ÇAĞDAŞ TOPLUMDA ÖĞRETMENİN YERİ VE KONUMU

Basogretmen-Ataturk

ANA SORUN

II. Dünya Savaşından sonra tüm ileri toplumlar eğitim alanın­da çok ciddi sorunlarla karşı­laştılar, ama bu konunun yaşam­sal önem taşıdığının bilinciyle, aynı ölçüde ciddi çabalarla bunları aşmasını bildiler. Bu ciddi çabalar içinde öğretmenlerin konumunu iyileştirmeye ve geliştirmeye iliş­kin olanlar, özel bir yer tutmuş­tur.

Yurdumuzda ise, aynı dö­nemde, üstelik yeni girilen çoğul­cu siyasal – toplumsal yapının hem güvenliği, hem de gelişmesi için temel bir zorunluluk olduğu halde, demokratik ve laik içerikli, bilimsel düşünüşü kazandırmayı amaçlayan Cumhuriyet eğitimi, geliştirilmek şöyle dursun, baltalanmış, Cum­huriyetin, “GELECEK KUŞAK­LAR SİZİN ÜRÜNÜNÜZ OLA­CAKTIR!” diyerek yücelttiği öğ­retmenlerimiz de sürekli itilip kakılmıştır. Sonuç, artık duyarsız bir biçimde karşılamaya alıştırıldığımız, ama sorumluluk duygu­suna sahip her yurttaşı irkiltecek sorunlar yumağına dönüşmüş eğitim kurumlarımızdır.

Türk ulusunun ve özellikle aydınlarının  Avrupa Birliği’nden   beklentisi, AB üyesi  ülkeler için temel alınan ve    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna da temel olduğu halde Soğuk Savaş ortamında baltalanagelen eğitim ölçütlerinin yeniden   eğemen kılınmasıdır.

Bu yazıda    eği­tim kurumunun günümüz dün­yasında kazandığı önem ve bu kurumun her açıdan tam merke­zinde yer alan   ÖĞRETMENLİK MESLEĞİ­NİN çağdaş bir toplumda neleri gerektirdiği konusuna değineceğim; bu konudaki ölçütler Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleri tara­fından daha 1960’lardan bu yana   benim­senen ve UNESCO ile ILO’nun öncülüğünde  uluslararası düzey­de de yerleşmesi için “karar su­retleri” (resolutions)ne dönüş­türülmüş olan, ama asıl olarak Batılı devletlerin    kendi ulusları için etkin biçimde uygulamaya geçirebildiği ölçütlerdir·.

ÇAĞDAŞ TOPLUMDA EĞİTİMDEN BEKLENENLER

Günümüz toplum koşulla­rında eğitim kurumu en büyük örgüt, en büyük işletme durumu­na gelmiştir: Örneğin Türkiye’de 500.000 öğretmeni, onbeş mil­yon öğrenciyi içine almakta, bir de bu öğrenci ve öğretmenlerin aile üyeleri ve yakınları dolayısıyla tüm ulusu doğrudan doğruya ilgi­lendirmektedir.

Bu durumun bir sonucu ola­rak eğitimin, çok büyük bir cid­diyetle ve çok geniş kapsamda ele alınması zorunlu olmuştur. Eğitim ile artık yalnız okulları ve üniversiteleri “işletmek”ten so­rumlu olanlar, hükümetler ve kimi kamu görevlileri ilgilenmiyorlar; ülkesinin geleceği ile ilgilenen herkes ken­disini eğitim hizmetinin başarısı ya da başarısızlığından bir ölçüde sorumlu sayarak  bu alanla ilgilenmektedir. Çünkü bugüne de, geleceğe de, tüm gençlerinin zekâ ve ye­teneklerini en iyi biçimde değer­lendiren ulusların egemen olduk­ları ve olacakları kavranmış bu­lunuyor.

Çağdaş toplumlarda eğitim böylece devlet görevlerinin en önünde yer aldığı için, tüm yurt­taşlar mesleki, sendikal, siyasal, bilimsel .. vb.  her türden örgütleriyle eğitim sorunlarıyla yakından ilgi­lenmeye koyulmuşlardır.

Gerçi bu yoğun ilgi, konuyu çok az bilen anne-babaların da, mo­ralleri bozulmuş öğretmenlerin de, kendilerine öğretilen şeylerin değerinden kuşku duyan öğren­cilerin de kafalarını karıştırma so­nucunu verebilmektedir. Ancak çağdaş toplumlarda bu güçlük de, asıl olarak öğret­menin mesleki ve toplumsal ko­numu geliştirilerek aşılmaya ça­lışılmaktadır.

Bu koşullar altında eğitimin rolünün de, öğrencilere belli bil­giler aktarmaktan çok, sürekli öğrenme zevki ve yeteneği ka­zandırmaya, çevrelerindeki dün­yaya karşı ilgilerini uyandırmaya dönüşmesi gerekmektedir.

Bunun da ötesinde, özellik­le toplumbilimcilerin ve kalkınma ekonomisi uzmanlarının katkıları eşliğinde, ekonomik gelişme için “insan kaynaklarının tam kul­lanımı”nın zorunluluğu görülmüştür. Daha önce ekonomik gelişme için yeterli olduğu düşü­nülen doğal kaynakların verimli kullanılması, limanlar, barajlar, ile­tişim  ve ulaşım ağları, sanayi dizgele­ri… gibi büyük yatırımların yapıl­ması için gerekli olan çok sayıda yönetici, işletmeci, mühendis, teknisyen, büro görevlisi… vb. yetişkin insangücünü   eğitim ku­rumunun  yetiştireceği “keşfedilmiştir”.  Böylece bir okul, bir deney-odası, bir kitaplık, bir yüksek öğrenim kurumu… açmanın, ulusal serveti arttırmakla eş anlama gel­diği bilinci güçlenip yaygınlaşıyor.

Sonuç olarak da eğitime öncelikli, ayrıcalıklı yer ayırmanın, yalnız ahlâki ve toplumsal değil, aynı zamanda doğrudan doğruya ekonomik gerekçeleri bulun­duğu ortaya çıkmıştır. Çağdaş toplumların eğitim dâvalarını ka­zanmış sayılmalarında, bu bilin­cin yerleşmişliği başlıca bir etken­dir.

Ne var ki Türkiye’de son kırk yılın siyasal iktidarları, çoğun­lukla, eğitim kurumunu çağdaş zorunluluklara uygun bir yönde geliştirecek programlara sahip ol­mamışlardır. Hatta ne yazık ki bunun tersi yönde çabaların kasıtlı olarak sürdürüldüğü söylenebilir. Dar görüşlü politikacıların bu baltalayıcı tutum ve davranışları,  Türk eğitim kurumu­nu   ağır sorunlarla yüklü kargaşa ortamına sürüklemiş bulunmaktadır.

  1. A. Nasıl Bir Eğitim?

Oysa hem bol, hem de nite­likli ürün veren bir eğitime kesin gereksinim olduğu açık. Çünkü eğitimin, tüm ulusal etkinliklerin aynı zamanda en pahalısı olduğu görülüyor. Çok büyük çaplı kay­nakları gerektiren eğitim kurumu, bu kaynakları en verimli olacak biçimde kullandığı konusunda kamuoyuna hesap verebilecek durumda da olmalıdır.

Verimli eğitim anlayışında ne kürsülerinin arkasına çakılmış kalmış öğretmenlere, ne de yal­nızca “dinleyici” konumunda tu­tulan öğrencilere yer vardır. Gereken eğitim, ders veren ile ders alanı karşılıklı ko­nuşma, görüş alış-verişi, etkinlik­leri birlikte yürütme ilişkileri içinde tutan bir eğitimdir. Bilgisayarlar, ses ve film (CD), TV ve radyo yayınları, öğretim amaçlı türlü do­nanımlar, geleneksel eğitim – öğ­retim yöntemlerinde önemli değişiklikleri gerekli kılmıştır. Bu ortamda örneğin Fransa’da eğiti­min ilkesi “Yarının okulunu kur­malıyız!” (= rebâtir 1′ecole de demain!”) olmuştur.

Bu hızlı değişim çağında, geç­mişin kültür öğeleri içinden, ancak seçmeci bir tutumla yararlanılabileceği,   çağla bağdaşır olan kültür ögelerinin korunup yaşatılması da bir gereksinim olarak be­lirmektedir. Bunun gibi geçici modalara kendini kaptırmanın, özellikle eğitim alanında çok yıkımlı sonuçlar vereceği de anlaşılmıştır. Ancak yine de her toplum, günümüz koşullarında varlığını sürdürebil­mek ve gelişebilmek için, yarın ne biçim alacağını öngörmeğe çalışmak zorundadır. Bu yüzden de genç kuşaklara verilecek eğiti­min, dünün eğitimi olamayacağı, tersine bu günün ve elden gel­diğince yarının eğitimi olamak zorunda bulunduğunu da temel alınması gereken bir eğitim ilkesi­dir.

  1. B. Öğretmenin Büyük Sorumluluğu

Böylesine büyük önem taşı­yan ve ivedilik gösteren eğitim sorunlarına karşı alınabilecek ön­lemler bakımından öğretmen kilit önem taşıyan ana etkendir.

Bir eğitim – öğretim kurumu­nun açılması, asla yalnızca bir maddi kaynak sağlanması konu­su değildir: yeterli öğretim görev­lisi bulunması da zorunludur. Bu ise, uzun bir yetişme süresini ge­rektiren öğretmenlik mesleğini yapmaya hem istekli hem de ye­tenekli yeter sayıda kız ve er­keğin bu iş için yetiştirilmesini ge­rektirir. Başka deyişle eğitim alanında girişilecek her atılımın daha en başında öğretmen öğesi yer almaktadır.

Çünkü eğitim alanında girişi­len her düzenlemeyi yürütecek olanlar, önünde – sonunda öğret­menlerdir. Eği­timin fiziksel ortamı ve maddi ola­nakları da çok önemli olmakla bir­likte, en “iyi okul”un, en rahat döşenip en bol araç-gereçlerle donatılmış okul olduğu kural ola­rak söylenemez: çünkü en önemli olan şey, yapılacak eğiti­min niteliğidir; bu ise öğretimi ya­pacak olan insanların, yani öğret­menlerin niteliğine bağlıdır.

Eğitimin Kilit Ögesı: Öğretmenlik Mesleği

Bu da öğretmenlerin toplumda­ki yeri (statüsü) sorununa doğrudan doğruya bağlıdır; çünkü yeterli nitelik ve sayıda öğ­retmene sahip olabilmek,   öğretmenlik mes­leğinin toplumsal saygınlığına bağlı bir husustur. Bu saygınlık, genç yetenekleri öğretmenlik mesleğine çekmeği ve bu mes­lekte tutmayı sağlayacak düzey­de olmadıkça ne eğitimin geliş­mesine, ne de dolayısıyla  toplumsal – ekonomik gelişmeye olanak bulunamaz.

Öğretmenlere toplumda sağlanan mevki ve gösterilen saygının göstergesi,   yaptıkları işin değerinin ve onların bu işi yapmadaki yeterliliklerinin bilinme ölçüsü ve  başka meslek grupları­na oranla öğretmenlere sağlanan çalışma koşulları, ücret düzeyi ve başka maddi çıkarların düzeyidir. Bir bilge ozanımızın eskiden söylemiş ol­duğu gibi “Bir yerde sesinin güzelliğini değerlendirebilecek kulaklar yoksa, boşa soluğunu tüketme, başka yere git” ilkesi gereği, öğ­retmenliğin değerinin gerçekten bilinip içtenlikle gereğinin yerine getirilmediği bir ülkede ne en ye­tenekli toplum üyelerinden bu mesleğe istekli olanlar çıkar, ne de var olan öğretmenlerin yük­sek bir güdülenme ile görev yap­maları sağlanabilir.

Öğretmenlik Mesleğinin Gerekleri

Çağdaş toplum koşullarında öğretmenlik mesleği, başka bü­tün mesleklerden daha büyük ölçülerde dinamizm, neş’e ve is­teklilik gerektirmektedir. Yetişen kuşaklara bu özellikleri kazandıra­bilmek için önce öğretmenlerin bunlara sahip olmaları zorunlu­luğu kavranmıştır.

Öğretmenle öğrencinin sınıftaki doğrudan ilişkisine hiç kimsenin karışmaması gerektiği, bu ilişkinin verimli olmasının, tü­müyle, öğretmenin hem sözleriy­le hem de davranışlarıyla örnek olmasına ve öğrencilerde ilgi, gü­ven ve saygı uyandırmasına bağlı olduğu anlaşılmıştır. Bunun için de öğretmenin, mesleği alanın­daki en son gelişmeleri izleyip kendini sürekli olarak tamamla­mak ve yenilemek zorunda ol­duğu bilinmektedir.

Çağdaş eğitimin öğretmen­lerden istediği türlü yetenek ve becerilerin tümüne sahip bireyler bulmanın güç olduğu, ayrıca böyle bireylerin, toplumun öbür etkinlik alanları için de gerekli olduğu doğru ise de, eğitim kurumunun ge­reksinimleri öbür mesleklerinkiyle karşılaştırılamayacak ölçüde büyüktür.  Bu nedenle  iyi yetişmiş genç insan gücünün öğretmenlik mesleğine sürekli ve kararlı bir biçimde kazanılmasını ve var olanların  da ka­çırılmamasını sağlamak kesin bir zorunluluktur. Bu sağlanmadan, eği­timde hiçbir düzeltim ve iyileştirmenin başarılamayacağı bilin­mektedir.

Öğretmenlik Mesleğinin Saygınlığı

Çağdaş ülkelerde öğretmenin toplumdaki manevi saygınlığına büyük önem verilmektedir. Öğretmen, yeni kuşakların zekâsını geliştire­cek, kişiliklerini katılımcı demokra­tik birey kişiliği olarak eğitecek, hem bilgi hem de beceri sahibi olmalarına özen gösterecek, kısacası toplumu hergünkü çalış­malarıyla yeni koşutlara göre biçimlendirecek seçkin uzmanlar olarak görülmektedir.

Türkiye’de ise  1946’dan başlayarak siyasal iktidarlar öğret­menliği,   geniş yığınları uyandırabilecek etki gücü nedeniyle baskı altına alıp türlü kara-çalmalara uğrattıktan ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin eğitimbilime de, toplumsal-ekonomik kalkınma bilimine de çok önemli bir katkı olan  Köy Enstitüleri’ni kapattıktan  başka, kamuoyunda da öğretkenlik mes­leğinin kolay iş, uzun tatil ve gü­venli emeklilik olarak algılanması yanlışını düzeltecek bir çaba göstermemişlerdir.

Çağdaş ülkeler, öğretmenlik mesleğinin ekonomik koşullarını, bu mes­leğin toplum için örneğin doktor­luk kadar önemli, değerli ve katkılı olduğunu kabul eden bir anlayışla belirlemektedirler.   Türkiye’de ise genel olarak gelir dağılımında adaletsiz­likler durmadan ağırlaşırken, öğ­retmenlerin kimi öğrencilerinin harçlıklarından bile daha az aylıkla çalışmakta oluşlarına   seyirci kalınmaktadır.

Bunun sonucu olarak  öğretmenler arasında ilk fırsatta meslekten ayrılma akımı yaşanmıştır. Böylece öğretmenlik mesleğinde bilgi ve deneyim birikiminin zorunlu katkıları ve mesleğin istikrarlı gelişimi de önlenmiştir.

Türlü toplumsal koşulların etkisiyle girişilen, ama öğretmen­lerin katılımı sağlanmadan yapılan ve eğitim kurumlarımızı bir “yaz-boz” tahtasına çeviren sözde “düzenleme’ler meslek üyeleri arasında bez­ginliğe yol açmıştır.

Türk hükümetleri ve politikacıları da    öğretmenlik mesleğindeki bu bunalımın etken­lerini bilmektedirler; ne var ki,  bir yandan dünya görüşleri çağdaş bir eğitim kurumundan yana olmadığı için, bir yandan da ülke ekonomisini büyük sıkıntılara sürüklemiş olduklarından,      öğ­retmenin toplumsal konumunu yaraşır düzeye çıkarmanın, devle­tin gücünü aşan mali kaynakları gerektirdiği gibi gerçek-dışı bir gerekçeye sığınarak konuyu yüz üstü bırakmaktadırlar.

Kamuoyu da bu adaletsizliği ve baltalamayı bildiği halde, çocuklarını yetiştir­mekten sorumlu olan öğretmen­lerin ortalamanın altında bir dü­zeyde bulunmasını ve sık sık yoksulluğa yaklaşan bir düzeyde kalmasını olağan saymak gibi kor­kunç bir duyarsızlığa alışmış bu­lunmaktadır.

Böyle bir durumda, haklı ola­rak toplumda güzel bir yer edin­mek isteyen gençler, kendilerini ve kuracakları ailelerini ortala­manın altında tutacak bir mesleği niçin seçsinler?

Prof. Dr. Özer OZANKAYA


  • · Bu yazıya temel aldığım söz konusu ölçütler, UNESCO’nun 1969’da yayınlanan Teachers for the School df Tomorrow başlıklı raporunda yer almaktadır.Basogretmen-Ataturk

.

About Mahmut Özyürek