<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Atatürkçü Düşünce Derneği Isparta Şubesi</title>
	<atom:link href="http://www.addisparta.org/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.addisparta.org</link>
	<description>ADD Isparta Şubesi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 08 Mar 2010 21:07:18 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>ADD ISPARTA ŞB. 7. OLAĞAN GNL KURL SONUCU</title>
		<link>http://www.addisparta.org/add-isparta-sb-7-olagan-gnl-kurl-sonucu.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/add-isparta-sb-7-olagan-gnl-kurl-sonucu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 21:07:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2663</guid>
		<description><![CDATA[Atatürkçü Düşünce Derneği Isparta Şubesi 06.03.2010 Cumartesi günü Saat 14.00 de Dernek üyelerinin yanı sıra,  siyasal parti temsilcilerinin (CHP – DSP – İP il ve ilçe başkan ve üyelerinin), Eğitim – İş, Türkiye Gençlik Birliği temsilcilerinin katılımı ile gerçekleşmiştir.
Siyasi Parti ve Katılımcı Demokratik örgüt temsilcilerinin de birer konuşma yaptıkları Genel Kurulda,  Isparta Ulusal Güç Birliğinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/100_9318.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2664" title="100_9318" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/100_9318-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Atatürkçü Düşünce Derneği Isparta Şubesi 06.03.2010 Cumartesi günü Saat 14.00 de Dernek üyelerinin yanı sıra,  siyasal parti temsilcilerinin (CHP – DSP – İP il ve ilçe başkan ve üyelerinin), Eğitim – İş, Türkiye Gençlik Birliği temsilcilerinin katılımı ile gerçekleşmiştir.</strong></p>
<p><strong>Siyasi Parti ve Katılımcı Demokratik örgüt temsilcilerinin de birer konuşma yaptıkları Genel Kurulda,  Isparta Ulusal Güç Birliğinin daha etkin kılınabilmesi için öneriler dile getirilmiştir. </strong></p>
<p><strong>Genel Kurul sonunda yapılan seçimlerin ardından görev dağılımı  yapılmış;</strong></p>
<p><strong><em><span style="text-decoration: underline;">Yönetim Kuruluna; </span></em></strong></p>
<p><strong>1-               </strong><strong>BAŞKAN:         Mahmut ÖZYÜREK</strong></p>
<p><strong>2-               </strong><strong>BAŞKAN Yrd.: Av. Mehmet ZENGİN</strong></p>
<p><strong>3-               </strong><strong>SAYMAN:         H.Avni ÇAYLI</strong></p>
<p><strong>4-               </strong><strong>YAZMAN:          O.Mümtaz ÇAPÇI</strong></p>
<p><strong>5-               </strong><strong>ÜYE:                  Ayşe SELEK</strong></p>
<p><strong>6-               </strong><strong>ÜYE:                  Feray SELEK</strong></p>
<p><strong>7-               </strong><strong>ÜYE:                  Songül ÜNAL      Seçilmişlerdir. </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/add-isparta-sb-7-olagan-gnl-kurl-sonucu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AÇIK MEKTUP</title>
		<link>http://www.addisparta.org/acik-mektup-3.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/acik-mektup-3.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 10:48:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2657</guid>
		<description><![CDATA[Ülkemizde, bugün, 7 Ocak 2009 günü, televizyon ekranları, Avro- Amerikan dinci karşı-devrimin son perdesini aktarıyor.
Ülkemizin düşünür ve yazarları, sivil-asker yöneticileri, telefon ve bilgisayarlarından sonra evlerindeki kitaplarla not kağıtları silah sayılıp tutsak ediliyor. Tutsak edilenlerin neyle suçlandığını gösterecek iddianameler ortada yokken, hükümet her sıkışma anında bir grup aydını daha evlerinden topluyor.
            Ortadaki davanın bir hukuk davası [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/guler.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2658" title="guler" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/guler.jpg" alt="" width="110" height="86" /></a>Ülkemizde, bugün, 7 Ocak 2009 günü, televizyon ekranları, Avro- Amerikan dinci karşı-devrimin son perdesini aktarıyor.</p>
<p>Ülkemizin düşünür ve yazarları, sivil-asker yöneticileri, telefon ve bilgisayarlarından sonra evlerindeki kitaplarla not kağıtları silah sayılıp tutsak ediliyor. Tutsak edilenlerin neyle suçlandığını gösterecek iddianameler ortada yokken, hükümet her sıkışma anında bir grup aydını daha evlerinden topluyor.</p>
<p>            Ortadaki davanın bir hukuk davası olmadığı ortaya çıkmıştır. Siyasal iktidar hukuku siyasal bir araç haline getirmiş ve hukuk sistemini kurduğu büyük gözaltı ağına araç kılarak adalet mekanizmasına olan güvenimizi ortadan kaldırmıştır. Hükümet, hukuk düzenini kendi elinde bir siyasal silaha çevirerek suç işlemiştir. Bugünkü baskınlar, bu suçu işlemeyi sürdüreceğini göstermektedir.<span id="more-2657"></span></p>
<p>            Ergenekon Davası&#8217;nın bir çete-mafya davası olmadığı da açığa çıkmıştır. Bu davaya Türk tarihinin en önemli destanının adının koyulmasından da bellidir; bu dava ulusal bağımsız varlığımıza karşı yürütülen bir siyasal harekattır. Ortadaki harekat, Türkiye&#8217;nin ulusal ve bağımsız varlığını ortadan kaldırma amaçlı bir karşı-devrimdir. Ülkemizde bu silah kullanılırken, aynı anda, ulusal değil &#8220;çok-<br />
uluslu&#8221;, laik değil &#8220;çok-cemaatli&#8221;, bağımsız değil &#8220;Avro-Amerikan taşeronu&#8221; başka bir yapı yaratılmaya çalışılması rastlantı değildir.<br />
            Fabrikalarımızda, bankalarımızda, haberleşme sistemimizdeki yabancılaşma, hem doğrudan hem bankalar üzerinden mülkiyeti yabancılara devredilen topraklarımız, azınlıkçılık ve cemaatçilik yararına teşvik edilen yerelleşme, merkezi ve bölge ajansları kurumlaşması, vakıflaşma yasaları, bu yapıyı yaratmanın adımlarıdır.</p>
<p>            AB-D destekli sözde reformlarda şimdi gelinen aşama, içyüzü hiçbir örtüyle -ne inanç, ne particilik, ne hemşericilik- örtülemeyecek, hiçbir yurttaşımız tarafından kabul edilemeyecek kadar ortada olan adımlar atılmasını gerektirmektedir. Aydın avı işte bu yüzden başlatılmıştır, bu yüzden yaygınlaştırılmaktadır. Tüm bireysel hak ve özgürlükler ihlal edilerek uygulamaya koyulmuş telefon, bilgisayar, ev- işyeri dinleme-izleme ağı, bu planı yürütebilmek için kurulmuştur. Ev basmalar,  gözaltına almalar, tutsak etmeler, tehditler, bu gidişe karşı çıkan aydınları sindirme, susturma, yok etme operasyonundan ibarettir. Ülkemizi büyük bir gözaltı avlusuna dönüştürmüş olan bu uygulamalar, hukuk devletine değil Avro-Amerikan demokrasi diktatörlüğüne aittir.</p>
<p>            Yürüyen karşı-devrimci darbeyi görüyor ve lanetliyorum.</p>
<p>            Konu, yargı ve hukukla değil, siyasal iktidarın siyasetiyle ilgilidir. Sorun, siyasal ktidarın muhalefeti bastırma ve susturma sorunudur.</p>
<p>            Bu baskıların ulusal bağımsızlık, toplumsal eşitlik, laik cumhuriyet için mücadele edenleri yıldırmak bir yana daha da kararlı kılacağını biliyor ve aydın sorumluluğum gereğince duyuruyorum.</p>
<p>Prof. Dr. Birgül Ayman GÜLER<br />
7 Ocak 2009</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/acik-mektup-3.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yılmaz DİKBAŞ Akdeniz TV de</title>
		<link>http://www.addisparta.org/yilmaz-dikbas-akdeniz-tv-de.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/yilmaz-dikbas-akdeniz-tv-de.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 09:48:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2651</guid>
		<description><![CDATA[ Araştırmacı – Yazar  Sn. Yılmaz DİKBAŞ 13 Şubat 2010 Cumartesi akşamı  Saat 20.30’da AKDENİZ TV’de “Son Nokta” programına konuk olacaktır.
Tüm Türkiye geneline ve yurt dışına yayın yapan
AKDENİZ TV, sadece ‘Uydu Antenden’ izlenebilmektedir.  
İZLEYİN &#8211; ÖNERİN
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/1201119224.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2652" title="1201119224" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/1201119224-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a> <strong>Araştırmacı – Yazar  Sn. Yılmaz DİKBAŞ 13 Şubat 2010 Cumartesi akşamı  Saat 20.30’da AKDENİZ TV’de “Son Nokta” programına konuk olacaktır.</strong></p>
<p><strong>Tüm Türkiye geneline ve yurt dışına yayın yapan</strong></p>
<p><strong>AKDENİZ TV, sadece ‘Uydu Antenden’ izlenebilmektedir</strong>.  </p>
<p>İZLEYİN &#8211; ÖNERİN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/yilmaz-dikbas-akdeniz-tv-de.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ADD TÜZÜK KURULTAYI SONUÇ BİLDİRİSİ</title>
		<link>http://www.addisparta.org/add-tuzuk-kurultayi-sonuc-bildirisi.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/add-tuzuk-kurultayi-sonuc-bildirisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 15:24:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2648</guid>
		<description><![CDATA[Cumhuriyetimiz, 87. yılını yürürken tarihinin en kuşatılmış dönemini yaşıyor. Emperyalizm ve onun muhtelif işbirlikçileri, dâhili ve harici tertiplerle devletin temel kurumlarını çökertmeye, üniter devleti parçalamaya çalışmaktadırlar.
 Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerini değiştirmek için iki ileri bir geri taktiklerle zaman ve zemin kollanmaktadır. Bir taraftan Cumhuriyetimizin en saygın kurumu olan Türk Silahlı Kuvvetleri yıpratılmaya, küçük düşürülmeye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyetimiz, 87. yılını yürürken tarihinin en kuşatılmış dönemini yaşıyor. Emperyalizm ve onun muhtelif işbirlikçileri, dâhili ve harici tertiplerle devletin temel kurumlarını çökertmeye, üniter devleti parçalamaya çalışmaktadırlar.</p>
<p> Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerini değiştirmek için iki ileri bir geri taktiklerle zaman ve zemin kollanmaktadır. Bir taraftan Cumhuriyetimizin en saygın kurumu olan Türk Silahlı Kuvvetleri yıpratılmaya, küçük düşürülmeye çalışılmaktadır. Bu konuda asimetrik psikolojik savaş dâhil her yöntem denenmektedir. Muhalif medya kurumları çeşitli baskılarla ele geçirilip dönüştürülmektedir. Bu durum halkın bilgi kirliliği ile denetim altında tutulmasının ve uyuşturulmasının yöntemidir.<span id="more-2648"></span></p>
<p>Yargı bağımsızlığı, ayaklar altına alınmaya çalışılmaktadır.</p>
<p>Ergenekon tertibi emperyalizmin Malta-Silivri hattında yeni bir uzantı dosyasıdır. Bu hain tertibi, milletin azmi ve kararlılığı dün olduğu gibi bugün de yenecek güçtedir.</p>
<p>Birkaç ay önce ne emperyalistlerin, ne de onlardan beslenen muhtelif düşünce kuruluşlarının göremediği ve bilemediği olay Ankara’da tarih sahnesindeki yerini almıştır. Bu eylem, milletin Tekel işçilerinin örgütlü mücadelesinde yükselen azmi ve kararlılığıdır.</p>
<p>Tekel İşçilerinin şanlı direnişini selamlıyoruz.</p>
<p>Cumhuriyetin yılmaz bekçileri, Tekel işçilerinin yılmaz destekçileridirler. Bütün hain tezgâhlar, yapay gündemlerle milletin gözünden saklanmaya çalışılmaktadır.</p>
<p>Emperyalist <strong>ABD ve AB’nin “Büyük Orta Doğu Projesi”</strong> ve ulus devletimizi parçalama planı <strong>“açılım”</strong> adı altında dayatılmaktadır.</p>
<p>Toplumun her kesimi, olan bitenler karşısında haklı ve yaşamsal tepkilerini hızla açığa vurmaya başlamıştır. Eczacılar, doktorlar, hukukçular, esnaflar, gençler sokaklardalar. İşsizlik almış başını gidiyor. Ülkenin en büyük işsizleri arasında üniversite bitiren gençlerimiz var. Ataması yapılmayan öğretmenlerin Tekel işçileriyle birlikte eyleme geçmeleri  haksızlığa  uğrayanların dayanışmasının somut bir örneğidir.</p>
<p>Toplumda yaşanan sosyal hareketlilik, bütün saldırılara ve tertiplere rağmen giderek artan  ve yayılan,  kitle hareketleriyle  demokratik hakların kullanılarak Cumhuriyet’in savunulmasından başka bir şey değildir.</p>
<p>Birliğimize-Varlığımıza kastedenler, yeraltı-yerüstü kaynaklarımızı alıp götürüyorlar. Ekmeğimize-Suyumuza göz dikiyorlar. Türk Dilini, Türk malını ve değerlerimizi aşağılıyorlar.</p>
<p><strong>Türk bağımsızlığına karşı emperyalist emellere alet olan işbirlikçiler ise akıl tutulması içindedir. </strong>Madalyalı kahramanlarımızı suçlayıp, teröristlere ve katillere alkış tutulmasını hiçbir akıl ve vicdan sahibi insan kabul edemez.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk, emperyalizme karşı direnen bütün uluslara yol göstermeye ve önderlik etmeye devam ediyor. Türk milleti, emperyalizmi ve her türlü işbirlikçisini bir kez daha denize dökme kararlılığındadır.</p>
<p>Gericiliğe, bölücülüğe, işgale, sömürüye, her türlü yozlaşmaya ve yabancılaşmaya ve tüm bunların suçlusu emperyalizme karşı direnmek ve mücadeleyi kazanmak Mustafa Kemal’in manevi mirasçıları olarak hepimizin görevidir.</p>
<p><strong>Bu ülke, bu Cumhuriyet sahipsiz değildir</strong>.</p>
<p>Ulusal birliğimize ve kardeşliğimize sahip çıkarak düşmanları gene şaşırtacağız.</p>
<p><strong>Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye…</strong></p>
<p><strong>Sonuç Bildirisi Hazırlama Komisyonu:</strong></p>
<p>Mustafa DURNA</p>
<p>Fethi KARADUMAN</p>
<p>Gülizar Biçer KARACA</p>
<p>Hüseyin ÖZBEK</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/add-tuzuk-kurultayi-sonuc-bildirisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YETKİSİZ 4-C VE MEMUR SENDİKALARINA BİR UYARI</title>
		<link>http://www.addisparta.org/yetkisiz-4-c-ve-memur-sendikalarina-bir-uyari.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/yetkisiz-4-c-ve-memur-sendikalarina-bir-uyari.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2010 14:58:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2646</guid>
		<description><![CDATA[Bakanlar kurulu’nun kullandığı yetki, yasada tanımlanmış bir yetki değildir… Memur sendikaları sendikasız grev-toplu sözleşme hakkı tehdidiyle karşı karşıyadır…
Tekel İşçilerinin &#8220;4-C” Mücadelesi ve Memur Sendikalarını Bekleyen Tehlike
Ankara halkı, Cumhuriyet tarihinin en büyük işçi direnişlerinden birine ev sahipliği yapıyor. Tekel işçileri, bütün Türkiye‘ye ve dünyaya sabırla ve inatla özelleştirme yıkımının ne olduğunu anlatıyorlar. Ekmek ve iş güvencesinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bakanlar kurulu’nun kullandığı yetki, yasada tanımlanmış bir yetki değildir… Memur sendikaları sendikasız grev-toplu sözleşme hakkı tehdidiyle karşı karşıyadır…</p>
<p>Tekel İşçilerinin &#8220;4-C” Mücadelesi ve Memur Sendikalarını Bekleyen Tehlike</p>
<p>Ankara halkı, Cumhuriyet tarihinin en büyük işçi direnişlerinden birine ev sahipliği yapıyor. Tekel işçileri, bütün Türkiye‘ye ve dünyaya sabırla ve inatla özelleştirme yıkımının ne olduğunu anlatıyorlar. Ekmek ve iş güvencesinin sonu, her türlü mali ve sosyal hakka el koyulması anlamına gelen &#8220;4-C&#8221; köleliğini reddediyor, ekmek ve onur savaşı veriyorlar.<span id="more-2646"></span></p>
<p>•1.       &#8220;4-C&#8221;ye karşı direniş, bir hakkını koruma savaşımı olduğu gibi aynı zamanda bir hukuk savaşımıdır.</p>
<p>&#8220;4-C&#8221;, Devlet Memurları Kanunu adlı yasanın dördüncü maddesinin &#8220;c&#8221; maddesidir. Bu maddeye göre Bakanlar Kuruluna sınırları ve içeriği çok belirli bir yetki verilmiştir. Buna göre Bakanlar Kurulu, hangi görevlerin &#8220;bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet&#8221; olduğuna karar verebilir; görevin niteliği bu iki özellikten birine uygunsa o görevlerde çalışacak kişiler &#8220;geçici personel&#8221; olarak istihdam edilebilecektir. Bakanlar Kurulu, özelleştirme sonunda açıkta kalan işçileri bu statüde istihdama karar vermiştir; oysa yetkisi bu işte çalıştırılacak görevleri belirlemekten ibarettir. Başka türlü söylersek, Bakanlar Kurulu &#8220;görevleri belirlemek&#8221; yerine &#8220;işçileri belirlemek&#8221; uygulamasına gitmiştir. Yasayı ihlal etmiştir. Tekel işçilerinin direnişi, hükümeti yasayı ihlal eden bu uygulama karşısında uyarmak demektir. Hükümeti hukuka uygun hareket etmeye çağırmak demektir. Tekel direnişi, bu nedenle aynı zamanda bir hukuk direnişidir.</p>
<p>Okumamış olanlar için işte yasanın o maddesi:</p>
<p>C) Geçici Personel. Bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet olduğuna Devlet Personel Başkanlığı ve Maliye Bakanlığı‘nın görüşlerine dayanılarak Bakanlar Kurulunca karar verilen görevlerde ve belirtilen ücret ve adet sınırları içinde sözleşme ile çalıştırılan ve işçi sayılmayan kimselerdir.</p>
<p>Bakanlar Kurulu, özelleştirme sonunda işsiz kalan işçileri &#8220;geçici personel&#8221; olarak görevlendirirken, yerleştirilecekleri görevleri değil kişileri ve kurumları belirlemekte, böylece hem maddenin hükmüne hem de kamu personel rejiminin ruhuna aykırı hareket etmektedir.</p>
<p>Herkes tarafından bilinir ki, 657 sayılı yasanın &#8220;4-C&#8221; maddesi nitelik gerektirmeyen sürekliliği olmayan çok ender bazı görevler için yazılmıştır; bu kapsamda istihdam, yasanın ruhuna uygun uygulamalar yapıldığı sürece bin kişiyi aşmamıştır. Bu eşik 2002 yılından itibaren aşılmaya başlanmış ve sözkonusu istihdam türü özelleştirme politikasının yıkım sonuçlarından biri olarak yaygınlaştırılmıştır. Oysa 657 sayılı yasanın özü açıktır. Kamu istihdamında asıl çalıştırma türü memurluk (4-A) ve işçilikten (4-D) ibarettir; diğerleri istisnai zorunluluklar için öngörülmüştür.</p>
<p>•2.       &#8220;4-C&#8221;ye karşı direniş, bugün işlenen suçu ortaya çıkardığı gibi, geleceğe ilişkin olarak da tarihsel önemde bir uyarı eylemidir.</p>
<p>Siyasal iktidar, toplu sözleşme ve grevli sendika hakkına sahip işçilere karşı böylesine bir baskı ve tehdit uygularken, Şubat 2010‘da Abant‘ta &#8220;memurlara toplu sözleşme ve grevli sendika hakkı verelim mi&#8221; çalıştayı düzenlemektedir. Çalıştay‘dan &#8220;evet, vermeli&#8221; sonucu çıkması sürpriz olmayacaktır.</p>
<p>İşçileri kölelik koşullarına zorlayanların, memur sendikalarına, sendikaların yıllardır istedikleri &#8220;grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı&#8221;nı tanımaya hazırlanması anlamsız ya da çelişkili değildir.</p>
<p>Şimdiden bilinmesi gerekir ki, siyasal iktidar, memurlara bu hakkı, hazırlanan yeni kamu personel yasasını sözleşmelilik üzerine kurmak koşuluyla tanıyacaktır. Kamu hizmeti görevlerini memurluk değil sözleşmelilik (4-B) üzerine kurmak, gerçekte sendikasızlaştırmak demektir. Sendikasızlaşmış ücretlinin grevli toplu sözleşmeli sendika hakkını fiilen kullanması olanak dışıdır.</p>
<p>Memur sendikaları, inat ve ısrarla yürüttükleri grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı mücadelesini, bir sonraki adımı görerek yürütmelidirler. Gelecek adım, sendikası kaybolmuş toplu sözleşme ve grev hakkı verme oyunudur. Memur sendikaları bu oyuna gelmemeli, sahte bir hak genişletme gösterisine izin vererek, hem sendikasızlaşmanın önünü açmamalı hem de Tekel işçilerine uygulanan baskı ve hoyratlığın yine bir &#8220;demokratik açılım&#8221;la örtülmesine hizmet etmemelidir.</p>
<p>Memur sendikaları, grevli toplu sözleşmeli sendika hakkını memurluk güvenceleri ile birlikte talep etmeyi sürdürmelidir.</p>
<p>•(1)    &#8220;4-C&#8221; uygulaması geçmişe dönük hukuk mücadelesine açıktır.</p>
<p>•(2)    Memur sendikacılığı, &#8220;grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı&#8221; mücadelesini güncel ve yakın gelecek gerçeklerine göre, 4-A‘nın bitirilip yerine 4-B‘nin yükseltilmek istendiği gerçeğine göre, netleştirmelidir.</p>
<p>Prof. Dr. Birgül Ayman GÜLER</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/yetkisiz-4-c-ve-memur-sendikalarina-bir-uyari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu davet bizim!</title>
		<link>http://www.addisparta.org/bu-davet-bizim.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/bu-davet-bizim.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2010 11:59:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2643</guid>
		<description><![CDATA[Sizi siz yapanlara, şimdi sizlerin destek verme zamanı.
Sizler bizim sanatçılarımızsınız! Bağrımızdan çıktınız… Sizi seviyoruz. Sizinle gülüyor, sizinle ağlıyoruz…
Siz körlerin fili tarifine figüran olamazsınız… Bir sorumuz var:
Tekel işçilerinin yanında mısınız?
 Biber gazı,  kış soğuğu, ayazın bıçak sırtı… Kahreden haksızlık!  Bir çocuğun yakarışı ‘babamın bel fıtığı var betonda yatmamalı!’
Bir annenin gözyaşı ‘çocuğumdu o makine!’
İmf emretmişti… Onlar, uluslar arası [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sizi siz yapanlara, şimdi sizlerin destek verme zamanı.</strong></p>
<p><strong>Sizler bizim sanatçılarımızsınız! Bağrımızdan çıktınız… Sizi seviyoruz. Sizinle gülüyor, sizinle ağlıyoruz…</strong></p>
<p><strong>Siz körlerin fili tarifine figüran olamazsınız… Bir sorumuz var:</strong></p>
<p><strong>Tekel işçilerinin yanında mısınız?</strong></p>
<p> Biber gazı,  kış soğuğu, ayazın bıçak sırtı… Kahreden haksızlık!  Bir çocuğun yakarışı ‘babamın bel fıtığı var betonda yatmamalı!’</p>
<p>Bir annenin gözyaşı ‘çocuğumdu o makine!’</p>
<p>İmf emretmişti… Onlar, uluslar arası protokol sonucu 4c kölelik yasasının Ankara mahkumları… Basel 3 protokolü 2011 de yürürlüğe girecek o zamana kadar işçiler, meslek erbabı ve daha niceleri 4c kapsamına girecek. Akılları o zaman mı başlarına gelecek?</p>
<p> Bugün tekel işçileri, ‘ölümüne’  direniyorlar, bayındırda tarih yazıyorlar. Solmaya yüz tutmuş içimize çiçekler dikiyorlar.</p>
<p>‘Ölümüz dirimizden daha fazla ediyor’ diyorlar…<span id="more-2643"></span></p>
<p>Yaklaşık 2 aydır Ankara ayazında hak ve yaşam mücadelesi veriyorlar…</p>
<p> Türkiye etnik ve dini kaşımaya tabii tutulurken onlar alevi Sünni, Kürt Türk Laz Çerkez kapalı açık tek yumruk halindeler.</p>
<p>Bayındır sokakta, Lazlar şemmame oynuyor, Kürtler horon tepiyor tüm yurttan gelen battaniyelerine sarılıp bir sonraki şafağı bekliyorlar… Rüyalarında çocuklarına ‘iyi gelecek’ ne demekse onu düşlüyorlar.</p>
<p> Onlar sadece demokratik haklarını istiyorlar… 4c kölelik yasasını bilmeyen varsa bir araştırsın. Ortaçağda benzeri görülmemiş bir düzenek. Kısacası hiçbir hakkın yok. Her an sokağa bırakılabilirsin. İstendiği zaman gider çalışır ‘istemezük’  dendiğinde sokağa dönersin. Haşa sendikalı olamazsın. Kıdem tazminatı denen şey yok. Buruşturulup atılacak bir metasın!</p>
<p>Boş depolarda yan gelip yatmamışlardı…</p>
<p>Tütünün ekimini de onlar yasaklamadı, fabrikalara kilit vurulurken de onlara sorulmadı. Şimdi makineleri tutsak,  fabrikaları kapalı,  oysa yabancı güya daha iyi çalıştıracaktı!  Ama artık hepsi sokakta!</p>
<p>Bir çığlık gibi bakıyorlar. Çoğunun dişi yok, elleri nasır!</p>
<p> Washington, Brüksel’deki fısıltıya hassas kulaklar onların feryadını duymuyor…</p>
<p> Bu milletin yetiştirdiği, hayranlıkla sevgiyle beslediği sanatçılar!  Onları duyuyor musunuz?</p>
<p> Yoksa  ‘demokratik açılım’ adı altında tezgahlanan oyunda figüran olmayı mı seçiyorsunuz?</p>
<p> Tekel işçileri ve yakında onların akıbetine uğrayacak milyonlar sizi izliyor. Onlar sizi siz yapanlar. Onlar mazlumlar.</p>
<p>Onlar,  bir ülkede demokrasinin varlığını belirler! Demokrasinin var olup olmadığını bir belirleyen daha var:</p>
<p>O da bir milletin sanatçılarının durduğu yer!</p>
<p> Washington dayatmasıyla açılan  ‘kovboy demokrasisi’ konusunda bir kez daha düşünün!   Demokrat olmak istiyorsanız önce tekel, itfaiye, belediye, şeker, petrol demir çelik işçilerine destek verin..çünkü onların başına gelen yarın sizin de başınıza gelecek.. Onlara şiirler şarkılar yazın. Onları çizin, onları oynayın. Onlar bizim için insanlık mücadelesi veriyor!</p>
<p>Onları destekleyin. Sadece haklarının izini sürüyorlar ve büyük çerçevede sizin haklarınız için de direniyorlar.. Onlara destek, kendinize ve demokrasiye verdiğiniz destektir.</p>
<p> En yakın zamanda herkesi olduğu gibi sanatçılarımızı da Ankara’ya Türk iş önüne davet ediyoruz…</p>
<p> <strong>Tekel dayanışma grubu adına</strong></p>
<p><strong>Banu Avar</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/bu-davet-bizim.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“MAZLUM GÖRÜNME” SİYASETİ…</title>
		<link>http://www.addisparta.org/%e2%80%9cmazlum-gorunme%e2%80%9d-siyaseti%e2%80%a6.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/%e2%80%9cmazlum-gorunme%e2%80%9d-siyaseti%e2%80%a6.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2010 11:50:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2640</guid>
		<description><![CDATA[                   İktidar; işbaşına gelirken, ezilmişlerin yanında, onlar gibi olduğunu, Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın “ basit bir şiir için”  (!) yasaklı hale getirildiğini işledi. Tüm ezilenlerin, ezilme nedeninin Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllarca süren “zengin yaratma” politikası olduğunu, laik düzenin kendilerine yalnızca yoksulluk ve açlık getirdiğini bildirdi. Aslında Türkiye zengin bir ülkeydi ama ah bu “Laik Türkiye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>                   İktidar; işbaşına gelirken, ezilmişlerin yanında, onlar gibi olduğunu, Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın “ basit bir şiir için”  (!) yasaklı hale getirildiğini işledi. Tüm ezilenlerin, ezilme nedeninin Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllarca süren “zengin yaratma” politikası olduğunu, laik düzenin kendilerine yalnızca yoksulluk ve açlık getirdiğini bildirdi. Aslında Türkiye zengin bir ülkeydi ama ah bu “Laik Türkiye Cumhuriyeti” var ya… Hep O’nun yüzünden yoksul kalmıştık (!)… “İrticacı” diye nitelendirilip itilip kakılmalarının nedeni hep bu  “Laik Cumhuriyet” ti… Bu laik düzen mazlumlara karşıydı…</p>
<p>                   Tayyip mazlumdu; çünkü şiir yüzünden siyasi yaşamı bitirilmişti…</p>
<p>                   Emine Erdoğan mazlumdu, çünkü türbanı yüzünden Başbakan eşi olduğu halde GATA’ya alınmamıştı…</p>
<p>                   Bülent Arınç mazlumdu, çünkü dedeleri, Menemen de irtica kalkışması ve genç subay Kubilay’ın öldürülmesi bahanesiyle (!) Türkiye Cumhuriyetinin cellâtları (!) tarafından idam edilenlerin akrabaları ya da yakınlarıydı&#8230;<span id="more-2640"></span></p>
<p>                   Son günlerde bazı subaylar tarafından, evinde bulunmadığı bir sırada, kapısına suikast düzenlenmek için silahsız da olsalar, bir Albay ile bir Binbaşı dayanmıştı…</p>
<p>                   Dengir Mir Mehmet Fırat mazlumdu, çünkü dedeleri, gencecik Cumhuriyete başkaldırdığı bahanesiyle (!) Doğu Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti tarafından haksız yere (!) katledilmişti…</p>
<p>                   AKP mazlumdu, çünkü yedi yıldan beri; her yıl en az iki defa Türkiye Cumhuriyeti Ordusu tarafından, laiklik karşıtı olduğu için kendisine darbe planlanmış; darbe yapılmaya kalkışılmıştı…</p>
<p>                   İktidar mazlumdu, çünkü yapmak istediklerini engelleyen bir yargı organı, her defasında “Anayasa ve Evrensel hukuk kuralları” gerekçesiyle kendisini köstekliyordu…</p>
<p>                   Türban konusunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına uygun şekilde, kamusal alanda yasaklama kararı vermişti…Yargı; Ülkenin birikimlerinin birçoğu haraç-mezat satılırken, bazıları için iptal kararı vermekteydi. Tekel’in 120 milyon dolara, iktidarın bir adamına satıldıktan üç-dört ay sonra 920 milyon dolara bir İngiliz şirketine satılması ve aradaki farkın bir yandaşın cebine girmesi iyi ki yargının önüne gelmemişti yoksa ona bile iptal kararı verebilirdi(!)…</p>
<p>                   Sonuçta iktidar, yandaşları, iktidar partisinin yöneticileri hepsi, hepsi mazlum ve masumdur(!) Kabahat ise hep muhalefettedir. Olaylardan hep iktidarı sorumlu tutmaktadır. Cumhuriyet Gazetesi bombalanmış ise bunu mutlaka muhalefet ve Ergenekoncular yapmıştır.</p>
<p>                   Türban konusunda verdiği kararlar nedeniyle, görevinin başında kurşuna dizilen Danıştay 2. Dairesinin yargıçlarını vurduran, Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürtenler sırf iktidarı güç durumda bırakmak için bunu yapmışlardır…</p>
<p>                   AKP ve iktidarı hep mazlumdur, haklıdır (!)…</p>
<p>                   Türkiye, dünya gelişmişlik ligindeki üçüncü kategoride Sri Lanka ile aynı sıradaymış, 2002 yılında gelişmekte olan ilk 20 ülkenin arasındayken, 2010’da 17. Sırada düşmüş; Cumhuriyetin bütün birikimleri satıldığı halde borçlarımız artmış; yeniden İMF’ye muhtaç hale gelmişiz. 15 milyon insan açlık sınırında yaşıyor. 9 Milyon yeşil kartlı yurttaşımız var. 6 milyon işsizle, her yüz kişiden onu işsiz geziyor.Tekel işçileri soğuk, açlık ve yokluk içinde direniyor. Halk kırmızı et yiyemez hale geldi.</p>
<p>                   Bütün bunlar muhalefetin marifeti! Kabahat hep muhalefette. Bir de Ergenekoncularda!         Aklımıza  Orhan Veli’nin şiiri geliyor:</p>
<p>                   “Açlıktan bahsediyorsun,</p>
<p>                    Demek ki sen komünistsin!</p>
<p>                    Demek bütün binaları yakan sensin</p>
<p>                    Ankara’dakileri sen,</p>
<p>                    İstanbul’dakileri sen,</p>
<p>                    Sen ne domuzsun sen!&#8230;</p>
<p>                   YAZI/YORUM      09.02.201  GÜRKUT ACAR</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/%e2%80%9cmazlum-gorunme%e2%80%9d-siyaseti%e2%80%a6.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SEVR YENİDEN (Dün Yeniden Yaşanıyor)</title>
		<link>http://www.addisparta.org/sevr-yeniden-dun-yeniden-yasaniyor-2.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/sevr-yeniden-dun-yeniden-yasaniyor-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2010 22:40:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2637</guid>
		<description><![CDATA[Prof.Dr.Çetin YETKİN  
“Tarih tekerrür eder mi, etmez mi?” Başka bir deyişle tarihsel olaylar yeni baştan yaşanır mı, yaşanmaz mı? Tartışmalı bir konu bu. Ancak, kuramsal olarak şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, bir ülkede geçmişte var olan ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullar, şu ya da bu nedenle, pek benzer bir biçimde yeniden ortaya çıkarsa bunların sonuçları da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Prof.Dr.Çetin YETKİN  </p>
<p><strong>“Tarih tekerrür eder mi, etmez mi?” </strong>Başka bir deyişle tarihsel olaylar yeni baştan yaşanır mı, yaşanmaz mı? Tartışmalı bir konu bu. Ancak, <em>kuramsal olarak </em>şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, bir ülkede geçmişte var olan ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullar, şu ya da bu nedenle, pek benzer bir biçimde yeniden ortaya çıkarsa bunların sonuçları da benzer bir biçimde yeniden yaşama geçer. Ne var ki, bunun için tarihten hiç ders alamayacak denli bilgisiz olmak ya da geçmişte yaşananları bilerek ve isteyerek şimdiki zamana taşımayı istemek gerekir. İşin bir başka yönü daha var: Emperyalizmin boyunduruk altına almak istediği ülkelere karşı izlediği siyasa dünden bugüne <em>özünde </em>değişmiş değildir. Bu nedenle, emperyalist devletler, eğer planlarını gerçekleştirmekte bir engelle karşılaşmış iseler, ilk olanakta bu planlarını yeniden uygulamaya koyarlar. Bu durumda da bu çerçevede olaylar yeniden yaşanmaya başlar.<span id="more-2637"></span></p>
<p>Bugün Türkiye’de yaşananlar tam anlamı ile budur. <strong>Sevr Antlaşması </strong>ile Türkiye’yi bölüp parçalayan, Osmanlı Devleti’ni bütünüyle buyrukları altında olan ve devlet demeğe bin tanık isteyen küçücük bir toprak parçasında tutsak kılarak sonunda amaçlarına ulaştıklarını sanan emperyalist devletleri <strong>Mustafa Kemal Paşa</strong>’nın önderliğindeki <strong>Millî Mücadelemiz </strong>hüsrana uğratmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkıntıları üzerinde kurulan ve hızla gelişen Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise, bu hüsranı onlar için daha da dayanılmaz yapmıştır. Ama emperyalistler engellenen Türkiye’yi bölüp parçalama planlarından vaz geçecek değillerdi. Uygun zamanı bekleyeceklerdi. Yalnız beklemek de yetinmeyecek, Sevr’e götüren koşulları yeniden yaşama geçirmek için ellerinden geleni yapacaklardı. İşte, onlara göre, gün bugündür; yeni bir Sevr için koşullar kotarılıp pişirilmiştir!&#8230;</p>
<p>Ne ki, içimizden kimileri tarihten ders almayacak denli cahil ya da tıpkı o günlerin kimi Osmanlı önde gelenleri gibi işbirlikçi olsalar da Türk ulusu bu dersi almıştır. Kaldı ki, izlememiz gereken yolu da bize <strong>Atatürk </strong>göstermiş bulunuyor.</p>
<p><strong>SEVR GÜNLERİNDEKİ ORTAM VE GÜNÜMÜZ</strong></p>
<p>Sevr’e giden yol, 1838 yılında önce İngiltere ile imzalanan, arkasından da başka Avrupa devletlerinin katıldığı <strong>Balta Limanı Ticaret Antlaşması </strong>ile çizilmiştir. Bu antlaşmayı izleyen gelişmeler ile Türkiye’yi bugünkü içler acısı duruma getiren gelişmeler arasında büyük bir koşutluk vardır. Bu gelişmeler üzerinde duracağım, ama önce <strong>Sevr Antlaşması</strong>’nın imzaladığı günlerde yaşananlar ile günümüzde olup bitenler arasında nasıl bir benzerlik olduğunu kısaca belirtmek aydınlatıcı olacaktır.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">SEVR’E KARŞI ÇIKACAK AYDINLARA SÜRGÜN VE HAPİS</span></strong></p>
<p>Ne ilginçtir ki, Sevr’e karşı çıkacak olan içlerinde gazeteciler, düşün adamları ve subaylar bulunan ve ayrıca <strong>Ali Çetinkaya </strong>gibi Yunan’a karşı silahlı direniş başlatan, <strong>Ali İhsan Sabis </strong>gibi komutasındaki birliklerin silahlarını teslim etmemekte direnen subaylar İngilizler’in emri ile önce tutuklanmışlar, sonra da Malta adasında toplanarak bir esir kampına kapatılmışlardır. Bu kişilerin kimileri de işbirlikçilerin, Ermeniler’in ve Rumlar’ın ihbarları ile belirlenmiş bulunuyordu. Sayıları 144’ü bulmuştu. Böylece, <strong>Vural Savaş</strong>’ın da belirttiği gibi,<strong> </strong>bu vatanseverler ülkeden soyutlanarak, ulusal bir direniş için herhangi bir girişimde bulunmaları engellenmiş oluyordu. Bir bölümü için ise Ermeniler’e karşı kıyım yaptıkları öne sürülmekteydi.</p>
<p>Önce Limni adasında esir kampına kapatılanlar ve arkasından Malta’ya gönderilenler arasında <strong>Ziya Gökalp </strong>de vardı. Bu tutsaklık süresince <strong>Ziya Gökalp </strong>eşine ve çocuklarına mektuplar yazıp göndermiş bulunuyor. Bunlardan 11 Ağustos 1919 tarihli olanında yer alan şu satırlar, bugün Silivri’de tutuklu bulunanların duyguları ile tam bir koşutluk gösterse gerektir:</p>
<p><strong>“….Burada vakit kendi kendine geçer. İnsan yaşamasını bilirse, hayat zor bir şey değildir. Yaşamak için, önce insanın bir mefkûresi </strong>[ideali, ülküsü] <strong>olmalı! Mefkûre tükenmez heyecanların, ümitlerin kaynağıdır. Mefkûreler millî felaketler zamanında doğar. Bugün, Türkler’in en mefkûreli olacakları zamandır…. Mefkûreli nerede olsa vaktini duygu ve heyecan içinde geçirir. Dış etkenlerin hiçbiri, onu millî ümitten yoksun bırakamaz.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn1">[1]</a><strong> </strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">BASINDA ULUSALCI SUBAYLARA KARALAMA KAMPANYASI</span></strong></p>
<p>O günlerde basının büyük bölümü işbirlikçi ve mandacıydı. Bunların yayınlarında ulusalcı subaylara karşı bir kampanya başlatılmıştı. Örneğin, <strong>Hukuk-u Beşer </strong>gazetesinin (ne ilginç değil mi, gazetenin adı “İnsan Hakları!”) 24 Mart 1919 günlü sayısında ordu komutanlarına <strong>“haydutlar”, “sefiller” </strong>deniliyor ve komutanlara milyonlarca altın ve gümüş akçe verildiği öne sürülmüş bulunuyordu. Haklarında bu iftirada bulunan komutanlardan biri de <strong>Mustafa Kemal Paşa </strong>idi.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn2">[2]</a></p>
<p>17 Nisan 1919’da bu kere <strong>İkdam </strong>gazetesi şu savı ortaya atacaktı: Hareket Ordusu 31 Mart isyanını bastırmak üzere İstanbul’a geldiğinde subaylar Yıldız Sarayı’na girmiş ve <strong>II.Abdülhamit</strong>’in mücevherleri ve parasına el koymuşlar ve bunları kendi aralarında paylaştırmışlarmış. Anımsatayım ki, <strong>Mustafa Kemal </strong>de Hareket Ordusu’ndaydı!<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn3">[3]</a></p>
<p>Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıfı <strong>Kemal Bey</strong>’in Ermenileri öldürttüğü savı ile 10 Nisan 1919’da idam edilmesi üzerine cenaze töreninde bu haksızlığa karşı duyulan tepki açığa çıkacak ve törendeki protestolara bazı subaylar da katılınca <strong>Alemdar </strong>gazetesinde <strong>Refi Cevat (Ulunay), </strong>devletin suçlu bulduğu bir “haydut”un cenazesine katılarak tepkilerini dile getiren ve devletin üniformasını taşıyan subayların yakalanarak <strong>Kemal Bey </strong>gibi yargılanmalarını isteyecekti.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn4">[4]</a></p>
<p>Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı gün, 23 Nisan 1920’de, <strong>Peyam-Sabah </strong>gazetesinde şöyle deniyordu:</p>
<p><strong>“Teşkilat-ı milliye sergerdeleri </strong>[önderleri] <strong>bir türlü idrak edemediler ve hâlâ edemiyorlar ki mütarekeden beri biz bu kûşe-i şarkta </strong>[Doğu’nun bu köşesinde] <strong>bir âmil-i sulh ve selâh </strong>[barış ve düzen etkeni] <strong>olma itibariyle beyneddüvel </strong>[devletler arasında] <strong>az çok muteber bir mevki kazanabilir ve mazideki siyaseti vesaire bütün hatalarımızı unutturabilirdik. Böyle yapmak tabiatı ile saçlarını harp ve darp değirmelerinde ağartan zorbaların elinden gelmezdi….. bu mahlûklar kadar başları ezilmek ister yılanlar tasavvur edilemez. Göze görünür, açıktan açığa düşmanlar onlara bin kere müreccahtırlar </strong>[yeğdirler]<strong>.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn5">[5]</a><strong> </strong></p>
<p><strong>Refi Cevat</strong>, ayrıca <strong>Alemdar </strong>gazetesinde çeşitli yazılarında başta <strong>Mustafa Kemal Paşa </strong>olmak<strong> </strong>üzere<strong> </strong>ulusalcı subaylara ağır hakaretler savurup durmuştu. Bunlardan birkaç örnek:</p>
<p><strong>“Para için memleketi satan bu herifler, para için babalarını bile satarlar.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn6">[6]</a><strong> “….dört baldırı çıplağın yaptığı bu delilik için memleketin tamamen mahvolmasına göz yummak doğru olmaz.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn7">[7]</a><strong> “….serseriler…. lânet olsun.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn8">[8]</a><strong> </strong></p>
<p>Bu sözler bugün “yandaş medya”nın yayınlarından hiç de farklı değildi.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">“SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ”</span></strong></p>
<p>Tıpkı bugün olduğu gibi o günlerde de yabancıların buyruğunda, onlardan beslenen ve ülkeyi bölüp parçalamak amacını güden dernekler, bugünkü deyişle de “sivil toplum örgütleri” vardı. Rum ve Ermeni Patrikhaneleri de bu amaçla hareket ediyorlardı.</p>
<p><strong>Atatürk, Nutuk</strong>’da bu konuda şöyle der:</p>
<p><strong>“….memleketin her tarafında, anasırı Hıristiyaniye </strong>[Hıristiyan unsurlar] <strong>hafî [</strong>gizli<strong>], celî </strong>[açık] <strong>hususî emel ve maksatlarının temini istihsaline, devletin bir an çökmesine sarfı mesai ediyorlar.</strong></p>
<p><strong>…..Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira heyeti ile hemfikir olarak çalışıyor….”</strong></p>
<p>Ama <strong>Atatürk</strong>’ün şu saptaması daha önemli:</p>
<p><strong>“İstanbul’dan idare olunan Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu cemiyetin maksadı, ecnebi tahtı himayesinde </strong>[yabancı koruması altında], <strong>bir Kürt hükümeti vücuda getirmekti.”</strong></p>
<p>Kürtler, aynı amaçla, Kürt kadın derneği gibi başka dernekler de kurmuşlardı.</p>
<p>Bu “sivil toplum örgütleri”inden biri üzerinde, günümüzde tıpatıp benzerleri bulunduğu için, ayrıca durmak gerekiyor: <strong>İngiliz Muhipleri Cemiyeti</strong>, yani İngilizleri Sevenler/Dostları Derneği!&#8230; Bu dernek, ister istemez, bugün Avrupa Birliği’ne âşık olanlarca kurulan dernekleri ya da vakıfları çağrıştırıyor.</p>
<p>Cemiyet’in ne olduğunu yine <strong>Nutuk’</strong>tan izleyelim:</p>
<p><strong>“Bu cemiyetin iki cephe ve mahiyeti vardı. Biri alenî cephesi ve medenî teşebbüsatla, İngiliz himayesini talep ve temine matuf idi. Diğeri hafî </strong>[gizli] <strong>ciheti idi. Asıl faaliyet bu cihette idi. Memleket dahilinde teşkilât yaparak isyan ve ihtilâl çıkarmak, şuur-u millîyi felce uğratmak, ecnebi müdahalesini teshil etmek </strong>[kolaylaştırmak] <strong>gibi hainane teşebbüsat, cemiyetin bu hafî kolu tarafından idare edilmekte idi.”</strong></p>
<p>İngilizce adı <strong>The Friends of England Association </strong>olan Cemiyet’in kuruluş tarihi, 20 Mayıs 1919. Yani, <strong>Mustafa Kemal Paşa</strong>’nın vatanı kurtarmak için Samsun’a çıkışından bir gün sonra! Kurucuları <strong>Sait Molla </strong>ile İngiliz rahip <strong>Frew. </strong>Bu rahip, İngiliz istihbarat ajanıydı ama padişah onu Osmanlı Devleti’nin nişanını vererek ödüllendirmişti.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn9">[9]</a> <strong>Tarık Zafer Tunaya</strong>, bu Cemiyet için şöyle der: <em>“İngiliz parasıyla, İngiliz kontrolu altında İngiliz politikasının savunuculuğunu üstlenmiş Türkler tarafından kurulmuştur.</em><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn10">[10]</a><em> </em>Demek ki, Avrupalılar’dan para alınarak sivil toplum örgütü kurmak yeni bir şey değilmiş!&#8230;</p>
<p>Fransız gazeteci <strong>Gaulis </strong>1921 yılında İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin faaliyetlerini öyle özetliyor: <em>“….Anadolu’da karışık unsurlar arasında taraftar bulabiliyor. Bu tahrikçi ajanlar birçok insanı öldürtüyor. Hadiseleri hep milliyetçilere mal etmek isteyecek, Adapazarı isyanını onlara karşı tertipleyecekler. Çerkesler nezdinde, Kürdistan dedikleri yerde, ayrıca feodallik ve klan rejiminin bulunduğu her yerde faaliyet gösterecekler.”</em><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn11">[11]</a><em> </em></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">MÜTAREKE BASINI VE AYDINLAR = “YANDAŞ” MEDYA VE “AYDINLAR”</span></strong></p>
<p>Bugün görüyoruz ki kendilerine her nedense “aydın” diyenler bağımsız ulusal devletlerin modasının geçtiğini, Türkiye’nin demokratikleşmesi için özellikle Avrupa Birliği’nin isteklerininin yerine getirilmesi gerektiğini yazıp çiziyorlar. Kimileri de açıkça Amerika’nın süper güç olduğu, ona karşı konulamayacağı, bu nedenle de onun dümen suyunda gidilmesi gerektiği görüşünde.</p>
<p>Avrupa Birliği’nin dayatmalarının ülkeyi ne duruma getirdiği ortada. Bu konuda ayrıca bir şey söylemeye gerek yok. Ne ki, Avrupa Birlikçilerinin düşleri bir gün gerçekleşecek ve bu arada AB de siyasal ve hukuksal örgütlenmesi tamamlayacak olsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığının son bulacağını bir sır gibi saklıyorlar. Ama kimi zaman ister istemez bu gerçeği dile getirmek zorunda kaldıkları da oluyor. Örneğin; AKP’nin <strong>Ergun Özbudun </strong>başkanlığındaki kurula hazırlattığı Anayasa taslağının genel gerekçesinde <strong>“egemenlik yetkisi” </strong>için şöyle denilmektedir: <strong>“Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik statüsü elde etmesi halinde, Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin Birliğin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır.” </strong>Bu, şu demektir: AB Parlamentosu tam anlamıyla bir yasama meclisi niteliğini kazandığı, oluşacak federal bir AB’nin de başkenti Brüksel olduğunda, bu parlamentonun çıkardığı yasalar, Türkiye’de doğrudan uygulanacak, Brüksel’deki iktidarın buyrukları ülkemizde geçerli olacaktır. Türkiye’nin bu parlamentoda nüfusu oranında temsil edilmesi de hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Çünkü, Türk temsilciler her durumda Hıristiyan büyük çoğunluk karşısında azınlıkta kalacaklardır. Bunun adı, Türkiye’nin Avrupa’nın vesayeti, emir ve komutası altına sokulmasıdır. Daha açık bir deyişle, manda yönetiminden başka bir şey değildir, hatta ondan daha da ileridir.</p>
<p><strong>Halide Edip Adıvar</strong>’ın Sivas Kongresi’ne <strong>Mustafa Kemal Paşa</strong>’ya yolladığı ve <strong>Nutuk</strong>’da yer verilen telgraftan okuyacağımız şu satırlar mandacı kafanın o günden bugüne özünde pek de değişmediğini kanıtlayacaktır:</p>
<p><strong>“…. lâzım gelen para, ihtisas ve kudrete malik değiliz ….. Tarafgirlik, cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir netice veren yeni bir hayat yaratamıyoruz….</strong></p>
<p><strong>….Filipin gibi vahşi bir memleketi bugün kendi kendini idareye kadir asrî bir makine haline koyan Amerika, bu hususta çok işimize geliyor….</strong></p>
<p><strong>….Kendimizi Amerika’ya müracaata mecbur görüyoruz….</strong></p>
<p><strong>….Sergüzeşt ve cidal </strong>[kavga] <strong>devri artık geçmiştir….”</strong></p>
<p>Bu sözler Amerikan mandası yandaşlarının görüşüydü. Bir de İngiliz mandasını isteyenler vardı. <strong>Refii Cevat </strong>bunlardan biriydi ve o da örneğin şöyle diyordu:</p>
<p><strong>“Hasta vücudumuzu iyileştirecek olan doktor, Anglo-Sakson ırkıdır, İngiltere’dir.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn12">[12]</a><strong> “Türkler’in kendi güçleri ile adam olmalarına imkan yok, yatağımıza serilmeden önce bir kere daha ellerimizi İngiltere’ye uzatalım.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn13">[13]</a><strong> </strong></p>
<p><strong>Atatürk, Nutuk’</strong>da mandacıları şu sözlerle niteler:</p>
<p><strong>“Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklâl-i tamme </strong>[tam bağımsızlığa] <strong>malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyet-i mütemeddine </strong>[uygar insanlık] <strong>muvacehesinde </strong>[karşısında] <strong>uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kesb-i liyakat edemez </strong>[hak kazanamaz.]<strong>”</strong></p>
<p>Ne acıdır ki bugün de yabancılara uşaklık edenler var.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">KÜLTÜR EMPERYALİZMİ</span></strong></p>
<p>Amerikan ya da İngiliz mandasını isteyenler, bunu sağlamak için Amerika’ya başvuranlar, bir gerçeği ya görememişlerdi ya da gördükleri halde gizlemişlerdi. Oysa, bu gerçek çok açıktı: En başta Amerika, Anadolu’da bir Kürt ve bir de Ermeni devleti kurulmasını planlamış bulunuyordu. O zaman nasıl oluyordu da, kurulması planlanan bu kukla devletlerin harita üzerinde yerleri ve sınırları da açıkça gösterilmiş iken Amerika kurtarıcı olarak görülebiliyordu? Bu soruya yanıt vermeden önce bugün Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın aynı doğrultuda çizip dağıttıkları haritaları, buna karşın düzlüğe çıkmayı yine Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın isteklerine boyun eğmede gösterilenleri anımsamak gerekir!</p>
<p>Sorunun bir yanıtı, “<strong>kültür</strong> <strong>emperyalizmi</strong>”dir. Bir başka yanıtı ise, <strong>“hıyanet”</strong>tir. Hainler üzerinde durmaya değmez. Buna karşılık, Türk ulusunu Tanzimat’tan başlayarak <strong>Atatürk</strong>’e kadar hedefine alan kültür emperyalizmi, uzunca bir süredir yine etkisini yoğunlaştırmıştır.</p>
<p>Kültür emperyalizmi, emperyalistlerin kaba kuvvetten de öte en güçlü silahlarıdır. Amacı, hedef ülkelerin insanlarını kendiliğinden emperyalizmin çıkarlarına hizmet eder duruma getirmektir. Kültür emperyalizmi, Batılılar’ın yenilmezliği ve üstünlüğü düşüncesini, üstün Avrupalı karşısında aşağılık duygusunu, ulusun kendine özgü değerlerinin anlamsızlığını, Batılılar’a benzeme isteğini, onların her zaman haklı olduğu kanısını v.b. insanlara aşılamaktır. Hedef ülkenin dili ve dini yozlaştırılır, tarihine yabancılaştırılır, etnik yapılar ön plana çıkarılır. Bunun da yolu, açtıkları okullar, kültür merkezleri, misyonerlik faaliyetleri, öğrencileri kendi ülkelerinde eğitmek, okullarda ve üniversitelerde yabancı dilde eğitim yapmak ve emperyalistlerin bakış açısını kökleştirmek, her türlü kitle iletişim aracını kullanmaktan geçer. Günümüzde bunların tümünü yeniden yaşıyoruz.</p>
<p>Tanzimat’tan başlayarak Osmanlı Devleti, tıpkı bugünkü gibi, kültür emperyalizminin uygulama alanı olmuştu. Osmanlı’da Sevr ve Mütareke yılları bu uygulamanın ne denli başarılı ve can alıcı olduğunu ortaya koymuştur. Bugün eğer kültür emperyalizminin aynı uygulamalarına bir son verilmeyecek olursa, Mütareke yıllarını yeniden yaşayacağımız kuşkusuzdur.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">YENİ BİR SEVR’E DOĞRU</span></strong></p>
<p>Sevr Antlaşması uygulanabilseydi, antlaşmanın başlıca hükümlerine göre, Osmanlı Devleti’nin elinde kalan topraklar üzerinde Kürdistan ve Ermenistan devletleri kurulacak, İzmir ve yöresi Yunanistan’a verilecekti. Ayrıca, Osmanlı Devleti’ne bırakılan toprak üzerinde de İngiltere, Fransa ve İtalya’ya nüfuz bölgeleri tanınıyordu. İstanbul uluslararası açık kent olacak, Boğazlar kendi bütçesi, yönetimi ve silahlı gücü olan bir komisyon tarafından yönetilecekti. Azınlıklara ayrıcalıklar tanınacak, askerlik yapmayacaklardı. İsterlerse Osmanlı vatandaşlığından çıkabilecekler ama yine bulundukları yerlerde yaşayabileceklerdi. Ordu, en fazla 50.700 kişi olacak, ağır silahları, uçak ve denizaltısı olmayacaktı. Donanma ise 13 küçük gemiden oluşacaktı. Fransız, İtalyan ve İngilizler’den oluşan bir malî komisyon devletin gelir ve giderlerini denetleyecek ve düzenleyecekti.</p>
<p>Bilindiği üzere, TBMM bu antlaşmayı imzalayanları ve onaylayanları 19 Ağustos 1919’da <strong>“vatan haini” </strong>ilan ederek, antlaşmayı tanımadığını belirtecektir.</p>
<p>Bugüne gelelim.</p>
<p>Bir kere bir Kürdistan devletinin kurulma süreci başlamış bulunmaktadır.</p>
<p>Çıkarılan kimi yasalarla neredeyse Türkiye’nin tümü bir bakıma Avrupa Birliği’nin nüfuz bölgesi durumuna gelmek üzeredir.</p>
<p>Yeni yeni azınlıklar yaratılmakta ve bunlara ayrıcalıklar tanınması istenmektedir.</p>
<p>TSK’nın mevcudunun azaltılması gündeme getirilmiştir.</p>
<p>Devletin gelir ve giderleri IMF’nin denetimi altındadır.</p>
<p>Açıkçası, Sevr’in kapısı bir kez daha aralanmıştır!&#8230;</p>
<p>Ne var ki, AB’nin bazı dayatmaları, Sevr’de yer almayan yeni yapılanmaları da gündeme getirmiş bulunuyor.</p>
<p>Osmanlı Devleti, hangi süreçten geçerek yaşamını Sevr ile sonuçlandırdı?</p>
<p>Bu soruya verilecek yanıt, ibret verici olduğu kadar, son çeyrek yüzyıldır Türkiye’de yaşananlara da ışık tutacaktır.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">BALTA LİMANI TİCARET ANTLAŞMASI</span></strong></p>
<p>1838 yılına gelinceye değin, Osmanlı Devleti’nin daha da sömürgeleştirilmesini engelleyen bazı kısıtlamalar vardı. Bunların başında da Osmanlı toprakları üzerinde yabancıların iç ticaret yapamamaları, ithal edilen malların iç pazarda satışının ancak Osmanlı vatandaşlarınca yapılması geliyordu. Bir başka engel ise, “yed-i vahit” denilen tekel yöntemiydi. Buna göre bazı malların üretim, alım-satım hakkı yerli tacirlere bir tekel olarak verilmekte ve bu doğal olarak en başta İngiliz çıkarlarını engellemekteydi. Ayrıca, İngiltere gümrük resimlerinden de yakınmaktaydı. İşte, İngiltere’nin isteği ve <strong>Mustafa Reşit Paşa’</strong>nın çabaları ile 16 Ağustos 1838’de bütün bu engelleri kaldıran ve gümrük resimlerinde indirimler yapan ya da bazılarını kaldıran <strong>Balta Limanı Ticaret</strong> <strong>Antlaşması</strong> önce İngiltere ile imzalanacak, arkasından buna öteki Avrupa devletleri de katılacaktı.</p>
<p>AB’ne gireceğiz diye imzaladığımız <strong>Gümrük Birliği Antlaşması </strong>ile bu antlaşma fazlasıyla benzerlik göstermektedir.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn14">[14]</a> Sonuçları da hiç farklı olmayacaktır.</p>
<p>Bu antlaşma ile devlet ekonomik bağımsızlığını yitirmiş, devletin bağımsız dış ticaret politikası izlemesi olanağı ortadan kalkmış, sanayileşme engellenmiş, ticaret yabancı egemenliğine geçmiş, tarımsal üretim yabancı sanayi malları karşısında gerilemiş, işçi ve tüccar yoksullaşmış, hazine gelirleri azalmış ve dış borçlanmanın yolu açılmıştır.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn15">[15]</a></p>
<p>Antlaşma sonrası yaşanan bu gelişmeleri doğrudan gözlemlenerek <strong>Eugene Morel </strong>tarafından yazılan ve 1866 yılında yazılan <strong>Türkiye Ve Reformları </strong>adlı kitapta durum şöyle dile getirilmiş bulunuyor: <em>“1838 Antlaşması’nın sonucu üretimi felce uğratmak, çiftçinin gelirini azaltmak, kısacası tarıma zarar vermek oldu.”</em><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn16">[16]</a><em> </em><strong>Prof.Dr.Yusuf Kemal Tengirşek </strong>de, Osmanlı yöneticilerinin, <em>“….bu muahedenin neticede memleketin sanayini belini doğrultamaz hale getireceğini, devletin başına Düyûn-u Umûmîye idaresi gibi bir bela musallat edeceğini” </em>sezememiş olduklarını belirtmektedir <strong>Prof.Dr.Niyazi Berkes</strong>’e göre ise, bu antlaşma, <em>“tarihimizdeki ilk satılık memleket vesikasıdır.”</em><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn17">[17]</a><em> </em></p>
<p>Gümrük Birliği Antlaşması’nın <strong>Tansu Çiller</strong>’in Başbakan, <strong>Murat Karayalçın</strong>’ın da Dışişleri Bakanı olduğu dönemde imzalandığını belirtmeden geçmeyelim.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">1839 GÜLHANE HATTI </span></strong></p>
<p>Bilindiği gibi, Tanzimat adı verilen dönem 1839 Gülhane Hattı ile başlamıştır. Bu Hat’ta birtakım iyileştirilmeler yapılacağı bildirilmekte, ayrıca can ve mal güvenliği ile vicdan özgürlüğünün tanınacağı açıklanmaktadır. Müslüman olsun ya da olmasın bütün Osmanlı vatandaşlarının bu hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanacağı da öngörülmekteydi. Vergilerin yükümlülerin gelirlerine göre alınacağı, kanunsuz vergi toplanmayacağı açıklanmaktaydı. Tüm Osmanlı vatandaşları da ayırımsız olarak askerlik yapacaklardı.</p>
<p>Hatt’ın metni okunduğunda bunun kişi hak ve özgürlükleri açısından son olumlu ve yerinde olduğu düşünülebilir. Ancak, bu Hat ile birlikte, bir kere bundan böyle yapılacak tüm “Islahat”ın Türk halkı için değil, gayrimüslim uyruklar için olmasının temeli atılmış olmaktadır. İkincisi, Hat, Avrupa devletlerinin İstanbul’da bulunan elçileri çağrılarak onlara okunmuş, bildirilmiştir. O kadar ki, Hat’ta eski düzenin değiştiğine ve Osmanlı uyruklarına yeni haklar tanındığına yabancı devletlerin elçilerinin tanık olmaları gerektiği açıklanmış bulunmaktadır:</p>
<p><strong>“….düvel-i mütehabbe dahi </strong>[dost devletler de] <strong>bu usulün inşallah-ı Taalâ ilelebed bekasına şahid olmak üzere Dersaadetimizde mukim bilcümle süferaya </strong>[sefirlere / elçilere] <strong>dahi resmen bildirilsin.”</strong></p>
<p>Yabancı devlet elçilerinin devletin kendi vatandaşlarına tanıyacağı hak ve özgürlüklere tanık olmaları istemek, devleti küçük düşürmek olması bir yana, devleti yabancı devletlerin ipoteği altına sokmak demekti.</p>
<p>Bugün ikide birde AB devletlerinin elçilerine ziyafet verip de AB yolunda Türkiye’nin ne güzel ilerlediğini anlatmanın bundan bir farkı var mıdır?</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">1856 ISLAHAT FERMANI</span></strong></p>
<p>1853-1856 Kırım Savaşı bitiminde, başta İngiltere olmak üzere Osmanlı Devleti’nin bu savaştaki müttefiklerin isteği üzerine 1839’daki gayrımüslim Osmanlılar’a tanınan hakları pekiştiren ve dahası bunlara ayrıcalıklar ekleyen <strong>Islahat Fermanı </strong>ilan edilmiştir. Ferman’da:</p>
<p><strong>“Devlet-i âliyyemizin şanına muvaffak </strong>[uygun] <strong>ve milel-i mütemeddine </strong>[uygar uluslar arasında] <strong>bihakkın </strong>[hakkı ile] <strong>haiz olduğu mevki-i âli ve mühime </strong>[yüksek ve önemli yere] <strong>lâyık olan hâlin kemale isâli </strong>[yetkinliğe / olgunluğa ulaştırılması] <strong>için şimdiye kadar vaz’ ve tesisine muvaffak olduğum nizamat-ı cedide-i hayriyenin </strong>[hayırlı yeni düzenlemelerin] <strong>ez ser-i nev tekit ve tevali </strong>[yeni baştan iyileştirip pekiştirmek<strong>….” </strong>için bu fermanın çıkarıldığı açıklanmakta ve hemen arkasından da, <strong>“….müttefik-i hass-ı bahir-ül-ihlâsımız olan </strong>[parlak kurtuluşumuzda öz müttefikimiz olan] <strong>düvel-i mufahhamanın </strong>[ulu / büyük devletlerin] <strong>himmet ü muâvenet-i hayırhâhaneleri eseri olmak üzere </strong>[hizmet ve iyiliksever yardımlarının eseri / sonucu olmak üzere] <strong>Devlet-i âliyyemizin bu kere binâyetillâhî Taalâ haricen hukuk-ı seniyyesi bir kat daha teekküt eylediğine </strong>[dışta yüksek hukuku bir kat daha pekiştiğine göre]<strong>….” </strong>ülke içinde de Osmanlı uyruklarının durumlarının daha da iyileştirileceği belirtilmekteydi.</p>
<p>1856 Fermanı’nın en dikkate değer yönü, Osmanlı Devleti’nin <strong>“Avrupalı sayılmak” </strong>isteğidir. Ferman’ın yukarıya alınan ilk bölümü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Artık, bir Avrupa devleti olmak, Osmanlı yöneticilerinin başta gelen bir amacıdır ve bunun için de her türlü ödünün verilmesinden kaçınılmayacaktır. Tıpkı bugünkü gibi…</p>
<p>İkinci bir yön de, Osmanlı Hıristiyanları’na ve bu arada Yahudileri’ne tanınan ayrıcalıklar ve toplum olarak örgütlenme hakkıdır. Bir kere, patrikler görevlerini ölünceye değin sürdüreceklerdir. Bundan böyle, patriklere, ruhban sınıfından olanlara ve <strong>“cemaat başıları”</strong>na devletçe aylık bağlanacaktır. Ayrıca, bu cemaatlere devletçe uygun bir gelir sağlanacaktır. En önemlisi ise, Ferman’da gayrımüslim cemaatlerin cemaat işlerinin yönetiminin ruhbanı ve halkı arasında seçilmiş temsilcilerden oluşan bir meclise bırakılmış olmasıdır. Bu hak ve ayrıcalık, Türkler’e tanınmış değildi. Bu nedenle, Türkler ile Osmanlı Hıristiyan ve Yahudileri arasında tam anlamıyla bir eşitsizlik demekti. Bu nedenle, <strong>Sadri Maksudî Arsal, </strong>Tanzimat fermanları karşısında Türkler’in ve Osmanlı’daki öteki halklarının durumlarını karşılaştırırken Türkler’in <strong><em>resmen </em></strong>ikinci sınıf insan durumuna indirildiğini belirtir. Şunu da ekleyeyim ki, Osmanlı gayrımüslimlerine tanınan bu ayrıcalıklar onların ulus olarak örgütlenmelerini ve bilinçlenmelerini sağlamış, buna karşılık Türkler’e bu olanak verilmemiştir. <strong>Prof.Dr.Bülent Tanör</strong>, bu fermanı Osmanlı gayrımüslimlerinin <em>“kendilerinin ilan etmediği bir ‘bağımsızlık bildirisi’”</em> olarak nitelendirmektedir.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn18">[18]</a></p>
<p>Bugün kimi Kürt kökenli vatandaşlarımıza tanınan ayrıcalıklar ve henüz ne olduğunu bilmediğimiz <strong>“Kürt açılımı” </strong>da ola ki, bu vatandaşlarımızın kendilerinin değil, ama Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin onlar adına ilan ettikleri bir bağımsızlık bildirisinin hiç olmazsa ön hazırlığı mıdır acaba!?</p>
<p>Tanzimat’ın mimarı <strong>Mustafa Reşit Paşa</strong>’dır. Bakın o bile kendi eserinden yakınacak ve diyecektir ki:</p>
<p><strong>“Hıristiyanlar bir şey yapmamış iken bu kadar imtiyazata </strong>[ayrıcalığa] <strong>nail oldukları halde ben bu Millet’ten ve Devlet-i âliyyenin bunca senelik vükâlasından </strong>[vekilinden / bakanından] <strong>bulunduğum halde efkârımı </strong>[fikirlerimi / düşüncelerimi] <strong>serbest söyleyecek kadar imtiyazım olmasın mı?”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn19">[19]</a><strong> </strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">YABANCI DEVLETLERİN OSMANLI’NIN İÇİŞLERİNE KARIŞMALARI</span></strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’ni Sevr’ götüren süreçte önemli bir gelişim de Avrupa devletlerinin, devletin içişlerine burunları sokmaları, elçilerin devleti yönetir duruma gelmeleridir.</p>
<p>Bir kere Tanzimat döneminde elçilerin Osmanlı yöneticileri ile nasıl içli dışlı olduklarına ilk önemli örnek, dönemin ünlü devlet adamı <strong>Mustafa Reşit Paşa</strong>’nın birkaç kez görevden alınıp yeniden göreve getirilmesidir. Paşa’nın 1841’de görevden alınmasında İngiliz elçisi <strong>Ponsonby</strong>’nin, 1846’da yeniden Hariciye Nazırlığı’na getirilmesinde de o tarihteki İngiliz elçisi <strong>Canning</strong>’in belirleyici olduğu bilinir. En iyisi, bu iş nasıl kotarılmış <strong>Canning</strong>’in kendisinden dinleyelim:</p>
<p><strong>“Reşit Paşa’nın işbaşına getirilmesinin bu bakımdan çok hayırlı olacağına inanıyordum. 1845’te Baltalimanı’nındaki görüşmelerimizde sık sık buluşmayı kararlaştırmıştık. Gelgelelim açıkta bir devlet adamı Türkiye’de ayağını denk almayı bilmeliydi; yabancı bir diplomatla münasebeti şüpheye yol açacağından başka birinin evinde gizlice buluşuyorduk. Bu görüşmelerin sonucu olarak kabinede değişmeler yapıldı….”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn20">[20]</a><strong> </strong></p>
<p><strong>Canning, </strong>1845 yılı içinde eşine yazdığı bir mektupta da şöyle diyordu:</p>
<p><strong>“Paris’ten ayrılmadan bu mektup eline geçecek olursa, Reşit Paşa’ya bir haber yollayıver! Onun için elimden geleni yapıyorum. Son değişikliklerden sonra dönmesi mümkün olacak galiba. Şimdilik ihtiyatlı davransın.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn21">[21]</a><strong> </strong></p>
<p><strong>Canning</strong>’in 9 Temmuz 1853’te de yine eşine yazdığı mektupta şu satırlar yer alacaktı:</p>
<p><strong>“Osmanlı hükümeti apansız değişiverdi. Reşit’le Sadrazam azledildi. O saat padişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn22">[22]</a><strong> </strong></p>
<p>Aynı elçinin 15 Nisan 1854 tarihli mektubundan:</p>
<p><strong>“….iki paşanın cezalandırılmasında ısrar ettim, Vazifelerinden geri çağrıldılar, ceza da görecekler….”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn23">[23]</a><strong> </strong></p>
<p>Günümüzdeki değişiklik, İngiltere’nin yerini Amerika’nın almış olmasıdır!&#8230; Ama bu arada DSP, MHP ve ANAP koalisyonunda AB’nin dayatmalarına karşı çıktıkları için MHP’li iki bakanın görevlerinden ayrılmak zorunda kaldığını da unutmamak gerekir…</p>
<p>Elçilik ve konsolosluk tercümanlarının hemen tümü ya Ermeni ya da Rum’du. Bunlar, Osmanlı vatandaşı olmalarına karşın diplomatik bağışıklıklardan yararlanıyorlardı ve hizmetinde oldukları elçilerinkine yakın bir etkinlik kazanarak efendileri gibi Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışır olmuşlardı. İş o kerte çığrından çıkmıştı ki, <strong>Ziya Paşa</strong>, 12 Temmuz 1869 günlü ve yurt dışında yayınlanan Hürriyet gazetesinde şöyle yazacaktı:</p>
<p><strong>“….bir tercümanın saray-ı hümayuna gidüp birkaç söz söylemesi ile bir sadrazamın azledildiği ve diğerinin bir ifadesi ile aherinin Hariciye Nezaretine tayin olunduğu defaat ile vukubuldu. Bir tercümanın Hariciye Nazırının yazı tepsisi üzerinden kalemi alup nazırın eline vererek istediği kelimeyi yazdığı ….nice kere görüldü.”</strong></p>
<p>Tercümanı böyle yaparsa efendisi elçi ne yapmaz ki: <strong>“….ve bir sefir sadrazamla görüşmek için Babıâli’ye gelerek sadarete </strong>[sadrazama] <strong>mahsus sandalyanın üzerine kurulup oturduğu ve sadrazam olan zat anın karşısındaki misafir sandalyasında ecnebi gibi büzülüp oturduğu….” </strong>da yine “nice kere” görülecekti.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn24">[24]</a></p>
<p>Ne var ki, Avrupa devletleri ve onların yerli işbirlikçileri bu kadarla yetinecek değillerdi. Bu nedenle de, <strong>Tanzimat </strong>adlı kitabında <strong>Engelhardt</strong>’ın belirttiğine göre; Rus elçisi <strong>Prens Garçakof</strong>, 1856 Fermanı’ndan 10 yıl sonra bu ferman için <strong>“on yıl önce verilmiş ve hâlâ ödenmemiş bir çek” </strong>demiş bulunuyor.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn25">[25]</a> Üstelik, 29 Eylül 1869 günlü Times gazetesi, Osmanlı hükümetlerinin ancak yabancıların malî çıkarlarını korudukları sürece iş başında kalabileceklerini yazmakta hiçbir sakınca görmüyordu.</p>
<p>Tarih, işte böyle “tekerrür” eder.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">YABANCILARA TOPRAK SATIŞI</span></strong></p>
<p>Açıkça görüldüğü üzere, Osmanlı Devleti yöneticilerinin Sevr Antlaşmasını imzalamakta bir sakınca görmemelerine olanak sağlayan gelişmelerin ve mandacı kafa yapısını ortaya çıkaran sürecin temeli, 1839’da atılmış, 1856’da daha da kök salmıştır. Ancak, olumsuzluklar bu kadar değildir. Tanzimat’ta gerçekleştirilen “reformlar”ın hemen hemen tümü emperyalist devletlerin istekleri ve çıkarları doğrultusunda yaşama geçirilmiştir. Bunlardan biri de, yabancılara toprak satışı ile ilgili olan düzenlemelerdir.</p>
<p>Örneğin;  İngilizler’in 1860’da Babıâli’ye verdikleri bir projeye göre yabancılara yerli halk için söz konusu olan yükümlülüklere bağlı olmaksızın hazine mallarını satın alabilmeleri hakkı tanınması istenmiştir.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn26">[26]</a> Fransa da 1867 Şubatında hükümete verdiği bir nota ile vakıf sisteminin kaldırılması ve özel mülkiyetin geliştirilip yaygınlaştırılması bildirilmiştir.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn27">[27]</a> 12 Şubat 1856 günlü Times gazetesinde şu satırların yer almış olması döneme ayrıca ışık tutacaktır:</p>
<p><strong>“Ecnebilerin arazi iştirası </strong>[satın alması] <strong>için mevcut bütün manilerin izalesi </strong>[kaldırılması] <strong>ve sağlam bir malî sistemle yollara ve limanlara yatırılan sermayenin temini için karşılık tesisi büyük neticelerini en seri elde ettiren siyasî faaliyetlerdir. Önümüzde zengin ve işlenmemiş bir memleket var, garp sanayi bunu elde edebilir.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn28">[28]</a><strong> </strong></p>
<p>Bu ortamda Osmanlı Devleti 1858’de çıkardığı <strong>Arazi Kanunnâmesi </strong>ile toprak üzerindeki devlet mülkiyeti kaldırarak özel mülkiyeti getirecektir. Ancak, yine de yabancıların eskiden devlete ait olan topraklar üzerinde mülkiyeti tanımamıştı. Ne var ki, baskılar sonucu Kanunnâme’de yapılan değişiklikler sonucunda yabancılara bu hak da çok geçmeden tanınacaktır. Sonunda özellikle Ege bölgesinde geniş ve verimli tarım alanları yabancıların mülkiyetine geçecektir.</p>
<p>Cumhuriyet döneminde de yabancıların köylerde (kırsal kesimde) toprak satın almaları yasaktı. Ancak, Arazi Kanunnâmesi’nde sonradan yapılan değişiklikler gibi, AKP’nin yaptığı yasal değişikliklerle onlara bu hak tanınmış oldu.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">DIŞ BORÇLANMA</span></strong></p>
<p>1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması’nın uygulanması ve kötü yönetim, kaçınılmaz bir biçimde devletin Avrupa devletlerine borçlanması ile sonuçlanmıştır. Ancak, yine de 1854 yılına gelinceye değin bir dış borç yoktu. Kırım Savaşı’na denk  gelen bu tarihten sonra ise dış borçlar çığ gibi büyüyecek; devlet, <strong>Abdülmecit</strong> döneminde 16.540.700, <strong>Abdülaziz </strong>döneminde de 97.708.820 olmak üzere toplam olarak 114.249.520 Osmanlı lirası borç altına sokulacaktır.</p>
<p>Böylece de, Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerinde ve onun yanı başında ikinci bir devlet gibi ortaya çıkacak olan <strong>Düyûn-u Umumiye İdaresi</strong>’nin (Genel Borçlar İdaresi’nin) temelleri atılmış olacaktı. Bu kuruluş, alacağını tahsil etmek için devletin gelirlerine el koymuştu. İstanbul’daki genel merkez binası (bugünkü İstanbul Erkek Lisesi), başbakanlık binasından (bugünkü İstanbul valilik binası) daha büyük ve görkemliydi. Bu yolla devletin egemenlik hakkına da ortak olmuş bulunuyordu. Tütün üretiminden elde edilen devlet gelirine de el koyan Düyûn-u Umumiye, tütün kaçakçılığını önlemek için silahlı bir güç de oluşturacaktı.</p>
<p>Bugün Türkiye’nin dış borçlarının ne büyük boyutlara ulaştığını herkes biliyor. Bu açıdan bakılınca, devlete borç veren İMF ile Düyûn-u Umumiye İdaresi arasındaki benzerlik çok açıktır. Şu farkla ki, IMF, henüz devletin gelirlerine el koymamış, emrinde silahlı bir güç örgütlememiş bulunuyor!&#8230;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">İŞ ÇEVRELERİ</span></strong></p>
<p>Bu dönemde varlık kazanan iş çevrelerine de kısaca değinmek gerekiyor. Ki bunların çoğu işgal yıllarında karşımıza işbirlikçi olarak çıkacaklardır!&#8230;</p>
<p><strong>Prof.Dr.Mümtaz Soysal</strong>, bunların niteliğini özlü bir biçimde belirtmiş bulunuyor:</p>
<p><em>“Fermanların hiçbirinde herhangi bir yatırım bulunmamasına ve hepsinin Padişahla yöneticilerdeki iyi niyete bırakılmış olmasına karşın, gerideki asıl zorlayıcı gücün dış baskı olduğu besbelli. Artık Osmanlı İmparatorluğu iyiden iyiye yarı-sömürge durumuna kararlı bulunan batılı devletler, sömürmeleri için istedikleri iç düzeni ve elverişli ticaret ortamını yaratmaya çalışmakta, batılı sermaye çevreleri, Osmanlı topraklarındaki yabancıların ve onlara bağlı yerli uzantıların güvenlikle iş görmelerini kolaylaştırmak için, en başta İngiltere’nin baskısıyla, çeşitli önlemlerin alınmasını istemektedirler. İlk bakışta birer ‘ıslahat’ önlemi gibi gözüken bütün bu adımların en önemli sonucu, çoğunlukla tatlısu Frenklerinden, Hıristiyan ya da Musevî azınlıklardan oluşan ve ‘komprador’luk yanı ağır basan, yani dış sermayenin yerli işbirlikçisi durumunda olan bir burjuvazinin yaratılması olmuştur</em>.”<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn29">[29]</a><em> </em></p>
<p><strong>Prof.Dr.Gülten Kazgan</strong>, çok yerinde olarak, Tanzimat’la başlayan dönem için <strong>“Birinci Küreselleşme” </strong>demektedir.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn30">[30]</a> Bugün küreselleşmenin ne anlama geldiğini artık yaşayarak öğrendik. O zaman, Tanzimat’la başlayan ilk küreselleşmenin de ne anlama gelmiş olduğunu kolayca kestirebiliriz.</p>
<p>1900’lü yıllara gelindiğinde sermayenin Osmanlı Devleti’ni oluşturan halklar arasındaki dağılımı yüzde olarak şöyle olmuştur: Türk 15, Rum 50, Ermeni 15, Yahudi 10, Yabancı uyruk 10.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn31">[31]</a> Öte yandan, Levantenler (Osmanlı ülkesine sürekli olarak yerleşmiş bulunan Avrupalılar) ve Osmanlı Hıristiyanları banka, sanayi ve ticaret kurumlarının %80’ine sahip bulunuyorlardı.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn32">[32]</a></p>
<p>Bugün ise sanayi kuruluşlarımızı, büyük işletmelerimizi ve bankalarımızı yabancılara devredip duruyoruz.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">OSMANLI ÜST KİMLİĞİ VE BUGÜNKÜ ÜST KİMLİK SAVI</span></strong></p>
<p>Bugün <strong>“Türk vatandaşlığı” </strong>yerine <strong>“Türkiyelilik” </strong>ya da “<strong>anayasal</strong> <strong>vatandaşlık</strong>” kavramının geçirilmesini isteyen ve bu kavramları bir “<strong>üst</strong>-<strong>kimlik</strong>” olarak ortaya atan çevrelerin bu girişimleri ile, XIX. yüzyıl boyunca ve XX.yüzyılın başlarında resmî ideolojisi olan <strong>“Osmanlılık” </strong>kavramı arasındaki koşutluk tartışmasız bir durumdur.</p>
<p>Çok etnik guruplu ve çok dinli bir devlet olan Osmanlı Devleti’ni yönetenler ve kimi eli kalem tutanlar, artık çöküş sürecine girmiş olan devleti ayakta tutmak amacı ile <strong>“Osmanlılık” </strong>ideolojisine sıkı sıkıya sarılmışlardı. Bu anlayışına göre; Osmanlı Devleti, çeşitli halklardan oluşmuştu ama, bunlar hep birlikte Osmanlı ulusunu oluşturuyorlardı. Osmanlı olarak çıkarları birdi. Hepsi, Osmanlı ulusunu oluşturan unsurlardı. Aralarında devlet açısından hiçbir fark yoktu. Başka bir deyişle, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Çerkesler, Boşnaklar, Araplar, Arnavutlar, Türkler v.b. hep birlikte Osmanlı idiler. Böylece, “<strong>Osmanlı</strong>” kavramının <strong>“Türk” </strong>demek olmadığı vurgulanmış oluyor, bu nedenle de bu etnik gurupların devletten kopmayacakları sanılıyordu. Ve eğer bir Türk ulusalcılığı ortaya atılırsa öteki halkların da ulusalcılık yapacakları düşünülüyor, bunun da devletin parçalanması ile sonuçlanacağı varsayılıyordu. Örneğin; İttihat Ve Terakki’nin önde gelenlerinden <strong>Tunalı Hilmi</strong>’ye göre, <strong>“Osmanlılık, Türklük demek değildir. Ne kimseye zarar verir ne de bir milliyete dokunur; böyle olunca, Osmanlı olmayacak kim bulunur?”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn33">[33]</a></p>
<p><strong>Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları </strong>kitabında Osmanlılık için şöyle der:</p>
<p><strong>“Bu milletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de millî bir ad isteme! Millî bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk vatanımı kaybederim korkusu ile ‘Vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir içtimaî zümreye mensup değilim’ demeğe mecbur edilmişti.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn34">[34]</a><strong> </strong></p>
<p><strong>Osmanlılık</strong>’ın ne anlama geldiğini işgal sırasında Divan-ı Harb-ı Örfi’de Türkçülük yaptığı suçlaması ile yargılanan <strong>Ziya Gökalp</strong>’e mahkeme başkanının yönelttiği sorular çok daha açık bir biçimde ortaya koyar:</p>
<p><strong>“Bu anâsır-ı gayr-i müslimeyi </strong>[Müslüman olmayan unsurları] <strong>bazı gûna </strong>[değişik] <strong>hissiyata sürüklemez mi?”</strong></p>
<p><strong>“Osmanlılık birçok milletlerden teşekkül ettiği </strong>[oluştuğu] <strong>için onların beynindeki </strong>[arasındaki] <strong>rabıtayı takviye etmek icap eder. Yalnız içlerinden birini intihap edip de </strong>[seçip de] <strong>onların milliyetini meydana koymaya </strong>[yani, Türk ulusu üzerinde durmaya] <strong>say etmek </strong>[çalışmak] <strong>tabiîdir ki diğer anasırın </strong>[unsurların / halkların] <strong>hattâ Müslüman olan diğer unsurların </strong>[yani, Araplar, Kürtler gibilerinin] <strong>inkisâr-ı kalbini mucip olmaz mı? </strong>[kalplerini kırmaya neden olmaz mı?<strong>”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn35">[35]</a><strong> </strong></p>
<p>Oysa, Türkler dışındaki halklar Osmanlılık ideolojisini hiç de ciddiye almamışlardır, hatta alay konusu bile yapmışlardır. Kaldı ki, bu kavramı devletten kopmanın bir aracı olarak kullanmışlardır. Osmanlı Mebusan Meclisi’ndeki Rum mebuslardan <strong>Boşo Efendi</strong>’nin, <strong>“Benim Osmanlılığım Osmanlı Bankasının Osmanlılığı kadardır” </strong>sözü tarihe geçmiştir. Bilindiği gibi, Osmanlı Bankası bir Fransız bankası idi. Yine örneğin; Rum Patrikhanesi’nin Adliye Ve Mezahip [Mezhepler] Nezaretine gönderdiği bir yazıda açıkça, <strong>“Osmanlı milliyeti bir tabir-i lisanî </strong>[dilde bir deyiş] <strong>ise de hakikati halde gayrımevcuttur </strong>[gerçekte yoktur].” diyebilmiştir.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn36">[36]</a></p>
<p><strong>Talat Paşa</strong>, anılarında Osmanlılık anlayışının sonucunu şu sözlerle belirtmiş bulunuyor:</p>
<p><strong>“Bu prensibi temin maksadı ile Jön Türkler, Araplar, Yunanlılar, Arnavutlar, Türkler vesaire gibi yurttaki bütün milletleri birleştirmeyi başarabilecekleri zannediyorlardı. Fakat ihtilali </strong>[1908 devrimini] <strong>takip eden hadiseler maalesef bambaşka bir çehre gösterdi.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn37">[37]</a><strong> </strong></p>
<p>Gerçekten de, Osmanlılık anlayışı devleti ayakta tutmak şöyle dursun, dağılmasında önemli bir etken olmuştur. Hele I.Dünya Savaşı sırasında <strong>“Osmanlı vatandaşı”</strong> <strong>Ermeniler’</strong>in,<strong> </strong>savaşın<strong> </strong>bitiminde işgal yıllarında <strong>“Osmanlı vatandaşı” Hıristiyanlar’</strong>ın başta<strong> </strong>Rumlar olmak üzere ihanetleri tarihin sayfalarına yazılmıştır. Türkler, ancak ulusal bir devlet çatısı altında varlıklarını sürdürebilirlerdi. Nitekim, öyle de olmuştur. Bugün ise, devletimizi yönetenler, tarihten hiç ders almamışçasına bir üst-kimlik anlayışını yeniden gündeme taşımış, <strong>Ne mutlu Türküm </strong>sözünden duydukları rahatsızlığı dile getirmiş, okullarda içilen anttaki “<strong>Türküm</strong>” sözcüğünün kaldırılmasını istemiş bulunuyorlar. Şu sözler ise, <strong>Recep Tayip Erdoğan</strong>’ın:</p>
<p><strong><em>“Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik gurup yaşamakta. Bu 27 etnik gurubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. ‘Türkiye Türklerindir’ gibi tezler yanlıştır.”</em></strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn38">[38]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p>Bu noktada anımsamak gerekir ki, Birinci Dünya Savaşı sırasında ordumuzu arkadan vuran ve Türk halkını katleden Ermeni çete reislerinden <strong>Pastırmacıyan </strong>ve <strong>Papazyan </strong>Osmanlı Mebusan Meclisi’nde mebus (milletvekili) idiler. Balkan Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin Hariciye Nazırı olan <strong>Gabriel Nuradunkyan Efendi </strong>ise, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında, Türkiye’den toprak isteyen Ermeni heyetinin başında <strong>İsmet Paşa</strong>’nın karşısına çıkacaktır. Onun içindir ki, <strong>Ziya Gökalp</strong>, Türk ulusalcılığının çarpıcı bir anlatımı olan ve Türk’ün vatanında <strong>“çarşısında dönen bütün sermaye”</strong>nin Türk’ün olmasının özlemini dile getirdiği şiirinde diyecektir ki:</p>
<p><strong>Meb’usanı temiz, orda Boşoların yeri yok</strong></p>
<p><strong>Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın.</strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">1876 ANAYASASI</span></strong></p>
<p><strong>“Osmanlı” </strong>üst-kimlik anlayışı, 1876 Anayasası’nda 8. ve 17. maddelerinde anayasal düzeyde anlatımını bulmuştur. Ayrıca, bu anayasa ile Osmanlı gayrımüslimlerine tanınan ayrıcalıklar da genişletilmiştir. Bu anayasa üzerinde ayrıca durmayacağım. Buna karşılık, <strong>Atatürk</strong>’ün bu anayasa için TBMM kürsüsünden 1 Aralık 1921’de söylediklerini, bugünlerde AKP’nin yeni bir anayasa yapmak istediğini de göz önüne alarak, burada anmakla yetiniyorum:</p>
<p><strong>“Artık Avrupalılar bu Devlet-i Osmaniye’nin başlı başına kendisini idareye gayrı muktedir </strong>[iktidarsız / yeteneksiz] <strong>telâkki edilmesi lâzım geldiğini ve binaenaleyh taht-ı vesayete </strong>[vesayet altına] <strong>almak icap ettiğini kati bir surette beyan ettiler …. İşte o zaman, efendiler, bir paşanın taht-ı riyasetinde </strong>[başkanlığı altında] <strong>üçü Hıristiyan olmak üzere on altı memur, on ulema ve iki askerden mürekkep </strong>[oluşan] <strong>bir heyet Babıâli’de toplandı (<em>Elindeki Kanun-u Esasî’yi </em></strong>[Anayasa’yı] <strong><em>irae ile </em></strong>[göstererek]) <strong>ve bu kitabı yazdı! Bu kitap milleti memnun etmek için milletin arzu ve âmal-ı hakikîyesi </strong>[gerçek emelleri] <strong>için müspet, maddî mâkes-i tecelli değildir </strong>[yani, bunları yansıtmamaktadır]<strong>. Efendiler bu kitap düşmanlarımızı muvakkaten </strong>[bir süre için / geçici olarak] <strong>olsun memnun etmek gayesini gözetmiş bir kitaptır …. bu kitabın mahiyetinin, millet ile, hâkimiyet ile, irade-i milliye ile hiç alâkası yoktur …. Efendiler, bu kitap, üstündeki unvan ile milleti senelerce aldatan ve aldattıkça girive-i izmihlâle </strong>[dağılıp çökme yoluna] <strong>sevk eden bir kitaptan başka bir şey değildir. <em>(Paçavra sesleri) </em>Bir paçavradır efendiler.”</strong><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn39">[39]</a><strong> </strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">AŞAĞILIK DUYGUSU</span></strong></p>
<p>Kültür emperyalizminin hedef ülke insanları üzerinde nasıl bir aşağılık duygusu yarattığına daha önce değinmiştim. İşte, bu duygu, Tanzimat döneminde Osmanlı yöneticilerinde ve çoğu aydınında kendisini açıkça gösterir. Bu yöneticiler ve “aydınlar”, kendilerini Batılılar’dan aşağı ve değersiz görmeye, onlar karşısında eziklik duymaya, özgüvenlerini yitirmeye başlamışlardır. Bu duygu, üstün ve değerli gördüklerine boyun eğme, onlara elden geldiğince öykünme, onların biçtiği doğruluk, haklılık ve adalet ölçütlerine göre davranma, yaltaklanma v.b. biçimlerde günlük yaşamda anlatımını bulur. Üstün görülenlere teslimiyet içine girilir.</p>
<p>Günümüz açısından konuya bakarsak, Amerika “süper güç”tür, ona karşı konulamaz. Avrupalılar üstün bir uygarlığın temsilcisidirler, o nedenle de onların her dedikleri doğrudur, örneğin Amerikalılar ve Avrupalılar Irak’a saldırdıklarında haklı olan onlardır. Bizim tarihten kopup gelen ulusal kimliğimiz ilkeldir, Avrupalılar’ın değer yargılarına sahip olmalıyız. Batılılar ile aramızda bir sorun çıkacak olsa, suçlu olan biziz. Ermenilere karşı soykırım yaptığımızı söylüyorlarsa, doğrudur. Batı dünyası içinde yer almalıyız, yoksa yitip gideriz. Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın emperyalist olduğunu öne sürmek büyük yanılgıdır, onlar sadece dünyaya barış ve düzen getirmek için çabalamaktadırlar, v.b..</p>
<p>Öncelikle, bu durum dilimize nasıl yansımış, onu anımsayalım. Tanzimat döneminde iki yeni kavram varlık kazanmıştır: <strong>Alafranga </strong>ve <strong>alaturka</strong>! Alafranga, Frenk gibi, alaturka da Türk gibi olmak demektir. Alaturka sözcüğünü, bir şeyi beğendiğimizde, övdüğümüzde, onun ne denli çağdaş ve ileri olduğunu anlatmak istediğimizde kullanırız. Alaturka sözcüğü ise, tam tersi anlam taşır. Açıkçası, Frenk gibi olmak “iyi”, Türk gibi olmak “kötü” bir şeydir! Bu sözcüklerin dilimizde bu anlamlara gelmesi, utanç verici olmalı.</p>
<p><strong>Prof.Dr.Ziyaeddin Fındıkoğlu</strong> bu konuda şu saptamayı yapmış bulunuyor:</p>
<p><em>“….Tanzimat sıralarına gelinceye kadar, kolektif Türk ruhiyatında, imparatorluk ideolojisinin ve edebiyatının madûnluğu </em>[aşağı olması] <em>hissi henüz vazıh olarak belirmemişti.Tanzimat’tan önceki kanaat, yalnız teknikte üstün bir Avrupa ile karşılaşıldığı merkezinde idi. Tanzimat’la beraber ve daha sonraları hem teknikte, hem tefekkür </em>[fikir / düşünce] <em>ve tahassüs </em>[duygu / algılama] <em>tarzında üstün ve yukarı bir Avrupa hayali, gittikçe büyüdü ve genişledi. Bu hayal karşısında bir ‘parmak ısırma’ halet-i ruhiyesi </em>[ruh hali / psikolojisi] <em>kendini gösterdi…. Tanzimat’ın psikolojisi üzerinde yapılacak ikinci teşhis, edebî ve fikrî madûnluk duygusunun </em>[aşağılık duygusunun] <em>mevcudiyetini göstermektedir.”</em><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn40">[40]</a><em> </em></p>
<p>Tanzimat döneminde yaşananların tanığı olan <strong>Engelhardt</strong>, Tanzimat’ı <em>“Avrupa’nın gerçekleştirdiği manevî bir fetih” </em>olduğunu söyler.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn41">[41]</a> Yine aynı yazara göre, birkaçı dışında Tanzimat dönemi yöneticilerinde <em>“az çok belirgin bir aşağılık kompleksi” </em>bulunmuştur.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn42">[42]</a> Aynı olguyu <strong>Prof.Dr.Tarık Zafer Tunaya </strong>da, <em>“Osmanlı Devleti, bu hat </em>[1839 Hattı] <em>ile, batının üstünlüğünü resmen tanımıştır. Hatta batı karşısında bir çeşit aşağılık duygusuna kapılmıştır.” </em>diyerek dile getirmektedir.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn43">[43]</a></p>
<p>Tıpkı bugünkü gibi.</p>
<p>Bu söylenenleri bir örnekle biraz açalım. Tanzimat’ın ortaya çıkardığı “aydın” tipi, artık Türk yemeklerini bile küçümseyecektir. Bu nedenle de Mekteb-i Tıbbiye hocalarından <strong>Mehmet Kail Efendi, Melceüt Tevahin</strong> adlı bir yemek kitabı kaleme alacak ve kitabının önsözünde, geleneksel yemeklerimizin artık yetersiz kaldığını belirterek Batılılar’dan yeni bir<strong> “cuisine”</strong> (mutfak) almamız gerektiği için kitabını yazdığını belirtecektir.<a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftn44">[44]</a></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">TARİH YİNELENİYOR…</span></strong></p>
<p>Osmanlı’yı Sevr’e götüren son yüzyılı ile Türkiye’nin içinde bulunduğu zaman diliminde görülen koşutluklar çok belirgindir.</p>
<p>Osmanlı yöneticileri, Avrupalı sayılmak düşü ile ülkeyi sömürgeleştirmek pahasına ödün üzerine ödün verip durmuşlardı. Bugün de AB düşü ile aynı şey yapılıyor.</p>
<p>Batılılar, Osmanlı Devleti’ni oluşturan Türk ulusu dışındaki  etnik guruplar için ayrıcalık üstüne ayrıcalık tanınmasını dayatıp sağlamışlardı. Bugün de aynı dayatmalar var.</p>
<p>Ermeni sorununda Batılılar’ın dünkü ve bugünkü tutumları arasında hiçbir başkalık bulunmuyor.</p>
<p>Osmanlı-Yunan uyuşmazlıklarında Batılılar hep Yunanistan’ın arkasında olmuşlardı. Bugün de öyle. O dönemde yaşanan Girit sorunu ve sonunda da Girit’in elden çıkarılması ile Kıbrıs sorunu ve buna ilişkin gelişmelerde Batılı devletlerin tutumu ile bugün yaşananlar bütünüyle koşutluk gösteriyor.</p>
<p>Dün de başında Halife olan sözüm ona bir dinci iktidar vardı, bugün de öyle. Tek fark, henüz bir halifemiz yok ama buna duyulan özlem açıkça dile getiriliyor. Ne var ki, dün iktidar, nasıl Hıristiyanlar’ın çizdiği yolda yürümüş ise, bugünkü dinciler de Hıristiyanlar’ın sözünden çıkmıyor.</p>
<p>Bu arada, dün Türkler dışında tüm etnik gurupların sözümona insan haklarının takipçisi olan Batılılar, Türkler’in de insan oldukları hiç uslarına getirmiyorlardı. Bugün de öyle.</p>
<p>Türk toprakları üzerinde bir Kürt devleti kurma planı ise, uygulanmaya konulmak üzere.</p>
<p>Bu aynılıklar neredeyse saymakla bitmez.</p>
<p>Ama kendimize şu soruyu sormalıyız: Neden? Bu sorunun en genel yanıtı, emperyalizmin, küreselleşmenin önünde bir engel oluşturan ulus-devletlerin parçalanıp bölünmesi isteğidir. Bir başka neden ise, Millî Mücadele sonucunda emperyalizme indirilen darbenin öcünün alınmak istenmesidir. Kuşkusuz, daha başka nedenler de var ama tümünü burada anmak bu incelemenin sınırlarını aşmak demek olacaktır.</p>
<p>Ama şu kadarını söyleyeyim ki, “modernize edilmiş” bir Osmanlı eyalet sistemi modeli geçerli kılınmak istenmekte ama bunun önündeki engelin de Atatürkçüler olduğu bilinmekte, bu arada da Osmanlı’nın çok ulusluluğunu ve etnik guruplara tanıdığı haklar ve ayrıcalıklar övülmektedir. Sanırım, bu kadarı bile, AB’nin dayatmalarının, BOP’un, yeni anayasa yapma girişimlerinin, çıkarılan ve giderek federal bir devlet altyapısını hazırlayan yasaların içyüzünü daha bir açıklıkla ortaya koymaktadır. Bu arada, ucu açık iddianamelerle “Atatürkçü engel”in de neden bertaraf edilmek istendiği bu açıdan da açığa çıkmaktadır.</p>
<p>Ne ki, unutmamalıyız: Yinelenen tarihin son aşaması henüz yaşanmamıştır, daha önümüzdedir. Bugün gerçi bir <strong>Gazi Mustafa Kemal Paşa</strong>’mız yoksa da, o, izleyeceğimiz yolu dünden bugüne aydınlatıyor</p>
<hr size="1" /><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref1">[1]</a> ZİYA GÖKALP: <strong>Hürriyet’e</strong> <strong>Mektuplar</strong>; Toker yyn., İstanbul, 2005, s.34-35.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref2">[2]</a> Mustafa Kemal Paşa’nın bu yayına tepkisi ve yanıtı, sonraki gelişmeler için bkz. ÖMER SAMİ COŞAR: <strong>“1919’da Mustafa Kemal Ve İstanbul Basını”</strong>; Milliyet, 19-23 Mayıs 1968.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref3">[3]</a> Aynı yerde.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref4">[4]</a> ALPAY KABACALI: <strong>“Mütareke İstanbul’unda İşbirlikçi Basın”</strong>; Cumhuriyet, 8-11 Ekim 1995, 9 Ekim 1995.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref5">[5]</a> FAİK REŞİT UNAT: <strong>“23 Nisan 1920 Tarihli İki Gazete”</strong>, Ülkü, 1 Mayıs 1942.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref6">[6]</a> “<strong>Salâh-ı Mevcudiyet İçün</strong>”; 26 Temmuz 1920.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref7">[7]</a> “<strong>Her Şey Mahvoldu, Yalnız Namus</strong>”; 19 Mayıs 1920.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref8">[8]</a> <strong>“Korktuğumuz Başımıza Geldi”</strong>; 26 Haziran 1920.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref9">[9]</a> MUSA ÇADIRCI: <strong>“İngiliz Muhipler Cemiyeti’ne İlişkin Belgeler”</strong>; Atatürkçü Bilinç, Ocak 1994, sayı 1, s.80-84.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref10">[10]</a> <strong>Türkiye’de Siyasî Partiler, </strong>C.II; Hürriyet Vakfı yyn., İstanbul, 1986, s. 474.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref11">[11]</a> BERTHE G. GAULIS: <strong>Çankaya Akşamları</strong>; Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2001, C.I, s.93.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref12">[12]</a> <strong>“Kimi İstiyoruz?”</strong>; Alemdar, 19 Mayıs 1919.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref13">[13]</a> <strong>“İngiltere’yi İstiyoruz”</strong>; Alemdar, 21 Mayıs 1919.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref14">[14]</a> Bu konuda örneğin bkz. SEMİH KALKANOĞLU: <strong>“Osmanlı’da Ticaret Antlaşmaları Ve… Gümrük Birliği”</strong>; Strateji, Eylül 1995.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref15">[15]</a> Bkz.Prof.Dr.CİHAN DURA<strong>: “1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması Ve Çöküş”; </strong>Gazete Müdafaa-i Hukuk, 2 Şubat 2001.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref16">[16]</a> çev. S.Belli, Süreç yyn., İstanbul, 1984, s.115.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref17">[17]</a> <strong>Batıcılık, Ulusçuluk Ve Toplumsal Devrimler”</strong>; Yön, 5 Mart 1965.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref18">[18]</a> <strong>Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri</strong>; 9.basım, Yapı Kredi yyn., İstanbul, 2002, s.97.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref19">[19]</a> AHMED CEVDET PAŞA: <strong>Tezakir</strong>; TTK yyn., Ankara, C.I, 1953, s.68.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref20">[20]</a> STANLEY LANE POOLE: <strong>Lord Stratford Canning’in Türkiye Anıları</strong>; 3.basım, TVY yyn., İstanbul, 1999, s.98.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref21">[21]</a> Aynı yerde, s.140.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref22">[22]</a> Aynı yerde, s.104.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref23">[23]</a> Aynı yerde, s.163.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref24">[24]</a> Aynı gazete.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref25">[25]</a> çev. Ayla Düz, Milliyet yyn., İstanbul, 1976, s.194.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref26">[26]</a> ENGELHARDT: s.109.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref27">[27]</a> Aynı yerde, s.136.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref28">[28]</a> DONALD C. BLAISDELL: <strong>Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa Malî Kontrolü</strong>; çev. Hazım Atıf Kuyucak, İstanbul, 1940, s.45.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref29">[29]</a> <strong>Anayasanın Anlamı</strong>; 8.basım, Gerçek yyn., İstanbul, 1990, s.29.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref30">[30]</a> <strong>Tanzimat’tan XXI.Yüzyıla Türkiye Ekonomisi – Birinci Küreselleşmeden İkinci Küreselleşmeye</strong>; Altın Kitaplar yyn., İstanbul, 1999.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref31">[31]</a> TEVFİK ÇAVDAR: <strong>Osmanlıların Yarı-Sömürge Oluşu</strong>; Ant yyn., İstanbul, 1970, s.115.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref32">[32]</a> Aynı yerde, s.110.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref33">[33]</a> ENVER ZİYA KARAL: <strong>Osmanlı Tarihi</strong>; C. VIII, TTK yyn., Ankara, 1962, s.530.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref34">[34]</a> 3.basım, Varlık yyn., İstanbul, 1958, s.34.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref35">[35]</a> Yargılama tutanağı, CELAL BAYAR: <strong>Ben de Yazdım</strong>; 2.basım, İstanbul, 1967, C.II, s.440-443.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref36">[36]</a> Tanin, 16 Şubat 1326.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref37">[37]</a> <strong>Talat Paşanın Hatıraları</strong>; yayınlayan Hüseyin Cahit Yalçın, İstanbul, 1949, s.15.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref38">[38]</a> METİN SEVER – CEM DİZDAR: <strong>2.Cumhuriyet Tartışmaları</strong>; Başak yyn., Ankara, 1993,  s.422.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref39">[39]</a> <strong>Atatürk’ün Söylev Ve Demeçleri;</strong> C.I: TBMM’nde Ve CHP Kurultaylarında (1919-1938); Türk İnkılâp Enstitüsü yyn., İstanbul, 1945, s.200-202.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref40">[40]</a> <strong>“Fransız İhtilâli Ve Tanzimat”</strong>; Tanzimat’ın 100.Yılı, C.I, s.103.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref41">[41]</a> a.g.k.,s.194.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref42">[42]</a> Aynı yerde,s.165.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref43">[43]</a> <strong>Türkiye’nin Siyasi Hayatında</strong> <strong>Batılılaşma Hareketleri</strong>; İstanbul, 1960, s.32.</p>
<p><a href="http://www.mudafaaihukuk.com/134_yetkin.htm#_ftnref44">[44]</a> HİLMİ ZİYA ÜLKEN: <strong>“Tanzimat’tan Sonra Fikir Hareketleri”</strong>; Tanzimat-I, s.769.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/sevr-yeniden-dun-yeniden-yasaniyor-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk olsa kurşuna dizerdi&#8230;</title>
		<link>http://www.addisparta.org/ataturk-olsa-kursuna-dizerdi.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/ataturk-olsa-kursuna-dizerdi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Feb 2010 14:48:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2629</guid>
		<description><![CDATA[Süleymaniye’de yaşanan ve Türk milletini derinden yaralayan “çuval alçaklığı”na imza atan ABD’li komutanın Ankara’ya davet edilmesi Türk tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Rezil Amerikalı, devleti yönetenler tarafından hiç bir şey olmamış gibi karşılanıp dostça kucaklandı. Biri de çıkıp, ‘Sen Türk askerine bu alçaklığı nasıl yaparsın’ diye hesap sor(a)madı&#8230;
Bu gaflet ve duyarsızlık bana Milli Mücâdele [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Süleymaniye’de yaşanan ve Türk milletini derinden yaralayan “çuval alçaklığı”na imza atan ABD’li komutanın Ankara’ya davet edilmesi Türk tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Rezil Amerikalı, devleti yönetenler tarafından hiç bir şey olmamış gibi karşılanıp dostça kucaklandı. Biri de çıkıp, ‘Sen Türk askerine bu alçaklığı nasıl yaparsın’ diye hesap sor(a)madı&#8230;<br />
Bu gaflet ve duyarsızlık bana Milli Mücâdele tarihimizdeki önemli bir olayı hatırlattı.<br />
Bilindiği gibi İstanbul’un işgali yıllarında böyle çok trajik bir olay yaşanmış ve bu felaketten Atatürk’ün dahiyane bir müdahalesi ile alnımızın akı ile çıkmıştık. Bu başarı aynı zamanda İngiliz gururunun ve İngiliz haşmetinin de unutulmaz bir yenilgisi olmuştur. İşgal yıllarında İngilizler eş zamanlı olarak Meclis-i Mebusan’ı basmışlar, süngü kuvveti ile tutukladıkları bazı milletvekillerini Bekirağa Bölüğüne tıkmışlardı. Burada aynı zamanda Türk ordu kumandanı paşalarımız, Türk gazetecileri ile sözde Ermeni tehciri ve soykırımı sorumluları da tutuklu bulunuyorlardı.<span id="more-2629"></span> <br />
İngilizler, buradaki tutukluların milli mücadeleci güçler tarafından kurtarılıp Anadolu’ya kaçırılacağı istihbaratı üzerine tedbir alırlar. Ellerinde bulunan bu tutuklu zevatı Malta Adası’na sürgün ederler. Bunların içinde Ermeni tehcirine karışmış bulunan zevatın Malta’da infaz edilecekleri de ilân olunur.<br />
İçlerinde Ziya Gökalp, Mithat Şükrü Bleda (İttihat ve Terakki Umumî Kâtibi),<br />
Said Halim Paşa (İttihat ve Terakki Sadrazamı), Şükrü Kaya (daha sonra Dahiliye Nazırı), Fethi Okyar (Eski Nazırlardan), Hüseyin Cahid Yalçın (gazeteci başyazar), Ahmet Emin (gazeteci başyazar) ve başkaca çok önemli zevat yanında Birinci Dünya Savaşı sırasındaki İngiliz cephelerinde, Çanakkale’de yine onlara karşı savaşanlar ve ünlü Medine müdafii Fahreddin Paşa da vardı.</p>
<p><strong>İngiliz casusunu Ankara’da astı</strong><br />
İngilizlerin bu emrivakisinin İstanbul’daki gizli telgraf merkezi aracılığı ile Mustafa Kemal Paşa’ya duyurulduğu sırada Yunan işgal kuvvetlerinin Ankara’yı hedef alan saldırı hareketi de başlamak üzeredir. O sırada Ankara’da yargılanıp idama mahkum edilen ünlü İngiliz casusu Hintli Mustafa Sagir’in infazı da gündemdedir. Halide Edip, Atatürk’e rica eder ve der ki:<br />
“- Aziz Paşam. Şu ana kadar karşımızda açık düşman olarak Yunanlılar vardı. Şimdi bu idamı gerçekleştirirsek İngilizler devreye girerler, başımıza yeni gaileler açarlar. İdamı durdurunuz.”<br />
Mustafa Kemal Paşa:<br />
 “- Hanımefendi, İngilizlerin hangi işte parmağı yok ki? Bu idam İngilizlere rağmen icra edilecektir. İşte o kadar!..” karşılığını verir.<br />
Ve Atatürk’ü öldürmek için Ankara’ya İngilizlerin çok özel olarak hazırlayıp gönderdikleri Hint asıllı casus Mustafa Sagir, Karaoğlan çarşısında idam edilir. Buna bir misilleme olarak da algılanabilecek olay hemen İngilizler tarafından devreye sokulur: Sayıları ellinin üzerinde olan Türk devlet adamı ve Türk Paşaları ile Türk sadrazamı Ermeni tehciri ve soykırım suçlaması ile Malta’da idam edileceklerdir. Çeşitli Batı kaynaklarından bu haber Ankara’ya ulaşır. İngilizler zamanlamayı iyi yaptıkları inancındadır. Çünkü onların emrindeki Yunan kuvvetleri Ankara’yı hedef alan büyük saldırı hareketine başlamak üzeredir. Atatürk’ün başında böylesine büyük bir gaile var iken Malta sürgünlerini ve orada idamı hazırlanan Türk aydınlarını kim düşünebilir ki?<br />
Ankara önlerinde yeryüzündeki son Türk devletinin son kalesi savunulmaktadır. Ülkenin üçte ikisi işgal altında inlemektedir. Amma bir anda Atatürk’ün büyük bir atılımı ile kriz çözülür. O sırada İran yolu ile Erzurum’a gelen bir İngiliz kurmay heyeti oradan Trabzon’a inecek ve orada yanlarına Azerbaycan’da Ruslarla yapılan savaşlarda Ruslara esir düşen ve sonra serbest bırakılan İngiliz subaylarını da yanlarına alarak Londra’ya gideceklerdir. Mustafa Kemal derhal bunların tevkif edilip hapsedilmelerini sağlar. Daha başkaca bölgelerden tutuklanan ve Ankara’da bulunan İngiliz subaylarını da içine alan esirlerin kurşuna dizileceğini ilân eder.</p>
<p><strong>Avrupa ve dünya şoke oldu</strong><br />
İngiltere’ye bir kesin uyarı gibi ulaşan haberde; Malta sürgünlerinin tümünün serbest bırakılmaları, aksine bir davranış durumunda esir tutulan İngiliz subaylarının on gün içinde kurşuna dizilerek infaz edilecekleri majestelerinin hükümetine bildirilir. Ankara’dan gelen bu haber önce Avrupa’yı, daha sonra da bütün dünya ayağa kaldırır. Daha önce Ankara’da İngilizlerin müdahalesine rağmen iki İngiliz casusunu korkmadan idam etmesi Mustafa Kemal Paşa’nın ne kadar kararlı ve söylediğini yapan bir lider olduğunu göstermiştir. Malta tutuklularının serbest bırakılması yetmez. Bunların doğrudan -isteyenlerin kendi iradeleri ile- Ankara’ya ulaşmaları lâzımdır. O da sağlanır ve ondan sonra Mustafa Kemal esir İngiliz subayları serbest bırakılır. Ankara’ya gelen bu Türk esirlerinden Rauf Orbay Başbakan, Şükrü Kaya İçişleri Bakanı, Fethi Okyar ve sekiz arkadaşı da çeşitli Bakanlıklara atanmışlardır.</p>
<p>Muhiddin NALBANTOĞLU</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/ataturk-olsa-kursuna-dizerdi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu Yazı Bir Kamu Hukuku Profesörünün Türk Kamuoyuna Uyarısıdır.</title>
		<link>http://www.addisparta.org/bu-yazi-bir-kamu-hukuku-profesorunun-turk-kamuoyuna-uyarisidir.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/bu-yazi-bir-kamu-hukuku-profesorunun-turk-kamuoyuna-uyarisidir.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Feb 2010 12:46:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2626</guid>
		<description><![CDATA[



 Türkiye Cumhuriyeti Tasfiye Ediliyor
Bu Yazı Bir Kamu Hukuku Profesörünün Türk Kamuoyuna Uyarısıdır.
Türkiye, son yıllarda sürekli olarak dıştan dayatılan reformlarla uğraşmak zorunda bırakılıyor. Birilerinin çok acelesi olduğu için, bir an önce istedikleri aşamaya gelebilmek için dışarıdan içeriye doğru sürekli olarak bir inisiyatif yönlendirmesi yapmaktadırlar. Böylesi dışmerkezli bir emperyalist oyuna bütünüyle Türk toplumu alet edilmek istenirken Türk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td>
<h2> Türkiye Cumhuriyeti Tasfiye Ediliyor</h2>
<h2>Bu Yazı Bir Kamu Hukuku Profesörünün Türk Kamuoyuna Uyarısıdır.</h2>
<h2>Türkiye, son yıllarda sürekli olarak dıştan dayatılan reformlarla uğraşmak zorunda bırakılıyor. Birilerinin çok acelesi olduğu için, bir an önce istedikleri aşamaya gelebilmek için dışarıdan içeriye doğru sürekli olarak bir inisiyatif yönlendirmesi yapmaktadırlar. Böylesi dışmerkezli bir emperyalist oyuna bütünüyle Türk toplumu alet edilmek istenirken Türk ekonomisinin köşe başlarını tutan kadrolarla medyada etkili olan işbirlikçi mandacı gruplar, ülkemizi böylesi bir maceraya doğru el birliği ile sürüklemektedirler. Yüzyıllar önceden hazırlanmış bir plan ve bu doğrultudaki proje uğruna büyük bir ulusal kurtuluş savaşı vererek kurmuş olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti tasfiye edilmektedir. Bu gerçek artık saklanamayacak kadar açık ve net bir biçimde Türk kamuoyunda kesinlik kazanmıştır. <span id="more-2626"></span></p>
<p>Hiç kimse cumhuriyet yıkıcılığı ya da Türkiye düşmanlığı yaptığını kabul etmiyor. Her şey &#8220;değişim&#8221; kavramı içerisinde ve Türk devleti dıştan zorlanan bir plan dâhilinde çözülmeye mahkûm ediliyor. Değişim sözcüğünün sihirli görünümünün arkasına sığınan ikinci cumhuriyetçiler, maddeci işbirlikçiler, alt kimlikçi federasyoncular, ılımlı İslamcı görünümlü şeriatçılar, emperyalizm ve Siyonizm ile her türlü işbirliğine açık olan oportünistler koalisyonu elbirliği ile Atatürk&#8217;ün cumhuriyetine saldırmaktalar ve kültürel alt kimlikçilik dış desteklerle hortlatıldığı gibi kayıt dışı ekonominin sağladığı olanaklarla yer altı ilişkileri doğrultusunda birçok mafya ve benzeri hukuk dışı çıkar örgütlenmelerinin de gündeme geldiği görülmektedir. Kurtlar Vadisi gibi televizyon dizileri ile böylesine hukuk dışı bir yapılanma iç ve dış menfaat çevreleri tarafından hem özendirilmekte hem de desteklenmektedir.</p>
<p>Böylesine olumsuz bir süreç içinde ülkenin birliği ve bütünlüğü tehlike altına sürüklenmekte, yetmiş beş milyonluk bir milletin gelecek güvencesini sağlamakla görevli Türk devleti her gün biraz daha gerileyerek devre dışı kalmaktadır. Bu aşamada Türkiye&#8217;yi yöneten bir zihniyet, yeni dönemin plan çalışmalarında devletin küçültülmesini ana hedef olarak ilan etmektedir. Bu tür bir hedef belirleme, şimdiye kadar yarısı tasfiye edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin geri kalan diğer yarısının da tasfiye edilmek istendiğinin en açık göstergesidir. Sürekli olarak dış baskılarla iyice küçülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceği ile ilgili planlama çalışmalarına devletin küçültülmesi ana hedef olarak belirlenirse, bu gelecekte Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ulusal ve üniter yapısının ortadan kaldırılmak istendiğinin en açık göstergesi olarak anlaşılmasıdır. Çünkü OECD istatistiklerine göre; Avrupa ve Amerika gibi kıtalardaki batı ülkelerine oranla en küçük devlet Türkiye Cumhuriyeti&#8217;dir. Batı ülkelerinde devletin ekonomideki ağırlığı ortalama olarak yüzde 40 ya da 50 oranında olmasına rağmen, Türkiye&#8217;deki devletin ekonomideki büyüklüğü son yıllarda yüzde 20&#8242;lerden yüzde 10&#8242;lara doğru küçülmüştür. Kendi devletlerini güçlü ve büyük tutan batılı emperyal ülkeler sıra Türkiye&#8217;ye gelince, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bugünkü mirasçısı Türkiye&#8217;yi daha da küçültmenin yollarını aramaktadırlar. Avrupa Birliği sürecinde yani bir Yugoslavya modeli yaratarak Türkiye&#8217;nin ülkesini bir Sevr haritasına dönüştürmek isteyenler, bu doğrultuda devletin küçültülmesi için sürekli olarak baskı yapmaktadırlar. Avrupa Birliği&#8217;ne paralel olarak IMF ve Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşlar da Türk devletinin küçültülmesi için devletin yetkili organlarını baskı altında tutmaktadırlar.</p>
<p>Kabuk devlet suçlamaları ile medyadaki papağanlarını Türk devletinin üzerine süren emperyal merkezler kendi devletlerini daha da büyütmenin arayışı içindedirler. Bu doğrultuda dünyanın her bölgesini sömürge durumuna düşürürlerken, Türkiye&#8217;yi de iyice küçülterek çeşitli eyaletlere bölebilmenin çabası içindedirler. Büyük Avrupa, Büyük Ortadoğu, Büyük İsrail gibi dünyanın merkezini içine alacak bölgesel federasyon planlarına Türkiye&#8217;nin ülkesini merkez yapmak isterlerken, bu ülkenin üzerinde kurulu bulunan Türk devletinin ortadan kaldırılmasına giden yolu açmak istemektedirler. Demokrasi, küreselleşme, değişim gibi sihirli sözcüklerle Türk Devleti yavaş yavaş ortadan kaldırılmakta, gelecekte bir dış destekli federasyona giden yol açılmaya çalışılmaktadır. Batılı merkezlerin hepsi bu doğrultuda çalışırken, Yugoslavya&#8217;dan sonra dünyanın merkezinde kurulmuş olan Türk devleti de tasfiye edilmek istenmektedir. Son yıllarda reform adı altında gündeme getirilen bütün yasal düzenlemelerinin devletin merkezi gücünü ortadan kaldırdığı, parçalı bir yapıyı ortaya çıkarabilmek üzere merkezin yetkilerinin sürekli olarak yerel yönetimlere devredildiği artık iyice görülmektedir. Tablo kesin hatları ile belli olduğuna göre, Türk devletinin geleceğine bir büyük ulusal kurtuluş savaşı vermiş olan Türk milleti karar verecektir. Türk milleti ulusal ve üniter cumhuriyet devleti tasfiye edilirken, bu gidişe bir dur diyecek, ulusal egemenliğine sahip çıkarak yeni yüzyılda da bağımsız Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin çatısı altında yaşamını sürdürecektir. Artık devleti ve cumhuriyeti ortadan kaldırmakta olan bu reform görünümlü deforme sürecine Türk Milleti acilen &#8220;dur&#8221; demelidir.</p>
<p>Not: Bu yazı bir kamu hukuku profesörünün Türk kamuoyuna uyarısıdır.</p>
<p>Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN</h2>
</td>
</tr>
<tr>
<td>
<h2> </h2>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<h2> </h2>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/bu-yazi-bir-kamu-hukuku-profesorunun-turk-kamuoyuna-uyarisidir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DİLİNİZİ Mİ YUTTUNUZ?</title>
		<link>http://www.addisparta.org/dilinizi-mi-yuttunuz.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/dilinizi-mi-yuttunuz.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Feb 2010 15:22:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2622</guid>
		<description><![CDATA[Sivil Toplum Örgütü: Mesleki ve Toplumsal sorunları, araştıran, inceleyen,  onları bilimsel raporlar haline getiren, ayrıca devleti yönetenlerle, kendi üyeleri ve kamuoyu ile paylaşan örgütlerdir. Aynı zamanda, demokratikleşmenin ve kişi hak ve özgürlüklerinin gelişmesine, Lâik Cumhuriyete, Sosyal Hukuk Devletine, Bağımsızlığımıza ve kadın-erkek eşitliğine sahip çıkıp savunması gereken kuruluşlardır. Bunlar benim tespitlerim. Bir tespitim daha var; Önümüzdeki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sivil Toplum Örgütü: Mesleki ve Toplumsal sorunları, araştıran, inceleyen,  onları bilimsel raporlar haline getiren, ayrıca devleti yönetenlerle, kendi üyeleri ve kamuoyu ile paylaşan örgütlerdir. Aynı zamanda, demokratikleşmenin ve kişi hak ve özgürlüklerinin gelişmesine, Lâik Cumhuriyete, Sosyal Hukuk Devletine, Bağımsızlığımıza ve kadın-erkek eşitliğine sahip çıkıp savunması gereken kuruluşlardır. Bunlar benim tespitlerim. Bir tespitim daha var; Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin önündeki en büyük bela, EMPERYALİZMLE İŞBİRLİĞİNE GİREN DİNCİ GERİCİLERDEN  gelecektir. Bu iki tespitten sonra bu gün  ülkemizin belli başlı problemlerini başlıklarıyla sıralayalım;</p>
<p>*İRTİCA bundan böyle iç tehdit olarak sayılmayacak. Devletin tehdit öncelikleri değiştirilecek.<span id="more-2622"></span></p>
<p>*Ekonomik durum, özellikle dar gelirliler, çiftçiler, küçük esnaf için çok zor şartlarda gelişiyor. Her 4 gençten biri işsiz. Üretim durma noktasında.  Sosyal barış büyük risk altında.</p>
<p>*Ülkemizin Güneydoğu bölgesinde oynanan oyunlar, bölünme tehlikesini ciddi halde arttırıyor. Barzani’yi baş tacı yapan AKP ve BDP’ liler, Türk Ordusundan nefret ediyorlar.</p>
<p>*Genel Kurmay Başkanı; “ Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı, asimetrik psikolojik harekat var, tehdit altındayız” diye basın toplantısı yapıyor.</p>
<p>*Yargıtay Başkanı; “ Yüksek yargıda yangın var, ateş bacayı sardı, baskı altındayız” diyor.</p>
<p>*Kozmik Oda’da arama yapılıyor. Yandaş medya Türkiye’yi ayağa kaldırıyor, mahkeme “kanunsuz hiçbir belge yoktur” diye karar veriyor, kimseden tık yok.</p>
<p>*Başbakan; “Güneydoğu’da her yerden kemik fışkırıyor, kemik kuyuları var” diyor. Araştırmalar yapılıyor, Adli Tıp Kurumu açıklıyor, “bulunan kemikler hayvan kemiğidir”. Devletine İFTİRA edenlerin yüzleri kızarmıyor,utanmıyorlar. Namus iflas etmiş.</p>
<p>*Başbakan Yardımcısı “ağlayan kaşar” B. Arınç; Bana suikast yapıldı, adam kağıdı yuttu” diye TV’lerde göz yaşı döküyor, mahkeme  herkesi serbest bırakıyor, kendi devletinden özür dileyen yok. Haysiyetler yerlerde sürünüyor.</p>
<p>*Medyada yasa dışı el değiştirmeler, devlet gücünü kullanarak kanunsuz  servet transferleri yapılıyor. Tarikat ve cemaatlere sonsuz hoşgörü ve devlette kadrolaşma serbest, Milli Ordumuza şüphe ve saldırı.</p>
<p>Bunlar da benim tespitlerim. Ülkenin içinde bulunduğu durum da bu. Bu belirlemelerin doğru olmadığını iddia eden sivil toplum örgütü varsa onarla diledikleri yerde tartışmaya hazırım. Şimdi, bazı “BÜYÜK ve GÜÇLÜ” Sivil Toplum Örgütlerinin “YÜREKLİ” Başkanlarının son zamanlarda verdikleri beyanatları sizlerle paylaşmak istiyorum;</p>
<p>*TÜSİAD; Tüsiad yeni görev değişikliği yaptı. Eski Başkanın AKP Hükümeti tarafından perişan edilmesinden sonra, herhalde çekindiklerinden, Türkiye’nin önde gelen iş adamları görev almayı istemediler. Bu yeni yönetim kadrosu ile koskoca Tüsiad, AKP’ye  “KURBAN” verildi.  Ülkenin bu sıkıntılı döneminde, kamuoyuna yön verecek açıklamalar ve Lâik Cumhuriyete sahip çıkacak çalışmalar beklemek, yaz aylarında kar yağışı beklemekle eşdeğerdir.</p>
<p>*SENDİKALAR; AKP’ nin güdümündeki sendikalar neredeyse işçileri azarlayacak beyanatlar veriyorlar. AKP’nin vergi ve çalışma müfettişleri ile tehdit ettiği diğer sendikalarda, işçilerinin haklarını koruyor(muş) gibi  yapıyorlar. Sesleri ancak kendilerinin duyacağı kadar çıkabiliyor.</p>
<p>*TOBB;  Türk Toplumunun ileride çok şey beklediği Başkan Hisarcıklıoğlu, Başbakan Recep abisine biat  ettiği günden beri sadece Türk Ordusunun Komutanlarına  anlamadan, dinlemeden  hakaret etmesiyle sesini duyurdu. Şimdilerde “Fıkıh” dersleri almakta, elinde  99’luk tespihiyle,sıkıntı içinde olan üyelerine  “sabır duası” dağıtmaktadır. Fiyakası bozulan başkanı, Atıl AKKAN bile kurtaramaz.</p>
<p>*ATO;  Cesur Başkan Sinan Aygün’ü her hafta yaptığı aydınlatıcı ekonomik toplantılardan ve TV konuşmalarından hatırlıyoruz. Yeri göğü titretirdi Sinen pardon Sinan Başkan. Sonra 15 gün gözaltında alındı, 2,5 Milyon Euro’su kayboldu. İş ortağı  TOBB Başkanının, “dokunmayın ortağıma, generaller var gidin onları tutuklayın” diye feryat etmesiyle serbest  kaldı.  O günden beri ara ki Sinan Başkanı bulasın.  Dün bu sessizliğini bozdu ve 1,5 yıldır ilk açıklamasını yaptı; “Türkiye bu yıl Nükleer Enerji Santralinin temelini atmalıdır, yoksa 2023 yılında enerji sıkıntısına düşeriz”.  Bravo Başkan,  sanki Enerji Bakanı mübarek! Sinan Başkan ya adam gibi, alıştığımız gibi konuş ya sus, ya da onurunla istifa et, paralarını saymaya devam et.</p>
<p>*İTO; İstanbul Ticaret Odasının Başkanı Murat Yalçıntaş, Nevzat Yalçıntaş Hocanın oğludur. Bu sebeple AKP ve İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin desteği ile seçildi.  Ağzı baştan mühürlüdür. AKP’yi destekleyecek bir şey bulamadığından susmaktadır.</p>
<p>*İZTO; Ülkenin geleceği ve Lâik Cumhuriyete sahip çıkmada sınıfta kalan Ekrem Başkan, Ahmet Çalık’ı İZTO’da parlatmaya çalışmakla üstüne tüy dikti. Hedef saptırmada çok profesyonel olan Başkan son günlerde, Türkiye ile Kıbrıs Rum Kesimi arasındaki sorunları çözdü, yetinmedi Sisam’la aramızda “SEVGİ ÇEMBERİ ”oluşturma çalışmalarına başladı. İzmir’de kaç işyeri kapandı, haberin var mı, Sayın Başkan? İZTO Başkanı değil, Yunanistan temsilcisi sanki.</p>
<p>Yukarıda saydığım, Sivil Toplum Örgütleri Başkanlarının bilmesi gereken konu şudur; Sizlerin temsil ettiğiniz üyeleriniz sizleri,  seçildiğiniz makamları  kendi işleriniz için kullanın, kendi akrabalarınıza  hak etmedikleri  on binlerce dolar maaş verin, imkan dağıtın diye seçmedi. Sizleri hem üyelerinizin ekonomik durumlarını düzeltmek hem de ülkede demokrasiye, bağımsızlığa sahip çıkın diye seçti. Başında bulunduğunuz kurumlar asırlık çınarlardır ve her birinin şanlı demokrasi geçmişi vardır. Geçmişinize sahip çıkın. Çıkmayacaksanız istifa edin. Aksi takdirde karşınızda Türk Milletini bulacaksınız. Merak ettiğim nedir biliyor musunuz? İki tane vergi memuru, üç tane polis karşısında susup, dillerini yutanlar  acaba yarın normal demokratik düzene geçtiğimizde yine böyle rahat olabilecekler mi?  Hiç sanmıyorum.</p>
<p>Sağlık ve başarı dileklerimle, 03. Ocak. 2010</p>
<p>Rifat  Serdaroğlu</p>
<p>Eski Sağlık ve Devlet Bakanı</p>
<p>rifatserdaroglu@superonline.com</p>
<p>rifatserdaroglu@gmail.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/dilinizi-mi-yuttunuz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KOŞAR ADIM ‘TOTALİTER’ REJİME!..</title>
		<link>http://www.addisparta.org/kosar-adim-%e2%80%98totaliter%e2%80%99-rejime.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/kosar-adim-%e2%80%98totaliter%e2%80%99-rejime.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Feb 2010 11:34:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2616</guid>
		<description><![CDATA[A&#38;G Araştırma Şirketinin son anketine göre halkın Türk Silahlı Kuvvetlerine olan güveni %63’lere kadar geriledi. Kim ne derse desin, bilgi kirliliği yaparak ‘beyin yıkayanlar’ işlerinde başarılı. Yakın geçmişte “en çok hangi kuruma güveniyorsunuz” sorusuna verilen cevaplarda %90’ın üzerinde TSK çıkarken, bugün gelinen nokta oldukça düşündürücüdür. Bu görüş değişikliği vesilesiyle medya da dördüncü güç olduğunu bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/recm_seriat_yasalari.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2617" title="recm_seriat_yasalari" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/recm_seriat_yasalari.jpg" alt="" width="228" height="188" /></a>A&amp;G Araştırma Şirketinin son anketine göre halkın <strong>Türk Silahlı Kuvvetlerine</strong> olan güveni <strong>%63’lere kadar geriledi</strong>. Kim ne derse desin, bilgi kirliliği yaparak ‘<strong>beyin yıkayanlar’</strong> işlerinde başarılı. Yakın geçmişte “<strong>en çok hangi kuruma güveniyorsunuz</strong>” sorusuna verilen cevaplarda <strong>%90’ın</strong> üzerinde <strong>TSK</strong> çıkarken, bugün gelinen nokta oldukça düşündürücüdür. Bu görüş değişikliği vesilesiyle medya da<strong> dördüncü güç </strong>olduğunu bir kez daha kanıtladı.</p>
<p>Ne iç ne de dış koşulları bulunmadığı halde, sürekli gündemde tutulan “<strong>darbe</strong>” senaryoları, alışık olmadığımız yeni bir <strong>siyaset</strong> yapma şeklini önümüze dayattı. <strong>TSK</strong> ne kadar dirense de en sonunda kendini savunmak <strong>zorunda bırakılarak</strong>, çirkin siyasetin içine çekildi. <strong>TSK</strong>’ne karşı yapılan insafsız ve yersiz  saldırılara ilk karşılığı vermesi gerekenler; onun savaş zamanındaki, <strong>başkomutanı olmakla övünen Cumhurbaşkanı</strong> ile eylem ve işlemlerinden sorumlu olan <strong>Başbakan</strong> ve <strong>Milli Savunma Bakanı,</strong> ne yazık ki bu görevlerini yerine getirmediler.  Bir ülkenin yönetimini elinde bulunduranların kendi silahlı kuvvetlerinin yıpratılması karşısında <strong>suskun kalması</strong>, son derece tuhaf olmakla birlikte, klinik bir vakıa olarak kabul etmek de yanlış olmasa gerekir!..<span id="more-2616"></span></p>
<p>AKP’yi destekleyen önemli bir <strong>seçmen kitlesi</strong> Başbakanı, ‘<strong>kabadayı</strong>’  tavırlarını yüzünden nedense hiçbir zaman garipsemedi&#8230; ‘<strong>Arınç’a suikast’</strong> palavrası bahane edilerek girilen  ‘<strong>kozmik oda</strong>’ içinde yapılan aramada ‘<strong>işe yarar’</strong> bir belge bulunamasa da,  beklenen ‘<strong>siyasi yarar’</strong> elde edildi.  Asıl araştırılması gereken halkın bu ‘<strong>kabadayı</strong>’ tavırları neden ödüllendirdiği. Bu da bir ilginç Türkiye gerçeği!..</p>
<p>Askerlerin deyimi ile <strong>TSK</strong>’ne karşı yürütülmekte olan ‘<strong>asimetrik savaş</strong>’ta bilgi kirliliğini ortadan kaldırması gerekenler, köşelerine çekilip gelişmeleri izleyince <strong>Genel Kurmay Başkanlığı</strong> duyurularla halkı aydınlatmak zorunda kaldı. Bu kirli asimetrik savaşın medya kanadında yer alan bazı haddini bilmez köşe yazarları da emekli askerlerin kendilerini muhatap alması için olmadık <strong>şaklabanlıklar</strong> yapıyor. Ekranlarda karşı karşıya geldiklerinde askerlerin ağzından ‘<strong>hükümeti uyarmak</strong>’ anlamına gelecek cümleler çıkmasını dört gözle bekliyorlar. Arkasından “<strong>hükümeti uyarma görevini hangi yasadan alıyorsunuz</strong>” sorusu ile paşalara hesap sormaya yeltenenler var!.. Sanki hükümeti uyarmak için bir yasadan yetki almak gerekiyor… Hükümeti uyarma anlamına gelecek fikirleri söylemek askere <strong>yasakmış gibi anlatılıyor</strong>… Bu kadarını bile askeri <strong>siyasetin içinde göstermek için</strong> yeterli görenler var.  Özünde yanlış olan bir düşünce <strong>tekrar edile edile</strong> zihinlerde iyice yer ettiriliyor. En sıradan bir <strong>görev</strong> olan ‘<strong>uyarma</strong>’ bugünlerde <strong>yasa dışı bir eylem gibi</strong> takdim edilmekle, yapanı ‘töhmet’ altında bırakarak, asıl <strong>izleyenleri</strong> etkilenmektedir.     En basitinden <strong>düşünce özgürlüğü</strong> kapsamında değerlendirilmesi gereken ‘<strong>uyarma görevini</strong>’ yasa dışı bir eylem gibi sunmak <strong>bilgi kirliliği</strong> yaratmaktan başka bir şey değildir. Bu tür tartışmaları izleyenler; toplumsal konularda ‘<strong>sorgulama’</strong> ve ‘<strong>yargılama’</strong> yapma gibi en temel <strong>vatandaşlık ödevlerini</strong> yapmaktan çekinerek, ‘<strong>neme lazımcı’</strong> bir konumda yerleşip etkisizleşiyor. Böylece politika dışına çekilen kitleler <strong>hesap sorma</strong> zamanı geldiğinde, <strong>bilgi eksikliği </strong>yüzünden <strong>duygularına en iyi hitap edenleri</strong> seçmek zorunda bırakılıyorlar. Bu bilinçli tercih, doğal olarak seçenle seçilen arasındaki <strong>yakınlığı</strong> hitabet sanatı ile sınırlandırıyor. Siyasetteki <strong>nitelik düşüklüğü</strong> biraz da bu yüzdendir. Bu durumun doğal  sonucu olarak toplumu yönetme sanatı olan siyaset kurumu, <strong>hizmet üretmeden </strong>ve <strong>risksiz</strong> bir şekilde <strong>kendini tekrar ederek</strong> iktidarını sürdürebiliyor&#8230;</p>
<p>Siyaset dışında tutulan kitleler hiç kuşku yok ki,  <strong>‘seçme ve seçilme hakkı’</strong> içinde bulunan ve en temel <strong>vatandaşlık ödevlerinden </strong>biri kabul edilen<strong> “denetleme”</strong> görevini de gereği gibi yerine getirilemezler. Bu kısır döngü içinde seçimle iş başına gelen iktidarlar, denetlenmekten korkmadığından hukuk dışına çıkıp, <strong>keyfiliğe</strong> sapabiliyorlar. Kendini <strong>hukuk ile bağlı</strong> kabul etmeyen yöneticiler, toplumun <strong>öncelikli taleplerini</strong> yerine yetirmekte acze düşünce,  <strong>baskıcı yöntemlere</strong> başvurarak, totaliter rejimlere geçmeyi deneyebilirler. Bunu için ‘<strong>zor kullanmayı</strong>’ tekelinde bulunduran devletin, iki önemli kurumunu kayıtsız ve koşulsuz bir şekilde <strong>ele geçirmek</strong> gerekir. <strong>Polisi</strong> bir dönemlik iktidar süresi içinde ele geçirmek olanaklı olmakla birlikte, <strong>ordu</strong> için aynı şeyi söylemek öyle kolay değildir. Ordunun dışından onu ele geçirmek <strong>imkansız</strong> gibi bir şeydir&#8230; Yıpratılarak <strong>saygınlığının azaltılması</strong> yoluna bu nedenle gidilmektedir. Dolayısıyla <strong>hizmet üretemeyen</strong> bir hükümetin, halkın nazarında <strong>en yüksek itibarlı kurum</strong> olarak silahlı kuvvetlere güveniyor olması işine gelmez! Halkın <strong>desteğini </strong>arkasında hisseden silahlı kuvvetler hukuksuzluklara <strong>ses </strong>çıkartabilir! Keyfi ve totaliter hükümetler bu nedenle de ‘<strong>çok konuşan’</strong> silahlı kuvvetleri pek istemezler. Bizim hükümet elinden gelse, <strong>orduyu terhis edip</strong> yeni bir ordu kurmayı deneyecek!.. Bu sıralar ‘<strong>paralı askerlik’ ve ‘profesyonel ordu’</strong> tartışmaları boşuna yapılıyor değildir.</p>
<p>Denebilir ki, hükümet <strong>istihbarat</strong> görevi yapan kurumlara, yapıları gereği dilediği gibi nüfuz edemez; bu nedenle de <strong>alternatif</strong> arayışlarına girişmektedir<strong>.  Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı</strong> kurulması biraz da bu nedenledir. İçinde <strong>yabancıların</strong> da çalıştırılması düşünülen bu müsteşarlık <strong>ilçelere</strong> kadar örgütlenerek hangi görevleri yerine getirecek?.. Kanun tasarısının bu soruya verdiği yanıt:”<strong>Güvenlik kuruluşları ve ilgili kurumlar arasında terörle mücadele alanında gerekli koordinasyonu sağlamak</strong>tır” şeklindedir. Bu durum hükümetin “<strong>açılım</strong>”  konusunda <strong><span style="text-decoration: underline;">başarılı olamayacağının</span></strong> da <strong>itirafıdır…</strong> Bu  girişim aynı zamanda  <strong><span style="text-decoration: underline;">terörün artarak devam edeceğinin</span></strong> ve terörle mücadele eden kurumlar arasında bir <strong><span style="text-decoration: underline;">koordinasyon eksikliği</span></strong> olduğunun  <strong>kabulü</strong> anlamına da gelir.</p>
<p><strong>Sözleşmeli </strong>olarak ‘<strong>uzmanların</strong>’ da çalıştırılabileceği bu Müsteşarlıkta, ihdas edilecek “<strong>uzmanlık</strong>” kadroları ise tam bir <strong>belirsizlik</strong>tir. Örneğin <strong>Mehmet Ali Ağca</strong>’ya ‘<strong>uzman</strong>’ olarak müsteşarlıkta görev verilmesine bir <strong>engel </strong>bulunmamaktadır. Aynı şekilde televizyon ekranlarında, emekli askerlere karşı <strong>terbiyesizlik</strong> yapmayı marifet sanan <strong>kiralık kalemleri</strong> de ‘<strong>uzman’</strong> olarak Müsteşarlık bünyesinde çalıştırmak olanaklıdır. Bunların hepsinden de önemli olan, AKP’nin 8 yıllık iktidarı süresince belli aralıklarla gündeme taşınan <strong>‘komplo senaryolarını’</strong> üretenlerin yasal dayanağı bulunmayan <strong>karargahına da </strong>yasal bir statü verilecektir.  Giderayak yargıyı daha da <strong>bağımlı</strong> hale getirecek <strong>Anayasa değişikliği</strong> yapmaya girişmenin de bir anlamı olması gerekir. AKP’nin <strong>iktidardan düşme</strong> olasılığı gündeme girdiğinden, kendine <strong>bağımlı</strong> bir yargı oluşturarak, <strong>güvenlik</strong> içerisinde yargılanarak <strong>aklanmak</strong> istemesi yabana atılacak bir ihtimal değildir!..</p>
<p><strong><em>Av. Cemil Can </em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/kosar-adim-%e2%80%98totaliter%e2%80%99-rejime.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BÖLÜCÜYSEN  TÜRKİYE’YE  HAKARET  SERBEST!</title>
		<link>http://www.addisparta.org/bolucuysen-turkiye%e2%80%99ye-hakaret-serbest.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/bolucuysen-turkiye%e2%80%99ye-hakaret-serbest.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Feb 2010 12:34:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2614</guid>
		<description><![CDATA[Eğer etnik kökene dayalı bölücülük yapıyorsanız, örneğin “Kürtçü” iseniz ve ülkenin bölünmesi için çalışıyorsanız, Türkiye’ye istediğiniz gibi “HAKARET” edebilirsiniz. Bu ülkede başta medya olmak üzere bazı aydın(cık) lar sizi gündeme getirirler, alkışlarlar fakat kimse, “ne hakla Türkiye’ye hakaret ediyorsun” demez. Son örnek Viyana’da yaşandı. Trafik kurallarına uymadığı için Kanada Polisi tarafından “paket” edilen ve kelepçelenen, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eğer etnik kökene dayalı bölücülük yapıyorsanız, örneğin “Kürtçü” iseniz ve ülkenin bölünmesi için çalışıyorsanız, Türkiye’ye istediğiniz gibi “HAKARET” edebilirsiniz. Bu ülkede başta medya olmak üzere bazı aydın(cık) lar sizi gündeme getirirler, alkışlarlar fakat kimse, “ne hakla Türkiye’ye hakaret ediyorsun” demez. Son örnek Viyana’da yaşandı. Trafik kurallarına uymadığı için Kanada Polisi tarafından “paket” edilen ve kelepçelenen, Başbakanımızın sık sık dinlediğini söylediği “Şivan Perver” adlı türkücü, sıra Türkiye’ye gelince esip gürlemiş; “Türkiye’ye dönmem, Türkiye beni kaldıramaz!”. Türkiye değil seni, senin yedi sülaleni kaldırır kaldırmasına ama, yeter ki yönetimde adam gibi adamlar olsun. Kanada Polisinin önünde “dört ayak” olan bu zibidi böyle konuşurken, AKP’nin ikinci adamı Mir Dengir Fırat Efendi ne yapıyor? Esas Patronu Barzani ve kader arkadaşları BDP’lilerle  “Menemen Testisi” gibi sıralanmışlar, konser izliyorlar.<span id="more-2614"></span></p>
<p>Avrupa Parlamentosu 3-4 Şubat’ta  6. Kürt Konferansını toplayacak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti  o kadar sahipsiz ki, “kırmızı bültenle aranan teröristlerin” bile katılmasını engelleyemiyor. Hükümet  ise kendi Milli Ordusunun bacağını kırmak için uğraşıyor. Yaşar Kemal, Hasan Cemal, Ece Temelkuran, Ahmet Türk, Leyla Zana, Lothar Bisky, Helene Flautre katılacak,Diyarbakırlı  “Hastir Osman” ise görüntülü mesajı ile katkıda bulunacak. Avrupa’nın kucağında olanların, Türkiye’ye nasıl hakaret ettiklerini tekrar göreceğiz.</p>
<p>Çok  karışık bir dönemden geçiyoruz. Olmayan darbenin hesabını sorma adına kendi Milli Ordusunu yıpratmaya çalışanlar, Barzani ve avanesinin aldığı canların hesabını neden sormazlar? Dünya’da hangi devlet, silah bırakmayan bir terör örgütü ile müzakere etmek zavallılığını gösterir?</p>
<p> AKP’nin amacı, bir suçu belirleyip toplumda hukuku hakim kılmak değildir. AKP için gerçek amaç, hedef bellediği TSK, YARGI gibi kurumları, demokrasi’nin arkasına saklanarak yıpratmak ve itibar kaybına uğratmaktır. AKP  bir konuyu ortaya atar, kendi medya grupları ile yaygara başlatır, Cumhuriyetin kurumları yıpratılır, yargısız infaz yapılır sonra da bir başka dosya için beklenilir. Örneğin “KOZMİK” Oda için günlerce söylenmedik, yazılmadık şey kalmadı. Peki, sonuç ne oldu? Mahkeme “Kozmik Odada görev dışında bir konu veya belgeye rastlanmadı” açıklaması yaptı. Başta Başbakan, AKP sözcüleri ve yandaş basından, özür dileyen, yanlış düşünmüşüz diyen bir kişiyi gördünüz mü? Göremezsiniz.</p>
<p>Şimdi de EMASYA denilen plana taktılar. Bu planın, Askere darbe yapma hakkını verdiğini söylüyorlar. İşin doğrusu şudur. Zamanın iktidarı terör olaylarına daha çabuk ve organize bir şekilde müdahale edebilmek için  Emasya (Emniyet Asayiş Yardımlaşma)diye bir plan yaptı ve Ordu’ ya yeni bir görev verdi. Emasya Planını imzalayan da İçişleri Bakanı Murat Başeskioğlu idi. Sayın Başeskioğlu AKP Milletvekili ve Bakanı. Sekiz yıldır iktidardasınız. Murat Bey’de dibinizde duruyor, sorar mısınız ona hangi darbeyi planlamış? Sonra, değiştireceksen değiştir. TSK Hükümete, sakın değiştirmeyin diye bir telkinde mi bulundu?</p>
<p>AKP’nin ve yöneticilerinin şunu çok iyi anlaması lazım. Siz Türk Ordusu için istediğiniz kadar tuzak kurun yıpratmaya çalışın, asla başarılı olamayacaksınız. Ne kadar kaçarsanız kaçın, eninde sonunda geleceğiniz yer Türk Milletinin önüdür. Bu aziz millet , Barzani Eşkıyasını kendi Generallerinden daha dost gören, kendi ordusuna küfrederken , Barzani’yi kucaklayan AKP lilerden  sandıkta hesap soracaktır.  Türk Milletine ve Türklüğe her konserinde ağız dolusu küfreden Şivan Perver isimli zibidi’yi Türkiye’ye kırmızı mumla davet eden Başbakan Erdoğan’a  ise, önümüzdeki seçim kampanyasında Şivan’ın giydiği kıyafetlerle dolaşmak yakışır.</p>
<p>Sağlık ve başarı dileklerimle,  02. Ocak. 2010</p>
<p>Rifat Serdaroğlu</p>
<p>Eski Sağlık ve Devlet Bakanı</p>
<p>rifatserdaroglu@gmail.com</p>
<p>rifatserdaroglu@superonline.com</p>
<p>0532 2110011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/bolucuysen-turkiye%e2%80%99ye-hakaret-serbest.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YURTSEVERLİĞİN MİHENK TAŞI; TEKEL DİRENİŞİ</title>
		<link>http://www.addisparta.org/yurtseverligin-mihenk-tasi-tekel-direnisi.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/yurtseverligin-mihenk-tasi-tekel-direnisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 22:33:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2612</guid>
		<description><![CDATA[Ankara’da, elli gündür “ölmek var, dönmek yok” seslerini yükselten Tekel işçilerinin eylemi 01.02.2010 pazartesi günü yapılan TÜRK-İŞ hükümet görüşmelerinin sonuçsuz kalması ile yeni bir evreye girdi.
Tekel işçileri direnişlerini:

Yurdumuzu parselleyip parselleyip satmak isteyen AKP iktidarına karşı
CUMHURİYET için,
DAHA DEMOKRATİK VE LAİK TÜRKİYE için, 
VATANIN SAHİPSİZ OLMADIĞINI GÖSTERMEK için,
YARINLARIMIZ için,
ÇOCUKLARI VE ÇOCUKLARIMIZ için, Türk Bayrağı altında, tüm baskı, müdahale, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ankara’da, elli gündür “ölmek var, dönmek yok” seslerini yükselten Tekel işçilerinin eylemi 01.02.2010 pazartesi günü yapılan TÜRK-İŞ hükümet görüşmelerinin sonuçsuz kalması ile yeni bir evreye girdi.</p>
<p>Tekel işçileri direnişlerini:</p>
<ul>
<li>Yurdumuzu parselleyip parselleyip satmak isteyen AKP iktidarına karşı</li>
<li>CUMHURİYET için,</li>
<li>DAHA DEMOKRATİK VE LAİK TÜRKİYE için, </li>
<li>VATANIN SAHİPSİZ OLMADIĞINI GÖSTERMEK için,</li>
<li>YARINLARIMIZ için,</li>
<li>ÇOCUKLARI VE ÇOCUKLARIMIZ için, Türk Bayrağı altında, tüm baskı, müdahale, açlık ve soğuğa rağmen sürdürmektedirler.</li>
</ul>
<p>Bu mücadele bir VATAN SAVUNMASIDIR. Bu mücadeleye seyirci kalanlar, aynı zamanda vatanın satılmasına, cumhuriyetin türlü düzenbazlıkla yok edilmesine, yarınlarının karartılmasına, AKP faşizmine de seyirci kalıyorlar demektir.<span id="more-2612"></span></p>
<p>Bu nedenle tüm örgütler vatanı savunma mücadelesinde hangi tarafta olduğunu belirlemelidir. Tekel işçilerinin direnişi Yurtseverliğin, Atatürkçülüğün mihenk taşıdır. Bu eylemde nerede durduğunuz, ne yaptığınız? Sizin hangi saflarda savaşım verdiğinizin göstergesi olacaktır.</p>
<p>Yurt çapında örgütlü olan Atatürkçü Düşünce Dernekleri örgütlü gücünü iyi değerlendirmelidir. Lokal, yerel etkinlikler bir yana bırakılmalı, tüm şubeler yörelerinde  “ANKARADA DİRENEN TEKEL İŞÇİLERİNİN YEREL DİRENİŞ VE EYLEM NOKTALARI”NI oluşturmalıdırlar.</p>
<p>Bu tarihin ADD ye yüklediği bir görevdir.</p>
<p>ADD Genel Merkezinde ivedilikle bir  “DAYANIŞMA KOMİTESİ” oluşturularak,  şubelerle eşgüdüm kurulmalı, yöresel maddi katkılar bu birimde toplanarak Tekel işçilerine ulaştırılmalıdır.</p>
<p>ŞİMDİ; GÜNDEM SAPTIRMAK İÇİN ÖNÜMÜZE SÜRÜLEN “DARBE”  TARTIŞMALRINA, AKP’NİN LAF CANBAZLIKLARINA, AMERİKA VE AB PROVAKASYONLARINA KARŞI LAF ÜRETMEK, ŞİKÂYET ETMEK DEĞİL, EYLEM ZAMANIDIR.</p>
<p>Başta ADD genel Merkezi olmak üzere tüm ADD şubelerini göreve çağırıyorum.</p>
<p>MAHMUT ÖZYÜREK</p>
<p>ADD ISPARTA ŞUBE BAŞKANI</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/yurtseverligin-mihenk-tasi-tekel-direnisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;SATILMIŞ OĞLU SATILMIŞ&#8230;&#8221;</title>
		<link>http://www.addisparta.org/satilmis-oglu-satilmis.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/satilmis-oglu-satilmis.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Jan 2010 21:57:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2608</guid>
		<description><![CDATA[Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Halide Edip, Fevzi Çakmak, Fethi Okyar ve diğerleri…
Kim bunlar?
“Sergerde”, “haydut”, “yılan”, “baldırı çıplak”, “figüran”, “kukla”, “siyasi deli”, “haşerat”, “çapulcu”, “şirret”, “türedi”, “serseri”…
Milli Mücadele döneminde Mütareke basınının Dersaadet’in satılmış kalemlerini, “ya istiklâl, ya ölüm” diyerek direnen millicileri nitelerken kullandığı sözcükler bunlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Halide Edip, Fevzi Çakmak, Fethi Okyar ve diğerleri…<br />
Kim bunlar?<br />
“Sergerde”, “haydut”, “yılan”, “baldırı çıplak”, “figüran”, “kukla”, “siyasi deli”, “haşerat”, “çapulcu”, “şirret”, “türedi”, “serseri”…<br />
Milli Mücadele döneminde Mütareke basınının Dersaadet’in satılmış kalemlerini, “ya istiklâl, ya ölüm” diyerek direnen millicileri nitelerken kullandığı sözcükler bunlar işte…<br />
Örneğin Ali Kemal, Peyami Sabah’ta şöyle diyordu:<br />
&#8220;Teşkilât-ı Milliye sergerdeleri, bu mahlûklar kadar başları ezilmek ister yılanlar tasavvur edilemez. Düşmanlar onlardan bin kere iyidir.&#8221; (23.4.1920)<br />
“Büyük Millet Meclisi üyeleri figürandır, kukladır. Bunların bu milletle, Anadolu Türküyle ne irfanca ne nesilce ne yazıca, ne fikirce ilgileri yoktur ki, başka türlü bağları olsun.&#8221; (1.9.1920)<br />
“Harice karşı hukukumuzu müdafaa ve varlığımızı muhafaza için en birinci vazifemiz, ne emel beslediklerini hepimizin bildiği bu muzır neşriyattan, bu haşerattan, Kuvayı Milliye&#8217;den Anadolu&#8217;yu temizlemektir.” (6.5.1920)<span id="more-2608"></span><br />
&#8220;Bu türediler, bu serseriler yüzünden Anadolu baştanbaşa iktisaden harap ve türsap oldu. Anadolu yarın yine istilalara maruz kalır. Bütün bu sureti haktan görünen nasihatler, bu halkı esarette yaşatmak için bir nevi afyondur, esrardır.&#8221; (12.2.1921)<br />
Refî Cevat, Alemdar’da şöyle destek veriyordu Ali Kemal’e:<br />
“Kuvayı Milliye haydutları, bir tüfek bile atmadan, yükte hafif pahada ağır ne varsa alıp kahpece kaçtılar. Talat&#8217;ın yerini Mustafa Kemal aldı, yarın onun yerini başkası alır. Yapılacak tek şey artık memlekette baldırı çıplaklar tahakkümüne son vermektir.&#8221; (20.7.1920)<br />
&#8220;Görüyoruz ki, Yunanistan, kısa zamanda Mustafa Kemal kuvveti denilen çapulcuları tamamen tenkil edecektir. Demek ki, ehil ellerde herhangi bir muntazam kuvvet, bu şirretleri tedip edebilecekmiş&#8221; (8.9.1920)<br />
Sevr’i imzalayan Osmanlı delegelerinden Rıza Tevfik ise şunları söylemekteydi:<br />
&#8220;Avrupalılara sesleniyorum. Bu Anadolu haydutları arasında kaç tane Türk gösterilebilir? Yüzde doksan dokuz buçuğu Türk, hiç değilse Anadolulu değildir. Bütün Anadolu Türkü Kuvayı Milliye&#8217;ye lanet etmektedir. Mustafa Kemal tarihte siyasi deliler arasında nam bırakacaktır. Anadolu direnişi bir blöftür. Hükümet madem bunlarla başa çıkamıyor, Avrupa Anadolu&#8217;yu bu zavallı haşerattan temizleyecektir. Bunu müslüman ve Osmanlı menfaatlerine uygun bir hüküm saymaktayız.&#8221; (Alemdar, 11.7.1920)<br />
Günümüzün satılmış kalemleri, yurtseverleri, ulusalcıları nasıl tanımlıyor peki?<br />
“Darbeci”!<br />
“Ulusalcı terörist”!<br />
Bugünün satılmış kalemleri dedeleri kadar “yaratıcı” değil ne yazık ki!<br />
Oysa “darbeci” ya da “ulusalcı terörist” olarak damgalanmaya çalışılanların şu anda ne sizden ne de benden hukuk açısından bir farkı var mı? Adil bir yargılama sonucunda –eğer varsa- suçu kanıtlanıp hüküm giyene kadar herkes masum değil mi? Bu hukukun en temel kuralı değil mi?<br />
Örneğin Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Ankara temsilcisi Mustafa Balbay… “Silahlı terör örgütüne üyelik” ile suçlanıyor ve 15 yıl hapis cezası isteniyor.<br />
Mustafa Balbay “terörist” mi?<br />
“Ergenekon” adı verilen dava sonuçlanana kadar ne Mustafa Balbay ne de diğer tutukluların hiçbiri suçlu değil… Kimin suçlu, kimin masum olduğuna bağımsız yargı karar verecek! Artık dava ne zaman biterse tabii…<br />
Oysa günümüzün Mütareke medyasına bir bakıyoruz ki, yargılama çoktan bitmiş, hüküm verilmiş, yapılan itirazlar değerlendirilmiş, hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurulardan bile yanıt alınmış sanki! Başlıklar, kullanılan söylemler dudak uçuklatacak cinsten…<br />
“Ergenekon terör örgütü üyesi”… “Darbeci”…<br />
İddialar kamuoyuna öyle bir sunuluyor ki, insanın “hâkime ve yargılamaya ne gerek var, sallandıralım o zaman birkaç tanesini, olsun bitsin” diyeceği geliyor!<br />
Darbe yapacaklarmış!<br />
Gençleri ayaklandıracaklarmış!<br />
Medya desteğini alacaklarmış!<br />
Orduyu yeniden yapılandıracaklarmış!<br />
Suikastlar düzenleyeceklermiş!<br />
Gazete okumuyoruz, haber izlemiyoruz, sanki “Binbir Gece Masalları”nı dinliyoruz! “Gazeteci” değil, masalcı bunlar… Varsa yoksa miş, mış!<br />
Madem “miş”ler, “mış”lar artık bu derece popüler, o zaman “Türkiye&#8217;de bir askeri darbe ideolojisi olan Kemalizm, gerçek bir demokrasinin önünü hep tıkadı” (Sabah, 10.6.1996)<br />
“Kemalizm diktatörlük dönemindeki tek parti rejiminin ideolojisidir ve halk iradesine dayanmaz. Kemalizm’i unutup demokrasiyi talep etmedikçe bu işler düzelmeyecek.&#8221; (Sabah, 15.9.1997) diyen Mehmet Altan’ı ya da &#8220;Siz, dünün Kemalist söylemini seslendiren bir Atatürk&#8217;ün 1990&#8242;ların Türkiye&#8217;sinde bir genel seçime girse ne oy alabileceğini tahmin eder misiniz?&#8221; (Sabah, 14.5.1997) diye soran Mehmet Barlas’ı veya &#8220;Mustafa Kemal&#8217;in kurduğu ulus-devlet bitti. Lozan mükemmel bir ver-kurtuldur. İslamcılar Türkiye&#8217;de azınlıktı ve baskı gördükleri için demokrasi getiriyorlar&#8221; (Radikal, 5.4.2004) diye neredeyse zil takıp oynayacak olan Baskın Oran’ı ve daha böyle, gün sekiz hafta dokuz Kemalizm’e ve Atatürk dönemine küfür etmeyi marifet sanan ne olduğu ortada olanları, bilmem ki şimdi nasıl adlandırmalı?</p>
<p>Kemalizm düşmanlarının şeceresini çıkardığınızda, karşınıza Ali Kemal’ler, Refî Cevat’lar, Rıza Tevfik’ler çıkıyor! Mehmed Kemal, “Şecere” isimli taşlamasında ne güzel betimliyor bu takımı:<br />
Dedenin adı Satılmış<br />
Babanın adı Satılmış<br />
Seninki Satılmış<br />
Ben senin sülaleni bilirim<br />
Satılmış oğlu Satılmış…<br />
Oysa “Satılmış oğlu Satılmış”ların cirit attığı ülkemizde “namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmak zorunda” değil mi? Ne yazık ki toplumun üstüne bir ölü toprağı serpilmiş, sanki korku kol geziyor. Oysa İstiklal Marşımız nasıl başlar?<br />
“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak…”<br />
Mehmet Akif’in Türk milletinin sesini ve ruhunu yansıtan ölümsüz dizeleri, İstiklâl Savaşımızın en karanlık günlerinde yazılmıştır. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen ve “ya istiklâl, ya ölüm” azmiyle direnen Türk yurtseverlerinin oluşturduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından da “milli marş” olarak, o kan ve ateş döneminde kabul edilmiştir.<br />
Ülke işgal altındadır. Emperyalizmin maşalığına soyunan kuklalar, Ankara kapılarına dayanmıştır. Memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde”dir ve bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını işgalcilerin siyasi amaçlarıyla birleştirmişlerdir. Millet, yoksulluk içinde bitkin ve ezilmiştir. İşgal güçleri ile işbirliği halinde olan bu satılmışların kışkırtması ile Anadolu’nun dört bir yanında ayaklanmalar çıkmıştır. Türk milliyetçilerinin elinde ise ne imkân vardır, ne ordu… Vatanı için canını ortaya koyan ve işgalcilere teslim olmayanlar ise “eşkıya”, “çapulcu”, “haydut” vb. sıfatlarla karalanmaya çalışılmaktadır. Hepsinin boynunda İstanbul hükümetinin verdiği idam kararları asılıdır, ama yine bütün yurtseverlerin yüreklerinde bağımsızlık ve egemenlik için direnme kararlılığı ve ateşi vardır.<br />
İşte bu koşullarda, o ölümsüz dizeler nasıl seslenir Türk milletine?<br />
“Korkma!”<br />
O günlerin üzerinden neredeyse yüzyıl geçti! Ne acıdır ki yaklaşık bir asır sonra koşullar yine aynı… Ve yine Türk milletine seslenmek gerekiyor:<br />
“KORKMA!”</p>
<p>Atatürk’e ve bize bıraktığı mirasa, yani Cumhuriyetimize sahip çıkmaktan KORKMA!<br />
Egemenliği ve bağımsızlığı korumak için sesini yükseltmekten KORKMA!<br />
Emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine “hayır” demekten KORKMA!<br />
Vatanın için göğsünü siper etmekten KORKMA!<br />
Ortaçağ karanlığının temsilcilerine karşı çıkmaktan KORKMA!<br />
Hukuk devleti için mücadele etmekten, demokrasiye sahip çıkmaktan KORKMA!<br />
Satılmış oğlu satılmışlardan KORKMA!<br />
Unutma ki “tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.”<br />
Ama İstiklâl Marşımız sadece “korkma” demekle kalmaz. Bir de çağrı yapar millete:<br />
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.<br />
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.<br />
İşte bu “hayâsızca akın”ı durdurmak için ayağa kalk, alçaklık yapanlardan KORKMA!<br />
Tarih önünde “sadece yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan da sorumluyuz.” Onun için üzerine düşen sorumluluktan kaçma… Laik Cumhuriyeti savunmaktan, bağımsızlığı ve egemenliği savunanlara destek olmaktan KORKMA!<br />
Çünkü “kaçarak özgür olunmaz…” </p>
<p>Serdar ANT</p>
<p>YAR Müdafaa-i Hukuk<br />
Haziran 2009, Sayı: 129</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/satilmis-oglu-satilmis.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AB YİNE ORDUYA VE YARGIYA AYAR VERİYOR</title>
		<link>http://www.addisparta.org/ab-yine-orduya-ve-yargiya-ayar-veriyor.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/ab-yine-orduya-ve-yargiya-ayar-veriyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 31 Jan 2010 21:22:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2604</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’nin AB sürecinde Kıta Avrupa’sını temsil eden Almanya ve Fransa ikilisinin katı ve net tutumu ile tam bir fiyasko süreci yaşanırken, Atlantik kanadından bir destek fırtınası esmeye başladı.
Bu da, Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen yeni karar taslağı ile tam bir eş zamanlılık gösterdi.
 
Bilin bakalım taslakta neler var? 
Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Hollandalı Hristiyan Demokrat Ria Oomen-Ruijten [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/untitledav.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2605" title="untitledav" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/untitledav-300x199.jpg" alt="" width="182" height="151" /></a>Türkiye’nin AB sürecinde Kıta Avrupa’sını temsil eden Almanya ve Fransa ikilisinin katı ve net tutumu ile tam bir fiyasko süreci yaşanırken, Atlantik kanadından bir destek fırtınası esmeye başladı.<br />
Bu da, Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen yeni karar taslağı ile tam bir eş zamanlılık gösterdi.<br />
 <br />
<strong>Bilin bakalım taslakta neler var? </strong></p>
<p>Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Hollandalı Hristiyan Demokrat <strong>Ria Oomen-Ruijten </strong>tarafından kaleme alınan Türkiye karar taslağı, Parlamento&#8217;nun Dış İlişkiler Komitesinde <strong>11 çekimser oya karşı 60 oyla kabul edildi&#8230; </strong><br />
Hiç bir konuda hiç bir zaman anlaşamayan Hristiyan Demokratlar, Liberaller ve Sosyalistler, mesele Türkiye olunca, gerisi teferruattır diyerek hemen uzlaştı.<br />
<strong>Belgede öncelikli konu Kıbrıs.</strong> Türk askerinin derhal adadan çekilmesi ve Türkiye kökenlilerin de geri gönderilmesi gerektiği vurgulanıyor.<br />
Bunlar aşağı yukarı her kararda yer alıyor ama asıl mesele <strong>Ergenekon. </strong><br />
Taslak belgede Ergenekon<strong> “suç ağı” </strong>ifadesi kullanılarak resmen yargısız infaz yapılıyor ve yargıya müdahale ediliyor.<br />
Belgede, <strong>&#8220;Ergenekon “suç ağının” boyutlarından endişe edildiği&#8221; </strong>belirtilerek, Türkiye&#8217;nin bu davayı <strong>&#8220;demokratik kurumların işleyişine ve hukukun üstünlüğüne güveni artırmak için fırsat olarak kullanması gerektiği&#8221;</strong> vurgulanıyor. <span id="more-2604"></span></p>
<p><strong>Orduya da her zamanki gibi özel bir yer ayrılmış… </strong></p>
<p>Türkiye karar taslağında, <strong>&#8220;Ordunun Türk siyasetine ve dış politikasına karışmayı sürdürmesinden endişe edildiği ve demokratik bir ülkede ordunun bütünüyle sivillerin gözetimine tabi olması gerektiği&#8221; </strong>ifadelerine yer veriliyor.</p>
<p><strong>Yargı da unutulmamış…<br />
</strong><br />
Avrupa Parlamentosu Türkiye karar taslağında, <strong>&#8220;Yargının vakit geçirilmeden kapsamlı reforma tabi tutulması, Türkiye&#8217;nin modernleşme sürecinde yaşamcıl önem taşımaktadır&#8221;</strong> ifadelerine de yer verildi.<br />
Yargı reformu stratejisinin memnuniyetle karşılandığı ifade edilen taslakta hükümet, <strong>&#8220;yargının tarafsızlığı ve uzmanlaşmasına ilaveten yargının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) standartlarıyla uyumlu hale getirilmesine özel önem verilerek yargı reformu stratejisinin geciktirilmeden uygulanması&#8221; </strong>yönünde teşvik ediliyor.<br />
Taslakta, <strong>&#8220;Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) temsil gücünü, objektifliğini, tarafsızlığını ve şeffaflığını güvence altına alacak şekilde yeniden yapılandırılması&#8221;</strong> isteniyor.</p>
<p>Bakın burada en başta ne var? Temsil gücü kriteri. Bu da hükümetin HSYK yapısını meclisin atadığı üyelerle genişletme projesini destekler mahiyette.<br />
Taslakta, <strong>&#8220;Yargının rolü, Kürt kökenli vatandaşların hakları, Alevi toplumunun hakları, ordunun rolü ve Türkiye&#8217;nin komşularıyla ilişkileri gibi geleneksel olarak hassas kabul edilen konuların kamuoyunda genişçe tartışılmasından memnuniyet duyulduğu” </strong>belirtilerek hükümetin cesaretine övgüler düzülüyor.</p>
<p>Taslağın 11 Şubat&#8217;ta oylanması bekleniyor.</p>
<p><strong>TASLAK ÇIKTI ABD MÜTTEFİKLERİ HAREKETE GEÇTİ </strong></p>
<p>Şimdi taslak böyle… Bu taslak ortaya çıkarken, ABD’nin Türkiye’yi AB (batı) kapısına bağlamasında büyük rol oynayan Atlantikçiler hemen ortaya çıktı.<br />
Sayıyorum efendim: <strong>Avrupa Birliği Komisyonu Başkan Yardımcısı Günter Verheugen, Hollanda AB İşleri Devlet Sekreteri Frans Timmermans ve Wall Street Journal…</strong></p>
<p>Türkiye’ye “gel gel” yapan haberlerin başlıklarıysa harika…</p>
<p><strong>VERHEUGEN: TÜRKİYE JEOSTRATEJİK AÇIDAN HİÇ BU KADAR ÖNEMLİ OLMADI </strong></p>
<p>Almanya’nın önde gelen Amerikan müttefiklerinden ve eski AB Genişleme Komiseri Verheugen, Türkiye&#8217;nin Avrupa&#8217;ya aidiyetinin jeostratejik açıdan bugüne kadar hiç bu kadar önemli olmadığını belirtti.<br />
Gunther Verheugen, &#8220;Frankfurter Rundschau&#8221; gazetesine yaptığı açıklamada, Türkiye&#8217;ye, 50 yıldan bu yana, tam üyelik sözü verildiğini hatırlatarak,<br />
&#8220;Türkiye&#8217;nin Avrupa&#8217;ya aidiyeti jeostratejik açıdan bugüne kadar, hiç bu kadar önemli olmamıştı. İslamiyet&#8217;in Avrupa&#8217;da her zaman yeri vardı. Avrupa Hıristiyan kulübü değil&#8221; dedi.</p>
<p><strong>TİMMERMANS: TÜRKİYE&#8217;NİN AB&#8217;YE ÜYELİĞİ, SOĞUK SAVAŞIN SONA ERMESİ KADAR ÖNEMLİ </strong><br />
Hollanda AB İşleri Devlet Sekreteri Frans Timmermans, &#8220;Türkiye&#8217;nin AB&#8217;ye üyeliği, Soğuk Savaşın sona ermesi veya Almanya-Fransa rekabetinin sona ermesiyle aynı öneme sahiptir&#8221; dedi.<br />
Hollanda&#8217;nın Ankara&#8217;daki Büyükelçilik rezidansında basın mensuplarıyla kahvaltıda biraraya gelen Timmermans, &#8220;Sanırım Türkiye üye olacaktır, ancak bu tamamen Türkiye&#8217;ye bağlıdır. Bu süreçte Türkiye için mükafat AB üyeliği değil, Türkiye&#8217;nin kendi kendini değiştirmesi olacaktır. Türkiye eğer AB üyeliği için gereken reformları gerçekleştirirse, AB&#8217;ye girme veya girmeme konusunda kararı yine kendisi verecektir. Umarım Türkiye AB&#8217;ye üye olur, ama bu tamamen Türklere bağlı bir durum&#8221; diye konuştu.</p>
<p><strong>WALL STREET JOURNAL: AB’Yİ “SİHİRLİ DEĞNEK” TÜRKİYE KURTARIR </strong><br />
Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan bir analizde de, ABD ve Çin’in gölgesinde kalan Avrupa’nın öne çıkmak için Türkiye’ye ihtiyacı olduğu belirtildi.</p>
<p>Yaşlanan ve hatta bazı ülkelerde azalan nüfusun, AB&#8217;nin bütçe sorununu artıracağına işaret edilen analizde, artık küresel ekonomideki sorunların tartışıldığı platform olan ve çoğunluğunu Avrupalıların oluşturduğu G8&#8242;in yerini G20 toplantılarına bıraktığı vurgulandı.</p>
<p>Analizde görüşlerine yer verilen Hindistan Uluslararası Ekonomik İlişkiler Araştırmaları Konseyi Direktörü Rajeev Kumar, Türkiye’nin AB için “sihirli bir değnek” özelliğini taşıdığını söyledi.</p>
<p>Direktör aynı zamanda, <strong>“Türkiye’nin üyeliğini kabul etmek, AB’nin demografisini değiştirecektir ve kıtayı bir Hristiyan bloğu olmaktan çıkaracaktır. Aynı zamanda Müslüman bir üyeye sahip olması, AB’nin Asya ve Ortadoğu’da daha hoş karşılanmasını sağlayacaktır”</strong> dedi.</p>
<p>Düğün değil, bayram değil, enişteler bizi öpmek için sıraya girmişler. Şimdiye değin görülmemiş jeostratejik önemden tutun da, soğuk savaşın bitmesi kadar önemli olmak ve de sonunda AB’yi kurtaracak sihirli değnek misyonu.</p>
<p>Pohpohlanmayı sevdiğimizi nasıl da biliyorlar değil mi?</p>
<p>Karşılığında ver Kıbrıs’ı, bitir askeri, götür Ergenekon’u, yut yargıyı… Küresel iştahın karşısında direnç olarak ne varsa yok et, sinirsiz damarsız bir şekilde fırına verilmeye hazır bir Türkiye.<br />
Bunlar biraz daha birşey isterlerse, dünyayı da biz kurtarırız artık. AB ne ki? 27.01.2010<br />
<strong><br />
Hüseyin Vodinalı<br />
Odatv.com</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/ab-yine-orduya-ve-yargiya-ayar-veriyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KONFERANS</title>
		<link>http://www.addisparta.org/konferans.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/konferans.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 22:56:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[ısparta]]></category>
		<category><![CDATA[konferans]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmenevi]]></category>
		<category><![CDATA[şahin filiz]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2575</guid>
		<description><![CDATA[
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/adh17-afis22.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-2576" title="adh17-afis22" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/adh17-afis22-723x1024.jpg" alt="" width="435" height="560" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/konferans.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HARAMZADELER İKTİDARI</title>
		<link>http://www.addisparta.org/haramzadeler-iktidari.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/haramzadeler-iktidari.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 21 Jan 2010 12:18:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[bütçe]]></category>
		<category><![CDATA[devlet]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[finans]]></category>
		<category><![CDATA[harcama]]></category>
		<category><![CDATA[maliye]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[Rıfat Serdaroğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2569</guid>
		<description><![CDATA[2010 Yılı Bütçe Harcamaları—–286,9 Milyar TL.
2010 Yılı Bütçe Gelirleri——236,7 Milyar TL.
2010 Yılı Öngörülen Açık——– 50,2 Milyar TL
2010 Yılı Ödenecek Faiz Tutarı—-58,8 Milyar TL.
2010 Yılı Öngörülen Dış Ticaret Açığı—– 45,5 Milyar Dolar.
2010 Yılında 13 Milyon Çalışandan Alınacak Vergi—42,9 Milyar TL.
2010 Yılında Alınacak Kurumlar Vergisi——20,0 Milyar TL.
2010 Yılında KDV Artış Oranı—-% 19
2010 Yılında ÖTV Artış Oranı– % [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>2010 Yılı Bütçe Harcamaları—–286,9 Milyar TL.<br />
2010 Yılı Bütçe Gelirleri——236,7 Milyar TL.<br />
2010 Yılı Öngörülen Açık——– 50,2 Milyar TL<br />
2010 Yılı Ödenecek Faiz Tutarı—-58,8 Milyar TL.<br />
2010 Yılı Öngörülen Dış Ticaret Açığı—– 45,5 Milyar Dolar.<br />
2010 Yılında 13 Milyon Çalışandan Alınacak Vergi—42,9 Milyar TL.<br />
2010 Yılında Alınacak Kurumlar Vergisi——20,0 Milyar TL.<br />
2010 Yılında KDV Artış Oranı—-% 19<br />
2010 Yılında ÖTV Artış Oranı– % 31,6<br />
2010 Yılında Bütçe Gelirlerindeki Artış Oranı– % 18,2<br />
KOBİ Destekleme ve Geliştirme İdaresine Verilecek para– 360 Milyon TL.<br />
GAP İçin Ayrılan Para——————-59 Milyon TL.<br />
DİYANET İŞLERİ İçin Ayrılan Para- 2,6 MİLYAR TL.<br />
2009 Yılı Toplam Borcumuz(Kamu+Merkez Bankası+Özel-460,1 MİLYAR DOLAR<br />
2010 Yılı ASGARİ ÜCRET(NET) ————-521,89 TL<br />
2010 Yılı Yaklaşık 9 Milyon Emekli Ortalama Aylığı—-660,00 TL<br />
2010 Yılı İŞSİZ SAYISI(Resmi sayı+iş aramaktan vazgeçenler)—5 Milyon 368 bin kişi.<br />
2010 Yılı Ödenmeyen Kredi Kartı ve Tüketici Kartı Sayısı—2 Milyon 100 bin.<br />
2009 Yılı Karşılıksız Çek Sayısı—-1 Milyon 815 bin 776 adet<br />
2009 Yılı Protestolu Senet Sayısı—–1 Milyon 718 bin 616 adet<span id="more-2569"></span><br />
*<br />
Adam çok ağır hastaymış. Karısı eve doktor çağırmış. Doktor hastayı muayene etmiş. Karısı, doktora sormuş; “ Doktor evladım, Beye ne yedireyim iyi gelsin, ne yedirmeyeyim de dokunmasın”.<br />
Doktordan cevap; “ Teyze ne yedirirsen yedir, bu baş bu yastıktan kalkmaz”.<br />
Sizlerin canınızı rakamlarla ve bu fıkra ile sıkmak istemezdim ama rakamlar yalan söylemiyor.<br />
AKP’nin İngiliz vatandaşı, yeni damat Maliye Bakanı istediği kadar rakamlara yalan söyletmeye çalışsın, mızrak çuvala sığmıyor. Kimsenin ekonomist olmasına gerek yok. Yukarıdaki tabloda, 2010 ‘da beklenen KDV artışının, ÖTV artışının, Bütçe Gelirlerindeki Artışın nasıl karşılanacağını lütfen düşünün. Bunları karşılamanın tek yolu, ZAM yapmaktan geçer. Bu yıl yeni yapılan zamlara ilaveten, Petrol ve Doğalgaz ürünlerine, motorlu taşıt araçlarına, tütün mamullerine, dayanaklı tüketim mallarına, özel iletişim vergilerine SÜREKLİ ZAMLARI beraberce görüp, yaşayacağız.<br />
Bu da belli bir gelirle yaşayan çalışanların, emeklilerin, çiftçilerin, küçük esnafın daha da fakirleşmesi demek oluyor. Aileleri ile beraber toplumun % 80 ini kapsayan bu kesim geçim sıkıntısı çekiyor ve huzursuzsa o toplumda sosyal barışı sağlayamazsınız. Demokrasiyi ve özgürlükleri geliştiremezsiniz.<br />
Yukarıdaki rakamlar, Devletin Kurumlarının yani Hazinenin, TUİK’in, Merkez Bankasının ve Ticaret Odalarının rakamlarıdır. Doğru rakamlardır, herkesin ulaşabileceği rakamlardır.<br />
AKP ve Erdoğan istediğini söylesin, Türkiye’yi getirdikleri konum budur.<br />
&#8221;Bu ülkeyi iyi yönetemediklerinin, Türk Milletinden aldıkları emanete hıyanet ettiklerinin en büyük kanıtıdır.&#8221;<br />
Türk atasözlerinden biri; “At binicisine göre koşar” der. Peki, biz millet olarak ne yaptık?<br />
Ata binemeyen, yardımla bindiği attan bile hemen düşen birini “SUVARİ” diye başımıza getirdik.<br />
Kutsal dinimiz İslam; “ Emaneti ehline teslim ediniz” der. Biz millet olarak ne yaptık? Kendisine “İstanbul İmamı” dedirten birini, Tarikat şeyhlerinin dizinin dibinde oturan birini, “Demokrasi benim için amaç değil, araçtır” diyen birini, “İslam davası için gerekirse, PAPAZ elbisesi giyerim” diyen takiyye cambazını milletin başına getirdik. Yetmedi, Devlet kadrolarının tarikatlar tarafından doldurulmasına, sadaka hırsızlarının bürokrasinin en önemli yerlerine getirilmesine, Atatürk’e ve Lâik Cumhuriyete her gün küfür edilmesine rağmen ikinci defa “ tek başına” iktidarı gene bu yeteneksizlere verdik. Ne karşılığında? Sizden çalınan paraların bir kısmı ile alınan, kömür, yiyecek ve giyeceklerin karşılığında.<br />
Herkes düştüğü yerden kalkar. Bizde sandıkta düştük, sandıkta kalkacağız. Demokratik rejimde başka sihirli bir reçete yoktur. Herkes çevresine sahip çıkacak, fakiri, fukarayı gözetecek. Bu garibanları, seccade şeytanlarının eline bırakmayacak.<br />
Birde en çok karşılaştığım soru; “ Peki ama kime oy verelim? Bu laf “ ben yeterince ezilmedim, yediğim kazıklar az geldi, yine AKP’ye oy vereceğim”, demektir.<br />
Köylü, Dede Erenlerden, yaptığı pekmezlerin tatlarına bakmasını ve kötüden iyiye sıralamasını istemiş. Dede Erenler, pekmezlerin bulunduğu küplere yaklaşmış ve içlerinden birini tatmış, tatmasıyla yere tükürmesi bir olmuş ve yürümeye başlamış.<br />
Köylüler seslenmişler; “Erenler nereye gidiyorsun? Daha tadacağın bir sürü pekmez var.” Dede Erenler dönmüş ve” Bundan kötüsü olamaz, diğerlerini içebilirsiniz.”<br />
Hikâyede olduğu gibi, şimdilik tüm çevremize ısrarla söyleyeceğimiz tek söz var; AKP’ye OY VERİLMEYECEK.</p>
<p>Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü, 2007 ve 2008 yıllarında toplam 640 tirilyon harcamış&#8230;</p>
<p>Alt tarafı BOş-bakan’ın misafirlerini ağırlayacak; Kitap, kırtasiye alacak,Yemekler yenilecek, Gül suyu şerbetleri içilecek,Eh Müslüman adamlar şarap içecek halleri yok&#8217;ya canım, bunda ne var&#8217;ki bu kadar büyütüyorsun diyebilirsiniz..<br />
Buyrun neler varmış görelim&#8230;</p>
<p>Bu 1 trilyon&#8217;cuk değil.</p>
<p>2 trilyon&#8217;cuk değil.</p>
<p>10 trilyon&#8217;cuk değil.</p>
<p>100 trilyon&#8217;cuk değil.</p>
<p>300 trilyon&#8217;cuk hiç değil.</p>
<p>640 trilyon-CUK !!!</p>
<p>Nereye, nasıl harcandı bu tirilyon-CUK-lar ?</p>
<p>Hala UYUMAYA devam&#8217;mı ?<br />
Tablo yukarıda, ötesini sizler bilirsiniz.</p>
<p>Rıfat Serdaroğlu (odatv)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/haramzadeler-iktidari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İSLAM CUMHURİYETİ</title>
		<link>http://www.addisparta.org/islam-cumhuriyeti.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/islam-cumhuriyeti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Jan 2010 16:30:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[finans]]></category>
		<category><![CDATA[iran]]></category>
		<category><![CDATA[iran devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[iş]]></category>
		<category><![CDATA[işsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Rıfat Serdaroğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2540</guid>
		<description><![CDATA[Yıl, Kasım 1978. Bergama Belediye Başkanıyım. İran Genelkurmay Başkanı ve heyeti, eşleriyle İzmir ziyaretinden sonra, önce Selçuk-Efes’e, sonra da Bergama’ya geldiler. Eşimle beraber heyeti gezdirdik ve yemeğe aldık. Yemekte İran Genelkurmay Başkanına sordum; İmam Humeyni Paris’te ve içinizi karıştırıyor. İran’ın bir İslam Cumhuriyetine dönmesi mümkün mü? İran’lı General önce modern giyimli İran’lı hanımları, sonra da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yıl, Kasım 1978. Bergama Belediye Başkanıyım. İran Genelkurmay Başkanı ve heyeti, eşleriyle İzmir ziyaretinden sonra, önce Selçuk-Efes’e, sonra da Bergama’ya geldiler. Eşimle beraber heyeti gezdirdik ve yemeğe aldık. Yemekte İran Genelkurmay Başkanına sordum; İmam Humeyni Paris’te ve içinizi karıştırıyor. İran’ın bir İslam Cumhuriyetine dönmesi mümkün mü? İran’lı General önce modern giyimli İran’lı hanımları, sonra da arkadaşlarını göstererek, “İran’da böyle güçlü bir ordu ve bu modern bayanlar olduktan sonra İmam Humeyni hiçbir şey yapamaz” dedi.</p>
<p>Bu ziyaretten yaklaşık 4 ay sonra, Genelkurmay Başkanının, Generallerin ve ailelerinin kafaları “devrim muhafızları” tarafından kesildi.</p>
<p>Peki, İran Devrimi nasıl gerçekleşmişti;<span id="more-2540"></span></p>
<p>*1956- 1971 yılları arasında 3 Milyon köylü, şehirlere göç etti. Daha sonra her sene yaklaşık 400 bin kişi şehirlere göç etti. Ekonomik kriz ve kentleşme aynı döneme rastlamış ve kitleleri derin hayal kırıklığı içinde açlığa sürüklemişti. Şehrin varoşlarında milyonlarca işsiz ve aç insanın toplandığı ve kıvrandığı bir süreçte, İmam Humeyni bu aç insanlara kurtuluş vaat etti; İSLAM CUMHURİYETİ ve ALLAHIN YÖNETİMİ (Mollalar Yönetimi)</p>
<p>Kaybedecek bir şeyi kalmayan halk bu din tüccarlarının eline düştü. Bu halk YİYECEK ve GİYECEK gibi ufak yardımlarla onların safına çekildi. Beyinleri yıkandı ve fakirlik- yokluklarının sebebinin, Şah yönetiminin kirli ve dinsiz rejimi olduğu kafalarına yazıldı.</p>
<p>*Aç olan halka bir taraftan iki lokma yemek verilirken, diğer taraftan DEMOKRASİ ve ÖZGÜRLÜK vaat edildi. Bu şekilde birçok sol görüşlü insanları da yanlarına çektiler. Devrimden hemen sonra ilk olarak bunların kafaları kesildi.</p>
<p>*Din adamları arasında, biat kültürüne göre, emir ve komuta zincirinde bir yapılanma vardır. Bunlar hemen her yerde etkili oldular ve halkı kışkırtıp, kontrol altına almada çok başarılı oldular.</p>
<p>*Halk ayaklandıktan sonra, ortaya çıkan kargaşa ortamında, ellerinde Kuran-ı Kerim olan mollaların önderliğinde insanlar kışlaları bastılar. Karşı koyan rütbelileri öldürdüler. Mollalar idareye el koydular. İran, İslam Cumhuriyeti ve Şeriat hükümlerine teslim oldu.</p>
<p>1997- 1999 yılları arasında 55. Hükümette Devlet Bakanlığı görevinde bulundum. İran ile Karma Ekonomik Komisyon Başkanlığı yaptım. 4 kez İran’a gittim. Eski Şah rejiminin yerini, mollaların yönetimi almıştı ama insanlar yine fakirlik, yokluk içindeydiler. Demokrasi- özgürlük sadece sözlüklerde kalmıştı. Otelden, İran Petrol Bakanlığındaki bir toplantıya giderken konvoydaki iki araç çarpıştı ve yol tıkandı. Nereden çıktığını bilmediğim onlarca sopalı sivil devrim muhafızı, yolu açmak için insanları nasıl dövüyorlar, anlatılması imkânsız. Kimse, ağzını dahi açamıyor ve sadece sopadan kaçmaya çalışıyordu. Kısacası demokrasi’nin olmadığı yerde Şah’ın yerine, Din adamları diktatörce hüküm sürüyorlardı. Muhteşem Pers Kültüründen ve İslam Kültüründen eser kalmamıştı.</p>
<p>Bunları neden mi yazdım? İran’da İslam Cumhuriyetine giden yolun, köşe taşlarına çok iyi bakmak gerek.</p>
<p>*Türkiye’de işsizlik resmi olarak %14, gençlerde ise %25 lere ulaştı. Yoksulluk sınırının altında 20 milyon insan yaşıyor. Kısa zamanda da azalacağı yok. Sadece Ankara Büyükşehir Belediyesi her ay 400 bin eve yiyecek yardımı yaptığını, dergilerinde övünerek yazıyor.</p>
<p>Sadaka kültürü ile insanlar, bedava kömüre, ekmeğe yemeğe alıştırıldılar. Şimdilik, verdiklerinin karşılığında bu insanlara yemin ettirerek oylarını alıyorlar.</p>
<p>*Türk Silahlı Kuvvetleri’nin özellikle dinci basının ve belli bir tarikata mensup devlet görevlilerinin saldırısı altında olduğu herkesin malumudur. Sayın Genel Kurmay Başkanı, Asimetrik Psikolojik saldırı altındayız diye basın toplantısı düzenledi.</p>
<p>*Bölücü Kürtçüler, tarikatlarla işbirliği içindedirler. İki grubunda ortak hedefi, Lâik Cumhuriyet ve Demokrasi’dir.</p>
<p>AKP İktidarının kafalarının arkasında tam olarak ne var, sadece kendileri biliyor. Sözleri ile davranışları birbirlerini tutmamaktadır. Bu iktidar mensupları içinde, Barzani’yi ve İran’daki Mollaları kendilerine, Atatürk’ten daha yakın bulanların sayısı hiçte az değil.</p>
<p>Herkesin aklını başına alma zamanı gelmiştir. Özellikle varlığını, Atatürk’ün kurduğu Lâik Cumhuriyete borçlu kamu görevlileri, Demokrasi ve Çağdaşlığa inanmış tüm insanlarımız yaklaşan tehlikeyi görmeli ve tedbirlerini almalıdırlar. Tedbir herkesi aydınlatmadır, bilgilendirmedir ve özellikle dar gelirli insanlarımızı bu sadaka hırsızlarının elinden kurtarmaktır. Bu ortaçağ örümceklerine verecek tek insanımız yoktur.</p>
<p>Uyarı görevimizi yerine getirmeye devam edeceğiz.</p>
<p>Rifat Serdaroğlu  Eski Sağlık ve Devlet Bakanı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/islam-cumhuriyeti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HANGİ ORDU?</title>
		<link>http://www.addisparta.org/hangi-ordu.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/hangi-ordu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2010 13:10:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[asker]]></category>
		<category><![CDATA[iran]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[ordu]]></category>
		<category><![CDATA[TSK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2538</guid>
		<description><![CDATA[Ordu, mühimmat-silah ve araç gereç bakımından ABD’ye muhtaç olduğu gibi, subayların eğitimi de Amerikan sistemine uydurulmuştu.
Subaylar halktan uzakta, lojmanlarda kendi düzenleri ve Amerikan kültürü etkisinde yaşıyorlardı. Genç subay adayları ABD eğitim sistemi içinde kendi tarihsel kültüründen bağımsız, teknoloji budalası olarak yetiştiriliyorlardı. Ordunun halk kültürüne özgü duygu ve düşüncesi, geleceğe yönelik temel bir ideolojisi kalmamıştı.
Ordunun teknik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ordu, mühimmat-silah ve araç gereç bakımından ABD’ye muhtaç olduğu gibi, subayların eğitimi de Amerikan sistemine uydurulmuştu.</p>
<p>Subaylar halktan uzakta, lojmanlarda kendi düzenleri ve Amerikan kültürü etkisinde yaşıyorlardı. Genç subay adayları ABD eğitim sistemi içinde kendi tarihsel kültüründen bağımsız, teknoloji budalası olarak yetiştiriliyorlardı. Ordunun halk kültürüne özgü duygu ve düşüncesi, geleceğe yönelik temel bir ideolojisi kalmamıştı.</p>
<p>Ordunun teknik yapılanması ve konuşlanması da yurdun ihtiyaçlarına göre değil ABD ve batılı müttefiklerin öngördükleri tehditlere ve NATO’nun ileri cephe harekât planlarına göre düzenlenmişti.<span id="more-2538"></span></p>
<p>Derken olanlar oldu; iktidar birden el değiştirdi. Yurdun gerçeklerinden kopan, ABD’ye sonsuz güvenen ordu ne yapacağını bilemedi.Yeni iktidar sahipleri için “Her ne olursa olsun onlar da aynı yurdun evlatlarıdırlar, rejimi değiştirebilirler; ama ordunun yurdu savunma gücünü kırmazlar, diyerek uzlaşma yolunu seçtiler.Yeni iktidar bu durumdan yararlanmasını bildi; yeni rejimin koruyucularını hızla silahlandırdı.</p>
<p>Olaylar gelişti; yeni rejimi savunmak üzere ordunun dışında donanımlı bir dindar polis gücü oluşturmaya başladılar.Bu arada yurdun güvenliği için savaşan ordunun cephede askeri başarıya ulaşarak halkın desteğini kazanmasından çekinen yeni yöneticiler, ABD ile gizliden anlaşarak yeni silahları, rejim koruyucuları ordusuna vermeye başladılar.</p>
<p>Savaşan ordu mühimmatsız ve silahsız kalıyor; cephe gerisinde orduyu aşağılamak için yapılmadık şey bırakmıyorlardı.</p>
<p>Halkın bir bölümü hala orduya güveniyordu; ama iktidar ordunun kapılarını “şeffaflık” diyerek açtı ve subayları aşağılamak için yaygın bir karalama propagandasına girişti: Ordunun yetersiz, subaylarının yeteneksiz ve manevi değerlerden yoksun olduklarını yayıyorlardı.</p>
<p>Orduyu zayıf göstermek için halkın gözü önünde araçlarına el koyuyor; subayların sorguya çekiyorlardı.Savaş boylarına yeni rejimin “manevi kanaat önderlerini” göndererek ikilik yaratmaya başladılar.</p>
<p>Polis teşkilatı da yeni iktidarın ideolojik bekçiliğini yapmak üzere yenilendi; rejimin kurallarına aykırı yaşayanları sindirecek gönüllü birlikler oluşturuldu.</p>
<p>ABD ikili oynamayı sürdürdü; ordu da yeni bir uyanışın başlamaması için ordunun kesin zaferini engelliyor; iktidardakilere silah veriyordu.</p>
<p>Sonunda olan oldu; o yenilmez, güçlü rejim bekçisi ulusal ordu, beş-altı yılda dağılıp gitti ve yeni iktidarın silahlı güçleri rejimin sahibi oldu.İktidar halkın eski büyük imparatorluk hülyalarını fetvalarla canlandırıyor ve sınırların yapay olduğunu, ulusçuluğun bölücülük ve asıl birleştiricinin din olduğunu yayıyor; komşu ülkelerde silahlı isyana yönelecek timler eğitiyordu.</p>
<p>Tüm yetki ve güç, rejim koruyucuları ordusunu yönetenlere geçti; fetvacılar da bu yöneticilerin kararlarına dinsel gerekçe uyduran makamlara dönüştüler.</p>
<p>Olaylar İran’da işte böyle gelişmişti.</p>
<p>Değişim sürecini açıklayacak temel ilke bellidir;</p>
<p>iktidarın hukuku başkadır ve amaca ulaşmak için izlediği her türlü yol kutsaldır.Birçok uygulama size göre yasadışı, demokrasiye aykırı olabilir; ama onlar tarafından din yolunda meşakkatli bir iş olarak görülebilir!</p>
<p>Şimdi söyler misiniz; oradaki iktidarın yöntemleri başka ülkelerde kopyalanmıyor olabilir mi?</p>
<p>Hem, Amerikan ağzıyla “simetrik” ve “asimetrik” diyerek gerçekleri örtme kolaycılığının ve sızlanmanın kime ne faydası var?</p>
<p>Mustafa Yıldırım</p>
<p>12 Ocak 2009</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/hangi-ordu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
