HANGİ ORDU?
Ordu, mühimmat-silah ve araç gereç bakımından ABD’ye muhtaç olduğu gibi, subayların eğitimi de Amerikan sistemine uydurulmuştu.
Subaylar halktan uzakta, lojmanlarda kendi düzenleri ve Amerikan kültürü etkisinde yaşıyorlardı. Genç subay adayları ABD eğitim sistemi içinde kendi tarihsel kültüründen bağımsız, teknoloji budalası olarak yetiştiriliyorlardı. Ordunun halk kültürüne özgü duygu ve düşüncesi, geleceğe yönelik temel bir ideolojisi kalmamıştı.
Ordunun teknik yapılanması ve konuşlanması da yurdun ihtiyaçlarına göre değil ABD ve batılı müttefiklerin öngördükleri tehditlere ve NATO’nun ileri cephe harekât planlarına göre düzenlenmişti.
Derken olanlar oldu; iktidar birden el değiştirdi. Yurdun gerçeklerinden kopan, ABD’ye sonsuz güvenen ordu ne yapacağını bilemedi.Yeni iktidar sahipleri için “Her ne olursa olsun onlar da aynı yurdun evlatlarıdırlar, rejimi değiştirebilirler; ama ordunun yurdu savunma gücünü kırmazlar, diyerek uzlaşma yolunu seçtiler.Yeni iktidar bu durumdan yararlanmasını bildi; yeni rejimin koruyucularını hızla silahlandırdı.
Olaylar gelişti; yeni rejimi savunmak üzere ordunun dışında donanımlı bir dindar polis gücü oluşturmaya başladılar.Bu arada yurdun güvenliği için savaşan ordunun cephede askeri başarıya ulaşarak halkın desteğini kazanmasından çekinen yeni yöneticiler, ABD ile gizliden anlaşarak yeni silahları, rejim koruyucuları ordusuna vermeye başladılar.
Savaşan ordu mühimmatsız ve silahsız kalıyor; cephe gerisinde orduyu aşağılamak için yapılmadık şey bırakmıyorlardı.
Halkın bir bölümü hala orduya güveniyordu; ama iktidar ordunun kapılarını “şeffaflık” diyerek açtı ve subayları aşağılamak için yaygın bir karalama propagandasına girişti: Ordunun yetersiz, subaylarının yeteneksiz ve manevi değerlerden yoksun olduklarını yayıyorlardı.
Orduyu zayıf göstermek için halkın gözü önünde araçlarına el koyuyor; subayların sorguya çekiyorlardı.Savaş boylarına yeni rejimin “manevi kanaat önderlerini” göndererek ikilik yaratmaya başladılar.
Polis teşkilatı da yeni iktidarın ideolojik bekçiliğini yapmak üzere yenilendi; rejimin kurallarına aykırı yaşayanları sindirecek gönüllü birlikler oluşturuldu.
ABD ikili oynamayı sürdürdü; ordu da yeni bir uyanışın başlamaması için ordunun kesin zaferini engelliyor; iktidardakilere silah veriyordu.
Sonunda olan oldu; o yenilmez, güçlü rejim bekçisi ulusal ordu, beş-altı yılda dağılıp gitti ve yeni iktidarın silahlı güçleri rejimin sahibi oldu.İktidar halkın eski büyük imparatorluk hülyalarını fetvalarla canlandırıyor ve sınırların yapay olduğunu, ulusçuluğun bölücülük ve asıl birleştiricinin din olduğunu yayıyor; komşu ülkelerde silahlı isyana yönelecek timler eğitiyordu.
Tüm yetki ve güç, rejim koruyucuları ordusunu yönetenlere geçti; fetvacılar da bu yöneticilerin kararlarına dinsel gerekçe uyduran makamlara dönüştüler.
Olaylar İran’da işte böyle gelişmişti.
Değişim sürecini açıklayacak temel ilke bellidir;
iktidarın hukuku başkadır ve amaca ulaşmak için izlediği her türlü yol kutsaldır.Birçok uygulama size göre yasadışı, demokrasiye aykırı olabilir; ama onlar tarafından din yolunda meşakkatli bir iş olarak görülebilir!
Şimdi söyler misiniz; oradaki iktidarın yöntemleri başka ülkelerde kopyalanmıyor olabilir mi?
Hem, Amerikan ağzıyla “simetrik” ve “asimetrik” diyerek gerçekleri örtme kolaycılığının ve sızlanmanın kime ne faydası var?
Mustafa Yıldırım
12 Ocak 2009
.
Suç ve ceza
Yok, Dostoyevski’nin romanından bahis etmek niyetinde değilim.
Bir oyun tezgâhlanıyor ve hepimiz sanki bizi ilgilendirmiyormuş gibi bu oyunu izliyoruz.
Müfredata hakim olması gerekenler aymazlık içersinde…
Vatandaş ona keza…
Muhalefet, muhalefet koltuğuna dört ele şarılmış… Ebedi muhalif konumunda!
Sorumluluklarını bilmeyenler, sorumludan hesap sormayanlar tarafından görevlendiriliyorlar!
Yaşarken insanlara kabir azabı yaşatanlar, işledikleri suçun cezasız kalacağını biliyorlar…
AK-Deniz Feneri dosyası gibi!
Dinin kutsallarını meşruiyet unsuru olarak kullananlar, dilleri ile fakir – fukara, garip – guraba edebiyatına sığınırken… Beden ve vicdanları ile zevk-i sefa sürmekten geri kalmıyorlar!
Ben, bunu görmeyen insanın iman ve vicdanından şüphe ederim.
Ne diyeyim bilmem ki…
Allah, bizi bizden korusun!