Çöküş ne ile başlar?
M. Kemal 4 Mart 1922 günü Meclis’in gizli oturumunda, “Türk Milleti’nin kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceğine inanan ve dün şunun bunun mandasını istemekte direnenler” diye nitelediği uzlaşıcılara şu unutulmaz yanıtı verdi:
“Kurtuluş için, Bağımsızlık için eninde sonunda düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz! …’Ordu ile savaş ile inat ile bu işin içinden çıkılamaz’ biçimindeki kaynağı dışarıda bulunan öğütlere uymakla bir vatanın, bir ulusun bağımsızlığı kurtarılamaz. Tarih, böyle bir olayı yazmamıştır. Bunun tersini düşünerek hareket edeceklerin, acılı sonuçlarla karşılaşacakları kuşkusuzdur. İşte böyle yanlış görüşlü, yanlış anlayışlı kişiler yüzünden, Türkler her yüzyıl, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş yalnız maddesel olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki, çöküş ahlaki ve manevi değerleri de kapsamış görünüyor. Hiç kuşku yok ki, bu büyük memleketi, bu koca milleti dağılıp yok olma uçurumuna sürükleyen başlıca neden bu olmuştur.
Maddi ve özellikle manevi çöküş, korkuyla, güçsüzlükle başlar. Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir felaket karşısında milletin de hareketsizliğe sürüklenmesine ve bir kenara çekilip kalmasına yol açarlar. Güçsüzlük ve duraksamada öylesine ileri giderler ki, sanki kendi kendilerini alçaltırlar. Derler ki: Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olamayız. Biz varlığımızı kayıtsız şartsız bir yabancının eline bırakalım. Balkan Savaşı’ndan sonra milletin, özellikle Ordunun başında bulunanlar da, başka biçimde ama gene bu düşünceyi izlemişlerdir.
Türkiye’yi böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak… Bütün millete sağlam bir maneviyat vermek…”
Fethi KARADUMAN
.
Var mısın, yok musun?
Bir süredir sessizliğimi koruyorum. Çünkü bütün bu kepazeliklere ne tür bir yorum yapılabilir kestiremiyorum. Açıkçası bir tür komedya, bir açık hava tiyatrosunu izler gibi tüm gelişmeleri utanarak seyretmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Ancak tüm bu yaşadıklarımızı açıkça bir yönetim krizi, bir laubalilik, ciddiyetsizlik olarak nitelendirmeden de geçmek istemiyorum. Neyse, benim bu şu sessizliğim uysal koyun olduğum anlamında yorumlanmamalı.
Neden mi?
Anlatayım:
Bu ayın ortalarına doğru Türkiye’ye gitme zorunluluğum doğdu. Malum ekonomik kriz beni de teğet geçmedi. Sabiha Gökçen havalimanına uçak biletleri daha ucuz diye aldım biletimi, atladım uçağa – ver elini Türkiye. Yolculuk gayet rahat geçti…
Terminale girdikten sonra yolcular hangi banttan bavullar gelecek diye tablolara bakarlar. Uzatmayalım, herkes bir banttın etrafında toplandı. Kalabalık gittikçe yoğunlaşınca tekrar tabloya bakma ihtiyacı his ettim. Gördüğüm manzara, havalimanına üç uçak inmiş ve üç uçağında bavulları aynı bantta verilmiş!?
Ortalık mahşer yerini andırıyor…
Bavullar tek, tek ve ağır – ağır bantta dönmeye başladı. Bizim bavullardan eser yok, yaklaşık yarım saat sonra bir bayan yetkili bizim uçağın bavullarının başka bir banttan çıkacağını duyurdu. Cümbür cemaat herkes malum bantta yönledi. Bekle, bekle ne gelen var – ne giden…
Sigarasızlık beynime vurdu!
Sabrım taştı, her şeyi göze aldım… Ve avazım çıktığı kadar yetkililere “seslenmeye” başladım. Benim bu hareketimden cesaret alan başkaları da seslerini yükseltmeye başladı. Anlayacağınız, birçok insan bana hak verirken bazılarının yüzlerinde bana karşı bir kızgınlık görür gibi oldum. İnanın umurumda bile değildi!
Uzun lafın kısası, beş – on dakikaya kalmadı bavullar gelmeye başladı…
Size tüm bunları neden mi anlattım?
Türkiye’de bir işi yaptırmak istiyorsan ya paraya ya da edepsizliğe başvurmak gerektiğini anımsatmak ve sivil cesaretin zaman zaman korku ve endişelerin önüne geçmesi gerektiğini hatırlatmak için. Sivil cesarete var mısın, yok musun?
Önder Gürbüz