Dengir Mir Mehmet Fırat’ı üç gündür izliyor ve dinliyoruz.
“Atatürk devrimleri toplumda travma yarattı” sözlerine gelen tepkilere karşılık vermeyi sürdürdü. Fırat, gazetecilerin soruları üzerine şöyle dedi:
’”Devrimler kötü demedim, ama bir gecede tekke ve zaviyeler kapanmadı mı? Şeyhülislamlık sona ermedi mi? Dünyanın her yerinde devrimler böyle yapılıyor. Türkiye’de de bir travmaydı. Bu konuda konuşanlar eğer bunların tamamını okuduysa ben Meclis’in ortasında eşek gibi anıracağım… Okumadan konuşuyoruz’“(Taraf, 25.06.08,s.10)
Özellikle, AKP’ye taraf Kemalist cumhuriyete muhalif olanların kendisine taraf seçtiği Taraf gazetesinden alıntı yaptım.
Haklısınız Dengir Bey, okumadan konuşuyorsunuz. Bilgi olmadan fikir üretenlerle ne yazık ki aynı safta yer aldınız.
Eğer Türk devrim tarihini okumuş olsaydınız, şimdi ‘eşek gibi anırırım’ demek zorunda kalmayacaktınız.
Müsaadenizle yanlışlarınızı ben düzelteyim.
Ben kim miyim?
Laik Kemalist cumhuriyetin 30 yıllık öğretmeniyim ve 10 yıldan fazladır da üniversitelerde ‘ Türk Devrim Tarihi’ dersi de okutmaktayım! Yani söz söyleme hakkım var!
İçinize sindiremediğiniz Kemalist devrimler bir gecede olmadı. Hepsinin planı projesi vardı ve uzun yıllara dayana düşüncenin ürünüydü.
Bu nedenle sizin sandığınız gibi, halkın üzerinde travma yaratmadı.
Ancak, doğrusu bazılarında yarattı.
Kimlerde mi?
Halife padişahta ve onun çevresindeki İngiliz işbirlikçisi hainlerde.
Başka kimlerde?
Dini kazanç kapısı yapanlarda.
Başka kimlerde?
Laikliği içine sindiremeyenlerde.
Daha Erzurum Kongresi günlerinde (Temmuz 1919). Mazhar Müfit Kansu’ya ‘yaz çocuk’ der. Ve not defterine savaştan sonra, cumhuriyeti kuracağız diye başlar, sırasıyla tüm devrimleri alt alta dizer.
Mazhar Müfit de ona inanmaz! Ama yıllar sonra ‘ kaçıncı maddedeyiz çocuk!’ dendiğinde ayıkır. Mahcubiyetten kıpkırmızı olur. Çünkü onda utanma duygusu vardır.
Başka bir öyküyü Sovyet Elçisi Aralov’dan dinleyin; belki, o zaman, kimlerin travma geçirdiğine siz de ayıkırsınız.
‘Daha taarruzdan önce yanında bulunduğum sırada Mustafa Kemal Paşa: Kadınların kurtuluşu için bir savaş açacağını, ilköğretimi geniş ölçüde yayacağını, millî ekonomiyi, sanayii, köy ekonomisini, kültürü geliştireceğini söylemişti…’ (S.İ.Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, çev. Hasan Ali Ediz, s.225-226)
Yine Aralov’un anılarıyla sürdürüyorum, asıl travmatik kısmı burası…
Gazi, 2 Nisan 1922 tarihinde yanında Sovyet Elçisi Aralov ile birlikte Konya’dadır.
“O gece iki medreseyi ziyaret ettik. Kanlı, canlı hemen hepsi de gencecik mollalar medresenin avlusunda dizilmişlerdi. Bunların yanında, geniş cüppeli, beyaz sarıklı hocalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek Mustafa Kemal Paşayı selamladılar. Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa’dan, Medrese sayısını artırmasını rica etti. Bu zat, ayrıca, medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını da istirham etti.
Hoca konuşurken Mustafa Kemal’in kendini tuttuğu belli oluyordu. Ama medrese öğrencilerinin askere alınmamaları söz konusu olunca, artık kendini tutamadı ve yüksek sesle, sertçe:
‘ Ne o, dedi. Yoksa sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!’
Mustafa Kemal konuşurken gözleri daha korkunç bir hal alıyordu:
‘ Bu asalakların askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!’
Hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların yanında hükümet başkanı onları paylamıştı.
Mustafa Kemal Paşa bize dönerek:
‘Hadi gidelim, dedi, artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı. Ve şöyle, isteksizce bir selam vererek oradan ayrıldı.’
Mustafa Kemal Paşa otomobilde uzun bir süre yatışmadı:
‘Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağım! Her şeyden önce onların malî dayanaklarından, vakıflardan, yoksun edeceğim. Yurt topraklarının büyük bir parçası, neredeyse üçte ikisi, belki daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların yaşam kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.’
Mustafa Kemal, Anadolu topraklarında, şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17 bin medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti. Medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine, Mustafa Kemal, bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi. Bu devrimci adım, subaylar arasında büyük bir sevinç yaratmış ve bu olay, son günlerin en çok üzerinde durulan bir konusu haline gelmişti.’ (S.İ.Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, çev. Hasan Ali Ediz, s.104-106)
Travma geçirenler, birinci meclisin muhalifleridir. İskilipli Atıf Hoca ile bugünkü laiklik düşmanlarıdır. Travma geçirenler, kadının çarşaftan, peçe arkasından kurtuluşunu içini sindiremeyenlerdir. Menemen’de Kubilay’ın başını kesen Nakşî şeyhi müritleridir. Başka kimdir? Mustafa Kemal’i idama mahkûm eden şeyhülislam’dır!
İnsanlık tarihinin en önemli komutan ve devlet kurucularından olan Mustafa Kemal’i, ötekilerden ayıran en önemli niteliği aslında devrimciliğidir. İhtilaldan devrime eviriliş, hem kararlılık hem de olağanüstü cesaret ister. Bu büyük dahi de bu iki niteliğini birleştiğini görmekteyiz.
Türkiye Cumhuriyeti’ni öteki cumhuriyet örneklerinden ayıran temel özellik, ‘egemenliğin tanrıdan alınıp bireye verilmesi, kuldan vatandaş, ümmetten millet yaratılması; bunun da laik düşünce sistemi üzerine oturtulmasıdır.’ Yani aklın egemen kılınmasıdır.
Sosyal yaşantıyı düzenleyen devrimler laiklik eksenine oturtulmuştur. Kılıç Ali’nin anılarında okursunuz; Gazi’nin, Meclis kürsüsünden bir milletvekilinin laikliğin tanımını isterken, alaycı üslupla sorduğu soruya verdiği yanıtı belleklerden çıkarmamak gerekiyor: ‘Adam olmak, demektir, hocam, adam olmak!’
Gazi Mustafa Kemal, kendisinden sonraki meclisler gibi, kararları halkın önünden kaçırarak, gece yarıları almadı. Dengir Fırat burada yanıldı!
Herkes bilgi sahibi olsun, hiç kimse eşek gibi anırmasın insan gibi konuşsun!
Cevdet AHISKAL
.

Saygıdeğer Arkadaşlar
Çok Güzel bir Söz bulmuşsunuz Dengesiz Mehmet Fırat için.Tabiatında EŞŞEK Olan insan için değişen bir şey yoktur.yollarını Aydınlatan Deniz Fenerinin eşliğinde yollarına devam ediyorlar.
Bu Benzetmeniz ve Değerli Eşeğin rengi Muhatabına çok yakışmş.tabiatında eşek olan insan için süpriz olmasa gerektir.Çok Şık Olmuş ne diyelim.
Kalemine sağlık yürekli dostum.
Ekleyecek pek bir şey bırakmamışsın.
Ama ben o güzel gözlü “gerçek eşekler”i çok severim. Hani derler ya: “Sözüm meclisten dışarı.” Bu nedenle Anadolu’muzun eşekleri alınmasın yazınız için, onlardan özür dileriz. Sözümüz iki ayaklı eşekler için.
Sevgiyle kalın…
Günü gelir hesabınız sorulur
Dengir Mir Mehmet Fırat
Gidin madem Atatürk devrimlerinden rahatsızsanız.
Çekin kanlı ellerinizi topraklarımızdan!
Amerikan memurları.
Tencere dibin kara
Hortumcu iş başında, her damlayı emiyor,
Helal, haram ne varsa midesine gömüyor.
Yasaları çiğnerken bana mısın demiyor,
Hemen çirkefleşiyor biraz düşünce dara;
Bas bas bas bağırıyor: Tencere dibin kara.
Rezilliği diz boyu, yüzü sanki kösele,
Böylesi insanları utandırmak mesele.
Ahlakta erozyon var, namus kapılmış sele,
Doğal bir afet gibi çamur atar kenara;
Bas bas bas bağırıyor: Tencere dibin kara.
Eşek gibi anırır, insan gibi konuşmaz,
Kendini haklı görür, uzlaşmaya yanaşmaz.
Attığı iftiralar hiçbir yere ulaşmaz,
Kendi tenceresini boyarsa siyahlara;
Bas bas bas bağırıyor: Tencere dibin kara.
Kağnı gölgelerini sahiplenir bu zübük,
Tanrı yaratmış ama kendi insanlığa yük.
Isırmasın diyorsan hemen kulağını bük,
Nevzat taş atma sakın böylesi bir zağara;
Bas bas bas bağırıyor: Tencere dibin kara.
Halk Ozanı Karamanlı Nevzat
Dostlar LÜTFEN DENGIRLERI; BEYGIRLERI;ESSEKLERI;VE BILIMUM DENSIZLERI;INSAN SIFATINDA ORTALARDA GEZINEN YEZIT;VE MERVANLARI;VE DAHI MÜLCEM LERI CIDDIYE ALMAYIN;YOKSA ONLAR KENDILERINI BIR B::K ZANNEDIYORLAR;;;