DERSİM TARTIŞMALARININ YANSITTIĞI GERÇEKLER

Hüsnü MERDANOĞLU tarafından yazıldı.

Dersim konulu son tartışma süreci; tarihi olayların gelişimini ve sonuçlarını çarpıtarak, insanlarımızın özenle üzerinde durdukları konuları kendilerine göre yorumlama gayreti içinde, “tarihin çöplüklerini eşeleyerek yeni fesat malzemesi çıkaranlar”, bilmeden ve istemeden kimi gerçeklerin çok daha iyi anlaşılmasına yardımcı oldu. Bu cümleden olarak, Atatürk’ün ve O’nun devrim ve ilkelerinin bilincinde olan yazarların, bu tartışma ortamında ortaya koydukları bilgi ve kanıtlar, Dersim olayının kamuoyunda az bilinen yönünü aydınlatmaya yardımcı oldular. Bir anlamda; ulusu ve üniter devlet bütünlüğümüzü bozma fırsatı bekleyen dış güdümlü yazar ve yorumcular aynen Mütareke döneminin teslimiyetçi yazarlarını anımsatır yaklaşımlar sergilerken, ülkemizin birliğinden yana olan yazarlar da, tıpkı Kuvay-ı Milliye koşullarında olduğu gibi saldırgan ve bölücülerin niyetlerini ortaya koymak için belge ve bilgiler ışığında yurttaşlarımızı doğru yönde aydınlatmışlardır. Son bir ay içinde bu konuda yazılanları okuyup, tv ekranlarında konuşulanları dikkatli, ancak peşin hükümden arınmış olarak dinleyenler gördü ve anladılar ki, Dersim olayları kesinlikle Alevilere yönelik bir kırım ve kıyım olmayıp, devlet düzeninin kurulup kurumlaşmasına yönelik kaçınılmaz önlemlerin bir sonucudur. Ne var ki bu sonuç, doğanın değişmez kuralı olan; “kurunun yanın da yaşında yanması” olgusunu değiştirmemiştir.

         Aşağıdaki satırlar, Dersim Olayları ile ilgili olarak son bir aylık süreçte tartışılanlardan derlenebilenleri paylaşılmayı amaçlamaktadır.

         Dersim Sorunu Osmanlı Kalıtıdır

Osmanlı döneminde Dersim, merkez için sürekli bir sorun kaynağı olmayı sürdürmüştü. Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı Devleti Dersim’e 108 kez müdahale etmiş ancak, “devlet Dersim’e sefer eylemiş ama zafer eyleyememişti”. Bölgede her ne kadar, Alevi-Sünni ayırımının yarattığı gerginlik olduğu öne çıkarılmakta ise de, asıl gerginliğin kökenini, yöre aşiretlerinin devlete vergi ve asker vermekten kaçınmaları gibi merkezi devleti tanımama alışkanlığı yanında, Ermeni etkinliği de gerginliği tetikleyen etken olmuştur. Henüz Meşrutiyet ilân edilmediği günlerde, Dersim İdare Meclisi’nin raporuna şu bilgiler yansımıştı: “Hozat, Mazgirt, Nazımiye ve Ovacık vergi vermiyor. Dokuz milyon kuruş kalan borçları var. Bu borç; Koç, Şam, Resik, Kırhan, Yukarı Abbas, Törüşmek, Yusufan, Demenan, Katan ve Haydaran aşiretlerinin boynundadır. Hayvanlarının yüzde onunu ağnam vergisine yazdırmıyorlar. Aşarı aynı nispette veriyorlar. Yazılan vergi hesabına da ancak üç beş kuruş verip atlatıyorlar. Bunu gören itaatli halk da vermemeye başlıyor. Bir yandan da civarın hayvanlarını vuruyorlar, onların da vergisi düşüyor.”

1908’de II. Meşrutiyet’in ilânı ile yönetime gelen, İttihat ve Terakki Cemiyeti bölgeyi kontrol altına almak için, askeri güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini seçmiş ise de, Dersimlileri merkezi hükümetin yanına çekmekte başarılı olamamışlardır.

Osmanlı yönetimi, kendi saltanatını sarsmamak koşulu ile aşiretlerle iyi geçinme ve onları şımartarak halkı baskı altında tutma siyaseti izlemiştir. Bu siyaset sürecinde; aşiretler kendi hallerine bırakılmış, ağa, bey ve şeyh düzeni korunmuş, onlar yörede Osmanlının yerel temsilcisi gibi görülmüştür.

Bu “hastalıklı yapı”yı devralan, emperyalizmi yurttan kovan, tam bağımsızlığı, yurttaşlar arasında özgürlük ve eşitliği hedefleyen Cumhuriyet hükümetinin, yurdun bir bölümünün baştanımaz, yasa bilmez, merkezi hükümeti saymaz anlayışına göz yumması beklenemezdi. Başta Atatürk olmak üzere, Cumhuriyete kanat geren kadro, önce Meşrutiyet döneminde olduğu gibi nasihat yöntemi ile barışçıl yol denemiş, ancak barışçıl denemeler sonuçsuz kalmıştır.

Uzlaşma Arayışları ve Yasal Önlemler

1937-38 Dersim olayları öncesinde, bölgenin aşiret başkanlarından ve ağalarından olan Seyit Rıza, Tunceli (Dersim) merkezi silâhlı adamlarıyla işgal etmiştir. Devlet yetkilileri araya nasihat heyeti koymuş olmasına karşın, isyancılar 1924 yılında Hozat’ı basmışlar ve TBMM’ye nota verilmiştir. Bununla da yetinmemişler, henüz kurulmuş olan Cumhuriyetimizin altını oymak için gericiliği kışkırtmayı görev edinmiş olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na destek verilerek, Cumhuriyet düşmanlarını desteklemişlerdir.

Atatürk; Dersim’e 1926 yılında arabulucu olarak, Bektaşi olarak bilinen Vali Ali Cemal’i göndermiş, Vali Ali Cemal; “Ben de Aleviyim. Dersimlileri severim. Ermenilerden kalma boş evler ve arazileri de size vereceğiz. Dersim’de okullar açacağız. Bu okullarda Alevi geleneğine uygun eğitim yaptıracağız. İsyancılar için af çıkartacağız. Yeter ki siz silahı bırakın.” demiş, ne var ki, O da Seyit Rıza’yı ikna edememiştir.

İlerleyen yıllarda, Cumhuriyet hükümetinin arabulucularından birisi de, Hacı Bektaş Veli Dergâhı önderi ve Anadolu Aleviliğinin dönemdeki en büyük temsilcisi Cemalettin Çelebi olmuştur. 1921′den 1937′ye kadar, Cumhuriyet hükümetinin Dersim aşiretlerini silâha başvurmadan yurttaşlık bilinci aşılama çabaları hep sonuçsuz kalmıştır. Cumhuriyet hükümetince Dersimlilere yönelik açılım bağlamında; 2000 Dersimli yoksul aileye Elazığ ovasında arazi verilmiş, Elazığ Garnizonu’nda balolar düzenlenmiş, Baloda Dersimliler, ‘Şah, Şah!’ haykırışları ile semah dönmüşler, tüm bu olumlu adımlara, bir anlamda 1926′da Atatürk tarafından gündeme getirilen Alevi açılımına, Seyit Rıza ve çevresi kendi otoritelerinin yok olacağı endişesiyle karşı çıkmışlardır.

1927 yılında Koçan Aşireti ile Elazığ’daki Türk askeri gücü arasında çarpışmalar olmuş, 1928 ve 1929′da gelen istihbarat bilgileri; Seyit Rıza ile dış güçlerin güdümündeki Hoybun Cemiyeti’nin, İngilizler ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Buna karşın, bölgede Alevi inancının yaygın olmasını göz önünde bulunduran Cumhuriyet hükümeti zor kullanmaktan kaçınmıştır.

Cumhuriyet hükümetinin valisi (Vali İbrahim Tali) 1929′da Seyit Rıza’yı kan dökmeden ikna etmek için o denli yakın ilişki kurmuş ki; Seyit Rıza’yı hediyelere boğmuştur. Seyit Rıza Cumhuriyet hükümetini, Osmanlı yönetimi ile karıştırmayı sürdürerek, önerilere karşı durmayı ve başka aşiret halkına saldırılarda bulunmayı sürdürdüğü gibi Cumhuriyet hükümetinin Doğu’ya doğru yapılan tren hatlarının da yöre halkını yok etmek için yapıldığı yalanını yaymıştır.

Atatürk, Dersimdeki durumla bizzat ilgilenmiş, 1935 yılı Kasım ayında TBMM’yi açış konuşmasında; “İç idare teşkilatımızı, yurdun Doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek ihtiyacını duymaktayız. Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir ıslahat programının tatbiki de düşünülmüştür.” demiştir.

25 Aralık 1935’te, “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun”u kabul edilerek; yörede devlet otoritesinin hissettirilerek ağa, bey ve seyitlerin etkinliğinin kırılmasının alt yapısı hazırlanmış, yöreye yatırımlar yapılmaya başlanılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı yönetiminin halkı baskı altında tutmak için yöredeki derebeylerin şımartıldığını, bu şımarıklığın Cumhuriyet döneminde sorun yaratacağını bildiğinden, barış ortamında sorunu çözmeye özen göstermiş ise de, bu barışçıl girişimlere ağalar ve derebeyiler, kendi düzenlerini sürdürmek amacıyla yanaşmamışlardır.

“Devlet içinde devlet” olmak isteyen aşiretlerin, 14.06.1934’te kabul edilen İskân Yasası ile tüzel kişiliklerine son verilmesi, ağalık, şeyhlik ve benzeri oluşumların yok edilmesi, onlara ait taşınmazların devlet mülkiyetine geçirilmesi gibi çağdaşlığa yönelik oldukça radikal kararlar alınmıştır. Ayrıca Kemalist devrimin çağdaşlaşma girişimedir doğrultusunda; 26.11.1934 tarihinde kabul edilen 2590 sayılı,Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap Ve Unvanların Kaldırılmasına Dair Kanun” yürürlüğe girmiştir.

Devlet tüzel kişiliğinin gereği olarak yürürlüğe konulan bu yasal dayanaklar ve kararlar; yöredeki derebeylerin hükümranlığına son vereceği için isyanı tetikleyen etkenlerden olmuştur. Bu açıdan bakıldığında, Seyit Rıza ve öbür derebeylerin Alevilik için değil, kendi dağ düzenlerini korumak için ayaklandıkları kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Aşağıda değinileceği üzere, Seyit Rıza’nın hükümete ilettiği istekler arasında Alevilik ile ilgili hiçbir istek bulunmamaktadır.

Dersim olayı, Cumhuriyete yönelik bir isyan olduğu, bir devletin var olabilmesi ve varlığını sürdürmesi, devlet olgusuna zarar verecek oluşum ve güçleri yok edecek kararlılıkta olmasına bağlı bulunduğu dikkate alındığında, emperyalist işgale karşı verilen onurlu bir savaştan sonra kazanılan bağımsızlık üzerine kurulmaya çalışılan sosyal hukuk devletinde, bölgesel ya da aşiret dayatmasına boyun eğmesi beklenemezdi.

Operasyon, Başbakan Celal Bayar, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ile birlikte plânlanmış ve uygulama General Abdullah Alpdoğan’a verilmiştir. Hemen belirtelim ki, General Alpdoğan’ın isyanın bastırılma sürecinde; sadece isyancıları değil onların yandaşlarını da öldürtmesini doğal karşılamak mümkün değildir. Masum insanlara yönelik saldırıların her zaman bir kırım ve kıyım olduğunu da vurgulamak gerekir.

İsyanın Başlaması ve Sonucu

Kuvayı Milliye güçleri, yurdu işgalden kurtarmak için Batı’da Yunanlılarla çarpışırken, kimi Dersim aşiret başkanları; Seyit Rıza’nın da desteği ile Koçkiri ayaklanmasını başlatmışlardır. Böylece, dış düşmana karışı tüm varlığını ortaya koymuş olan Ankara hükümetini arkadan vurmaya kalkışmışlardır. Bu ayaklanmaların gerisinde, emperyalizmin baş temsilcisi İngiltere’nin olduğu bilinmektedir.

Ülkemizin bağımsızlığının kazanılması için ölüm-kalım savaşı verildiği bir ortamda ortaya çıkan bu ayaklanmalar güçlükle bastırılıp, öncüleri (Baytar Nuri ile Alişer) idama mahkûm edildikleri halde Atatürk tarafından affedilmişlerdir.

Atatürk’ün başlattığı bağımsızlık ateşi karşısında emperyalizmin yenilgiye uğratıldığının uluslararası belgesi olan Lozan Antlaşması’nın imzalanması, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sağlamış hem de Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı ve elde edilen onurlu sonuç yeryüzündeki mazlum uluslara örnek olmuştur. Bu durumu içlerine sindiremeyen sömürgeci güçler, Osmanlı’nın asırlarca ihmal etmesi sonucu aşiretlerin güdümünde olan Doğu yöremizde bölücü kurultaylar düzenleterek, ayrılıkçı Hoybun örgütünün temelini atarak gericiliği, bölücülüğü ve yasa tanımazlığı kışkırtmayı sürdürmüşlerdir. Ayrılıkçılar, 5 Eylül 1927’de Ovacık’a bağlı Lerenk Köyünde düzenledikleri toplantıda; “Avrupa devletlerinin dört vilayetten ibaret bir Kürdistan’ı kabul ve tasdik ettiklerini ancak Ankara Hükümeti’nin bunu kabul etmediğini, ayrıca Alevilerin tamamının mahvı için Türk subaylarının cebinde talimat olduğunu” uydurarak, halkı isyana kışkırtmışlardır.

Fransız gizli servisi kontrolünde bulunan Suriye merkezli Hoybun Cemiyeti tarafından 1933 ve 1934 yıllarında Türkiye’ye gönderilen Ermeni Boğos ve benzeri kışkırtıcılar aşiret yöneticilerini ve halkı kışkırtmayı sürdürdükleri için iyi niyetli girişimler sonuçsuz kalmıştır.

Seyit Rıza’nın başını çektiği ayrılıkçılar, emperyalist saldırıları geri püskürten Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olduğu Cumhuriyet Hükümetine, Tunceli Kanununun kaldırılması, Dersim için özel bir idari yapının kurulması cüretinde bulunmakla yetinmedikleri gibi aşağıdaki istekleri de bildirmişlerdir.

1-Dersim vilayetinde karakol yaptırmaktan vazgeçeceksin,

2-Köprü yapılmasın,

3-Yeni ilçe ve bucak merkezleri kurulmasın,

4-Aşiretin elindeki silâhlara dokunulmasın,

5-Yöreden, pazarlık usulüyle vergi alınsın.

Dersim de isyan başlamadan hemen önce, Suriye sınırlarından Türkiye’ye kimliği bilinmeyen dört  kışkırtıcının geçtiği bilinmektedir. Bunlardan birisi Hozat’ta yakalanmış, diğerleri Tunceli’ye (Dersim’e) İsyanın ilk hareketi Kahmut Köprüsü’nün yakılması olayında da kullanılan Ermeni asıllı Demirci Mustafa dır. İlk olay 21 Mart 1937 gecesi Pah bucağı ile Kahmut’u birbirine bağlayan köprünün yıkılması olmuştu. Daha sonra Pah karakoluna saldırı düzenlenmiş ve Seyit Rıza’nın emri ile Hozat’ın Sin köyüne baskın yapılmıştır.

Dersim isyanının sönmeye yüz tuttuğu sıralarda, Suriye’den bir grup, isyanı yaymak ve bu yolla Tunceli’deki ayrılıkçılara yardım etmek için Cizre üzerinden Türkiye’ye geçmeye çalışmışlar, bunda başarılı olamayıp geride birkaç ölü bırakarak püskürtülmüşlerdir. Şeyh Sait’in ağabeyi Şeyh Abdürrahim de bu saldırıda öldürülmüştür.

Dönemin tanıklarından İhsan Sabri Çağlayangil, şu saptamaları günümüze aktarmıştır: “Fırat, Şeytan Köprüsü denen mevkide dört metreye kadar daralır. Burada devlet bir köprü yapmış. Köprünün başında bir karakol var. Karakolda da otuz üç asker bulunuyor. Askerlerin başında İsmail Hakkı adında bir yedek teğmen vardır. Köprüye Dersimliler bir baskın düzenliyorlar. Baskında karakol yakılıyor ve otuz üç asker şehit ediliyor. İşte bu olay, Dersim İsyanı’nın başlamasıdır.” olmuştur.

İsyanın lideri Seyit Rıza, 10 Eylül’de Erzincan jandarmasına teslim olmuş ve yürürlükteki yasalar doğrultusunda idam olunmuştur.

Dersim bölgesinin dağlık yapısı, bölgeye ulaşımı ve yatırımı güçleştirmiş, Dersim özellikle Osmanlı Devletinden hiç bir altyapı hizmeti alamamıştır. O dönemde okuma ve yazma oranı neredeyse hiç yoktu ve halk medeniyetin tüm nimetlerinden mahrumdu. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizi yakın­dan tanıyan Kazım Karabekir, yöre ile ilgili olarak Cumhuriyet öncesi değerlendirme yaparken, oldukça onur kırıcı bir üslupla; “Halk şeyhlerin önünde diz çöküp havlayacak derecede cahil idi.” vurgulamasını yapmıştır.[1][3]

Yine bölgeyi tanıyanların tanımlamalarına göre; cehaletin, geçim darlığının iç ve dış aldatmaların, ayrılıkçı eğilimlerin bulunduğu ortamda halk; reis, şeyh, bey ve ağanın esiri ve oyuncağı durumunda idi. Dersim, Cumhuriyetin bir çıbanbaşı idi “memleketin selameti için” ameliyata gerek duyulmaktaydı.[1][4]

Ayaklanmaların bas­tırılması sonrasında bölge; yurdumuzun diğer yörelerinden fark­lı olmayan bir yurt parçası durumuna getirilmiş, eşkıyalık ön­lenmiş, yöre halkı kısa sürede okuma oranı en yüksek ve Cum­huriyet ilkelerine bağlı halk durumuna gelmiştir. Günümüzde Tuncelili yurttaşlarımızın okula kavuşup, eğitimini tamamlayıp büyük çoğunluğunun da avukat mesleğini seçmiş olmalarını devletimizin kurucusu Atatürk’ün ve Cumhuriyet yönetimine borçludurlar.

Dersim Olayının Gerisindeki Dış Etkenler

620 yıl hüküm süren Osmanlı döneminde 43 ayaklanma çıkarılmış iken, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başlatılması ve Cumhuriyet yönetimi süresince Anadolu’da başlatılan iç ayaklanmaların sayısı 48 kadardır. Milli Aşireti Olayı (1920), Cemil Çeto Olayı (1920), Koçkiri Ayaklanması (1921), Zilan Ayaklanması (1925), Ağrı Ayaklanması (1925 ve 1930), Haydaranlı Aşiret Ayaklanması (1930), Oramar Ayaklanması (1930), Zeylan Ayaklanması (1930) bu ayaklanmalardan bazılarıdır. Bütün bu ayaklanmalar, devletin varlığı, sürekliliği ve devlet olmanın kamusal görevi ve egemenliğinin gereği olarak bastırılmışlardır.

Dersim olaylarından önce devreye sokulan ve genç Cumhuriyet yönetimini uğraştıran isyanlardan birisi de Şeyh Sait İsyanı olmuştur.[1][5] Bu isyan Türkiye’nin, İngiltere ile Musul sorununun görüşüldüğü 1925 yılında patlak vermiş olması kuşkusuz bir tesadüf değildi. 1936 sonlarına doğru Fransa ile Türkiye’nin Hatay sorunu yüzünden savaşın eşiğine gelindiği bir aşamada da, Dersimdeki aşiretler saldırganlığı devreye sokulmuştur. Hükümetin bölgeye vali olarak gönderdiği General Abdullah Alpdoğan’ın barış yoluyla Dersim’i ülkenin bir parçası haline getirmek girişimleri; yabancı ajanların güdümünde olan ve hukuk düzenini kendi çıkarlarına aykırı gören Seyit Rıza’nın ve yandaşlarının çıkarlarına ters düşünce, tüm barışçıl yaklaşımlara silâhla karşılık verilmiştir.

1936 yılı Atatürk’ün ağırlaşan hastalığına karşın, Hatay konusuna bizzat el koyduğu yıldır. Fransa, Dersim isyanını devreye sokarak, hem öteden beri beslediği Kürtlere bir otonomi veya bağımsızlık kazandırıp onların hamisi olma (günümüzde Avrupa Birliği yöneticilerin yaptıkları gibi), hem de Türkiye’nin dikkatini Hatay’dan çekerek kendi iç sorunları ile uğraşmasını amaçlamıştır. Öte yandan isyanın tüm Türkiye’ye yayılıp bir Alevi-Sünni çatışmasına dönüşmesi de Fransız istihbaratınca öngörülmüştür. Bu doğrultuda Hatay sorununun hız kazandığı yıllarda Fransızlar, ajanları İzzettin aracılığıyla Dersim’de dini lider ve aşiretler başkanı görünümündeki Seyit Rıza ile ilişki kurmuşlardır.

Türkiye’de karışıklık çıkarma beklentilerini gerçekleştirmek isteyenler sadece Fransızlar değildir. Lozan Antlaşmasını içlerine sindiremeyenlerden İngiltere’nin istihbarat raporlarına da aşağıdaki satırlar yansımıştı:

Brest Litovaks[1][6] ve Batum[1][7] Antlaşmaları, bizi hem elden, hem ayaktan bağladı. Savaştan zayıf çıkan Türkiye’nin, kendi etki bölgemizde kalacağını sanarak, ona özverilerde bulunmayı ilkin iyi karşıladık; ama uluslararası durum, Türkiye’nin yararına gelişmiştir ve Türkiye’nin bize karşı olan tutumu değişmiştir. Lozan’daki başarısından sarhoş olan Türkiye, Müslüman Doğu’yu, Batıya ve Rusya’ya karşı birleştirmek düşüne geri dönmüştür. Bu Türk siyasasının özünü oluşturur. Türk’ler, Mavera-ı Kafkas (Kafkas ötesi) ve Türkistan dahil, Sovyetlerin Doğu ülkeleri üzerinde kendi hegemonyalarını kurmak emelindedirler. Türkiye bu amaçla, Afganistan, İran, Kürt Beyleri ve Arap Şeyhlerini kullanmaya çalışıyor.”

Şeyh Seyit Rıza’nın İngiliz Dışişleri Bakanlığına gönderdiği 21 Eylül 1937 Tarihli aşağıdaki mektup, Dersim ayaklanmasında dış destek arandığının ayrı bir kanıtıdır.

Büyük Britanya Dışişleri Bakanlığına,

Yıllardır, Türk Hükümeti Kürt halkını asimile etmeye çalışıyor ve bu amaçla halkı eziyor, Kürtçe yayınları ve gazeteleri yasaklıyor, anadilini konuşan insanlara işkence ediyor ve sistematik olarak insanları … bereketli topraklarından
söküp, Anadolu’nun çorak bölgelerine göçe zorluyor ve birçoğu oralarda telef oluyor. Türk Hükümeti son olarak, hükümetle yapılan anlaşma gereği, bu işkencelerin dışında tutulan Dersim’e de girmeye çalıştı. Bu olay karşısında Kürtler, uzak sürgün yollarında yok olmaktansa, 1930′da Ağrı Dağında, Zilan vadisinde ve Beyazıt’ta yaptıkları gibi, kendilerini savunmak üzere silaha sarıldılar. Üç aydan beri ülkemi, acımasız bir savaş kırıp geçiriyor. Savaş araçları bakımından eşitsizliğe rağmen ve bombardıman uçaklarının yangın bombaları, zehirli gaz bombaları atmalarına rağmen, ben ve arkadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık. Direncimiz karşısında Türk uçakları köyleri bombalıyor, ateşe veriyor, savunmasız kadın ve çocukları öldürüyor ve böylelikle Türk Hükümeti, başarısızlığının intikamını tüm …’da işkence yaparak almak
istiyor. Hapisler, ağzına kadar masum Kürtlerle doludur. Aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor veya Türkiye’nin ücra köşelerine sürgüne gönderiliyor. Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt, barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor. Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım.

         Seyit Rıza Dersim Başkomutanı.”

Öte yandan Dersim başkaldırısı, Komüntern Belgelerine şu satırlarla yansımıştır:

“İki ayı aşkın bir zamandan beri Ankara hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Feodal unsurlar; Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır. Bu bölgeye geçtiğimiz yıl Tunceli adı verilmiştir. Dersim’in egemen katmanları, yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasadışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir. Dersim’de devlet otoritesi sadece kâğıt üzerinde kalıyordu. Feodal aşiret reisleri her fırsatta devleti hiçe sayarlardı. Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden, kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı karşıya bulunuyoruz.!”

Bilinmesi gereken bir başka etkenin de, Dersim isyanında Ermeni etkinliğidir. Ermenistan ve Kürdistan kurdurma hayaliyle, Ermeniler ve bazı Kürt liderleri de sürekli olarak kışkırtılmıştır. Bunlar önce Osmanlı Devletine sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kullanan İngiliz ve ABD Yahudileri, bölgeye kendi kontrollerindeki Irak, İran ve Ermenistan üzerinden korkunç boyutlarda silâh ve mühimmat yığmışlardır. Türkiye’nin komşu ülkeleri ile dayanışma ve güç birliği yapmasını emperyalist beklentileri ile bağdaştıramayan İngiltere, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başarısız kılmak için paralar dağıtan ve yurttaşlarımız arasında fitne ve fesat çıkarmakla görevli casus Lawrens’in ismiyle anılan, Yahudi kökenli İngiliz Binbaşısı Edward Noel, Dersim’de her çareye başvurarak isyanın altyapısını oluşturmuştur.[1][8]

Ayrıca, Dersim olayları öncesinde Ermeniler tarafından Erivan’da “Kürdoloji Kongresi” düzenlenmiş ve bu kongrede; Kürdün aslını bulup, Kürt tarihi yazmak, Kürdistan haritası yapmak, Kürt-Ermeni ırki yakınlıklarını tespit etmek, bir Kürt dili meydana getirmek gibi tamamen Anadolu’da bir etnik ayrılıkçılığın temellerinin atılmasına yönelik çalışmalar sürmüştür. Bu bölücü çalışmalar, Suriye’de bulunan; Hoybun, Kürt Tevaün, Taşnak, Nakşi Tarikatlarınca da sürdürülmüştür. Bölücü çalışmlara, Ulusal Kurtuluş Savaşında işgal güçlerine yardakçılık yaparak, Kuvay-ı Milliye’yi küçümseyenlerden, bağımsızlığın elde edilmesinden sonra Türkiye Cumhuriyetinde yaşamaya yüzleri olmadığı için yurt dışına sürgün edilen ve “yüzellilikler” olarak bilinenler de katılmışlardır.[1][9]

Yavuz Sultan’ın zulmünden kaçan Alevilerin Dersime sığındıkları gibi, zorunlu göçe (tehcire) uğrayan Ermenilerin bir bölümü de Dersim’e sığınmışlardır. İttihat ve Terakki döneminde Ermeni olayları ve Tehciri sırasında Dersim’in bazı verimli bölgelerinde ve Elazığ, Bingöl, Malatya, Sivas ve Erzincan’ın buraya yakın yörelerinde, Çarsancak, Peri, Pertek, Hozat ve Çemişgezek’te yerleşik bulunan Ermenilerin önemli bir kısmı, Türkiye’den gitmek yerine Alevi görünerek, hatta bazıları “dede-seyyit” görünümüne bürünerek, halkın arasına karışmışlardır. Bunun gibi Sünni kesimlere sızanlar da olmuştur. Hatta Ermenilikten Aleviliğe geçen sonra da gelip Elazığ’a yerleşen ve Sünni bir tarikata katılıp şeyhlik yürütenlere bile rastlanmıştır. Bunların çoğu zaten yüzyıllardır iç içe oldukları “Zazaca”yı da öğrenmişlerdir. Daha önce ticari veya dini amaçlı olarak Harput ve Elazığ’a sıkça gelip gittiklerinden yakinen tanınan bazı ileri gelen Ermeni simaların, Dersim harekâtı sırasında “çete reisi” veya “Alevi dedesi” rolüyle ele geçenlere çok benzemeleri tanıyanları şaşkınlığa uğratmıştır.[1][10]

Seyit Rıza’nın Kimliği Hakkındaki Kuşkular

“Seyit” sıfatı, bir isim olmayıp, Hz.Peygamber’in soyundan geldiğine inanılan Şeyh anlamında, yerel bir dini unvandır. Alevi inancında “Seyit” sıfatı kullanılmaz, Alevilikte “dedelik” kurumu vardır ve her dedenin bağlı olduğu ocak bellidir. Bu bağlamda Dersim isyanı, bir derebeyinin, bir dini liderin, bir tarikat şeyhinin, bir aşiret reisinin Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanmasıdır. Bu yönü ile Menemen ayaklanmasından hiçbir farkı yoktur.

Dönemin İçişleri Bakanlığı raporlarına göre Seyit Rıza için; “Yağma ve hırsızlıklardan en çok yararlanan” kişi olduğu, hükümeti tanımadığı için (istemeyerek de olsa) diğer aşiret reislerince kışkırtılan ve gıpta edilen birisi olarak söz edilmiştir.

İsyan sırasında Seyit Rıza’nın ele geçirilen çadırında yapılan aramada da Ermenice kitaplarla üzerinde Ermenice yazılar olan bir haç bulunmuş olması, Seyit Rıza’nın kimliğini ve gerçek dini hakkında kuşkular yaratmıştır.

         Naşit Hakkı Uluğ tarafından Dersim olaylarından önce (1931 yılında) yayımlanan “Derebeyi ve Dersim” adını taşıyan yapıtında;

“Seyit Rıza menfaati için her şeyi yapabilecek bir tıynette idi. Meşrutiyetten evvel Ermeni komiteleriyle de birlikte çalışmış, Taşnaksiyon komitesine yazılarak, onların gayelerine and içmişlerdendi.” açıklamasında bulunmuştur.

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Dosya No : 156, Gömlek No : 1330/Z-04, Fon kodu : İ,.MMS belgeye göre Seyit Rıza, Osmanlı Devleti zamanında idama mahkum edilmiştir. Kuşkusuz, Osmanlı’nın idama mahkûm ettiği her kişi ne suçludur ne de kötü insandır. Ne var ki Seyit Rıza, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başından beri Ankara Hükümeti ile iyi ilişkiler içinde olmadığı gibi en yaşamsal bir dönemde (1921 başlarında) başlatılan bazı Dersim aşiretlerinin de yer aldığı Koçkırı İsyanını desteklemiştir.

Cumhuriyeti ve Kemalizm’in diğer devrimlerini içlerine sindiremedikleri için Cumhuriyet ile hesabı olanlar, kendilerini Kemalizm’in aydınlığına yaraşır görmeyen karanlıkta semizlenen yarasalar, Alevileri de kendi emellerine alet edebilmek için Dersim isyanını bir Alevi isyanı gibi gösterme çabası içindedirler. Bu çaba o denli zorlanmaktadır ki, Osmanlı’nın Alevilere yönelik kıyım ve kırımları unutturulup, Alevilere eşit yurttaşlık hak ve hukukunu tanıyan Atatürk ile Alevileri karşı karşıya getirmek isteyen tufeyliler (çanak yalayıcıları) türemiştir.

Dersim yöresinde bulunan Alevi dedelerinin birçoğu, dış destekli isyan hazırlığını ve silâhlı çete güruhunu hoş karşılamamışlarsa da, karşı duracak güçleri olmadığı için çaresizlik içinde sonucu beklemişlerdir.

Seyit Rıza baştanımazının marifetlerine alkış tutup, şüpheli kimliğini, bu ülkenin gözbebeği, kutsal Alevi kimliğine yamamaya yeltenip kendilerine güncel çıkarlar sağlamayı hedefleyen uyanıklar, Seyit Rıza konusunda da bildikleri gerçekleri örtme çabasında oldukları görülmektedir. Seyit Rıza’nın kimliği şaibelidir. Seyit Rıza’nın, Ermeni Kilisesi avlusundan alınma bir bebek olduğu da basına yansımıştır.

Sonuç

Tarihi bir gerçektir ki etnik ve mezhepsel ayrım, her zaman emperyalist güçler tarafından kışkırtılmış ve kışkırtılmaktadır. Bu bağlamda, kendi egemenliğini pekiştirmek isteyen Osmanlı yönetimi Anadolu’da günümüze dek kalıntıları süren ayrılıkçı tohumları ekmeyi ihmal etmemişlerdir. Osmanlı egemenleri kimi kez “mum söndü” fetvaları ile kimi kez Alevileri defterlere yazdırıp idam edildikten sonra “defterleri dürülerek”, kimi kez de Kıbrıs Adasına sürgüne göndererek Anadolu’da ayrımcılığı körüklemişlerdir. Çoğu kez de, Rum kökenli “Ayşe” takma adlı anadan doğma padişah Sultan Selim’in;

Kürt emirleri şimdiye kadar Kızılbaşlara kılıç sallayarak Allah yolunda gaza ve cihat ede gelmişlerdir.” ifadelerinde yer aldığı gibi halkı birbirine kırdırmak için “Allah”, “cihat”, “gaza” kavramları kullanmaktan geri durmayan egemen güç, egemenliğini sürdürmenin yolunu bulmuştur. Osmanlı sonrasının egemen güçleri de, Anadolu’nun dünya coğrafyasındaki stratejik ve coğrafi konumunu başkalarına kaptırmamak için Kemalist Büyük Türk Devrimi’nin önünü kesmek, böylece Türkiye’nin bölgesinde güçlü devlet olmasını önlemek için, her yolu denemiş ve denemektedir. Dersim olayını çıkaranlar ve onlara alet olanlar Kemalist devrimin önünde engel olmak isteyenlerdir.

Öte yandan, Avrupa Ermeni Federasyonu Başkanı Hilda Çobanyan’ın “Dersim kızılbaşlığı, paganlık, Hıristiyanlık ve Alevilik karışımıdır. Osmanlı döneminde çok sayıda Ermeni Dersim’e gelerek dinlerini değiştirdi..” diyerek, Dersim’in kendine özgü bir dinin olduğunu vurgulamıştır. Ancak Desim Olaylarının, dini anlayış ya da mezhepsel inançla, hele hele Alevilikle hiçbir ilgisinin bulunmadığı bilinmelidir.

Dersim yöresinin salt Seyit Rıza ile temsil edilemeyeceği de ayrı bir gerçektir. Kurtuluş Savaşı meclisine destek veren 6 Dersim milletvekili bulunmaktadır. Bunlardan biri olan Diyab Ağa, Atatürk’ün güvendiği ve değer verdiği birisi olarak tarihe geçmiştir.

Gazeteci Naşit Hakkı Uluğ’un tanık oluğu ve “Derebeyi ve Dersim” adını taşıyan yapıtında aktardığı olay, Seyit Rıza ve yardakçılarının Alevi inanç ve anlayışı ile hiçte bağdaşır olmadıklarını göstermektedir.

Söz konusu olay söz konusu yapıtta günümüze şu satırlarla aktarılmıştır:

         “Bir gün Seyit Rıza’nın yanında idim. Civardan bir köylü ve karısı ağlayarak geldi ve Seyit’in mekruh ayağına kapandı:

-Ne olur, hayvanımı size getirmişler, verin… diye yalvardı. Adını unuttuğum adamına gitmesini ve işe onun bakacağını söyledi. Köylüler yine ağlıyor ve belki merhamete gelir de verir diye yalvarmaya devam ediyorlardı. Seyit, sakalını sığadı ve bana döndü:

-Görüyormusun, malı giden ne tuhaf oluyor. Diye gülmeye başladı. Seyit gülüyor, etrafında diz çöken dört beş avanesi bu sözü kahkahalarıyla teyit ediyorlardı. Oğlu yanıma sokuldu:

-Ne yapalım, biz de böyle vergi alır, fukara yüzünden geçiniriz, dedi. Sonra öğrendim; Seyit Rıza’nın biçare köylünün işine bakacak diye gönderdiği adam, her zamanki tarifeyi tatbik etmiş. (300) meçi; almadıkça katırı vermemiş..”

Bu satırlar Seyit Rıza hakkında önemli ipuçları vermektedir. Şöyle ki, bir insanın malını çalıp ona acılar yaşatılması, daha sonra o malın mal sahibine çıkar karşılığı geri verilmesi, Aleviliğin genel felsefesini özetleyen; “Yaratılanı severim, yatandan dolayı” anlayışı ile çelişmektedir.

Seyit Rıza’nın özel eşyaları arasında, Ermeni inancı ile ilgili malzemelerin bulunmuş olması o’nun Ermeni olduğunu göstermez. Kaldı ki, bir kişinin Ermeni kökenli olması ne bir suç ne de kusurdur. Suç ya da kusur olduğu için cezalandırılması gereken davranış; vatanın birliğine, ülkenin bütünlüğüne karşı eylemde bulunulmasıdır. Bu bağlamda esas olan etnik ya da mezhepsel köken değil, insan olmanın gereği olarak, kendi yurdunun yücelmesi ve dış güçler karşında güçlü olması için sorumluluk duygusuna sahip olmak, ulusal birlik ve bütünlük yönünde uğraş vermektir. Ulusal Kurtuluş Savaşı sürecinde Kuvayı Milliye güçlerine gemilerini teslim ederek; “… Şirketin 5’i bana ait olmak üzere 9 vapuru var. Son vapur da elden çıkana kadar sizinle çalışacağım” diyerek, İstanbul’dan Anadolu’ya silâh taşımasını kolaylaştıran Ermeni kökenli, Fransız Vapur Kumpanyası Müdürü Şarl Kalçi, Pandikyan, Terziyan ve Hogasyan Efendiler yaşadıkları yurtlarına ihanet etmedikleri için “insan” olduklarını kanıtlamışlardır. Aynı duyarlıkla geçtiğimiz yıllarda Türk-Ermeni çatışmasını körükleyecek düzeyde azgınlaşan Ermeni terör örgütü ASALA’nın, kıyımına tepki olarak kendini yakarak ölüme giden, Artin Penik de, insanlığını kanıtlamıştır.

Esas olan insan olmaktır. İnsan olmanın ölçüsü ise; insanlığa, yurttaşlarına ve yurduna yararlı olmaktır.

 


1CHP Milletvekili Onur Öymen, 10 Kasım 2009 günü TBMM’nde yaptığı konuşmada şunları söylemişti:
“Atatürk sizin yaptığınızı mı yaptı? Atatürk Şeyh Sait’le müzakere mi etti? Dersim isyanını yapanlarla müzakere mi etti? Onların sözcüleriyle, temsilcileriyle masaya mı oturdu? Bunların hiçbirini yapmadı arkadaşlar. Yabancı ülkelerin istihbaratından mı yararlandı? Hayır, Türkiye’nin istihbaratından yararlandı ve kısa bir sürede bütün terör örgütlerini dize getirdi.
Değerli arkadaşlarım ’Analar ağlamasın’ diyorlar. Maalesef, bu ülkenin anaları çok ağladı. Çok şehit verdik. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehidimiz var. Hepsinin anası ağladı. Bir kişi çıkıp da ‘Analar ağlamasın. Biz bu savaştan vazgeçelim’ demedi. Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı mı?’Kimse çıkıp da ‘Analar ağlamasın. Biz şu Yunanlılarla anlaşalım’ dedi mi? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye’de çıkıp da ‘Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım’ dedi mi?”

[1][2] Bu toplantıya katılanlar; Derya Sazak (Milliyet Yazarı, TRT konuşmacısı) Doğu Ergil, Ufuk Uras (Vekil) Oral Çalışlar (Radikal Yazarı) Faik Bulut (28 Şubat ünlüsü Kürtçü) Aysel Tuğluk (Vekil) Kazım Genç (Kendine göre Alevi Bektaşi Derneği Sekreteri) Mustafa Şen “Dersim Yeniden İnşa(!) Derneği Başkanı” Yazar Mehmet Bayrak, tarihçi yazar Erdoğan Aydın, Tunceli DTP İl Başkanı Veli Haydar, Şerfafettin Halis (vekil) (Behiç Kılıç, Yeniçağ gazetesi, 23.11.2009).

[1][3] Kâzım Karabekir, Kürt Meselesi, Emre Yayınları, İstanbul, 1994, s. 11.

[1][4] Mülikye Müfettişi Hamdi Bey’in 2 Şubat 1926 tarihli raporundan aktaran; Uğur Mumcu, Kürt Dosyası, UM Vakfı yayını, 35. Baskı, Ankara 2009, s.29.

[1][5] Ülkemizin düşman işgalinden kurtarılıp da çağdaş devlet kurma girişimlerinin başlatılmasını içlerine sindiremeyen eski düzen yandaşları Şeyh Said’in öncülüğünde ve dış güçlerin de desteği ile Diyarbakır‘ın Eğil nahiyesine bağlı Piran köyünde arama yapan bir jandarma müfrezesiyle çatışmaya girmişlerdir (13 Şubat 1925).

Vali de dahil bölgedeki hükümet görevlilerini tutsak eden, halkı İslam s_bagrisen1957@hotmail.comdini adına ayaklanmaya çağıran bu ayrılıkçı girişim karşısında Mustafa Kemal Atatürk, mevcut Başbakan Ali Fethi Bey yerine İsmet İnönü’yü Başbakanlığa atamış, TBMM’de ivedilikli Takrir-i Sükun (sükunetin sağlanması) Kanununu kabul ederek, hükümete olağanüstü durum yetkileri tanınmıştır. Kararlı her hükümetin başarılı olacağı gerçeği Şeyh Said ayaklanması karşısında da kanıtlanmış, Şeyh Said kuvvetleri, hükümet kuvvetleri tarafından püskürtülerek ele başları yakalanarak isyan sona erdirilmiştir.

Diyarbakır‘daki Şark İstiklal Mahkemesi, Şeyh Said ve 47 bölücü hakkında da ölüm cezası vermiş,(28 Haziran), Şeyh Said ve diğerleri ölüm cezasına çarptırılmışlardır. Ayaklanmayı destekleyen eski Şuray-ı devlet reislerinden Kürt Teali Cemiyeti reisi Seyit Abdülkadir ve 12 arkadaşı İstanbul‘da tutuklanarak yargılanmak üzere Diyarbakır‘a getirilmişler, yargılanma sonucunda Seyit Abdülkadir ve 5 arkadaşı da idam edilmişlerdir (27 Mayıs 1925).

[1][6] Brest Litovsk Barış Antlaşması; 3 Mart 1918 tarihinde Rusya ile Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Devleti ve Bulgaristan arasında imzalanmış, İttifak Devletleri’nin yenilmesi üzerine geçersiz kalmış bir barış antlaşmasıdır.

[1][7] Batum Antlaşması; 4 Haziran 1918′de Osmanlı İmparatorluğu ile Kasım 1917′deki Bolşevik ihtilalinden sonra Kafkasya‘da kurulan devletlerle yapılan antlaşma.

[1][8] Ahmet Akgül, http://www.millicozum.com/mc/Duyurul…de-arkasi.html

[1][9] 7 Aralık 1936 günü yapılan “umumi müfettişlik Kongresi”nda konuşan Birinci umumi Müfettiş Abidin Özmen’den aktaran; Uğur Mumcu, a.g.y., s. 96.

[1][10] Ahmet Akgül, http://www.millicozum.com/mc/Duyurul…de-arkasi.html

YARARLANILAN KAYNAKLAR

-Aslan Bulut, “Fransa Ajanları Dersim ile Nasıl İrtibat Kurdu?”, Yeniçağ Gazetesi, 25.11.2009.

-Behçet Kılıç, “Onur Öymen Haklıdır” Yenicağ gazetesi, 18.11.2009.

-Behiç Kılıç, Dersim 2009, yerli çakallar ve AP’li efendileri, Yeniçağ Gazetesi, 23.11.2009.

-Behiç Kılıç, Seyit Rıza Yobazının Soyu…” ,Yeniçağ Gazetesi 25.11.2009.

-Cazim Gürbüz, “Dün “Ters Mezhep”, bugün “Dersim Katliamı” Öyle mi?” Yeniçağ Gazetesi, 24.11.2009.

-Hasan Demir, Okursanız Dersim’i Anlamada Faydası Olur”, Yeniçağ Gazetesi, 24.11.2009.

-Rıza Zelyut, “Tunceli İsyanı Saptırılıyor”, Güneş Gazetesi, 18 Kasım 2009.

-Rıza Zelyut, “Seyit Rıza Alevilik İçin Çarpışmadı”, Güneş Gazetesi, 25 Kasım 2009.

-Rıza Zelyut, “İşte size Seyit Rıza”, Güneş Gazetesi, 26.11.09.

-Rıza Zelyut, “Seyit Rıza Alevilik için çarpışmadı”, Güneş Gazetesi, 27.11.2009.

-Vural Savaş “Dersim (Tunceli) Ayaklanmasının İçyüzü”, Sözcü gazetesi, 04.12.2009.

-Özcan Yeniçeri, “Devlete Karşı Direnişin Kutsanması” Yeniçağ Gazetesi, 02.12.09.

-Uğur Mumcu, Kürt Dosyası, UM Vakfı yayını, 35. Baskı, Ankara 2009.

-Kâzım Karabekir, Kürt Meselesi, Emre Yayınları, İstanbul, 1994.

.

About Mahmut Özyürek