Dünya Ekonomik Bunalımı Ve Atatürk’ün Ekonomik Düzen Anlayışı

(17 ŞUBAT İZMİR İKTİSAT KONGRESİ’NİN 86. YILDÖNÜMÜNDE)

Atatürk, insanlığın ve ulusların yaşamında ekonominin taşıdığı temel önemi

özenle göz önünde bulundurmuştu. Ekonomik düzen ve kalkınma alanında

sergilediği önderlik, savaş meydanlarında ve siyasal, toplumsal alanlardaki

başarılarından hiç de daha az önemli değildir.

 Şimdiye değin dünyaya “Devlet ekonomik etkinliklerden tümüyle uzak

durmalıdır.” diye dayata gelen ve sömürgeci müdahalelerini ulaştırabildikleri

her ülkede üretken ekonomik kurumları bu bilim- ve demokrasi-dışı gerekçeyle

yıkan      ABD ve AB’nin, kapitalizmin yeniden patlak veren dünya çapındaki

bunalımı karşısında, hiç sıkılmadan   ekonomilerine    devletleştirme de

dahil   en geniş devlet müdahalelerinde bulunmaları,    Atatürk’ün Uygarlık

Projesinin, ekonomi alanında da insanlığa ne büyük katkılarda bulunabilecek

değerde olduğunu bir kez  daha kanıtlıyor.

Atatürk’ün bu üstün başarısı, yalnız insanlık tarihini çok iyi inceleyerek

toplum yaşamını bütünlüğü içinde görebilmesinin değil, aynı zamanda

demokrasi düzenine doğru anlam vermiş ve dürüstlüklü bağlı kalmış olmasının

doğrudan sonucudur.

 

Bu bilinçledir ki, daha Kurtuluş Savaşı sırasında, kurulacak bağımsız Türk

devletinin ekonomi politikasını hazırlamak üzere toplum-bilimci Ziya

Gökalp’in başkanlığında bir bilimsel kurul oluşturmuştu. Çalışmalarını

Ankara garındaki bir vagon içinde yürüten bu kurulun toplantılarına kendisi

de fırsat buldukça katılmıştı.

 

Ne kapitalizmin, ne de Marksizm’in, kamu yararına, dolayısıyla demokrasinin

başta gelen niteliklerine uygun bir ekonomik düzen kurmaya yetmediği, yeni

bir modelin gerekli olduğu gözlemi bu kurulun çalışmaları sırasında dile

gelmeğe başlamıştır.

 

Bu sağlam demokrasi anlayışı  ve onunla doğal olarak birlikte giden bilimsel

bakışa dayalı ekonomi anlayışı ile Atatürk Cumhuriyeti, Türk ulusunu

tarihinde ilk olarak tarım, sanayi ve hizmetler sektörleriyle tam bir

“ulusal ekonomi”ye kavuşturdu.

 

Atatürk’ün ekonomik düzene ilişkin görüşlerini, 1930 yıllardaki demokratik

devletçilik uygulamalarına geçmeden önce, iki önemli vesileyle  ortaya

koyduğunu görüyoruz. 17 Şubat 1923′te topladığı  İzmir İktisat Kongresi, bu

iki vesilenin ilkidir.

 

Ve burada, henüz Lozan Antlaşması imzalanmadığı, yeni Türkiye uluslararası

tanınma aşamasına ulaşmamış olduğu için, yalnızca ekonomik düzenin önemini

ve kapitülasyon bağlarından tüm olarak kurtulmadıkça gerçek anlamında ulusun

bağımsızlığa kavuşmuş olamayacağını vurgulamakla yetinir.

 

Birçok Marksist yazarın savladığının ve kapitalizm yandaşlarının da sevinçle

benimsediklerinin tersine olarak,    Atatürk İzmir İktisat Kongresi’nde

devletin ekonomik düzendeki yerine ilişkin görüşlerini ve bu alanda

kapitalizm ve Marksizm’e yönelik eleştirilerini henüz ortaya koymaya sıranın

gelmediğini görmüş ve buna girişmemiştir.

 

Ekonomik düzenin bu temel yönlerine ilişkin görüşlerini 1929′dan başlayarak

gündeme getirmiş ve önce YURTTAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER adlı kitapta

açıklamış, sonra da devletçilik uygulamalarıyla yaşama geçirmiştir.

 

Bugün Türkiye’de bırakıldığı  kadar özgürlük, insan hakları, çağdaş eğitim

ve bilim, kadın hakları … en büyük ölçüde bu demokratik devletçi ekonomik

düzen temeli üzerinde gerçekleşebilmiş ve o temel baltalamalardan

kurtulabildiği ölçüde  ayakta kalabilmiştir.

 

İZMİR İKTİSAT KONGRESİ

 

Lozan Barış görüşmeleri sömürgeci Batılı devletlerin Osmanlı Devletini

yıkıma götürmüş olan ekonomik ayrıcalıklardan (kapitülasyonlardan) vazgeçmek

istememeleri yüzünden 4 Şubat 1923 günü kesilince, Mustafa Kemal, on üç gün

sonra 17 Şubat 1923 günü İzmir’de İktisat Kongresi  düzenledi.

 

Türk ulusunun tarihinde ilk olan bu iktisat kongresinde Atatürk’ün yaptığı

konuşma, O’nun ekonomiye bakışının ve daha sonra önderlik edeceği ekonomik

düzen ve kalkınma  uygulamalarının temel öğelerini içermektedir.

 

Batılı ülkelerin dayattığı Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme, Büyük Ortadoğu,

Ilımlı İslam Tasarımları gibi artık tümünün yaldızı dökülen aldatıcı

terimlerle simgelenen ve bugün insanlığın 4/5′inin işsizlik, verimsizlik, iç

ve dış savaşlar, çağ-dışı düşünüş biçimleri alan sömürgecilik altında

ezilmesine yol açan günümüz uluslararası ekonomi ortamında, Atatürk’ün İzmir

İktisat Kongresi’ndeki uyarı ve önerilerinin kalıcı değeri daha da parlak

bir biçimde görülmektedir.

 

“Bir ulusun yaşamıyla, yükselişiyle, çöküşüyle doğrudan doğruya ilgili olan

(şey), o ulusun ekonomisidir. Tarihin de, yaşanan deneylerin de ortaya

koyduğu bu gerçek, bizim ulusal yaşamımızda ve ulusal tarihimizde de tam

olarak ortaya çıkmıştır.

 

“Gerçekten de Türk tarihi incelenecek olursa, bütün yükseliş ve çöküşlerin

nedenlerinin bir ekonomi konusundan başka bir şey olmadığı anlaşılır.

Efendiler, tarihimizi dolduran bunca başarılar, zaferler, ya da yenilgiler,

batışlar ve yıkımlar, bunların tümü, ortaya çıktıkları dönemlerdeki ekonomik

koşullarımızla ilgilidirler.

 

“Yeni Türkiye’mizi kendisine yaraşır düzeye çıkarabilmek için, ne yapıp edip,

ekonomimize birinci sırada önem vermek zorunluluğundayız. Çünkü çağımız

bütünüyle bir ekonomi çağından başka bir şey değildir..”

 

“Bir ulusun yaşamının, gönenç ve mutluluğunun dayanakları olan ekonomiyle

ilgilenememiş olması, ilginç bir durumdur. İtiraf etmeliyiz ki biz,

ekonomimize gerektiği ölçüde önem vermemiş bulunuyoruz. (Bu durumun gerçek

nedenlerini) incelediğimizde, itiraf etmek zorundayız ki, biz şimdiye değin

gerçek, bilimsel, olumlu anlamıyla ulusal bir dönem yaşayamadık. Bundan

dolayı, ulusal bir tarihimiz olmadı. .. Osmanlı tarihinde bütün çabalar,

bütün çalışma, ulusun isteği, emelleri ve gerçek gereksinimleri açısından

değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını doyurmak açısından

yapılmıştır… (Devletin) iç örgütlenişi, iç siyaseti, tutkular ürünü olan

bu dış siyasete göre düzenlenmek zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Oysa dış

siyaset, iç örgütlenişe ve iç siyasete dayandırılmak gerekir; yani iç

örgütlenişin kaldıramayacağı bir genişlikte olmamalıdır. Yoksa, düşsel dış

politikalar ardında koşanlar, dayanak noktalarını kendiliğinden yitirirler.

 

“İşte Osmanlı hakanları bu temel noktayı unuttular. İç örgütlenişi dış

siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca, ele geçirdikleri bütün ülkelerdeki

bütün öğeleri, yani dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan

ve birçok uluslardan kurulu olan öğeleri olduğu gibi korumaya kalkıştılar ve

onlara (bu amaçla) istisnalar, ayrıcalıklar bağışladılar. Buna karşılık asıl

öğe, uzun savaşlar yapmakla, fetih meydanlarında ölmekle, ele geçirilen

ülkeleri ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle, kendi kendini

yıkıyordu.

 

“Bu nedenle ulus, asıl öğe, kendi evinde, kendi yurdunda kendi gerçek yaşam

kaynaklarını üretmek için çalışmaktan tam anlamıyla yoksun bir durumda

bulunuyordu. Bu taç sahipleri, (buna ek olarak), ele geçirdikleri ülkelerin

halklarını ve daha sonra yabancıları memnun etmek için, doğrudan doğruya

asıl öğenin haklarından, yaşam ve ekonomi kaynaklarından bir çok şeyleri

bağış olarak, armağan olarak onlara veriyorlardı. Örneğin Fatih zamanında

Cenevizlilere ve Patriğe verilen ayrıcalıklar ile açılan yol, kendisinden

sonra sürekli olarak genişlemiş ve güçlendirilmişti. ..”

 

“..Yabancılar, yalnız bu hakları korumakla da yetinmediler, .. onları her gün

biraz daha arttırmak için yollar aradılar ve buldular. İçerdeki azınlık

öğeler koruyabildikleri iç örgütlerine dayanarak, dışarının sürekli

özendirme, heveslendirme ve yardımlarına sığınarak devletin ve (ulusun) ana

öğesinin yok edilmesi ile siyasal bir varlık elde etmek için çalışmaktan

geri durmadılar. ..”

 

“Bu sürekli kovalama altında, zaten yoksul düşmüş olan ana yurtta ana öğe

devlete verebilecek parayı güç sağlıyordu. Oysa sultanlar, saraylar,

Bâbıâliler göz kamaştırıcı gösterişe kesinlikle sahip olabilmek, onu

sürdürebilmek, zevk ve tutkularını giderebilmek için her neye mal olursa

olsun, bu parayı sağlamanın yolunu aramaya düşmüşlerdir. O yol da borçlanma

oldu. Öyle çok borçlanıyorlar, öylesine kötü koşullar altında borç

alıyorlardı ki, bunların faizlerini de ödemeye olanak kalmadı. En sonunda

bir gün Osmanlı Devleti’nin iflasına karar verildi. Maliye işleri hemen

denetim altına alınmış ve başımıza Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) yıkımı

çökmüş bulunuyordu.”

 

“.. Artık Osmanlı Devleti gerçekte ve uygulamada bağımsızlıktan yoksun bir

duruma getirilmişti. Gerçekten de bir devlet ki kendi uyruğuna yüklediği bir

vergiyi yabancılara yükleyemez; gümrük işlemlerini, vergilerini ülkenin ve

ulusun gereksinimlerine göre düzenlemekten yasaklanmıştır; bir devlet ki

buna ek olarak yargılama hakkını yabancılara uygulamaktan engellenmiştir;

böyle bir devlete doğal olarak bağımsız denilemez.

 

Devletin ve ulusun yaşamına yapılan karışmalar bu kadar değil, daha çoktu.

Doğrudan doğruya ulusun yaşamsal gereksinimlerinden olan, örneğin demiryolu

yapmak için, örneğin fabrika yapmak için, hiçbir şey yapmak için devlet

özgür değildi. Kesinlikle karışılıyordu. Öyleyse, yaşamını sağlamaktan

engellenen bir devlet bağımsız olabilir mi? Belirttiğim gibi, gerçekte

devlet bağımsızlığını çoktan yitirmişti ve Osmanlı ülkesi yabancıların açık

bir sömürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk ulusu

da tümden tutsak bir duruma getirilmişti.”

 

“Osmanlı devleti tümden çökmüştü. Ama düşmanlarımız aynı zamanda Osmanlı

Devletini kuran Türk ulusunun da, bu ana öğenin, bu ülkenin gerçek halkının

da çöküp darmadağın olduğunu sandılar. İşte bunda çok aldandılar. Osmanlı

Devleti gibi çok devletler kurmuş olan Türk ulusu yok olmamıştır. Tersine,

yaşamına indirilen bu vuruşlardan, dış ve iç düşmanların bu acı ve

tiksindirici vuruşlarından birdenbire bütün dikkatini, bütün uyanıklığını

takındı ve yaşamını, onur ve namusunu kurtarmak için tam bir kararlılıkla

başını kaldırdı; birlik ve dayanışma içinde ortaya atıldı.”

“Ulusumuz, elde ettiğimiz büyük zaferlerden daha önemli bir görevin

ardındadır. O zaferin kazanılması, ulusumuzun ekonomi alanındaki

başarılarıyla olacaktır. Hiçbir uygar devlet yoktur ki, ordu ve

donanmasından önce ekonomisini düşünmüş olmasın.”

 

“Siyasal, askeri başarılar, ne denli büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik

başarılarla taçlandırılmazlarsa, sürekli olamaz, az zamanda sönerler. Bu

nedenle en güçlü ve parlak zaferimizin de sağladığı ve daha sağlayabileceği

yararlı sonuçları alabilmemiz için, ekonomik egemenliğimizin sağlanması,

güçlendirilip genişletilmesi gerekir.”

“Efendiler, içine girdiğimiz halk döneminin, ulusal dönemin tarihini

yazabilmek için de kullanacağımız kalem, saban olacaktır. Bence halk çağı,

ekonomi çağı kavramı ile anlatılır.”

 

“Öyle bir ekonomi dönemi ki, onda ülkemiz bayındır olsun, ulusumuz gönensin

ve zengin olsun. ‘Kanaat, tükenmez hazinedir’ diyen, yani azla yetinmeyi

tükenmez hazine sayan felsefeye ekonomi dönemi son versin…Efendiler, bu

felsefeyi yanlış yorumlamak yüzünden bu ulusa, bu ülkeye çok büyük kötülük

edilmiştir. Biliriz ki Tanrı dünya üzerinde yarattığı bunca yararlı

varlıkları, bunca güzellikleri, insanlar yararlansın .. diye yaratmıştır..

Eğer yurt denilen şey kupkuru dağlardan, ovalardan, kent ve köylerden kurulu

olsaydı, onun zindandan hiçbir farkı kalmazdı. Gerçekten de (yukarıdaki)

felsefenin sahipleri, bu değerli yurdumuzu böyle zindan ve cehennem

yapmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Oysa bu yurt, çocuklarımız ve

torunlarımız için cennet yapılmaya değer bir yurttur.

 

İşte ülkemizi böyle bayındır, cennet durumuna getirecek olan etkenler,

ekonomik etkenler ve çalışmalardır. Demek ki öyle bir ekonomi dönemi

gereklidir ki, artık ulusumuz insanca yaşamasını bilsin, bunun neye bağlı

olduğunu öğrensin ve onları yapmaya girişsin. Ülkenin bireyleri ellerindeki

örnekleriyle tarımın, ticaretin, sanatın, emeğin, yaşamın birer temsilcisi

olsunlar. Artık ülke böyle yoksul ve ulus böyle düşük düzeyde olmasın;

ülkemize zenginler ülkesi, bu yeni Türkiye’nin adına da çalışanlar ülkesi

denilsin.”

 

“Tam bağımsızlığı sağlayabilmek için tek gerçek güç, en güçlü temel,

kesinlikle ekonomidir.” “Ekonomi savaşı sürüyor. Uzun sürecektir. Ama bunu

da kesinlikle kazanacağız.”

 

“Ekonomi demek, her şey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insanca

var olmak için ne gerekliyse onların tümü demektir.”

 

“Sanayimizi de arttırıp genişletmek zorundayız. Eğer sanayi konusunda yine

savsaklayıcı olursak, o zaman sanayi ürünlerinde yine dışarıya haraç verme

durumunda kalırız. ..”

 

“Ticaretimizin yabancıların elinde kalması, ülkemizin zenginliklerinden

gerektiği ölçüde yararlanamamaya neden olur.”

“Bizim halkımız, çıkarları biribirinkinden ayrılır sınıflar durumunda değil,

tersine varlıkları ve çalışmalarının ürünleri biri birine gerekli olan

sınıflardan kuruludur. .. Bütün bu sınıflar aynı zamanda zengin olmalı ve

yaşamın gerçek tadını alabilmelidir ki, çalışmak için yetenek ve güç

bulabilsin.”

 

“Efendiler, görülüyor ki bunca kesin ve yüksek bir askeri zaferden sonra

bile bizi barışa kavuşmaktan alıkoyan neden, doğrudan doğruya ekonomik

nedenlerdir; ekonomik düşüncelerdir. Çünkü bu devlet, bu ulus, ekonomik

egemenliğini elde ederse, öylesine güçlü bir temel üzerinde yerleşmiş ve

yükselmeğe başlamış olacaktır ki, artık bunu yerinden kımıldatmak olanağı

kalmayacaktır. İşte düşmanlarımızın, gerçek düşmanlarımızın uygun

bulmadıkları, bir türlü olur demedikleri şey budur.”

 

Prof. Dr. Özer OZANKAYA

 

 (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 99 – 112′den Prof. Dr. Özer

Ozankaya tarafından alınarak özleştirilmiş ve özetlenmiştir.

 

Atatürk’ün Ekonomi modeli konusunda daha geniş inceleme için bknz.: Özer

Ozankaya, CUMHURİYET ÇINARI, Cem Yay., IV. Bsm., 2003).

.

About ADD Isparta