GENE “AMERİKAN MANDASI” ÜSTÜNE- Demirtaş Ceyhun — Atatürkçü Düşünce Derneği Isparta Şubesi

GENE “AMERİKAN MANDASI” ÜSTÜNE- Demirtaş Ceyhun


Demokrasi havarisi(!) Adnan Menderes, geçen gün Oktay Akbal’ın bir yazısında okudum; “Milli ya da bağımsız diye adlandırılan bir siyaset gütmek gerçekte Birleşmiş Milletlerdeki demokrasi anlayışından uzaklaşmak demektir” demiş. Başbakanken sık sık da “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” derdi, nasıl unuturum.

Gerçekten, böylece insanlığın bir başka zayıf yanını mı vurgulamağa çalışırmış bu sözlerle bilgiçlik taslayıp, yoksa ilk kez Başkan Wilson’un ortaya attığı BOP projesini bir an önce gerçekleştirebilmek için Amerikan emperyalizmi mi o günkü stratejik ortağının eşbaşkanı’na (!) “İnsan belleği unutma özürlüdür, yakın geçmişinizi unutun” dedirtirmiş böyle sık sık? Doğrusu kuşkuya düşmemek olanaksız.

Çünkü, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ardı ardına ayaklanmalar çıkararak, 1945′ten sonra da Soğuk Savaş’la ülkeyi sinsice “Amerikan Mandası” haline getirirken emperyalizm, ola ki Türkçe’de sığır cinsinden bir hayvanın da adı olması yüzünden “manda” sözcüğünü hiç kullanmadığı gibi, Kurtuluş Savaşı sırasında kullanılmış olduğunu unutturmak için de sanki “stratejik ortağının eş başkanına” sık sık “İnsan belleği unutkandır, geçmişinizi unutun” dedirtirmiş gibi hani…

Emperyalizmin Kurduğu Tuzaklar
Doğrusu, Orhan Duru’nun 1978′de Milliyet Yayınları arasında çıkmış kitabındaki 50 yıl sonra açıklanmış gizli Amerikan belgelerinde, emperyalizmin bizi mandalaştırmak için Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından kurduğu çeyrek yüzyıl sonrasını hesaplayan tuzaklarını okuyunca, insanın şaşırmaması gerçekten olanaksız çünkü…

Örneğin, ABD’nin İstanbul’daki baş komiseri Bristol, daha 1926 yılında Dışişleri’ne, Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin kararları ve Komünist Enternasyonal’in Türkiye Komünist Partisi’ne gönderdiği yönerge ile birlikte, ülkemizdeki herhangi resmi bir kuruluşun bildiği kuşkulu, “İstanbul’daki, Trakya ve Anadolu’daki sinemaların koltuklarını” saydırtıp, “bu sinemalarda hangi ülkelerin filmlerin gösterildiğine, bu filmleri kimlerin getirdiğine, getirenlerin adreslerine varıncaya dek Türkiye’deki sinemalarla” ilgili ayrıntılı bilgileri niçin rapor etmektedir acaba?

Gene, “Lozan Antlaşması ile taahhüt edildiği halde Bern Telif Hakkı sözleşmesini hâlâ imzalamamış olduğu” için Türkiye Hükümeti’ni aynı raporda ABD Dışişleri Bakanlığı’na niçin şikayet etmektedir?
Oysa demokrasi yaygaralarıyla Demokrat Parti iktidara getirilir getirilmez 1950′de gerçekleştirilecek mandalaştırmanın ilk adımı kültürel sömürgeleştirme, tam çeyrek yüzyıl önceden planlanırmış da, biz farkında değilmişiz meğer.

Çünkü gerçekten de, o günlerde kesinlikle telif hakkı diye bir sorunumuz olmadığı ve bu konu tartışmalarda bile bir kez olsun gündeme getirilmediği halde, 24 Temmuz 1924′te imzaladığımız Lozan Antlaşmasının Ticaret Sözleşmesi Bölümü’nün 14. Maddesi’nin 2. fıkrasında “Türkiye, bu antlaşmayı imzalamakla 13 Kasım 1908′de Berlin’de değiştirilen 9 Eylül 1886 tarihli Uluslararası Bern Telif Hakkı sözleşmesini ve 20 Mart 1914 tarihli Bern Ek Protokolünü imzalamayı taahhüt eder” diye de bir hüküm vardır.

Bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı’na katılınca İstanbul’daki büyükelçisini çeken ABD 1918′den sonra da elçi değil, komiser göndermiş, Kurtuluş Savaşı sırasındaki “Amerikan mandası” görüşmelerini ve Cumhuriyet’ten sonraki ilişkilerini de 1927′ye kadar İstanbul’daki bu komiserleri aracılığıyla sürdürmüştür. Lozan Konferansı’na da taraf olarak katıldığı halde antlaşmayı hâlâ imzalamamıştır.

Bu nedenle, İstanbul’daki baş komiserin Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının daha ikinci yılında, Bern Telif Hakkı sözleşmesini hâlâ imzalamadığımız için Türkiye’yi Amerika Dışişleri Bakanına şikayet etme küstahlığına kalkışmasına bakılırsa, bu fıkranın da antlaşma metnine tam imzalanma sırasında bir oldubittiye getirilip Amerikalılarca sokuşturulduğundan galiba gerçekten kuşku duyulmasa gerektir.

Nitekim, Mustafa Kemal döneminde söz konusu dahi edilmeyen, İsmet Paşa’nın ise kendisine bunu anımsatan yabancı profesörleri tersleyerek geri çevirdiği bu sözleşme gene “Mandacı” aydınlarımızın girişimleri ile, üstelik 5. maddesi 1896 Paris değişikliğiyle çeyrek yüzyıl sonra 1950 yılında imzalanmıştır.

Türk Kültürü Nasıl Alabora Oldu?
Atatürk’ün ölümünden sonra ancak yurda dönen Halide Edip, 1950′de DP listesinden milletvekili olur olmaz hemen Adnan Menderes’i ikna edip, iktidarının daha birinci yılında DP Hükümetinin “Sözleşmeyi” imzalamasını ve Fikir Sanat Eserleri Kanunu’nu çıkarmasını sağlayınca, Amerikan elçiliğinde görevli memurlar da derhal, Türkçe’ye çevirttikleri kitapları kucaklayıp, “Siz de artık Bern Telif Hakkı sözleşmesini imzaladınız, bu kitapları basarsanız hem tek kuruş telif ve çeviri ücreti ödemeyeceksiniz, hem de biz Amerika devleti olarak bu kitaplardan bin tanesini satın alacağız” diyerek yayınevi yayınevi dolaşmaya başlamışlardır. Görgü tanığıyımdır, 1953′lerden itibaren Türkiye’de Amerikanlı görevlilerin önerdiği bu kitaplardan birkaçını yayınlamayan yayınevi kalmamıştır sözcüğün tam anlamıyla.

Böylece bir yandan kitapçı vitrinlerini pıtrak gibi saran Tom Mix, Texas, Hürriyeti Seçtim türü kitaplar ve Amerikan filmleri ile, öte yandan yayınevlerinden satın alınmış genellikle Amerikan’ın propagandasını yapan kitapların Türk ordusuna askeri malzeme olarak bağışlanıp veya satılıp 1960′lardan itibaren akşam dinlenme saatlerinde bütün erata okutulup dinletilmesiyle Türk kültürünün hızla alabora olması geçekten ustaca başarılmıştır. Gerçekten de… Su uyurmuş, ama emperyalizm uyumazmış meğer…

25 Kasım 2007
(alıntıdır)
demirtasceyhun@ulusalkanal.com.tr

.




Yorum Bırak

Bir kaç dakika ayırın ve bize bu makaleyle ilgili ne düşündüğünüzü yazın. Cümle başları hariç küçük harfler kullanmaya özen gösteriniz. Yorumunuzun sorumluluğu size aittir.

Okuyucu Yorumları

İlk yorumu siz yapın burada yayınlansın.