Güney DİNÇ
Ekonomik ilişkiler ülkelerin siyasal yapılarını da belirliyor. Değişim geçiren toplumlarda kalıcı olmak isteyen siyasal iktidarlar, önce kendi ekonomik tasarımlarını uygulamaya koyuyorlar. Genç Türkiye Cumhuriyeti de böyle yapmıştı. Dış borç yükü altında ezilen Osmanlı İmparatorluğu sanayi dönüşümünü gerçekleştirememişti. Çoğunluğu iletişim ve taşımacılık alanındaki çok az sayıda yatırım yabancıların elindeydi. Cumhuriyet yönetimi, iki büyük dünya savaşı arasında ve yirminci yüzyılın en ağır ekonomik çalkantılarının yaşandığı dönemlerde kamu eliyle gerçekleştirdiği girişimlerle ekonomik gelişmenin önünü açmaya çalıştı.
Araştırmacılar için yasalar, en gerçekçi kaynaklar arasındadır. Uzun savaş yıllarının ardından siyasal bağımsızlığını kazanan, kapitülasyonları kaldıran Türkiye Cumhuriyetinin 1928 – 1937 yılları arasındaki yasalarını taradığımız zaman, ilginç görüntülerle
Örneğin, 31 Ocak 1928 günlü 1375 sayılı yasa ile onaylanan sözleşmeyle, Anadolu – Mersin – Tarsus – Adana demiryolları ile Haydarpaşa Limanı 133 milyon Fransız Frangı karşılığında devletçe satın alınmıştır. İzmir Rıhtım Şirketi’nin 7.827.480 Fransız Frangı ödenerek ulusa kazandırılması 12 Haziran 1933 günlü ve 2309 sayılı yasa ile gerçekleştirilmiştir. 1934 yılında İzmir – Afyon – Bandırma demiryolu 162.468.000 FF, İstanbul Rıhtım, Dok ve Antrepo Şirketi 31.580.138 FF ödenmesi karşılığında 2487 ve 2665 sayılı yasalarla uluslaştırılmıştır. 1935 yılında Aydın Demiryolu Şirketi 2745 sayılı yasa ile 1.825.840 İngiliz Lirası, 1936 da İstanbul Telefon Şirketi 3026 sayılı yasa ile 800.000 İngiliz Lirası, 1937 de Ereğli Limanı, Zonguldak – Çatalağzı Demiryolu ve Kömür İşletmeleri 3146 sayılı yasa ile 3.500.000 Türk Lirası, Şark Demiryolları Şirketi 3156 sayılı yasa ile 20.760.000 İsviçre Frangı karşılığında ulusal değerlerimiz arasına katılmıştır.
Bir yandan kamu eliyle yeni işletmeler kurulurken, diğer yandan devletin dövizle ve taksitlerle ödediği bedeller karşılığında yabancıların elindeki varlıkların satın alınmasını öngören, bu tür daha pek çok yasa çıkarılmıştır. Onca toplumsal dönüşümün gerçekleştirildiği yıllarda, Osmanlı Devletinin bıraktığı, dönemin ölçüleriyle milyar liralarla anılan dış borçları ödemek de yine Cumhuriyet yönetiminin omuzlarına yıkılmıştı.
Uzun sözün kısası, bütün bu yatırımlar ve daha birçoğu, “iki koyun gütmesini bilmeyen” atalarımızın topluma kazandırdıkları değerlerdi. Özelleştirmelerle hemen hepsi uçup gitti. Nice iş ve ekmek kapıları kapandı.
Cumhuriyet’in yetmiş yıllık birikimini haraç mezat satanlar, elde ettikleri paralarla ülkemize ne yararlar sağladılar? Günümüzün siyaset ve ekonomi yıldızları henüz bu soruyu yanıtlayabilmiş değiller. Oysa sonuç karşımızda duruyor. Bağışlarla, sadakalarla koşullandırılan işsiz yurttaşlarımıza, gelecekte nasıl esenliğe çıkacakları konusunda bir umut bile verilemiyor. Her toplumda, devletin ve halkın el uzatması gereken yoksullar bulunabilir.
Ancak milyonlar, ısınmak için kömür, karınlarını doyurmak için bağış, giyinmek için eski giysileri bekler duruma düşürülmüşlerse, burada kurumsal sorunlar var demektir. Siyasal iktidar böyle bir seçmen temelinden güç alacaksa ülkemizde yokluğun ve yoksulluğun önüne geçilemeyecek demektir.
Sırada yeni özelleştirmeler var. Cumhuriyet öylesine büyük değerler üretmiş ki, kolayca bitirilemiyor. Altın yumurtlayan Milli Piyango, kentlerdeki yapıları, arsaları ile çok büyük değerlere ulaşan Devlet Demiryolları, henüz elden çıkarılmamış bazı limanlar ve nicelerinin ağızlarını sulandıran görkemli Türk Hava Yolları.
Ardından sıra, hekimlik, mühendislik gibi iş ve uğraş alanlarına gelecek. Yabancılara satılan taşınmazlarla ilgili olarak iktidar sözcülerinden çok sık duyduğumuz bir söz var. “Arsalarımızı, evlerimizi, kıyılarımızı satın alan yabancılar, bunları yerlerinden kaldırıp kendi ülkelerine götürecek değiller ya…” diyorlar.
O, kuğular gibi süzülen uçaklarımız için de aynı sözleri söyleyebilirler mi?
Türk Hava Yollarını satın alanlar, gelip giden ünlülerin söylev verdikleri kürsünün arkasındaki Atatürk’ün “İstikbal Göklerdedir” deyişini belki gösteriş olsun diye kaldırmayacaklardır.
Ancak özelleştirmeden sonra, bir sabah Atatürk, Esenboğa, Adnan Menderes veya diğer alanlarımızdan havalanan uçaklarımızın, iş gününün sonunda kalkış limanlarımıza döneceğinin güvencesini kimse veremez.
Yerli veya yabancı, kimler satın almışlarsa bu uçakları, onların kendi malları olmuyor mu?.. Uluslararası gerilimlerin, ekonomik krizlerin yaşandığı, yeryüzünde hiç eksilmeyen savaşların alevlendiği günlerde, uçaklarımızın bir daha geri dönmemecesine alınıp götürülmelerine, kim, nasıl engel olabilecektir? Kâğıt üzerinde kalacak güvenceler yeterli olacak mıdır?
Türkiye, üzerine salınan kara bulutları dağıtıp, gerçek gündemine dönebilmelidir. Bu gürültü patırtı arasında devlet ormanlarının yağmalanmasını sağlayacak yasa da TBMM’den geçti. Özelleştirmelerle, ardından gelen paylaşımlarla, Cumhuriyet karşıtı bir düzenin ekonomik temelleri oluşturulmaktadır. Bu süreci hızlandıran küresel kriz, ardından gelen İsrail’in saldırganlıkları, siyasal iktidarın devinim olanaklarını artırmıştır.
AKP iktidarı, izlemekle yetindiği ekonomik krizin Türkiye için bir “fırsat” olacağını çok sık yinelemektedir. Doğrudur, özelleştirmeler gibi ekonomik krizler de varlıkların, yatırımların ve toplumsal rantın el değiştirdiği dönemlerdir.
Maliye Bakanı zorda kalan kuruluşlar için daha şimdiden şirket evliliklerinden söz etmeye başladı. Üretimlerini daraltan, işyerlerini kapatan girişimciler yükümlülüklerini yerine getirmek, yok olmamak için hangi sermaye gruplarından destek arayacaklar, varlıklarını kimlerle paylaşacaklardır? Adına ulusal burjuvazi mi, yerli yatırımcılar mı, ülkemizin kapitalistleri mi demek uygun düşer, onların da başlarına gelenlerin, yakında daha da büyüyerek geleceklerin, ayırdına varmış olmaları gerekmektedir.
AKP’yi eleştirmenin bir yararı yok. Onlar seçtikleri yolda kararlı bir biçimde koşuyorlar. Halkımızın, her zamankinden çok, Cumhuriyetin kazanımlarına, demokratik haklarına sahip çıkmaları gerekiyor
Cumhuriyet 23.01.2009
.

Cok dogrudur, Devletcilik ilkesiyle gelisme yolundaki ulkeler icinde Ataturk-Inonu Cumhuriyeti Dunya ekonomi tarihinde en buyuk basariyi kazanmis,ulkeyi ornek bir vatan duzeyine getirmistir. Doksan yillik bu kazanimlarin uc para karsiliginda Hristiyan emperyalizmine hatta Turk ve Turkiye dusmanlarina satilmasinin hesabi birgun mutlaka sorulmali ve devletcilik ilkesine mutlaka geri donulmelidir. Turk ulusu, halki icin baska cikar yolu yoktur.
ATATÜRK Bana göre Peyganberden sonra dünyaya gelmiş enbüyük lider.Böyle bir liderin elbetteki düşmanlar olacak.Mesele
onlar değil,mesele Atatürkün kurdtardığı
Vatanda yaşayıp,onun bahşettiklerine ve
mirasına konanların ihanet etmesidir.Bunu
1950den beri yaşıyoruz.Sormak isterim köy
enstitülerini niye kapattılar?Atatürkün
kurduğu milli varlıklarımızı,Milletin ekmek teknelerini niye sattılar?Tarıma
niye kota koydular?Daha yüzlerce buna benzer sorular sorabiliriz,peki bunlar olurken Atatürkün mirası olan CHPnin başında oturanlar,özellikle 1980 sonrası CHP yönetimi ne taptı?Atatürkün değerlerine sahip çıkamayanlar,düşmanlarından daha fazla zarar verdiler,bunu adı benim lügatımda ihanettir,nankörlüktür.NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE. Saygılarımla.
Siyasi bagımsızlık, ekonomik bagımsızlık kazanılmadan oluşamaz. Yıl 1938.. Enflasyon 0, dış borçlar Osmanlı’nın borçlarının dışında 0, büyüme hızı % 7-8. 1920-1938 yılları arasında Türkiye, Türkler için Türkler tarafından yönetilen bagımsız bir devletti. 12-Mart-1947 de ABD ile imzalanan Truman Doktirini Anlaşması ve 1945 de uygulanmaya Marshall Planı ülkemizin kırılma noktası oldu ve çözülmeler başladı. Pazarlanan tüm ekonomik değerlerimiz ve alınan dış kaynaklı borçlar ne yazıkki bizi emperyalist batıya bağımlı hale getirdi. İçinde bulunduğumuz süreç içersinde Türkiye’nin bağımsız bir ülke olduğunu söylemek oldukça zor, hatta imkansız. Mustafa Kemal’in ” Tam Bagımsızlık” anlayışını özellikle ekonomide yeniden başlatmak şarttır. Ama nasıl? Önemli olan bu ” nasıl”ı çözmek.. Figen Özen ADD-Antalya