“LAİK DÜZEN” KAVRAMI! — Atatürkçü Düşünce Derneği Isparta Şubesi

“LAİK DÜZEN” KAVRAMI!


DEMOKRATİK ANAYASAYA TEMEL OLMASI GEREKEN
« LAİK DÜZEN » KAVRAMI!

Prof. Dr. Özer OzankayaProf. Dr. Özer Ozankaya

Mart 2008 günü, çağdaş yani demokratik Türk toplumunun devlet, eğitim, aile, kültür kurumlarının temelini, özünü oluşturan laiklik yasalarının Kabul edilişinin 84. yıldönümüdür.

Laiklik kavramının tanımı üzerinde belirsizlik yaratılma çabalarına karşın, halifeliği kaldıran, eğitim-öğretim birliği düzenini getiren ve Din İşleri (Şer’iye) ve Vakıflar Bakanlığını kaldıran 3 Mart 1924 günlü yasalar, gerçekte laiklikten ne anlaşılmak gerektiğini de açıklıkla ortaya koymuştur.

Özellikle bunlardan Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığını kaldıran yasa, laik devlet ve toplum düzenininin tanımını, tüm uygar insanlığa bugün de örnek olacak yetkinlikle yapmıştır.

Bu tanım aynen şöyledir:

“Türkiye Cumhuriyetinde insan ilişkileriyle ilgili hükümlerin yasalaştırılması ve uygulanması Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğı hükümete aittir… İyiyle kötüyü ayırdedici islam dininin bundan başka inançları ve tapınmaları için Cumhuriyet’in başkentinde bir Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”

Laik düzenin en açık gerekçesini de, tam olarak neleri gerektiridiğini de açıklamak bakımından en uygun ve tam tanım budur.

Çünkü, sık sık yapılmakta olduğu gibi, laikliği yalnızca “İnanç özgürlüğüdür” diye tanımlamak, dinsel baskıyı da, din duygularının sömürülerek siyaset ve ticaret aracı yapılmasını da önlemeğe yetmez.

Bunları sağlayacak tanım, sözü geçen yasanın yaptığı gibi, laikliğin, bir toplumda insanlar arasındaki ilişkileri, yani kamusal alanları düzenleyecek yasaların her hangi bir inanç adına, o inancın ilkelerine göre yapılmasının önerilmesinin bile meşruluk dışı olduğunu belirten tanımdır.

Kamu yaşamına ilişkin karar ve işlemlerde “dine uygunluk fetvası” aramaya kalkışmanın demokratik meşruluk dışına düşmek olduğunu kabul eden tanımdır.

Yurtaşları arasında değişik din ve mezhep sahipleri ile herhangi bir dinsel inanca sahip bulunmak gereğini duymayan insanların bulunduğu gerçeğine göz yummayan bir devlet, toplumun ortak yaşamını ( = eğitimden ulaşıma, vergiden bankaya, işçi-işveren ilişkilerinden bilim ve sanat kurumlarına, tapu dairesi ya da mahkeme salonundan hastahaneye, parka, kamu ulaşım araçlarına …. değin her yerdeki insan ilişkilerini) düzenleyecek yasaları ve kuralları, görüşme ve tartışmalar yoluyla, özgür oyla yapmak ve asla değişmezlik, kutsallık, tartışılmazlık niteliği vermeğe kalkışmamak zorundadır.

Kamu yararının hergün, her yurttaş tarafından özgürce ve yeniden yeniye tartışılabilmesi demokrasinin, yani ulusal egemenlik ilkesiyle insan haklarının temel koşuludur. Yasaların bir din adına yapılması durumunda buna olanak kalmayacağı açıktır. Din devleti yandaşlarının ulusal egemenlik ilkesine saldırmalarının temelindeki neden, demokraside kutsal, dolayısıyla değişmez yasaya yer olmayışıdır.

Din adına değişmez-yasa koymaya ve böylece ulusal egemenliği ortadan kaldırmaya yönelik herhangi bir girişim, demokratik düzen açısından baskı ve zulüm yönetimi demektir ve insan haklarının en başta geleni olan “zulme karşı direnmek” hakkını doğurur. Bir siyasal iktidar, olmaz ya, tüm seçmenlerin oyunu alsa bile, ne din adına, ne herhangi bir başka doktrin adına değişmez yasa koymaya kalkışamaz. Kalkıştığı anda meşruluğunu yitirir, yani o hükümete uymak zorunluluğu kalkar. Çünkü egemenliğin asıl sahibi olan ulus bireyleri, her zaman görüşlerini, kanılarını değiştirmek hakkına sahiptirler. Demokratik bir toplumda her ergin kişi dinini de seçmekte özgürdür.

Dinsel duygu ve inançların gerçek saygınlığının laik ortamda sağlanabildiği apaçık bir gerçektir. Çünkü laiklik yalnız bir inancın değil, her türlü inancın saygı görmesi demektir. Ne kadar azınlıkta olursa olsun, her inançtan insanlar kamu yaşamında, ortak alanlarda eşit yurttaş hak ve yetkilerine tam olarak sahip olmalıdırlar. Bunun ulusal birlik, huzur ve yurt güvenliği, gelişme ve ilerleme için ne denli zorunlu olduğu açıktır.

Görüldüğü gibi din baskıcılarının yavuz hırsızlığa kalkışıp laikliği din özgürlüğünün kaldırılması gibi sunmaları, gerçeğe taban tabana aykırıdır. Asıl din ve inanç özgürlüğü düşmanları, yalnız kendi dinsel inançlarına özgürlük tanımak isteyen, başka inançları ise sapkınlık, cehennemlik, küfür diye suçlayan, onlara özgürlük tanımaya gerek görmeyenlerdir. Laikliğe düşman olmaları bundan dolayıdır. Oysa laik ortam dinsel inançlara, Atatürk’ün dediği gibi yücelme olanağı sağlar:
“İnsanlıkta dine ilişkin duygular bilimin ve tekniğin ışıklarıyla dupduru olup yücelmelidir. Bu olmadıkça, din oyunu aktörlerine her yerde rastlanacaktır.”

İSLAM DİNİ LAİKLİĞE ELVERMEZ Mİ?

Belirtmemiz gereken bir konu da dinsel yönetim yanlılarının açıkça, “Biz artık değiştik, demokrasiyi reddetmiyoruz.” diyenlerin de örtülü ve dolaylı biçimde savunduğu ve İslam dininin laiklikle bağdaşmayacağını öne süren görüşün yanlışlığıdır.

Her şeyden önce İslam dini, papazlık, vb. gibi hiç bir din-adamlığı makamı tanımamaktadır; yani hiçbir müslümanı hiçbir konuda Tanrının muradının ne olduğunu öğrenmek üzere her hangi bir kişi ya da makama başvurmakla yükümlü kılmamaktadır; tek kaynak olan Kur’anı her insanın anlayabileceğini, artık insanlığın o olgunluğa kavuşmuş bulunduğunu kabul etmektedir; bundan dolayı islam dini her insanın düşünür (mütefekkir) olmaya yeterli olduğunu ve bununla yükümlü bulunduğunu kabul etmektedir; bunlara ek olarak hiç bir müslümana kiliseye gitmede olduğu gibi camiye gidip tapınmasını orada yapmak zorunluluğu getirmemektedir. Dikkatle düşünülecek olursa, bütün bu ilkeler, bireyle vicdanı arasına kimsenin girmemesini sağlamak içindir; kimi açıkgözlerin kendilerinde Tanrının muradını bilme ayrıcalığı ve tekeli bulunduğunu öne sürmek gibi en büyük “günah”, çünkü “Tanrıya ortaklığa kalkışma” sayılan bir davranışta bulunamamaları içindir.
İşte islâm dininin bu son derece özgürleştirici temel ilkeleri, laik bir toplum ve devlet düzeni gerçekleştirmeğe çok elverişli bir ortam sağlamaktadır. Başta ABD olmak üzere sömürgeciliği sürdürmekten sıkılmayan “Siyaset Batısı”nın müslüman halklara kendi dinlerini nasıl anlamaları gerektiğini öğretmeye kalkışmak demek olan “Ilımlı İslam”, “Orta-Doğuya Yeni Düzen” gibi saldırganlıkların önünü kesmek için de İslam dininin bu özünü ön planda tutmak gerekir.

Her bireyi Tanrının muradının ne olabileceği konusunda düşünmeğe hem yeterli sayan, hem de bununla yükümlü kılan bir din, ortak yaşamın özgür tartışmayla, değişmeğe açık yasalarla düzenlenmesi gereğini başka dinlerdekinden kuşkusuz daha kolaylıkla kabul eder.

UNESCO’nun ilk insansever (humaniste) filozof-ozan olarak 700. doğm yıldönümünü kutladığı YUNUS EMRE de, İslam dünyasının uygarlığın en önünde bulunduğu 13. yüzyılda, şeriat konusunda yaptığı tanımla, bu gerçeği yüzyıllarca once yapmıştır:

Şer’ ile hakikatin niteliğini söyleyim:
Şeriat bir gemidir, hakikat denizidir,
Ne denli sağlam olsa geminin tahtaları,
Ona dalga vurdukça, aşınıp gidesidir.
Çelişkiye bakın ki, insan ile tanrısı arasına papaz sınıfı gibi bir aracı koyan, böylece hıristiyanım diyenlerin yaşamına karışma hakkı tanıyan, kiliseye sürekli gelme isteğinde bulunabilen hıristiyanlık laikliği benimsiyebilmiş ve laik toplumla bağdaşabilmek üzere kendisini yeniliyebilmiştir. Ama bunların tümünden arınmış olan islam dininin demokrasiyle ve aynı şey demek olan laiklikle bağdaşamayağı propagandası içerde ve dışarda yüzlerce yıldanberi yapılıyor. Bu durum, islam dininin hâlâ sömürücülerin elinde bir çıkar aracı olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır.

Bunun önlenmesinde özellikle hukukçulara çok önemli görev düştüğünü de Cumhuriyetimizin kurucusu, Ankara Hukuk Mektebi’ni açış konuşmasında altını çizerek belirtmiştir:

“Ulusun ateşli devrim atılımları sırasında sinmek zorunda kalan eski yasa hükümleri, eski hukuk adamları, gayret gösterenlerin etkinlik ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz hemen canlanarak devrim ilkelerini ve onun içtenlikli izleyicilerini ve onların değerli ülkülerini mahkûm etmek için fırsat beklerler. .. Bu fırsatın çıkması, eski yasaların varlığı, eski hukuk ilkelerinin yürüklükte kalması ve eski anlayışta direnen yargıç ve avukatların varlığı ile kesin olur.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, T.Tarih Kurumu Y., C.II, s. 237-240.)

.




Yorum Bırak

Bir kaç dakika ayırın ve bize bu makaleyle ilgili ne düşündüğünüzü yazın. Cümle başları hariç küçük harfler kullanmaya özen gösteriniz. Yorumunuzun sorumluluğu size aittir.

Okuyucu Yorumları

İlk yorumu siz yapın burada yayınlansın.