CIA’nin muteber adamı – BOP’un mimari -Bir Riya Örneği-Graham Fuller ve Ilımlı İslam

CIA adına yıllarca Türkiye’de görev yapan Graham Fuller’in,

 ”Türkiye’nin Yeni Jeopolitiği” adlı bir kitabı bulunuyor

26 Eylül – CIA’nin Ortadoğu İstasyon şeflerinden Graham Fuller, yıllarca Türkiye’de bulundu. Bir dönem CIA’nin “Ulusal İstihbarat Kurulu Başkan Yardımcılığı’nda bulunan Fuller şimdi RAND adlı düşünce kuruluşunun kıdemli analizcisi.

Graham Fuller’in, “Türkiye’nin Yeni Jeopolitiği” adlı kitabının yanı sıra yine ABD’li diğer bir Türkiye uzmanı Prof. Henri Barkey ile hazırladığı “Türkiye’nin Kürt Sorunu” adlı bir çalışması var. Araştırma, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, başkanlığını yaptığı Carnegie kuruluşu için hazırlanmış. Graham Fuller, SSCB yıkılmadan önce “komünizm tehlikesine” karşı, sosyalist ülkelere komşu Müslüman ülkelerde, “yeşil kuşak” oluşturulması fikrinin de yaratıcısı.

 

“TÜRKİYE’NİN KÜRT SORUNU”
Fuller’in Barkey ile ortak çalışması olan “Türkiye’nin Kürt Sorunu” raporunda, sorunların yanı sıra çözümlerden de bahsediliyor. Gazeteci Mehmet Ali Brand’ın, Sabah gazetesindeki köşesinde yer alan 14 Ağustos 1997 tarihli ve “ABD Gözüyle Kürt Sorunu” başlıkla yazısında, araştırmadan bölümler veriliyor. Buna göre, araştırmada etnik Kürtlük bilincinin bir daha geri dönülmeyecek şekilde artık yerleştiğine dikkat çekiliyor ve “Kürtlerin önünde 4 seçenek var” dendikten sonra şunlar sayılıyor:
- Bugünkü demokratik sistemde geleneksel Türk partilerinin içinde seslerini duyurabilmek.
- Kürt kökenli Türker’in oylarını verecekleri partiler vasıtasıyla TBMM’ye girebilmek.
- İslamcı çözüm.
- Şiddete başvurmak.
Araştırma, Kürtlerin hem geleneksel partiler, hem de kendi partileri aracılığıyla TBMM’de seslerini duyurma çabalarında başarılı olamadıklarına dikkat çekiliyor. T.C. yasalarının “bölücülük” damgası vurarak tüm girişimleri engellediğini belirtiyor.
Geriye, “Refah” ve “PKK” seçeneğinin kaldığının altını çizen yazarlar, “Güçlü bir demokratik sistemi olmasına rağmen demokratik politikaların Kürtleri hayal kırıklığına uğrattığını” ileri sürüyorlar.
“Refah Partisi, Kürtlerin Müslüman kimliğine hitap edebilmesini bildi. Erbakan, şiddeti reddeden bazı dinci Kürt milliyetçilerini partisinde toplayabildi. Ancak bunlar da, HADEP ve PKK’yı tercih eden laik Kürtler gibi,  kimlik noktasına gelince aynı isteklerde bulunuyorlar” diyen rapor, Refah’ın tam bir seçenek teşkil etmediğine de dikkat çekiyor.
Araştırmada ayrıca “PKK, Türk askerini yenememesine rağmen, politik ve askeri bir güç olarak varlığını sürdürmesini, ZAFER olarak görüyor… Türk güvenlik kuvvetlerinin büyük baskısına rağmen, PKK’nın aldığı tüm darbelere rağmen, çok masraflı bir silahlı mücadele sürdürmesi taraftarı olmayan Kürtler arasında dahi prestijini arttırmıştır… Politik yönden faal Kürtlerin, PKK’nın yok olmasının, Türk devletine karşı önemli bir pazarlık gücünü kaybetmeleri anlamına geleceğine inanıyor… PKK şeffaflaşmadığı, demokratikleşmediği ve diğer Kürt gruplarla diyalog kurmak istemediği için, bu çözümde diyalog kurulacak tek taraf niteliğini kazanamamaktadır…” deniliyor.
Fuller ve Barkey, Türkiye’nin son derece canlı bir sivil topluma, demokratik bir hükümete ve çok serbest bir basına sahip olmasına rağmen iş Kürt sorununa gelince, bu mekanizmaların işlemediğini dikkat çekiyorlar ve “Türk Devleti Kürt sorununu tamamen bir “güvenlik sorunu” şeklinde görüyor ve bundan dolayı son derece sıkı kısıtlamalar getiriyor” diyorlar.
“Basın çok dikkatli hareket ediyor ve kendi kendini sansürlüyor. Birkaç cesur gazete yazarı ve televizyoncunun dışında resmi açıklamalar ve resmi çizginin dışına çıkılmıyor… Entelektüeller ve akademisyenler de pek derine inmek istemiyorlar… Sivil politik liderler çok zayıflar ve Kürt sorununa girmeyi arzulamıyorlar. Bu cesareti gösterenlerin bir bölümü politik yönden kayba uğradılar, diğer bölümü ise, hiçbir kazanç elde edemedi… Kürt sorunu, Türkiye’nin tek etnik gruptan oluşmadığını, aksine bir mozaik olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır… Türkiye’de bu sorunu askeri olmayan yöntemlerle çözme cesaretini gösterecek lider yoktur” diyen araştırma, Türkiye’nin İslam dünyasındaki en ileri ve gelişmiş bir demokratik sisteme sahip olduğunu, devletin kendini reformlarla yenileyerek Kürt sorunun çözebileceğini belirtiyor.

 

ÇÖZÜM İÇİN NE GEREKİYOR?
Araştırmanın en ilginç saptaması, çoğu çevrede ileri sürüldüğünün aksine, sorunun çözümünün askerler tarafından engellenmediğini, sorumluluk almak istemeyen siyasilerin tutumundan dolayı geciktiğini saptaması.
“Önce terör bitsin, sonra reformlara girilir” yaklaşımının hatalı olduğu belirtiliyor. Savaş lobisinin giderek tehlikeli boyutlara ulaştığı vurgulanıyor. Çözüm için öncelikle “Demokratikleşme kısıtlamalarının kaldırılması” üzerinde duruluyor. Bu bağlamda da, Kürt kökenli vatandaşların TBMM’de temsil edilmelerinin önemi ısrarla belirtiliyor ve tek çıkış yolunun “ekonomik-sosyal-kültürel-siyasi” önlemler olduğu ileri sürülüyor. Kürt kökenlilere “insan muamelesi yapılması” söz hakkı verilmesinin artık kaçınılmazlığına dikkat çekiliyor. *1*

 

***

 

Bir Riya Örneği-Graham Fuller-Ilımlı İslam

 

Türk akademisyen, ülkesinin 85 yıldır laiklik gibi yanlış bir siyasi rejimde yönetildiğinden hareketle gelecek rejim tasavvurlarına karanlık bir adamla işbirliği yaparak yabancı ülkelere teslim etmekte bir sakınca görmemiştir. Halen Sabancı Üniversitesi’nde odak kuran meslektaşlarıyla ülkülerini Rand Corporation ve USIP gibi hayırsever(!) ABD kuruluşlarının mali katkılarıyla ve sabırla canlı tutmaktadırlar.

 

CIA’nin muteber ajanı, uzun yıllar Türkiye Masası Şefliği’ni yapan, 20 yıl önce emekli olduğu halde uğursuz ellerini hâlâ üzerimizden çekmeyen ve bu şeytani görevini geçim kaynağı haline getiren, maalesef başta Sabancı, Boğaziçi, Bilgi gibi malum üniversiteler olmak üzere akademik ve tabii AKP ve yörüngesindeki medya çevrelerinde birçok oydaşı bulunan bu casus eskisinin, sürekli bu neviden kitapları yayımlamaya odaklanmış TİMAŞ’ TA bir kitabı yayımlandı: Yükselen Bölgesel Aktör, Yeni Türkiye Cumhuriyeti.

 

Kitabın orijinal adı “The New Turkish Republic – Turkey As A Pivotale State in The Muslim World” yani, Yeni Türkiye Cumhuriyeti – İslam Dünyasında Eksen Ülke.

 

Başlığın Türkçeye çevrilişindeki değişiklik kolaylıkla fark edilmektedir: Türkiye’ye biçtiği “eksenlik” görevi burada çok sırıttığı için olmalı ki çeviride bu “Yükselen Aktör”e dönüşmüş.

 

Fuller, İngilizce başlığın sorumluluğundan kaçmak için önsözde (s.17) bunun ABD’deki yayıncı tarafından seçildiğini (!) öne sürmektedir.

 

Suret-ı haktan görünmek

 

Türkiye’ye yapılabilecek kötülüklerin en hainini para karşılığı yerine getirirken “suret-i haktan” görünmeyi de ihmal etmemektedir: Güya 1957′de henüz üniversite öğrencisi ve CIA’nin adını bile bilmezken, büyülendiği ve dilini öğrendiği Türkiye’ye, halen aynı temiz duygularla ilgi duyuyormuş (!). Okuyuculardan küçük de bir ricası varmış: 1960′larda Türkiye’de istihbarat görevlisi olarak hizmet verdiğini ve CIA’ da çalıştığını unutmalılarmış; zamanla her şey değişmiş; onun da görüşleri değişmişmiş; lütfen kitabı arkasında özel amaç güdüyormuş gibi okumamalılarmış; gizli kanaldan ABD politikasına yardım etmek için yazmıyormuş; tersine ABD’li politikacıların çoğu kitaptan hoşlanmayacaklarmış vs..

 

Yalanın bini bir para: Barış gönüllülerinin 1950′lerde Türkiye’ye yarı istihbarat amaçlı geldiklerini; Türkçe öğrenmenin ajanlığın zorunlu bir koşulu olduğunu, peşinden hemen CIA’ da görev almasının bunu kanıtladığını itiraf ederek, “değiştim” demekle, Türkiye’ye karşı geçmişte nasıl haince çalıştığını ağzından kaçırmaktadır.

 

Teşekkür ettikleri

 

Diğer bir itirafı da “Teşekkür” bölümünde kolaylıkla fark edilmektedir: Burada Birleşik Devletler Barış Enstitüsü (USIP) ve Earhart Vakfı’ndan destek gördüğünü söylemektedir. Bunlardan ilki USIP, üyeleri ve başkanı ABD Başkanı tarafından atanan “istihbarat kuruluşlarının sınıflandırılmış (teyit edilmiş) belgelerinin dağıtımını gerçekleştirmekte ve dış ülkelerde -bu arada Türkiye’de- para karşılığı araştırmalar yaptırmaktadır” şeklinde tanımlanan, yasa ile kurulmuş bir devlet örgütüdür

(Mustafa Yıldırım, Project Democracy, SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA, Ulus Dağı Yayınları, 2008 s. 346)

 

Bu kuruluş hakkında bir fikir edinebilmek için Türkiye’de destekledikleri

bazı projeleri anımsamak yeterlidir:

 

1) Boğaziçi Üniversitesi, KEMAL KİRİŞÇİ, Türkiye’nin Kürt Politikası, fon parası: 24.500 dolar

 

2) George Washington Üniversitesi, SABRİ SAYARI, -halen Sabancı Üniversitesi’nde görevli, Fuller’ın can dostu- yine Türkiye’nin Kürt Politikası, fon parası: 27.500 dolar

 

3) Türkiye dışında yapılmakla birlikte Türkiye ile ilgili 8 projeye, bir tanesi de Fuller tarafından olmak üzere, 366.000 dolar ödenmiştir. Ayrıca USIP’in 1984′te ABD Kongresi’nce kurulduğunu, 1985′te ABD Savunma Yetki Yasası ile kurumsallaştırıldığını, bütçesinin 10-15 milyon dolar arasında değiştiğini, Yıldırım’ın bu yetkin araştırmasından öğreniyoruz. (a.g.e. s. 384)

 

Fuller ise kitabında, kendisinin ABD’nin dış politikasına karşı çıktığını dolayısıyla bu devlete bağlı örgütlerle ilgilendirilmemesi gerektiğini öne sürüyor ve hararetle Türkiye’ye de aynı yolu öğütlüyor.

 

Finansörler ve bağımsızlık Kitabını finanse eden bu kuruluşların yapısı ile Fuller’in bağımsızlık savının pek bağdaşmadığını okurlarımız elbette kolaylıkla fark edeceklerdir.

 

Gelelim Fuller’in Türkiye hakkındaki müthiş gözlem ve önerilerinin birkaçına:

 

1) ABD, 11 Eylül 2001 saldırılarının da etkisiyle Bush yönetimi altında tek yanlı ve hegemonik bir politika izliyormuş. Bush tüm İslam devletlerini toptan suçluyor (!). Bu politika Türkiye’nin aleyhine imiş. Kişilik sahibi, ılımlı İslamcı demokrat AKP de buna karşı çıkıyormuş (!) ve AKP’nin bu bağımsız politikası İslam dünyasınca takdir ediliyormuş (!).

 

2) Batı dünyası AKP’ye kadar (2002) kendisine sadık kalan Türkiye’nin bu politikasının evrilmesinden hoşnutmuş; bu zenginlik yaratıyormuş (!).

 

3) Zira 1950′den sonra Türk tarihi, Kemalist aşırılıkları törpüleyen ve milletin cumhuriyet öncesi geçmişiyle daha rahat ve normal ilişkiye geçmesi sürecine girmişmiş; bu da Türkiye’nin Müslüman dünyadaki yerinin daha iyi anlaşılmasına yarayan sağlıklı bir evrimleme imiş (!).

 

4) Artık Türklerin Araplarla konuşması gerekiyormuş. Onlar esasen sadık Osmanlı tebaası imiş; Türkleri arkadan vurmamışlar ve Lawrence popüler bir söylem imiş; Atatürk hilafeti kaldırmakla büyük hata işlemiş, İslam âlemi başsız kalmış (!) vs…

 

Bu makaleye sığmayacak daha yüzlerce model ve öneri.. Ilımlı İslam, Fethullah, Nurcular ve AKP’ye müthiş övgüler (Fethullah’a tam 20 sayfa).

 

Osmanlı ve Türk tarihinden zerre kadar nasip almamış bu casus emeklisi, parasını aldığı ABD hükümetine (USIP) sözde karşı çıkıyor izlenimi yaratarak AKP’ye de aynı politikayı izlemesini öğütlüyor ve izlediği için de takdir ediyor (!).

 

Teşekkür ettiği ikinci kuruluş Earhart Vakfı, Türkiye’deki Nurculuk araştırmalarını RAND (yine yarı askeri bir kuruluş olmakla birlikte dışarıya karşı şirket ve think-thank “düşünce topluluğu” gibi gösterilen kuruluş) üzerinden finanse ederken Fuller’e 2 milyon dolar veren sabıkalı kuruluş.

 

Fuller bu parayla meğer tek tek projelere yılda 100 bin dolar ödemekte imiş. Bu profesörlerin çoğu ekonomi, felsefe ve siyaset bölümlerinde görevli imişler. (Yıldırım a.g.e.s. 379 dipnot 596, “Endowing The Right-wing Academic Agenda” – Sara Diamond CAQ, s. 46-47)

 

Gülen için çırpınan medya güllerinin, anlı şanlı malum hocalarının bu işlerini (Abant Toplantıları vs.) Allah rızası için yapmadıkları böylece yabancı kaynaklarca da doğrulanıyor.

 

CIA’nin muteber adamı

 

Son olarak genelde ABD hükümetlerinin özelde Fuller’in Türkiye üzerindeki hedefleri konusunda çok deneyimli bir kaynaktan söz edeceğiz.

 

Gazeteci Yılmaz Polat, 26 yıldır Washington’da görevli olarak edindiği gözlemlerini “CIA’nin Muteber Adamı” (Ulus Dağı Yayınları, 2008) isimli kitabında aktarmaktadır:

 

“Türkiye deneyi başarıya ulaşır ve İslamcılar siyasi iktidarı kuvvet kullanarak ele geçirmeyi hedeflemek yerine demokratik hükümet şeklinin bir parçası olursa, o zaman Türkiye, bölgede İran örneğine alternatif bir model olarak ortaya çıkar. Bunun başarısızlığa uğraması, ılımlı İslamcı güçleri parlamento ve seçimler yoluyla siyasete katmaya çalışan Mısır gibi diğer bölge ülkelerinin çabalarını da olumsuz etkileyecektir.” (Sayfa 1)

 

Bu görüşleri içeren 80 sayfalık bir raporu Fuller, “The Prospect for Islamic Fundamentalism in Turkey” (Türkiye’de İslam Köktenciliğinin Geleceği) adıyla ve o tarihlerde ABD’de bulunan Prof. Sabri Sayarı’nın katkısıyla hazırlayıp 1989 sonlarında Pentagon’a sunar.

 

BOP’un mimarları

 

İşte bugünlere Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adıyla gelen tezgâhın mimari bu adam ve Sayarı’dır.

 

Bu Türk akademisyen, ülkesinin 85 yıldır laiklik gibi yanlış bir siyasi rejimde yönetildiğinden hareketle gelecek rejim tasavvurlarına karanlık bir adamla işbirliği yaparak yabancı ülkelere teslim etmekte bir sakınca görmemiştir.

 

Halen Sabancı Üniversitesi’nde odak kuran meslektaşlarıyla ülkülerini Rand Corporation ve USIP gibi hayırsever ABD kuruluşlarının mali katkılarıyla ve sabırla canlı tutmaktadırlar. Son yılların yıldız partisi AKP ve tüm ülke kendilerine sonsuz borçludurlar. *2*

 

 

Teorik Birikim

.

About ADD Isparta