FENER ORTODOKS PATRİKHANESİ


         Konstantinopolis kilisesi, M.S.37 tarihinde İsa’nın havarilerinden Apostol Andrea tarafından kurulduğu iddia edilmiştir. Bu kilisenin Aziz Andreas tarafından kurulduğu iddiası düzmece bir rüyaya dayandırılan yalandır. Zira Konstantinapolis kilisesi Aziz Andreas’ın ölümünden çok sonra kurulmuştur.             

         M.S.325 yılında yapılan 1. İznik Ekümenik Konsili’nde, Roma, Antakya ve İskenderiye apostolik kiliselerine ‘Ekümenlik’ sıfatı verilmiştir. Üç Kiliseye bu sıfatın verilişinde; “İsa’nın havarilerince kurulduğu-apostolik ölçütü temel olarak alınmıştır. Konstantinopolis kilisesi böyle bir nitelikten yoksun olduğu için Iraklia (Hereclea, Ereğli) Metropolitliği’ne bağlı sıradan bir Episkoposluk olarak kalmıştır. Konstantinopolis kilisesi mensupları başta olmak üzere hiçbir din adamından bu duruma itiraz gelmemiştir.  

         M.S.381 tarihinde İmparator İstanbul’da II. Konstantinopolis Konsülü’nü toplamıştır. İmparator’un önerisi üzerine Konstantinopolis Piskoposluğu’na patriklik statüsü verilmiştir. Antakya ve İskenderiye patrikleri, bu kumpasa karşı çıkmadıkları için, kendi kiliseleri ve halk tarafından hain ilan edildiler. Roma da bu bölgesel konsilin verdiği kararı kabul edip onaylamadı.

         Konstantinopolis Patrikhanesi daha sonra alınan Konsül kararıyla Roma Patrikhanesi ile denk hale getirilmiştir. Roma İmparatorluğu’nun M.S.395 tarihinde ikiye ayrılmasıyla da Bizans İmparatorluğu içindeki Hıristiyanlar, ‘Doğu Kilisesi’ adıyla İstanbul Ortodoks Kilisesi’ne bağlanmıştır.

         M.S.431’de toplanan Efes Ekümenik Konsili’nde üç ekümenik patrikliğin (Roma, İskenderiye, Antakya) hak ve yetkileri bir kez daha onaylandı; Konstantinopolis patriği afaroz edildi.

         M.S.451 tarihinde gerçekleşen Kadıköy (Halkidona) 4. Ekümenik Konsülü’ne, dinsel güce mutlaka sahip olmak isteyen İmparator Marcian başkanlığında toplanmıştır. Yeni Roma (Konstantinopolis)’ya Eski Roma’nın ayrıcalıklarını vermek ve ikisini aynı hizaya getirmek için ünlü 28. kanonu Konsil’e sundu. Kanonun üslubu son derece kapalı olup, ‘Ekümenik’ sözcüğüne hiç yer verilmemiştir. Bu kanon, Konsil’e zorla kabul ettirilmiştir. Böylece Konstantinopolis Patrikliği, metinde açıkça belirtilmese de dolaylı yollardan ekümenik sıfatını almış oluyordu. Ancak Roma delegeleri bütün tehditlere karşın kararı onaylamamışlardır. 

         Kararı kuşkusuz Papa Leo da kabul etmemiş ve İmparator Marcian’a 22 Mayıs 452 tarihli bir mektup yazarak, “‘Konsil’de kabul edilen 28. maddenin başta İznik Konsili’nin 6. maddesi ve Konstatinopolis Konsili’nin 3. maddesi ile ters düştüğünü; binaenaleyh atalarının kanunlarının, Ruhü’l Kudüs’ün statüsünün ve eski zaman geleneklerinin çiğnendiğini ve Kitab-ı Mukaddes ile ters düşürüldüğünü, bu maddeyi kesinlikle kabul etmeyeceğini” bildirmiştir.

         1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethi, sadece bir çağı kapatıp, yenisini açmakla kalmamış, dünya üzerinde mevcut bütün dengeleri alt üst etmiştir. İstanbul’un değişen kaderiyle birlikte Patrikliğin de kaderi değişmiştir. Patrik II. Gennadios, Fatih Sultan Mehmet’in verdiği yetkilerle ayrıcalıklı bir konuma gelmiş ve bu ayrıcalıklar diğer Osmanlı padişahları tarafından devam ettirilmiştir.

         II. Gennadios dini faaliyetlerini Havariyyun Kilisesi’nde (günümüz Fatih Camii) yürütmüştür. Daha sonra Pammakaristos Manastırı’na (bugünkü Fethiye Camii) taşınan Patrikhane, 1591’de Fener’deki Vlah Sarayı Kilisesi’ne, daha sonra da 1597’de Ayvansaray’daki Ayios Dimitrios Kilisesi’ne taşınmıştır. 1602’de de Fener’de bulunan Ayios Yeoryios Manastırı’na yerleşen Patrikhane, faaliyetlerini günümüze kadar burada sürdürmüştür.

         Fener Patrikhanesi, Osmanlı Devleti’nin idaresi ve hoşgörüsü altında rahatça çalışmalarını yürütmüştür. Ancak Patrikhane, kendisine verilen ayrıcalıkları yeterli bulmamış, etnik ve dini ayrışmaların içinde başrolü oynamıştır.

         2 Şubat 1821 tarihinde başlayan Mora İsyanı’yla; Yunanistan Osmanlı hâkimiyetinden koparılmıştır. Rum Patriği Gregorius’un, Rus Çarı Alexandr’a gönderdiği Mora İsyanı’yla ilgili ihanet mektubu Osmanlılar tarafından ele geçirilmiştir. Bu olayın tespiti üzerine Patrik V. Gregorius ve üç metropolit Sultan II. Mahmut’un fermanı ile Patrikhane’nin orta kapısında idam edilmiştir. Bu olaydan sonra orta kapı hiçbir zaman açılmamıştır. Ettikleri intikam yeminine göre; patrik ile aynı seviyede bir din ya da devlet adamını aynı yerde asılıncaya kadar orta kapı asla açılmayacaktır.   

        Patrikhane, Yunanistan’ın kurulmasından sonra da ‘Megali İdea’ peşinde koşmayı sürdürmüştür. Balkan Savaşı başladığında; Makedonya, Epir ve Teselya’da bulunan Rumları kışkırtarak Türk ordusunu arkadan vurmayı sağlamıştır.

        Girit isyanını da planlayan ve yöneten, isyancılara silah ve para yardımı yapan yine Patrikhane olmuştur. 1856 Islahat Fermanı ile patriklerin yetkileri dini konularla sınırlandırılmıştır.

        İstanbul’u işgal eden kuvvetlerle işbirliği yapan Patrik Dorotheos, 9 Mart 1919 tarihinde Rumların Osmanlı vatandaşlığından ayrıldıklarını, Patrikhane’nin Osmanlı resmi kurumlarıyla ilişkisini resmen kestiğini ilan etmiştir.

         İzmir Metropoliti Hrisostomos, İzmir’in işgali sırasında törenle Yunan kuvvetlerini kutsamış ve onlarla işgal süresince beraber çalışmıştır. Patrikhane; 24 Mayıs 1919 tarihinde, Yunan işgali nedeniyle minnet duygularını içeren bir tebliği Türklerin tepkisine rağmen yayınlamıştır.

        Mustafa Kemal Paşa; Erzurum’da 22 Ağustos 1919 günü yayınladığı genelgede Patrikhane’nin faaliyetlerini net şekilde şöyle anlatmıştır:

        “Güvenilir kaynaklardan elde edilen bilgilere göre, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde ‘Mavri Mira’ adında bir kurul oluşmuştur. …Heyet doğrudan doğruya Venizelos’tan talimat almaktadır. Rumların ve Yunan hükümetinin parasal yardımıyla çok büyük bir kaynak oluşturmuştur.

         İstanbul Patrikhanesi ve Yunan Konsolosluğu silah ve cephane deposu halini almış ve hatta kiliseler ibadet yerinden öte askeri depolar gibi kullanılmaktadır.” (2)

        Gazi; 25 Aralık 1922 tarihinde Le Journal muhabiri Paul Erio’ya verdiği röportajda, Patrikhane ile ilgili görüşlerini şu şekilde açıklamıştır:

        “…Bir fesat ve hıyanet ocağı olan ve memleketimize kötücül tohumlar eken, uyuşmazlıklar yaratan, Hıristiyan hemşerilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluğa ve felakete sebep olan Rum Patrikhane’sini artık topraklarımız üzerinde bırakamayız. Bu tehlikeli kurumu memleketimizde korumaya bizi zorlamak için ne gibi sebepler gösterilebilir?

         Türkiye’nin Rum Patrikanesi için arazi üzerinde bir yer göstermeye ne mecburiyeti var. Bu fesat ocağının hakiki yeri Yunanistan’da değil midir?”(3)

         Gazi Mustafa Kemal Paşa, Lozan Barış Antlaşması görüşmeleri sırasında Lozan’daki Türk Heyetine Fener Patrikhanesi’nin Türkiye hudutları dışına çıkarılması talimatını vermiştir. Türk heyeti, Lozan görüşmelerinde, patrikhanenin Aynaroz’a (Selanik bölgesinde) nakledilmesini ısrarla istemiştir. Türk heyeti, bu konuda başarılı olamayınca, “bundan böyle siyasi ve idari işlerle uğraşmamak” koşulu ile ‘Fener Rum Patrikhanesi’ adıyla İstanbul’da kalmasını kabul etmiştir.

         Cumhuriyet’in ilanından sonra ise patriklerin ayrıcalıkları tamamen kaldırılmıştır. Patrik seçimini yapacak olan ‘Yüce Meclis’ üyelerinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması yasalarla zorunlu hale getirilmiş ve Patrik sadece dini konularda yetkili kılınmıştır.

        Gazi Mustafa Kemal Paşa ve devrim arkadaşları, Batılı ülkelerin bir daha azınlıkların, dini haklarını bahane ederek ellerini içimize sokmamaları için, Türkiye Cumhuriyeti anayasasına 5 Şubat 1937 tarihinde ‘laiklik’ ilkesini kazandırmıştır. Böylece din ile devlet işleri birbirinden ayrılmıştır.    

         Fener Rum Patrikhanesi, günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Yasalarını ve Lozan Antlaşmasını yok sayarak; ‘İstanbul ve Yeni Roma ekümenik Patrikliği ve Başpiskoposluğu’ unvanını kullanmaya başlamıştır. Bu yeni unvanla, İstanbul Başpiskoposluğu yurt dışına birçok dini görevli göndermekte ve atanan temsilciler gittikleri ülkenin üst düzey yönetimiyle yasal olmayan ilişkiler kurabilmektedirler.

         Patrik, Yunanistan hava yolları uçağına binerek ziyaret ettiği devletlerde ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği gibi hükümetler arası kuruluşlarda, devlet başkanı protokolü ile karşılanmaktadır. Günümüzde Patrikhane’nin AB nezdinde Brüksel’de ve Atina’da birer temsilciliği vardır. “işin garibi AB’nin mihver ülkelerinden hiç birisi Ortodoks değildir”

         Günümüz Fener Patrikanesi’nin ana hedefi, İstanbul’da Vatikan benzeri bir Patrikhane kurmaktır. İkinci hedefi; satın alarak genişleteceği Patrikhane arazisi üzerindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlık haklarını sona erdirmektir. Doğu Roma Vatikanı’nın kurulmasıyla da yüzyıllardır özlemini duydukları Bizans’ı kurmuş olacaklardır.

         Geçmişte Ortodoks kiliseleri birbirlerinin üzerinde değil, ayrı ayrı örgütlenmişlerdir. Bu yüzden aralarında bir hiyerarşi yoktur. Fener Rum Patriği’nin Atina Başpiskoposu veya Moskova Ortodoks Patriği üzerinde hiç bir yetkisi yoktur.

        Günümüzde; ABD, AB ve Yunanistan’ın planı, Slav Ortodoksları’nı Fener Patrikhanesi üzerinden kontrol etmektir. Rusya, ABD güdümünde bir Patrikhane’yi ve verildiği iddia edilen ‘ekümenik’ unvanını tanımamaktadır.

        SSCB’nin çöküşünden sonra Moskova’da Ortodoks Patrikhanesi tekrar önem kazanmıştır. Moskova Patriği de ayrıca uluslararası seviyede bir rol oynamak istemektedir. Fener Patrikhanesi’nin bu konuda en büyük rakibi Moskova Patrikliğidir.

         Moskova Patriği Kiril, 4 Temmuz 2009 tarihinde İstanbul’a gelip, Patrik Bartholomeos’la dostluk gösterisi yapmıştır. Ama bu ziyaretin Moskova ve İstanbul Patrikliği arasındaki geçmişten gelen sorun ve çekişmeyi bitirmesi beklenemez.

         XIX. yüzyılın başından itibaren Batı, Osmanlı Devleti’ne ‘hasta adam’ teşhisini koymuş, O’nun ölümünü hızlandıracak her türlü çareye başvurmuştur. Batılılar, gönderdikleri misyonerlerle kendi vatandaşımız olan Bulgarları, Rumları ve Ermenileri

Osmanlı’nın aleyhine kışkırtmışlardır. Bu emperyalist devletler, o günden bugüne ellerini Anadolu üzerinden çekmemişlerdir.      Seksen altı yıldır aynı oyun Türkiye üzerinde oynanmaktadır.          

         Bazı Türk çevrelerinin de savunduğu, Patrikhane’nin ‘ekümenik’ statüsünün kabul edilmesi halinde, uluslararası hukuk açısından Lozan Antlaşması sonlanır; Patrikhane’nin yüzyıllardır arzulanan tüzel kişiliği tanınmış olur.       

         Laik bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, Fener Patrikhanesi’nin kendi kanunları dışına çıkmasına izin vermeyerek, egemenlik haklarına sahip çıkması gerekmektedir. Her Türk vatandaşının ve kurumun bu konuda gereğini yapacağı umudumla…21.07.2009

 

AHMET GÜREL

ADD E. GYK ÜYESİ

 

 

 

(1)        Mehmet Çelik, ‘Türkiye’nin Fener Patrikhanesi Meselesi, Akademi Kitabevi, İzmir, S.66.

      (2) Atatürk’ün Bütün eserleri, Cilt: 3, Kaynak Yayınları, s. 290.

      (3) Atatürk’ün Bütün eserleri, Cilt: 3, Kaynak Yayınları, s. 198.

.

Bilgiler ve Bağlantılar

Tüm yazıyı gözden geçirebilir ve yorumlayabilirsiniz.


Önceki ve Sonraki Makaleler

Bazı Makalelerimiz


Yorum Bırak

Bir kaç dakika ayırın ve bize bu makaleyle ilgili ne düşündüğünüzü yazın. Cümle başları hariç küçük harfler kullanmaya özen gösteriniz. Yorumunuzun sorumluluğu size aittir.

Okuyucu Yorumları

İlk yorumu siz yapın burada yayınlansın.