kürdistan’a” gidileceğini sanıyorsanız sizlere zamanı geldiğinde öyle bir ders verilecek ki şaşıp kalacaksınız! Adı üzerinde Mehmetçik, Kürt – Türk, Hıristiyan – Müslüman demeden sizi dağda, köylerde, şehirde ve kırsalda kovalıyor. Kökünüze kibrit suyu dökmeden de bu mesele bitmeyecek!
Biz Türk ulusuyuz. Kürdü, Türkü, Ermeni’siyle bir bütünüz. Geçmişte de omuz omuza savaş verdik, bundan sonra da vereceğiz.
Neyse biz yine göstermelik Müslümanlarımıza dönelim. Hani var ya seçilmiş, atanmış, satılmışlar; işte onlara. Pardon satılmış diye mi yazmışım? Hay Allah, kasten olmadı emin olabilirsiniz! Ve hesap verme zamanı geldiğinde sizler nereye saklanacaksınız, göstermelik Müslümanlığınız sizi nereye kadar koruyacak çok merak ediyorum.
Recep Efendi, biz senin bu ülkeyi nereye doğru götürmeye çalıştığını gayet iyi idrak ediyoruz.
Ben ve benim yandaşım merkezli iktidar(sızlık) ne yazık ki yalnız AKP’ye özgü değil. Atatürk’ten sonra söyle bir cumhuriyet tarihini incelerseniz şüphesiz darbeler gözünüze çarpacaktır.
Bu darbelerin yapıldığı ortam ve şartları incelediğinizde, göze batan hepsinin soğuk savaş dönemine rastlaması olacaktır.
Rastlantı mı?
Rastlantı değil, bundan hiç şüpheniz olmasın. Kimin söylediğin hatırlamıyorum ama bir zaman önce rahmetli Bülent Ecevit hakkında “ne zaman iktidara gelse memlekete kıtlık başlıyor” deniliyordu. Bu cümleyi iyi okumak ve anlamak gerek.
Ulusal politikalar dışarıdan ve içerdeki destekçiler tarafından baltalanırken, öyle yüce Türk milletinin ulusal menfaatlerini korumak kolay iş değildir. Her şeyden evvel yürek ve kararlılık ister. Bu İsmet İnönü’den günümüze değişmeyen bir kaide ve neredeyse kaderimiz olmuş gibi! Ama unutmayalım, Allah bir ölçüye kadar insanlara kendi kaderlerini tayin etme özgürlüğü vermiştir.
İstikrarlı ulusal politikalar üretmek için öncelikle kendi kapımızın önünü, bahçe ve evimizi temiz tutmamız lazım. Kendi içimizde esaslı bir temizlik yapmadan dış etkenlerin Türk siyasetindeki ağırlık ve işlevlerini azaltmamız mümkün görünmüyor. Emniyet teşkilatı ve yargı üzerindeki (F) tipi* vesayete dur demeden, bu kurum ve kuruluşların bağımsızlığını sağlamadan bu işi başarmamız mümkün değil.
Darbe tehlikesi gerçekten ortadan kalktı mı?
İki olasılık geliyor insanın aklına:
1. Uluslararası ortamda Türkiye Cumhuriyetine biçilen bir kaftan vardı. Bu “görev” dağılımında Kemalizm ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin yeri beliydi. Ancak her zaman iddia ettiğim gibi AB(D) en azından bir >B< planı olmadan hareket etmez. "Ortak" düşman tanımı değiştiği takdirde olası darbe planlarının kapıları da ardına kadar açılabilir. İki kutuplu dünya zamanında “işlevini” kusursuz yerine getiren Kemalizm ve Türk Silahlı Kuvvetleri, soğuk savaşın bitimiyle tasfiye sürecine “girmiştir”. Avrupa Birliğinin kuruluş amaçları arasında olan, Amerika Birleşik Devletlerine karşı bir denge unsuru yaratmak ve bu yaratılan yeni dengeler ile dünya ekonomisi ve askeri alanda pay almaktı. İster Türk ister Avrupa kamuoyunda olsun, göz ardı edilen uzak doğuda oluşan dengeler manzumesidir. Defalarca vurguladığım gibi Rusya hesaba katılması gereken bir etkendir. Özellikle bünyesinde ve etki alanında barındırdığı doğal enerji stokları bakımından dünya dengesi üzerinde hala önemli bir rol oynamaktadır. Uzun lafın kısası, dünya konjektüründe değişiklik olduğu anda tekrar Kemalizm ve Türk Silahlı Kuvvetleri gündeme gelecektir. Darbe demek genel anlamıyla dünyada yalnızlığa itilmek demektir. “Çağdaş” dünyada darbeler hoş görülmemektedir. Ekonomik ve siyasi boyutları çok yönlü olup birçok toplumun kaldıramayacağı kadar ağır olabilir. Bunun için zamanımızda darbe ya diş destekli olmalı, bıçak kemiğe dayanmalı, ya da gerçekten çok sağlam sosyoekonomik temellere dayanmalıdır. Bu bakımdan önümüzdeki süreç içersinde darbe beklemek pek akla yatkın gelmiyor.
2. Darbe çağı kapanmadı. Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere Cumhuriyetçi kurumlar oynanmak istenen oyunun farkında olup, açık vermeme namına, bir nevi “bekle gör” sürecine girerek olup biteni kaygı ile izlemektedirler. Kaldı ki (F) tipi örgütlenme bir ahtapot misali sosyal, ekonomik, emniyet ve yargıyı kolları ile sarmış durumdayken, Türk Silahlı Kuvvetleri karşısında neden etkisiz kalsın. Mutlaka öyle yada böyle Türk Silahlı Kuvvetlerinin içerisinde sızmalar yaşandığına inanıyorum. “Başımızda” bu gibi gerçekleri “fasa fiso”, “mum söndü oynuyorlar” veya “gulu gulu dansı yapıyorlar” diye nitelendirenler, Mehmetçiğin kafasına çuval geçirildiğinde sesiz kalanlar oldukça ve “güçlerini” Türk milletinden değil de dışarıdan aldıkları sürece bizim işimiz gerçekten çok zor.
Onun için öyle yada böyle darbe söylentilerine kesinlikle itibar etmiyorum. Peki, bu oyunu nasıl bozabiliriz?
Soruya, soruyla yanıt vermek istiyorum!
Şirketler, büyük küçük demeden neden reklam verirler?
Ulusal çapta:
İşte bizim de yapabileceğimiz en basit şeyler arasında, kapı kapı dolaşarak insanlarımıza doğru yolu anlatmak olacaktır. Buna vaktimiz yetmiyorsa kitle iletişim araçlarını kullanmalıyız. Yetmedi Türkiye’de kitle iletişim araçlarının en etkilisi, cemaat ve ağlık sisteminden yararlanmalıyız. Bilinçli dezenformasyonun kitabını yazan AKP’ye, gerçeklerin tüm çıplaklığı ile yalın bir dilde cevap vermemiz gerekiyor. İnsanlarımızın nasıl aldatıldıklarını anlatmamız gerekiyor. Tekrar ediyorum bizim milletimiz önce yüreğinin sesini dinler, ardından bir bir toplamaya başlar. Bizim milletimiz aptal değil ama oldukça saftır. Ama aynı zamanda menfaat, din ve milliyetçilik konularında duyarlıdırlar.
Uluslararası alanda:
AB(D) hükümetleri nezdinde girişimde bulunmak boşuna zaman israfıdır! Ancak tüm AB(D) hükümetleri şeytandan korkarcasına kendi kamuoyundan çekinirler. Girişimler olacaksa kamuoyunu yönlendirmeye yönelik girişimlerde bulunmak lazım.
Doğru Yol dedikte aklıma geldi, bugün Ergenekon denen o ne olduğu belirsiz bir davaya konu olan faili meçhul cinayetler var ya… Gelin sizinle, siyasi yönden bu konuyu biraz irdeleyelim. Bu siteyi takip edenler “düşük yoğunluklu savaş” stratejisine daha öncede değindiğimi hatırlayacaklardır. Tansu Çiller zamanından takip edilen bu strateji PKK’ya karşı oldukça etkili olmuştu. O zaman biriminde kurulan “özel” birliklerin yaptıklarını tasvip etmediğimi belirtmekle birlikte “Olağanüstü durumlarda, olağanüstü tedbirlerin” gerekliliğini de hatırlatmak isterim. Bu şu demek; olağanüstü durumlarda geçici bir süre için hukuk ve etik çekinceler bitaraf edilebilmeli, aksi sizi felç edebilir.
Ancak Türkiye’ye özgü Vatan, Millet, Sakarya derken birazda ceplerimi doldurayım, o bana zamanında ters bakmıştı, bunun burnu hoşuma ditmedi diye öldüreyim, şu – bu olmaz. Atalarımız, kadın – erkek, çoluk çocuk demeden benliklerinden, malından mülkünden özveride bulunarak istiklal savaşını vermişlerdir. Pardon, coştum
yine bu mantığa isyanımı mazur görün…
Eğer Tansu Çiller’in “PKK’ya yardım eden işadamlarının listesi elimizde, bunlardan hesap soracağız…” cümlesini faili meçhullerin miladı olarak kabul edersek, bugün hesabı sorulmak istenen ve Ergenekon diye adlandırılan sözüm ona oluşumun faili meçhul bağlantılarını anlamakta zorlanıyorum. Tıpkı 1997’de Recep Tayyip Erdoğan denen kişinin Washington’da Bush ile görüşmesini anlamadığım gibi…
Allah, Peygamber aşkına bir düşünün! Recep Tayyip Erdoğan denen herhangi bir insan kalkıp Washington’da Bush ile görüşüyor!!! Ne sıfatla, o zamanlar Recep Tayyip Erdoğan kimdir, nedir?
Neyse, siz bu konu üzerinde biraz kafa yorun ben devam etmek istiyorum. Olağanüstü durumlarda geçici bir süre için hukuk ve etik çekinceler bitaraf edilebilmeli derken bugün yaşadıklarımızı kast etmiyorum elbet. Bugün yaşadığımız hukuksuzluk, Atatürk ilke ve inkılâpları ile 86 yıl sonra bir hesaplaşmadan başka bir şey değildir. Ama her gün vatan evlatlarının kanı bu kutsal toprakları sularsa eğer, tıpkı bugünlerde olduğu gibi, o zaman olağanüstü durumlardan söz etmek yanlış olmaz. Aradaki fark o günün hükümeti elinden geleni ardına koymazken, bugünkü iktidarsızlık seyretmekle yetinip “tarihi fırsatlardan” söz etmektedir. Yetmedi kolluk kuvvetlerinin elini kolunu yasalar ile bağlamaktan da çekinmemektedir. Yüzsüzlüğün, akıtılan şehit kanlarına saygısızlığın bu kadarına pes dedirtecek kadar İmralı’dakinin açıklamalarını bekleyebilmektedir!
Bütün bunlar Türkiyeliler ve AB(D) tarafından Türk Ulusu namına tezgâhlanırken sen, evet sen yapıyorsun?
Göbeğini kaşıyorsun deseler, kızarsın!
Ananı alda git deseler, sesin çıkmaz!?
Bu kadar mı alıştırdılar seni dilenciliğe, bu kadar mı şerefini yitirdin?
Bir zamanlar “Türk kadar kuvvetli” deniliyordu, senden arda kalan bumu?
Yazık, gerçekten çok yazık!
Geçmiş günleri bir tarafa bırakarak günümüzde gelelim. Genelkurmay Başkanımızın “asimetrik saldırılarına” değinmeden önce yine Ergenekon’da çokça gündeme gelen bir konu üzerinde birlikte düşünelim:
Nereye el atsalar cephane, bomba ve silah fışkırıyor. Aslı astarı kanıtlanamayan kâğıt parçaları kafaları karıştırıyor! Durum böyleyken sen, evet sen…
Senin aklına hiç bu sorular gelmedi mi?
1. Amerika Birleşik Devletlerinden sonra NATO’da en çok silâhaltında personel bulunduran ülke Türkiye. Türkiye Cumhuriyeti ve onun şerefli Türk Silahlı Kuvvetlerinin oraya buraya silah saklamaya ihtiyacı var mı?
İşin gereği “adamlar” zaten kaynağında, neden saklama ihtiyacı duysunlar neden?
2. Bulunan Silahlar göstermelik olarak eski tarihli gazeteler sarılmış. Göstermelik dedim çünkü yeraltına gömülen bir silah bir süre sonra işlevini yitirir. Askerlik yaptın mı? Güzel! Peki, sana silahı neden söküp taktırıyorlardı,
neden silahın bakımını yapman gerekiyordu? Canın sıkılmasın, sana meşgale olsun diye mi?
3. Ne zamandan beri patlayıcı ve silah yan yana gömülür oldu?
4.
SilaSilah , senelerce toprak altında bırakılamaz!
Genelkurmay Başkanımızın asimetrik savaş terimini kullanması günlerce kafamın içinde zonklayıp durdu. Araştırdım ama bir türlü beni tatmin edebilecek bir yanıt bulamadım, ta ki tesadüfen bambaşka bir bağlamda bir yazı okuyuncaya kadar. O anda kafamda DANKKK etti; evet şimdi asimetrik savaş ile neyi kastetmiş olabileceğini anladım galiba. Mevzu benim içinde yeni ve sizlerinde kafasında bir takım konuların DANKKK edeceğine tüm gönlüme inanıyorum.
Başkasının kıçı ile osuran zihniyetin talimatları doğrultusunda hareket etmek zorunda kalan cumhuriyetçi kurumların düşmüş olduğu şu duruma bakın. İçler acısı…
Feryat, figan ediyorlar ama anlayan yok!
Neyse, her şeye eyvallah demeye alıştık nasılsa!?
Okuduğum yazıda ABD’nin Irakta uyguladığı bir stratejiden söz ediliyordu. Tesadüfe bakın ki strateji Türkiye’de uygulanın aynısı…
Allah, Allah… Tayyip 1997’de daha aşbakan (başbakan demeye dilim varmıyor) falan olmadan BOP** babası Bush ile görüşüyor, BOP’nin eş başkanı olduğunu utanmadan savunabiliyor…
Böl ve yönet stratejisinin günümüze uyarlanmış şeklini “Kaos yaratarak, uyumsuzluklardan dolayı doğacak olan kafa karışıklığından yararlanarak yanıltmak ve bu yanılgıdan doğacak ihtiyaç ile yönetmek” diye de özetleyebiliriz. Yani bir nevi kaos kuramı (kaos teorisi) uygulamak. Çözümsüzlüğü, parçaların uyumsuzluğunu esas alarak –sürekli öteleme yöntemi ile istikrarsızlık yaratmayı çözüm olarak uygulamak! Aranızda fizikçi olanlar bilir, kaos kuramının en nihayetinde yine bir düzen, bir sistematik vardır!
Yanılmıyorsam Sayın Genelkurmay Başkanımız bunu izah etmeye çalıştı. Çünkü ayni strateji bugün Irakta uygulanmaktadır ve ABD’nin Iraktan çıkamamasının dışarıya karşı teminatıdır. Çıksa bile, çıkmak zorunda kalsa bile eninde sonunda bu strateji sonucu geri döne bilecektir. Çünkü yaratılan uyumsuz parçalar sürekli maraza çıkartacaklar, dolayısıyla Irak çok uzun bir süre huzura kavuşamayacaktır. Tabii bu oyunu bozabilecek bir yiğit çıkmasa eğer!
Neyse komşumuz olsa dahi Irak için üzülmekle birlikte elimden bir şey gelmez. Ama atalarımın toprakları… İşte burada her kim çıkarsa çıksın karşıma DUR derim, elimden geleni yaparım. Uyumsuzluk, boz, dağıt, çatışma
yarat, parçalamalara karşı toplumsal tepkimizi ortaya koymazsak eğer, hepimizin akıl sağlığı büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalacak. Asimetrik savaş gereği Recep Tayyip Erdoğan ve yalakalarının eli ile Türk toplumunda yaratılmaya çalışılan hava ihanet, iftira ve şahsi menfaatlerle zehirlenmiş olup, hepimizin sonunu getirebilecek kadar yoğunlaşmıştır. Başlarda söz ettiğim B planı üzerinde biraz daha kafa yormamız lazım. Kemalizm ve
Türk Silahlı Kuvvetlerinin “tasfiye” sürecini kendi varlık sebebi olarak görenler ve lakabıyla anılan “yiğit”
I Recep Tayyip Erdoğan Padişah efendimizin hala Türk ulusunun menfaatlerini koruduğuna inanıyor musunuz?
İnanıyorsanız eğer, Vahdettin’in de milli menfaatlerimizi koruduğuna inanıyorsunuzdur. Neyse, geçelim bunları…
AB(D)’nin B planını kısaca IRTICA olarak özetleyebiliriz. Refah – Yol döneminde Nasrettin Hoca’nın söylemleri ABD’yi yeni arayışlara sürüklemiştir (nedendir bilmem ama Necmettin Erbakan’ı her zaman Nasrettin Hocaya benzetmişimdir) . Bu arayışların neticesi hepimizin malumudur!
Tam olarak doğru olmamakla birlikte bir yerde Necmettin Erbakan’ın Türk milli menfaatlerini, sözde Padişah’a nazaran daha iyi temsil ettiğini söyleyebiliriz. Yoksa ABD neden yeni arayışlara girsin ki?
Kemalizm’in AB(D) nezdinde işlevini doldurmasını(!?) bir yere kadar anlayabilmeme rağmen Türk Silahlı Kuvvetlerinin, milli menfaatler çerçevesinde Milli Askeri Strateji Konseptini (MASK)*** değiştirmesiyle olanlar oldu…
Türkiye’de bundan sonra Kemalizm ve Türk Silahlı Kuvvetleri kötülüklerin bir numaralı adresi, Tuncay Güney gibi köpeklerin maskarası oluverdi!
Gerisini kendiniz yaşayarak zaten izliyorsunuz. Recep Tayyip Erdoğan gibileri insana bir zamanlar tükürdüğünü böyle yalatır işte.
*Fethullah Gülen
** Türkiyede genel olarak Büyük Ortadoğu Projesi olarak algılanırken; BOP Ekonomik biliminde Base of the Pyramid veya Bottom of the Pyramid’in kısaltılmışıdır ki Tayyip’e daha çok yakışan da budur! Şiddetle bu iki terimi araştırıp okumanızı tavsiye ediyorum sömürmek, sömürülmek ne demek anlayın.
*** Bu konu üzerinde durun lütfen, araştırın – okuyun ve anlayın!