<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Atatürkçü Düşünce Derneği Isparta Şubesi &#187; Mahmut Özyürek</title>
	<atom:link href="http://www.addisparta.org/author/mahmutozyurek/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.addisparta.org</link>
	<description>ADD Isparta Şubesi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Jul 2010 07:46:39 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>&#8220;Kamu yararına dernek&#8221; olmak, yapıp edeceklerinin &#8220;iktidar tarafından vesayet altına alınması&#8221; demek değildir.</title>
		<link>http://www.addisparta.org/kamu-yararina-dernek-olmak-yapip-edeceklerinin-iktidar-tarafindan-vesayet-altina-alinmasi-demek-degildir.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/kamu-yararina-dernek-olmak-yapip-edeceklerinin-iktidar-tarafindan-vesayet-altina-alinmasi-demek-degildir.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Jul 2010 07:46:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2841</guid>
		<description><![CDATA[ADD Genel Başkanlığı&#8217;na,
     12 Eylül 2010&#8242;da yapılacak Anayasa değişiklikleri referandumunda ADD&#8217;nin kurumsal olarak
bir tutum benimseyememesi ve eylemli girişim içinde olamaması kabul edilemez.
     ADD kurucularından Sn. Prof.Dr. Mustafa ALTINTAŞ&#8217;ın itirazına büyük ölçüde katılmaktayım.
     &#8220;Kamu yararına dernek&#8221; olmak, yapıp edeceklerinin &#8220;iktidar tarafından vesayet altına alınması&#8221; demek değildir.
     Dernekler Yasası ve demokratik özgürlükler kapsamında, iktidarın kimi uygulamalarının -örneğimizde Anayasa değişikliklerinin- [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ADD Genel Başkanlığı&#8217;na,</strong></p>
<p>     12 Eylül 2010&#8242;da yapılacak Anayasa değişiklikleri referandumunda ADD&#8217;nin kurumsal olarak<br />
bir tutum benimseyememesi ve eylemli girişim içinde olamaması kabul edilemez.</p>
<p>     ADD kurucularından Sn. Prof.Dr. Mustafa ALTINTAŞ&#8217;ın itirazına büyük ölçüde katılmaktayım.</p>
<p>     &#8220;Kamu yararına dernek&#8221; olmak, yapıp edeceklerinin &#8220;<em>iktidar tarafından vesayet altına alınması</em>&#8221; demek değildir.<br />
     Dernekler Yasası ve demokratik özgürlükler kapsamında, iktidarın kimi uygulamalarının -örneğimizde Anayasa değişikliklerinin- kamu yararına olmadığını söyleyerek halkı uyarması tam da kamu yararına hizmet demek olabilir.</p>
<p>     İktidarların her yaptıklarının kamu yararına olduğunu varsaymak, ancak totaliter rejimlerde, faşizmde, teokrasilerde olabilir.<span id="more-2841"></span></p>
<p>     1982 Anayasası&#8217;nın &#8220;A. Dernek kurma hürriyeti&#8221; yan başlığı altındaki maddesi aşağıdadır :</p>
<p>     MADDE 33. – (Değişik: 23.7.1995-4121/2 md.; 3.10.2001-4709/12 md.)</p>
<p>     &#8230;&#8230;</p>
<p> <em>     Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık<br />
ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.</em></p>
<p>     &#8230;. </p>
<p>     Dernek kurma özgürlüğünü sınırlama gerekçeleri Anayasada bellidir. Bu sınırlar aynı zamanda derneklerin etkinliklerinin de anayasal çerçevesidir. Md. 33&#8242;te yazılan gerekçeler dışında dernek etkinlikerinin sınırlandırılmış olduğu yorumu yapılamaz. &#8220;Kamu yararına dernek olma statüsü&#8221;, anayasal özgürlük kapsamında etkinlikler yerine getirilirken kamunun engeliyle değil, kamunun koruması ile buluşmak demektir.       <br />
     298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında yasanın ADD Genel Merkezince gerekçe gösterilen ilgili 62. maddesinin, Dernek kurma ve bu çatı altında çalışma özgürlüğü sağlayan uluslararası anlaşma ve sözleşmeler karşısında geçerliği yoktur. Anayasanın 90. md. si son fıkrası bağlamında dernek kurma ve örgütlenme özgürlüğü, temel insan hak ve özgürlükleri bağlamında, AB&#8217;ye uyum süreçlerinde TBMM tarafından usulüne uygun olarak <em>(bir yasa ile)</em> benimsenen <strong>Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi</strong> (<strong>Madde 3 : <em>Serbest seçim hakkı: </em></strong><em>Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde </em><strong><span style="text-decoration: underline;">halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak</span></strong><em> koşullar içinde &#8230; yapmayı yükümlenirler.</em>) ve AİHM’nin yargı yetkisini tanıyan pek çok düzenleme ile üstün iç hukuk normu olmuşlardır. Kuşku yok, referandum da seçimlerle aynı kapsamdadır.<br />
     Adı geçen <span style="text-decoration: underline;">298 sayılı yasanın 62. maddesi, bu bağlamda uygulanma geçerliğini yitirmiştir</span>. Bilindiği gibi<br />
bu sözleşme ve anlaşmaların anayasaya aykırılığı bile, yine Anayasa md. 90/son fıkra uyarınca ileri sürülemez.     Örnekleri ortadadır : Bırakalım son derece dolaylı ve zayıf bir kamusal bağlantı olana &#8220;kamu yararına dernek&#8221; statüsünü; kamu kurumlarının doğrudan kendileri son derece kritik anayasa değişiklikleri referandumunda<br />
aktif taraf olmuşlardır. HSYK, Yargıtay, Danıştay orta yerdedir. Ayrıca, &#8220;kamu yararına dernek&#8221; olma statüsünün çok daha ötesinde olan, Anayasanın 135. maddesinde tanımlanan &#8220;<strong><em>kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu</em></strong>&#8221; olan Barolar, TMMOB, TTB (Türk Tabipleri Birliği) özgürce karşıt girişimlerini sürdürmektedir.<br />
İstanbul Barosu neredeyse öncü durumdadır. Sendikalar da öyle..</p>
<p>     Dolayısıyla ADD, çok kritik konjonktürde mevzuatın eski ve geçersiz kimi hükümlerini öne çıkararak<br />
daraltıcı yorumlarla kendi elini kolunu bağlamak yerine; genişletici-özgürleştirici yorumlarla cesaretle,<br />
ülkenin çok zor bir dönemecinde AYDINLATILMASI için durumdan görev çıkaran yürekli bir çizgide olmalıdır.<br />
Tüzüğümüz, bu savaşımı sürdürmemizi hem normatif olarak olanaklı kılmakta hem de kurucularımızın, şehitlerimizin aziz anıları bağlamında tarihsel olarak, <strong><em>meşru zorunluluklarla</em></strong> bizi bağlamaktadır.<br />
     Konunun bir kez daha özenle gözden geçirilmesini ve gereğini saygı ile dilerim. 26 Temmuz 2010.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Ahmet SALTIK</strong><br />
ADD Genel Başkan Eski Yardımcısı<br />
<strong><em><a href="http://www.ahmetsaltik.com/">www.ahmetsaltik.com</a></em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/kamu-yararina-dernek-olmak-yapip-edeceklerinin-iktidar-tarafindan-vesayet-altina-alinmasi-demek-degildir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TÜRKİYEDE DARBELERİN KAYNAĞI 35. MADDE DEĞİL, NATO’DUR.</title>
		<link>http://www.addisparta.org/turkiyede-darbelerin-kaynagi-35-madde-degil-nato%e2%80%99dur.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/turkiyede-darbelerin-kaynagi-35-madde-degil-nato%e2%80%99dur.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Jul 2010 09:59:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2836</guid>
		<description><![CDATA[Sayı:2010/4I
Konu “Darbelerin kaynağı 35. madde değil, NATO’dur”            25 Temmuz 2010
          BASIN AÇIKLAMASI
   TÜRKİYEDE DARBELERİN KAYNAĞI 35. MADDE DEĞİL, NATO’DUR. 
 Cumhuriyet rejimini yargıyı kullanarak dönüştürecek, Yargı bağımsızlığını yok edip yargının bir siyasal parti tarafından ele geçirilmesine olanak hazırlayacak olan “Anayasa Değişikliği” paketinin “Halkoyuna” sunulması tartışmalarının alevlendiği bir süreçte  “TSK iç hizmet kanununun 35. Maddesinin” kaldırması tartışmalarının gündeme taşınması [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sayı:2010/4I</strong></p>
<p><strong>Konu</strong> “Darbelerin kaynağı 35. madde değil, NATO’dur<strong>”            25 Temmuz 2010</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>          </strong><strong><span style="text-decoration: underline;">BASIN AÇIKLAMASI</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>  </strong><strong><em>TÜRKİYEDE DARBELERİN KAYNAĞI 35. MADDE DEĞİL, NATO’DUR. </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"> Cumhuriyet rejimini yargıyı kullanarak dönüştürecek, Yargı bağımsızlığını yok edip yargının bir siyasal parti tarafından ele geçirilmesine olanak hazırlayacak olan “Anayasa Değişikliği” paketinin “Halkoyuna” sunulması tartışmalarının alevlendiği bir süreçte  “<strong>TSK iç hizmet kanununun 35. Maddesinin”</strong> kaldırması tartışmalarının gündeme taşınması Türkiye üzerinde oynanan emperyalist planların bir parçasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">TSK’nın görevini “<strong><em><span style="text-decoration: underline;">Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır.” </span></em></strong>Diye tanımlayan 35. Madde, darbe yapmayı meşru gösteren bir madde değil, tam tersine dışarıdan ve içeriden gelebilecek her türlü tehdit, tehlike ve darbeye karşı Cumhuriyeti ve vatanı savunma görevidir.<span id="more-2836"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de <strong><em>12 Martın, 12 Eylül ün, 28 Şubatın, e- muhtır</em>a’</strong>nın kaynağı ABD&#8217;nin çıkarları doğrultusunda kararlar alan, ABD’nin kirli eli “NATO” dur.</p>
<p style="text-align: justify;">Soğuk Savaş döneminde Amerika tarafından Sovyet tehlikesine karşı kullanılan TSK, Sovyetler Birliğinin dağılması, Komünizm tehlikesinin ortadan kalkmasıyla ABD’ye <span style="text-decoration: underline;">karşı tavır</span> almaya başladı. PKK ile mücadele, <span style="text-decoration: underline;">TSK’nın siyasi düşüncesini</span> değiştirdi ve eski müttefiki ABD’yi <span style="text-decoration: underline;">sorgular</span> konuma getirdi. Bu nedenledir ki TSK içindeki anti-Amerikancı tepki ve değişim, Ergenekon operasyonlarına, özellikle üst rütbeli subaylara yönelik yapılan operasyonlara neden olmuştur.  </p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;nin topraklarında NATO üssü bulundurması <strong>&#8220;yurtta barış ve dünyada barış&#8221;</strong>ın önündeki en büyük engeldir. Dünya barışının en tehlikeli düşmanı olan NATO Filistin Meselesi’nde de İsrail&#8217;in yanında yer almıştır. NATO aldığı kararlarla ABD&#8217;nin dış politikada ki uygulamalarını hep meşruiyet zeminine çeken roller üslenmiştir. Irak konusunda, Yugoslavya&#8217;nın parçalanmasında, Afganistan&#8217;da hep bu rolü oynamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye, NATO&#8217;nun savaş üssü olmaktan bir an önce kendisini kurtarmalıdır.<br />
Batı güdümünden kurtulmanın, <strong><em><span style="text-decoration: underline;">darbelerin önüne geçmenin</span></em></strong> tek yolu 35. Maddeyi kaldırmak değil NATO&#8217;dan çıkmaktır. ABD güdümündeki NATO&#8217;dan derhal çıkılmalıdır. Irak, Afganistan, Filistin, Yugoslavya hep NATO&#8217;nun kurbanı olan ülkelerdir. Sıra Türkiye&#8217;ye gelmeden önce, NATO ülkemizden defedilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">35. Maddeyi kaldırma pazarlığı yapan tüm siyasi partilere çağrı yapıyoruz. Eğer ulus ve ülke çıkarları konusunda samimi iseniz ve yüreğiniz yetiyorsa, cumhuriyet rejiminin değişip dönüştürülmesine karşı iktidarın önünde tek engel olarak gördüğü  TSK ile uğraşmayı bırakın,  tehdidin asıl kaynağı olan NATO dan çıkmak için çaba gösterin.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>YÖNETİM KURULU ADINA:                                                              MAHMUT ÖZYÜREK</strong></p>
<p><strong>                                                                                                     ADD ISPARTA ŞUBE BAŞKANI</strong></p>
<p><strong><em><span style="text-decoration: underline;"> </span></em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/turkiyede-darbelerin-kaynagi-35-madde-degil-nato%e2%80%99dur.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SEVR’DEN LOZAN’A -LOZAN’DAN SEVR’E HEDEF AMASYA!</title>
		<link>http://www.addisparta.org/sevr%e2%80%99den-lozan%e2%80%99a-lozan%e2%80%99dan-sevr%e2%80%99e-hedef-amasya.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/sevr%e2%80%99den-lozan%e2%80%99a-lozan%e2%80%99dan-sevr%e2%80%99e-hedef-amasya.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Jul 2010 21:18:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/sevr%e2%80%99den-lozan%e2%80%99a-lozan%e2%80%99dan-sevr%e2%80%99e-hedef-amasya.html</guid>
		<description><![CDATA[                  O zaman çalıştığımız televizyon kanalında Attila ağabey (İlhan) danışman olarak bulunuyor ve her Salı ve Perşembe öğleden sonra, odası onu dinlemek isteyenlerle dolup taşıyor. Nadiren onu yalnız yakalıyordum. 2003. Bir yaz günü. Bana Mustafa Kemal Paşa’nın Lozan Barış Anlaşmasında içini dağlayan maddelerden sözediyor.
‘Gençler bilmiyor!’ diyor. ‘Lozan’dan sonra 13 yıl boyunca, Mustafa Kemal Paşa, batılıları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>                  <a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/bamisir.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2833" title="bamisir" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/bamisir-150x150.jpg" alt="" width="108" height="107" /></a>O zaman çalıştığımız televizyon kanalında Attila ağabey (İlhan) danışman olarak bulunuyor ve her Salı ve Perşembe öğleden sonra, odası onu dinlemek isteyenlerle dolup taşıyor. Nadiren onu yalnız yakalıyordum. 2003. Bir yaz günü. Bana Mustafa Kemal Paşa’nın Lozan Barış Anlaşmasında içini dağlayan maddelerden sözediyor.</p>
<p><strong>‘Gençler bilmiyor!’ diyor. ‘Lozan’dan sonra 13 yıl boyunca, Mustafa Kemal Paşa, batılıları Boğazlar sorunu için karşısına oturtmaya çalıştı. Lozan anlaşması, yedi düvele karşı büyük bir başarıydı. Ama Türk boğazları, Çanakkale, Karadeniz ve Marmara denizi, ‘Boğazlar komisyonu’ adı altında Türk ve yabancılardan oluşan bir komisyonun denetimine bırakılmıştı.. Ege adaları Türk hakimiyeti dışında kalmıştı. Bu onun içini dağlıyordu.’</strong></p>
<p>Yıl 1923. Yepyeni bir cumhuriyet, içte ve dışta düşmanlarla çevrili. Yeni cumhuriyeti göçertmek için türlü plan yapılıyor. Batı kurtuluş savaşının rövanşı için sinsi sinsi bekliyor.<span id="more-2834"></span></p>
<p>Lozan konferansında batılı devletler türlü ayak oyunları deniyorlar. Sonunda Türkiye Cumhuriyeti bağımsız bir ülke olarak tanınıyor. Atatürk Lozan’ı ‘tarihte emsali olmayan bir siyasi zafer’ olarak niteliyor. Ama 1936’ya yani Montrö’ye kadar, Mustafa Kemal Paşanın içine sindiremediği ‘derhal kalkmalı’ dediği kayıtlar kağıt üstünde kalıyor.</p>
<p>Montrö anlaşması ile Lozan’da eksik kalanların tamamlandığını, Türk boğazlarının egemenlik haklarının nasıl bir mücadele sonucu geri alındığını anlatıyor ve <strong>‘Mustafa Kemal zamanında Türkiye haklarını savunan, Müdafaa-i Hukukçu bir Türkiye idi!’</strong> diyor.</p>
<p>Batı desteği ile çıkarılan isyanlar birbirini takip ediyor, bunlarla baş ediliyordu. Boğazlar yabancı denetimden kurtarılıyor</p>
<p>Ve ölümünden sadece 9 yıl sonra ‘tam bağımsız, Müdafaa-i hukukçu Türkiye’ ‘Yeni Tanzimatçı Türkiye’ye dönüşüyor.</p>
<p><strong>‘Yeni Tanzimatçı Türkiye!’</strong></p>
<p>1947’de yapılan ABD yardımı ile Türkiye, yargı, ekonomi, politika, eğitim, savunma konularında Amerika’ya bağlanıyor. İnönü dönemi böyle sonlanıyor. Menderes döneminde Türkiye NATO’ya giriyor. Girişinin 7. ayında İzmir&#8217;de müttefik kara kuvvetleri karargahı kuruluyor. .</p>
<p>1954’de NATO’nun Türkiye topraklarında askeri tesisler ve üstler kurması ve askeri personel bulundurulması kabul ediliyor!</p>
<p>Yedi Düvel’e meydan okunan Lozan Barış Anlaşması, bugün hala ABD tarafından kabul edilmiyor. Kabul etmiş görünenler de hem içte hem dışta, aslında SEVR’e bağlı olduklarını her fırsatta ilan ediyor. Parçalanmış bir Türkiye özlemlerini, demokrasi kılıfına sarıp kafamıza indiriyor.</p>
<p>1923&#8242;de Lozan’la bağımsızlığını ve özgürlüğünü cümle aleme ilan eden , 1936’da Montreux ile Bogazlarda yabancı denetimine son veren bir Türkiye, ‘tanzimat kafalı’ yöneticiler eliyle vatan topraklarını, bir zamanlar savaştığı batılı ülkelerin emrine tahsis ediyor! Ve her gelen yönetim açılan yolda hızla yürüyor. Türkiye’nin hukukunu savunmak bir yana, Türkiye’yi hukuk’tan temizlemek için elinden geleni yapıyor.</p>
<p>Lozan’ın 87., Montrö’nün 74. yıldönümünde, Mustafa Kemal’in ordusuna karşı en büyük saldırıya tanık olduğumuz bugünlerde, milletçe, onun sözlerine ve çözüm önerilerine kulak vermeliyiz. O dahice çarelerini sadece yaşadığı gün için değil, çok sonrası için de formüle etmişti.1920’de durumu söyle saptıyordu:</p>
<p><strong>‘…..Batılı devletler, bazı makamların kesin teslimiyet taraftarlıklarından istifade ederek çalışmaktadırlar.’</p>
<p>‘Batılı devletler, ancak, zayıf ve kararsız hükümetler sayesinde amaçları doğrultusunda ilerleyecekler, zayıf ve kararsız hükümetler, dış baskılara boyun eğerek, iç kuvvetlerin gelişmesini kısıtladıkları gibi, kamuoyunu da devamlı surette korku ve endişe içinde tutarak, resmi ya da gayrı resmi kararların alınmasına engel olacaklardır.’</strong><br />
Ocak 1920’de bugünü tarif ediyordu!</p>
<p>Düşman devletlerin özellikle İstanbul’da, işbirlikçi zevat vasıtasıyla, yanlış telkinlerle halkın yönlendireceğini, Türkiye’nin içerden kuşatılacağını ve son aşamada, milli güçlerin geniş çapta tutuklamalara uğrayacağını, susturulacaklarını ve ‘idam hükmü taşıyan barış şartlarının tebliğ edileceğini’ söylemişti.</p>
<p><strong>Milli güçler ve Milli irade</strong></p>
<p>İşte bu koşullarda halkın örgütlenmesi, makus talihine karşı ‘yeter’ demesi için harekete geçilmişti:</p>
<p>Hareketin ilkeleri, 6 ay önce, Haziran 1919’da Amasya genelgesinde kağıda dökülmüştü:</p>
<p><strong>1-</strong><strong> Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.</p>
<p>2- İstanbul&#8217;daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor.</p>
<p>3- Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.</p>
<p>4- Ulusun durumunu ve davranışını gözönünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş ulusal bir kurulun varlığı çok gereklidir.</p>
<p>5- Anadolu&#8217;nun her yönden en giivenli yeri olan Sivas&#8217;ta ulusal bir kongrenin tezelden toplanması kararlaştırılmıştır.</p>
<p>6- Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış üç delegenin olabildiğince çabuk yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gerekmektedir.</p>
<p>7- Herhangi bir kötü durumla karşılaşılabileceği düşünülerek bu iş, ulusal bir sır gibi tutulmalı ve delegeler gereken yerlere kimliklerini gizleyerek gelmelidirler.</strong><br />
Böylece ‘&#8221;Ulusal Mücadele&#8221; nin işaret fişeği çakılmıştır.</p>
<p>3 ay sonra, Eylül 1919’da Sivas Kongresi toplanmış, milli güçler ve milli iradenin hakim kılınacağı ilan edilmiştir.Manda ve himayenin kabul olunamayacağı tüm dünyaya ilan edilmiş, Millî kurtuluş hareketinin parolası belirlenmiştir: <strong>&#8220;Ya istiklal ya ölüm!&#8221;</strong></p>
<p>Millî vicdandan doğan cemiyetler <strong>&#8220;Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8221;</strong> adı altında birleştirilmiştir.Anadolu İhtilalinin ilk gazetesi <strong>&#8220;İrade-i Milliye&#8221;</strong> Sivas&#8217;ta yayına başlamıştır.</p>
<p>Tüm bunların ortasında <strong>&#8220;Ya başaramazsanız?&#8221;</strong> diye soran Amerikalı gazeteciye, M. Kemal Paşa şu yanıtı vermiştir:</p>
<p><strong>&#8220;Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını sağlamak için, düşünce sınırlarını aşan girişimler ve fedakarlıklarda bulunduktan sonra başarılı olur. Ya başarılı olmazsa demek, o ulusun ölmüş olacağına karar vermek demektir.&#8221;</strong><br />
Sevr’den Lozan’a ve Montrö’ye giden yol, bu milletin büyük sabrı, sağduyusu ve dayanma gücüyle döşelidir. Bugün Lozan’dan Montrö’den, Sevr’e dönüş dayatması varsa yol haritası bellidir.</p>
<p><strong><em>(ADD yetkililerine selamlarımla!)</em></strong> <sup>*</sup></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/sevr%e2%80%99den-lozan%e2%80%99a-lozan%e2%80%99dan-sevr%e2%80%99e-hedef-amasya.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>LOZAN ANTLAŞMASININ 87. YILI   ORTAK BASIN AÇIKLAMASI</title>
		<link>http://www.addisparta.org/lozan-antlasmasinin-87-yili-ortak-basin-aciklamasi.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/lozan-antlasmasinin-87-yili-ortak-basin-aciklamasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Jul 2010 09:09:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2829</guid>
		<description><![CDATA[ “ISPARTA ULUSAL GÜÇ BİRLİĞİ“ LOZAN ANTLAŞMASININ 87. YILI   
ORTAK BASIN AÇIKLAMASI
24 Temmuz 1923 &#8216;te imzalanmış olan Lozan Antlaşması Türk ulusunun varlığının, çetin bir kurtuluş savaşı sonunda saldırgan, yayılmacı batı tarafından tanındığı, aynı zamanda tüm mazlum milletlerin kurtuluşu yönünde atılmış ilk ve önemli bir adımdır. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ölüm fermanı Sevr, doğum belgesi ise Lozan&#8217;dır. Lozan&#8217;da Türkiye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<pre><strong> “ISPARTA ULUSAL GÜÇ BİRLİĞİ“ </strong><strong>LOZAN ANTLAŞMASININ 87. YILI   </strong></pre>
<pre><strong>ORTAK BASIN AÇIKLAMASI</strong></pre>
<p>24 Temmuz 1923 &#8216;te imzalanmış olan Lozan Antlaşması Türk ulusunun varlığının, çetin bir kurtuluş savaşı sonunda saldırgan, yayılmacı batı tarafından tanındığı, aynı zamanda tüm mazlum milletlerin kurtuluşu yönünde atılmış ilk ve önemli bir adımdır. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ölüm fermanı Sevr, doğum belgesi ise Lozan&#8217;dır. Lozan&#8217;da Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin sınırları belirlenmekle kalmamış, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin toplumsal yapısı da antlaşmaya bağlanmıştır. Bu nedenledir ki Lozan Türkiye&#8217;nin tapu senedidir.<span id="more-2829"></span></p>
<p>Lozan Antlaşması &#8216;na, soylu Türk ulusunun bağımsızlığını savunma iradesini, azim ve kararlı direnişini yenemedikleri için <em>&#8220;olur&#8221; </em>diyen Batı, bugün <em>&#8220;küreselleşme&#8221; </em>adı altında, Lozan ve onunla birlikte Türkiye Cumhuriyeti küresel saldırıların hedefi haline getirilmiş bulunuyor.</p>
<p>Türkiye Lozan dan 87 yıl sonra <span style="text-decoration: underline;">&#8220;Güncelleştirilmiş Sevr Dayatması&#8221; </span>ile karşı karşıyadır.</p>
<p>       İçinde bulunduğumuz süreçte “Lozan Barış Antlaşması”nın 87. yıl dönümü kutlamalarının anlamı ve önemi artmıştır. Lozan görüşmelerinde doğrudan karşımızda olan taraflar, bu gün karşımızdakilerin yanına eklemlenen “içimizdeki”lerle bağımsızlığımıza ve toprak bütünlüğümüze saldırmaktadırlar. Lozan görüşmeleri sırasında kabul ettiremediklerini, uzunca bir süredir AB uyum yasaları, tek taraflı ikili anlaşmalarla tek tek kabul ettirdiler. Bağımsızlığımızı yitirdik. Toprak bütünlüğümüz tartışılmakta. Açılımlar adı altında etnik ve dinsel ayrımcılık körükleniyor. Yer altı ve yerüstü kaynaklarımızda uzunca süreden beri söz hakkımız kalmadı. Küresel sermayenin dayattıkları bir bir yerine getirilmekte. Özelleştirmeler, işbirlikçi sermayenin insafına bırakılmış piyasa, işçinin, memurun emeğinin katmerleşerek sömürülmesi. Sağlıkta yürütülen tekelleşme ve yabancılaşma politikaları; sağlık emekçileri üzerinde artan baskılar&#8230; Son olarak gündeme getirilen Anayasa değişikliği ile bu sürece meşruiyet kazandırılmak isteniyor. Fiilen uygulamada olan rejime kılıf hazırlanıyor.</p>
<p>Lozan; Emperyalist ülkeler karşısında verilen Kurtuluş Savaşından sonra eşit koşulları sağlayarak tam bağımsızlığını kazanmak için, gerçekten akıllara durgunluk veren büyük bir tarihsel başarıdır. Bu onurlu mücadelenin kazanımlarıyla gerçekleşen ve Lozan&#8217; ı yücelten Cumhuriyet&#8217;imizin 87. kuruluş yılına geldik. Tüm emperyalist ülkeler, Türkiye&#8217;nin &#8220;Ulusal Egemenlik&#8221; konusunda gösterdiği bu dik duruşu, Lozan Antlaşması&#8217;nı imzaladıkları günden beri içlerine sindirememişlerdir.</p>
<p>Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye’nin tam bağımsızlığı ve ulusal bütünlüğü dünyaya kabul ettirildi. Ne yazık ki bu gün emperyalistler, hazırlanan anayasa taslağı ile bağımsızlığımız ve ulusal bütünlüğümüzü elimizden almaya çalışıyorlar. Üstelik bunu “referandum” oyunuyla Türk ulusunun kendi bağımsızlıklarından, ulusal bütünlüklerinden vazgeçmelerini isteyerek gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Uzun süreden beri Adalet Bakanlığı ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından Anayasa reformu adı altında sürdürülen ve Türk yargı sistemini altüst eden çalışmaların sonunda gündeme getirilen anayasa değişikliğinin, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin anayasası olmaktan çok uzak, iktidarı ele geçiren çevrenin anayasası(!) gerçeğinin üzerine “milli birlik projesi” yaftasını geçirerek yapıyorlar. Dün Lozan’da oyuna getiremedikleri Türk ulusunu bu gün işbirlikçileri aracılığıyla oyunun eşiğine kadar getirmiş görünüyorlar.</p>
<p> 12 Eylül de yapılacak Referandum da; Lozan Barış Antlaşması sürecinde sahip olduğumuz ruha, Top yekun ayağa kalkmaya, oynanan oyunu azim ve kararlılıkla bozmaya, tam bağımsızlığımızı yeniden kazanmaya gereksinimimiz var.</p>
<p>Üzerimizde oynanan oyunları yine boşa çıkaracağız.  Lozan&#8217; a, Atatürk İlke ve devrimlerine sahip çıkmak için;  Atalarımızdan devir aldığımız Cumhuriyete ve kazanımlarına var gücümüzle sahip çıkmak, emperyalistlerin topraklarımız üzerindeki planlarını bozmak için top yekûn mücadele zamanıdır. Özelleştirme adı altında AB ye  girme sevdası ile uygulanan tüm dayatmalara ve yok edilişe dur demek için geçmişte olduğu gibi  bu gün de birlik olma zamanıdır.</p>
<p><strong>Lozan Antlaşmasının Türkiye Cumhuriyetinin temeli olduğu gerçeğinden hareketle, ömürlerini bu ülke ve bu ulus için engin hizmetlerle geçiren; büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk </strong><strong>ile </strong><strong>gerçek devlet adamı İsmet İnönü&#8217;nün saygın anılarında, Anadolu İhtilal inin adı sanı bilinmez kahramanlarını, bu gün vatan savunması yolunda şehit düşen askerlerimizi saygı ile anarak sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz. </strong><strong>24.Temmuz 2010 </strong></p>
<pre><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong><strong><span style="text-decoration: underline;">“ISPARTA ULUSAL GÜÇ BİRLİĞİ“</span></strong></pre>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="360" valign="top">
<ol>
<li>Atatürkçü Düşünce Derneği Isparta Şubesi</li>
<li>Cumhuriyet Halk Partisi Isparta İl Örgütü</li>
<li>CUMOK Isparta Temsilciliği</li>
<li>Demokratik Sol Parti  Isparta İl Örgütü</li>
<li>Eğitim- İş Isparta Şubesi</li>
<li>Alevi Kültür Derneği Isparta Şubesi</li>
</ol>
<p> </td>
<td width="360" valign="top">
<ol>
<li>İşçi Partisi Isparta İl Örgütü</li>
<li>Tüm Gençlik Birliği Isparta Şubesi</li>
<li>Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Isparta Şubesi</li>
</ol>
<p>10.  Türkiyem Topluluğu Isparta Temsilciliği</p>
<p>11.  Y.Kuşak Köy Enst. Dern. Isparta Şubesi</td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/lozan-antlasmasinin-87-yili-ortak-basin-aciklamasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ULUSLARARASI LOZAN BARIŞ ANDLAŞMASININ KÜRESEL  BARIŞ VE DEMOKRASİ İÇİN KALICI DEĞERİ</title>
		<link>http://www.addisparta.org/uluslararasi-lozan-baris-andlasmasinin-kuresel-baris-ve-demokrasi-icin-kalici-degeri.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/uluslararasi-lozan-baris-andlasmasinin-kuresel-baris-ve-demokrasi-icin-kalici-degeri.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Jul 2010 12:34:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2825</guid>
		<description><![CDATA[Sömürgeci Saldırıyı Yenilgiye Uğratmanın Altın Anahtarı
    23 ve 24 Temmuz, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş tarihinde biri ötekinin temellerini atan iki önemli ulusal atılımın yıldönümüdür: 23 Temmuz 1919 günü, Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırıp Orta-Doğu’yu sömürgeleştirmeyi amaçlayan Siyaset Batısı’nın,     1000  yıllık Türk yurdu Anadolu’yu Türksüzleştirmek üzere  giriştiği işgallere karşı Türk ulusunun, insanlığın yetiştirdiği iki ya da üç dâhi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sömürgeci Saldırıyı Yenilgiye Uğratmanın Altın Anahtarı</p>
<p>    2<strong>3 ve 24 Temmuz, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş tarihinde biri ötekinin temellerini atan iki önemli ulusal atılımın yıldönümüdür: 23 Temmuz 1919 günü, Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırıp Orta-Doğu’yu sömürgeleştirmeyi amaçlayan Siyaset Batısı’nın,     1000  yıllık Türk yurdu Anadolu’yu Türksüzleştirmek üzere  giriştiği işgallere karşı Türk ulusunun, insanlığın yetiştirdiği iki ya da üç dâhi önderden biri olan Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde  ayaklanışını simgeleyen Erzurum Kongresi toplanmıştır. <span id="more-2825"></span></strong></p>
<p><strong> </strong><strong>24 Temmuz 1923’te ise, bu ulusal  ayaklanmanın     sömürgeci saldırıları dize getirişini   İsmet İnönü Başkanlığındaki Türk Barış Kurulu’nun üstün yönetiminde  dünyaya ilan eden   Uluslararası Lozan Barış Andlaşması imzalanmıştır. </strong></p>
<p> Erzurum Kongresi’yle yürütülmeye başlanan, Lozan Andlaşması’yla da zafere ulaştırılan strateji, demokrasi ve barış alanlarında tüm uygar insanlığa yol gösterici değerdedir. Çünkü hem   askeri alanda sömürgeci saldırıların ancak ulusun gerçek temsilcisi olan ve her eyleminin ona hesabını veren bir yönetimle (terörizmle değil!) dize getirilebiliceğini göstermiştir; hem de gerçek kurtuluşun doğru anlamı olarak bir ulusun bir daha  sömürgeci saldırısına uğramamasının, yani bir daha kurtulmak zorunluluğuyla yüzyüze gelmemesinin siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel  gereklerini   ortaya koymuştur:</p>
<p>  <strong>“Hiçbir yabancı gücün ne boyunduruğu ne de koruması kabul edilemez. Ulusal sınırlar içinde  yurt bir bütündür; hiçbir parçası koparılamaz. Bu  amaçlar, ancak ulusun gücüne dayanılarak ve ulusun istenci egemen kılınarak sağlanabilir.”</strong></p>
<p> Sömürgeciliğin ve terörizmin küresel boyutta dizginlerini kopardığı  günümüz dünya koşullarında, ulusal ve uluslararası boyutlarıyla örnek alınacak değerde tam   bir demokrasi kültürü girişimi!</p>
<p> Stratejinin mimarı Mustafa Kemal Atatürk,  tüm eylemi için benimsediği ve silah ve demokratik devrim arkadaşı İsmet İnönü’nün  usta yönetiminde  uygulattığı  ilkeyi şöyle anlatmıştır:</p>
<p> “Ben en iyi siyasetin, her türlü anlamıyla en  çok (azami, Ö.O.) güçlü olmakta bulunduğunu kabul ederim. En çok güçlü olmak deyiminden anladığım, yalnız silah gücü olduğunu sanmayınız. Tersine, bu bence güç toplamını oluşturan  etkinliklerin en sonunda yer alır. Bence en çok güçlü olmak, bilim, teknik ve ahlak bakımlarından güçlü olmaktır. Çünkü bu saydığım değerlerden yoksun bir ulusun bütün bireylerinin en son silahlarla donatıldığını tasarlasak bile, güçlü olduğunu kabul etmek doğru olmaz. Bugünkü insanlık toplumunda insan olarak yer alabilmek için eline silah almış olmak yetmez. .. Ülkemi ve ulusumu, pek iyi tanıdığım ve yoksun bulunduğumuz ilerlemeye eriştirebilmik için, huzur ve sükûn ile, ama kesinlikle özgürlük ve bağımsızlığı kurarak çok ve sürekli çalışmak gerektiğine inanmış bulunuyorum.”</p>
<p> Bu ilke, ulusal ve uluslararası alanda sömürgeciliği de, baskıcı yönetimi de, terörizmi de dışlamayı başaran bir stratejinin özetidir. Hemen her ülkeden birçok dürüst bilim, sanat, siyaset ve düşün insanlarının yaptığı gibi, Alman felsefe profesörü <strong>Herbert Melzig</strong> de Kemalist stratejiyi bu nitelikte bulmaktadır:</p>
<p> <strong>“Atatürk, Türk ulusuyla atıldığı bağımsızlık savaşı ile ve</strong> <strong>başka ulusların hakkını koruyan bir barışla insanlığa görkemli bir örnek vermiştir. Yeni Türkiye Atatürk’le yalnız İslam anlayış ve görüşlerini değil, aynı zamanda Avrupa’nın düşünme biçimini de aşmıştır. Türkiye bir dürüstlük, içtenlilik ve gerçekçilik politikası gütmekte ve bu yüzden tepkilere, başarısızlıklara uğramamaktadır.”</strong></p>
<p> Atatürk de, Türk ulusunun kendi önderliğinde 24 Temmuz  1923 günü Lozan’da kazandığı  zaferin  tam  bir demokrasi ve barış anıtı olduğunu       şöyle anlatmaktadır:</p>
<p> <strong>“Osmanı Devleti bir takım kapitülasyonların tutsağı idi. Hristiyan halkının birçok ayrıcalık ve öncelikleri vardı. Kendi ülkesindeki yabancıları yargılama hakkı yoktu.  Kendi uyruklarından aldığı vergiyi yabancılardan alması yasaktı. Kendisini kuran   Türk ulusunun insanca yaşamasını sağlayacak yollara başvurmaktan alıkonulmuştu. Ülkesinde bayındırlık yapamazdı, demiryolu yaptıramazdı; okul bile yaptırmakta özgür değildi. Yabancılar hemen engel olurdu.   ..</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>“Benim, Türk ulusunun varlığı, bağımsızlığı, egemenliği için neye mal olursa olsun elde etmek ve güvenceye almak zorunda olduğu temellerin (Lozan’da) dünyaca kabul edileceğine kuşkum yoktu.  Çünkü Konferans masasında istediklerimiz, zaten gerçekte elde etmiş olduğumuz hakların tanınıp onaylanmasından başka bir şey değildi. Bu haklarımızı koruyup savunacak gücümüz de vardı. En büyük gücümüz, en güvenilir dayanağımız, ulusal egemenliğimizi elde etmiş, doğrudan doğruya halkın eline vermiş ve halkın elinde kalmasını sağlayabileceğimizi de eylemli olarak (fiilen) kanıtlamış olmamızdı.. .. Bu andlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardanberi hazırlanmış ve Sevr Andlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir yok-etme eyleminin çökertilişini anlatan bir belgedir.” </strong></p>
<p> Lozan’a Temel Olan  “Türk   ulusu” ve “Türk yurdu” Kavramları </p>
<p> Uluslar arası Lozan Barış Andlaşması’nın ulusal planda temel aldığı  demokratik “Türk   ulusu” ve “Türk yurdu”  tanımı,  uluslararası ilişkiler planında izlediği ilkelerle bir bütün oluşturmaktadır: Türk ulusluğu tanımı, hiçbir soy, din, mezhep, toplumsal konum ayrıcalığı ve ayrımcılığı içermeyen, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir.”  ilkesine dayalı bir tanımdır.  “Türk yurdu” kavramı da, Ulusal And Belgesi’yle, her türlü yayılmacılığı ve geri-almacılığı (irrédentisme) reddeden, tarihsel boyutta süregelen     hukuksal, kültürel,  ekonomik   ve   manevi değerlere dayalı olarak üzerinde yaşadığı ve yurt edinmeğe hak kazandığı coğrafya parçası olarak tanımlanmıştır.   Bu tanımlar, Türk ulusunun kendisini ve yurdunu tanımlayış biçimini, o zaman özellikle İngiltere ve Almanya Devletlerinin   sömürgeci emellerle, gerekli gördüklerinde Osmanlı Devleti’ni izlemeye  özendirip destekledikleri, gerekli gördüklerinde ise cezalandırma nedeni yaptıkları Turancı ve İslamcı söylemlerden arındırmıştır.</p>
<p>Bu demokratik      yurt ve ulus tanımı,  Lozan’da  dünyaca tanınarak, Cumhuriyet Türkiyesi’ni   Orta-Doğu’da barış ve güvenliğin en büyük etkeni kılmış, Türk ulusunun 82 yıldanberi kesintisiz barış içinde yaşamasını  ve siyasal sınırları değişmeden kalan hemen tek ulus olmasını      sağlamıştır. Bugün Siyaset Batısı, kendi küresel amaçları için çizdiği Büyük Orta-Doğu Tasarımı’nda  Türkiye Cumhuriyeti’ne, kurtuluşunu ve kuruluşunu sağlamış olan bu demokratik ulus ve yurt tanımına aykırı       bir  “Ilımlı İslami demokrasi önderliği”  rolü oynatmak istemektedir.   Siyaset Batısı’na ve  onun bu politikasını yürütmeyi üstlenen ve pek yakın yıllarda  Irak’ta “Bir koyup üç almak” gibi demagojilerle ulusumuzu aldatıp ulusal birliğimizi ve yut bütünlüğümüzü yıkmaya yönelik   “Türk-İslam Sentezciliği”ne,   Atatürk’ün 85 yıl önce Turancılık ve İslamcılık konusunda yaptığı  değerlendirmeyi anımsatmak gerekir. Atatürk bu yaklaşımları “Büyük ve boş hayaller ardında koşup, yapamayacağı şeyleri yaparmış gibi görünen sahtekârlıklar” olarak nitelemekte ve şu  uyarıda bulunmaktadır:</p>
<p> “Büyük ve  boş hayaller ardında koşmak yüzünden, bütün dünyanın kinini ve düşmanlığını bu ülkenin, bu ulusun üzerine çektik. Dünyaya korku ve telaş veren (Turancılık, İslamcılık) kavramları ardında koşup düşmanlarımızın sayısını ve üzerimizdeki baskılarını arttırmaya çalışmak yerine, doğal sınıra, meşru sınıra çekilelim; haddimizi bilelim.   Biz, yalnız özgürlük ve  bağımsızlık isteyen bir halkız ve yalnız ve ancak bunun için yaşamımızı harcarız.”</p>
<p> Lozan’da zafere ulaşan Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası, <strong>“Ulusun yaşamı tehdit edilmedikçe, savaş cinayettir.”</strong>, <strong> “Yurtta barış, dünyada barış!” </strong>derken,   <strong>“Benim ulusumu tutsak etmek iseteyenlerin, bu amaçlarından vazgeçinceye değin amansız düşmanıyım!” </strong>demeği de hiç unutmayan  gerçekçi bir dış politikadır.   Ve uluslararası sömürgecilikten  gerçek anlamda kurtuluş demek olan tam bağımsızlığın,   yalnız siyasal ve askeri alanla sınırlı olamayacağını, ekonomik, mali, yargısal, eğitsel ve kültürel açılardan da tam özgürlük ve bağımsızlığı gerektirdiğini bilen bir politikadır.</p>
<p> Uygulama İlkeleri</p>
<p> Demokrasi kültürü, bir ulusun bu anlamda “evinin efendisi”   olabilmesini de   içerir. Bunu sağlayacak uygulama ilkeleri de bu kültürün önemli bir bölümünü oluşturur. Lozan Andlaşması’nın başarıyla imzalanmasını sağlamada bu tür uygulama ilkelerinin bilinçle izlendiğini görüyoruz. Bu ilkeler, Lozan görüşmelerine hazırlanırken Türk hükümetinin özenle yerine getirdiği ve  İsviçre’ye gönderilen İsmet Paşa başkanlındaki Türk Temsil Kuruluna da yönerge olarak verdiği ilkelerdir.   Atatürk’ün anlatımına bağlı kalınarak şöyle özetlenebilir:</p>
<p> A)              Bir ulus dış politikasına, kendi yurdunda  özgürce saptayıp  gerçekleştirmek istediği meşru amaçlarını temel yapmalıdır; başka ulusların baskıları altında, ya da ülkedeki kimi yöneticilerin kişisel değerlendirmelerine göre biçimlenecek bir dış politikaya o ulusun iç düzeni uydurulmaya ya da araç kılınmaya kalkışılmamalıdır.</p>
<p>B)              Barışın kurulup korunmasını, bir işbirliği ya da ortaklığın gerçekleşmesini engelleyen temel sorunlar çözülmedikçe ya da istenilen biçimde çözüleceği inancını verecek kanıtlar ortaya konulmadıkça, hiçbir  ödün verilmemesi ilkesi. Eğer anlaşmazlık içinde olduğumuz ya da bir işbirliği yapmak istediğimiz uluslar, bizim için yaşamsal önem taşıyan sorunları bize yararlı olacak biçimde çözmeyi düşünmüyorsa, elden geldiğince görüşmeleri uzatarak, türlü sorunlar üzerinde bizi yıpratarak, en sonunda kendi yararlarına ödünde bulunmaya bizi zorlamak istiyorlar demektir; bu durumda ayrıca bilmek gerekir ki ödün isteklerinin sonu da hiç gelmez.  (Bu uygulama ilkelerinin örneğin bugün Yunanistan ve Kıbrıs Rum hükümetiyle anlaşmazlıkların çözümünde, AB’ye tam üyeliğin gerçekleşmesi çabalarında, Ermenistan’la anlaşmazlıkların çözümünde, PKK terörü konusunda ..  gözardı edilmesinin, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk ulusunu ne denli güç ve utandırıcı durumlara düşürdüğü ortadadır:     tek yanlı Gümrük Birliği Andlaşması, Kıbrıs’ta 1960 Londra ve Zürich Uluslararası Andlaşmaları’na dayalı haklarımızın gözardı edilmesi, AB üyelik görüşmelerinin açık uçlu, kalıcı istisnalarla yüklü olması, PKK terör örgütü  ve uzantılarıyla meşru kuruluşlarmış gibi görüşme masasına oturulma önerileri  &#8230; gibi). </p>
<p> Lozan’ın Hizmetine Koşulduğu Toplum Düzeni</p>
<p> Lozan’da zafere ulaşan Türk dış politikası, ülkemizde  kendi özgür istencimizle gerçekleştirmek istediğimiz, her türlü sömürgeci karışmalarına kapıları tümden kapatacak bir toplum düzeninin hizmetindeki   dış politikadır. Türk dış politikasının gerçek gücünü oluşturan ve başarısını sağlayan bu toplum düzeninin ana çizgileri şunlardır:</p>
<p> a- devlet, bağımsız, demokratik, yani laik, ulusal bir çağdaş devlettir; insan hakları üzerine kurulu hukuk düzenini kurup işleten dev­lettir; </p>
<p>b-  aile,    kadına   toplum  ve kamu yaşamında  tam yetkili  eşit yurttaş konumu sağlayan bir ailedir; nüfusun yarısını oluşturan ve tüm nüfusun zekâ ve karakterini belirlemede baş etken olan  kadınları, ilk çocukluk yıllarından başlayarak insanlık değerlerinden en küçük  kuşku duymayan “onurlu insanlar” olarak yetiştiren ailedir;</p>
<p>c- Eğitim,  “insanlığa saygı, ulusa ve ülkeye sevgi, şeref ve bağımsızlık” anlayışıyla dolu, sanat ve meslek sahibi ve mesleklerini &#8220;birer namuslu uzman ve birer bilgin” gibi yapacak bireyler yetiştiren; “ulusal kültürümüzü uygar ilkeler ve özgür düşüncelerle besleyip güçlendiren” bir eğitimdir.</p>
<p>ç- Ekonomi, mal ve  hizmetlerin üretim ve dağıtımında &#8220;ulusal yaşam için temel önem taşıyan etkinliklerin yerine getirilmesini de,  emek harcayanların gönencini sağlamayı da, yurttaşların girişim özgürlüklerini de güvenceye alan bir demokratik ulusal ekonomi”dir.</p>
<p>d- “Üstün-değerler-düzeni”,  evreni,  doğayı,    toplumu   öz­gürce      yorumlayan felsefi önermelere ve bilimsel araştırmalara dayalı, &#8216;kamu yararını hergün, yeniden yeniye özgürce tartışmaya açık&#8217; bir değerler düzenidir. </p>
<p> Lozan’la uygar insanlık ailesi içinde edindiğimiz güçlü ve saygın   konum, böyle bir toplumsal düzeni gerçekleştirme amacının ürünüdür ve ancak bu amaca tutarlılıkla bağlı kalıp yaklaşabildiğimiz ölçüde korunup geliştirilebilir. Bu çağdaş toplumsal düzene aykırı, ortaçağcıl ve diktacı sapkınlıklar, uluslararası güç ve saygınlığımızı onulmaz  ölçülerde zayıflatırlar.</p>
<p> Bu gerçek,  Avrasya’daki Türk devletleri için de, “Büyük Orta-Doğu”da yer alan öteki İslam toplumları için de yaşamsal önem taşımaktadır. Türkiye bu devletlerle   ilişkilerini, kendisinin de gerçek  güç kaynağını ve temellerini oluşturan bu Atatürkçü doğrultuya oturtmalıdır. Hem Türkiye için, hem öteki kardeş Türk   Cumhuriyetleri ve Müslüman toplumları  için onur, sağduyu ve yüksek  yararlar   bunu   gerektirmektedir.</p>
<p> Ulusal bağımsızlığımızın senedi ve Ulusal And’a dayalı yurdumuzun tapusu olan Lozan Barış Andlaşması’nın 87. yıldönümünde, “Devletimizi kuran, ulusumuza doğrulukla, özveriyle hizmet eden, insanlık ülküsünün seçkin ve tutkun kişiliği eşsiz kahraman” Atatürk’ü ve O’nun önderliğinde Türk ulusunu yok olmaktan kurtaran ve bir daha sömürgeci saldırılarına uğramamayı sağlayacak nitelikteki Cumhuriyet Devrimlerini yürüten üstün devlet ve siyaset adamı İsmet İnönü’yü saygı ve gönül borcuyla anıyoruz.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Özer Ozankaya</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/uluslararasi-lozan-baris-andlasmasinin-kuresel-baris-ve-demokrasi-icin-kalici-degeri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“EVET”  Mİ “HAYIR” MI?</title>
		<link>http://www.addisparta.org/%e2%80%9cevet%e2%80%9d-mi-%e2%80%9chayir%e2%80%9d-mi.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/%e2%80%9cevet%e2%80%9d-mi-%e2%80%9chayir%e2%80%9d-mi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Jul 2010 08:37:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2823</guid>
		<description><![CDATA[Sonunda Anayasa Mahkemesi kararını verdi. Karardan kimse memnun değil! Taraflar birbirini timsah gözyaşı dökmekle suçluyor. Belli ki, referanduma kadar Anayasa değişikliklerini tartışacağız. Hükümet ile birlikte hareket eden Saadet Partisi ve BBP,  Anayasa değişikliklerini ‘yargı reformu’ olarak anlatıp  “Evet” oyu kullanılmasını isteyecekler. Bu anlatım tam olarak bir aldatmaca, Saadet Partisi bu konuda AKP’ye  neden ortak oluyor  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sonunda Anayasa Mahkemesi kararını verdi. Karardan kimse memnun değil! Taraflar birbirini timsah gözyaşı dökmekle suçluyor. Belli ki, referanduma kadar Anayasa değişikliklerini tartışacağız. Hükümet ile birlikte hareket eden Saadet Partisi ve BBP,  Anayasa değişikliklerini ‘yargı reformu’ olarak anlatıp  “Evet” oyu kullanılmasını isteyecekler. Bu anlatım tam olarak bir aldatmaca, Saadet Partisi bu konuda AKP’ye  neden ortak oluyor  mümkün değil. Daha önce AKP’ye yönelttikleri suçlamalar insanın aklına geldikçe, ‘o zaman  ‘takiyye’  mi yaptınız’  diye sormadan geçilmiyor…</p>
<p>Yapılan değişikliklerin hiç biri ‘reform’ niteliğinde değil. Akademik görevi yanında avukatlık mesleğini de fiilen icra eden genç Profesör Sayın Metin Feyzioğlu, geçenlerde bir televizyon programında bu konuya ilişkin pek çok soruyu masaya getirdi. Feyzioğlu, “Bu değişiklikten sonra, adalet arayan vatandaş hakkına daha erken mi kavuşacak? Hâkimlerin iş yükü mü azalacak? Avukatların yazdığı dilekçelerin okunması için daha fazla zaman mı harcanacak? Yargısız infaza dönüşen tutuklamalar mı sona erecek? Hâkimler üzerindeki baskılar mı kalkacak? Adliye personelinin özlük haklarında bir iyileşme mi yapılacak? Temyiz mahkemelerindeki dosyalar mı eriyecek? Sonuç olarak biri çıkıp bana anlatsın” dedi, “bu anayasa değişiklikleri halkın hangi sorununu çözecek ki, adına “yargı reformu” denmiş?..”<span id="more-2823"></span></p>
<p>Kaç gündür hükümet yalakaları kanal kanal gezip hükümetin çarpıtmalarına kılıf hazırlıyorlar. Anlaşılan Feyzioğlu’nun sorularına cevap vermek çok kolay olmayacak…</p>
<p>Akademik düzeyde sürdürülen “şekil yönünden inceleme”  tartışmasından ise, bir şey anlayan yok gibi. Hükümet ve yandaşları diyor ki, mecliste çoğunluğu sağlayan parti Anayasa’nın değiştirilemez maddelerini de değiştirebilsin. Değiştirecek de ne olacak sanki? Halkın hangi sorunu çözülecek? Milli gelirden kişi başına düşen pay mı değişecek? İşsizlik mi ortadan kaldırılacak? Yolsuzluklar mı yok olacak? Hayat pahalılığı mı bitecek? Can ve mal güvenliğimiz mi sağlanacak? Terör mü sona erecek? Çiftçinin ürünü mü para edecek? Hayvancılık mı gelişecek? Yabancılara peşkeş çekilen milli ve stratejik işletmeler geri mi alınacak? Madenleri işletmek üzere vatandaşa bir olanak mı sağlanacak? Eğitim sorunları mı çözülecek? Sanayicinin yüzü mü gülecek? Soruları artırın artırabildiğiniz kadar…</p>
<p>Yoksa “Evet” oyları ile,  bütün bu olumsuzlukların müsebbibi olanlar,  adalet önünde hesap vermekten mi kurtulacak?..</p>
<p>Bu sorulara cevap veren yok. Ayrıca yapılmak isten değişikliklere “evet” denirse, demokrasiye de ilelebet “hayır” söylenmiş olacak! Olacak şey mi yani, bu yüz yılda, meclisteki çoğunluğa her istediğini yapma olanağı tanınabilir mi?.. Hükümet “padişahlık sistemine” geri  dönmek mi istiyor? Anayasanın ilk 3 maddesini değiştirmeden de, böyle bir sonucu elde etmesi mümkündür. Örneğin Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili maddeyi değiştirip, seçimleri 90 yılda bir yapmak şekline dönüştürdüler mi, adı nasıl konulursa konulsun saltanat da fiilen geri gelir. Hükümet ve yandaşlarının kafası en iyi hile‑i şer’riye konusunda çalışıyor. Anayasa Mahkemesi bu defaki ‘şekil’ yönünden incelemesinde, bu yolun kapalı olduğunu gösterdi. Haklı olarak Anayasa’nın ilk 4 maddesini dolanıp,  kanuna karşı hile yaparak, onları işlevsiz hale getirecek olan değişiklikler de ‘şekil yönünden’ incelemeye dahil edildi. Aksi olsaydı anayasa değişikliği yoluyla ‘sivil darbe’ yapıp ‘rejimi değiştirmek’ de mümkün hale gelebilirdi…</p>
<p>Hal böyle iken, hükümetin anayasa değişikliğinde ısrarı nedendir, derdi nedir? Bu sorunun cevabını ise, hiçbir zaman veremezler!..</p>
<p>Hükümet istiyor ki,  kendisinden hiçbir zaman hesap soran olmasın… Onların derdi; Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi’ne üye seçilmesini düzenleyen kuralları değiştirmek; bu seçimlerde hükümetin ve cumhurbaşkanının etkinliğini artırarak, kendilerine yakın kişilere ‘yargıyı işgal’ ettirmek! Kısaca halkın ‘adalet’ arayışına bir çözüm getirmek umurlarında değil.  Peki,  yandaş bir yargı ihtiyacı nedendir? Asıl cevabı aranması gereken soru budur. AKP 8 yıllık iktidarı süresince, kamu kaynaklarını yandaşlarına peşkeş çekmiş; yakınlarını “gemicik” sahibi yaparak,  onlara  türlü ayrıcalıklar sağlamış; ülkenin varını yoğunu, bu arada güvenliğini de direkt ilgilendiren alanları,  yabancılara satarak suç işlemiştir!.. Hükümet yaptıklarının bilincindedir ve Yüce Divan’da sanık olarak yargılanmayacak bir tek adamları kalmamıştır. Olası bir iktidar değişikliğinde hesap vermekten kurtulmak için giderayak, kendileri için bazı tedbirler almak istemektedirler. Yüce Divan’ın hâkimlerini bugünden seçmek,  tedbirlerin en önemli ve sonuç alınacak olanıdır.  12 Eylül’de önümüze konacak olan sandığa “evet” pusulasını koyarsak, devleti talan edenleri de hesap vermekten kurtarmış olacağız!.. Bu nedenle neye “evet” diyeceğimizi çok iyi anlamamız gerekir.</p>
<p> İlerleyen günlerde bu konu, tartışmaların uzağında kalanların önüne, “Erdoğan’a ‘evet’ mi ‘hayır’ mı” şekline de getirilebilir. Hatta ‘evet’in karşısındaki soru hiç ilgisiz ve saçma bir soruya kadar indirilebilir de. Denebilir ki,  bu referandumda  “PKK terörüne evet mi hayır mı” hususunda da oy kullanacağız!?.. Bu tür sorular üreterek,  halkın kafasını karıştırmak mümkündür! O bakımdan herkesin üzerine düşen görev: Gerçeği araştırıp öğrenmek ve ona göre oy kullanmaktır. Geleceğimizi bu kadar yakından ilgilendiren bir konuda,  dedikodu düzeyinde kalan bilgilere itibar edilerek oy kullanılamaz… </p>
<p>İhanet bile bundan daha  kötü olamaz!..</p>
<p>            Av. Cemil Can</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/%e2%80%9cevet%e2%80%9d-mi-%e2%80%9chayir%e2%80%9d-mi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘Derelerini satan ülke belini doğrultamaz!’</title>
		<link>http://www.addisparta.org/%e2%80%98derelerini-satan-ulke-belini-dogrultamaz%e2%80%99.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/%e2%80%98derelerini-satan-ulke-belini-dogrultamaz%e2%80%99.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Jul 2010 12:52:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2820</guid>
		<description><![CDATA[Eski Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı Yazar Orhan Özkaya, Anadolu’nun kılcal damarları olarak adlandırdığı derelerin HES’ler için özelleştirilmesine isyan etti.
Özelleştirmelerin kamusal kaynaklar üzerindeki yıkıcı etkisini ele alan çalışmalarıyla bilinen Özkaya, HES’lerle ilgili “bir ülkenin ekonomisi kılcal damarları olan derelerinin satışını gerektirecek kadar dibe batmışsa o ülke ne yaparsa yapsın artık belini doğrultamaz” değerlendirmesinde bulundu.
 İşte [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eski Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı Yazar Orhan Özkaya, Anadolu’nun kılcal damarları olarak adlandırdığı derelerin HES’ler için özelleştirilmesine isyan etti.</p>
<p>Özelleştirmelerin kamusal kaynaklar üzerindeki yıkıcı etkisini ele alan çalışmalarıyla bilinen Özkaya, HES’lerle ilgili “bir ülkenin ekonomisi kılcal damarları olan derelerinin satışını gerektirecek kadar dibe batmışsa o ülke ne yaparsa yapsın artık belini doğrultamaz” değerlendirmesinde bulundu.</p>
<p> İşte “dünyayı ve ülkeyi bu hoyrat yok edişe karşı korumak ve kollamak savsaklanamayacak bir görev olarak algılanmalıdır” tespitinde bulunan Özkaya’nın o değerlendirmesi…  Yusuf Yavuz</p>
<p>ÜLKENİN KILCAL DAMARLARI DERELERE BARİ DOKUNMAYIN!&#8230;</p>
<p>Rekabet Kurulu, 05. 07.2010 tarihinde; 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 7. maddesi ve yine 1998/4 sayılı Tebliğ’e göre; Elektrik Üretin Anonim Şirketi (EÜAŞ)’e ait 18 Grup    olarak özelleştirilmesine karar verilen hidroelektrik santrallerinin devredilmesine karar vermiştir.<span id="more-2820"></span></p>
<p> İlk etapta Kovada 1 Kovada2, İvriğ ve Kayaköy HES’leri elden çıkarıldı.Sırada: Işıklar, Visera, Dereköy, İznik, İnegöl, Cerrah, Mustafakemalpaşa, Suçtu, Turunçova, Finike, Haraklı, Hendek, Pazarköy, Ak yazı, Bozüyük, Bünyan, Çamarlı, Pınarbaşı, Sızır, Bozkır,Ermenek,Göksu, Anamur, Silifke, Mut, Boz yazı, Derinçay, Zeyne, Değirmendere, Kuzuculu, Karaçay, Bayburt, Çemişgezek, Girlevik, Devre, Ka yadibi, Erkenek, Kernek, Besni, Derme, Malazgirt, Varto, Sönmez, Çağ Çağ, Otluca, Uludere, Engil, Hoşap, Koçköprü,Erciş, Kiti, Telek ve Arpaçay HES’leri yer alıyor.</p>
<p>Özelleştirmeler ve İMF borçlarını ödüyoruz bahanesiyle ülkede satmadık, elden çıkarmadık kamu malı bırakılmadı. Halkın yoksul bütçesinden oluşturulmuş zenginlikler, yeraltı ve yerüstü varlıklar önce özelleştirilerek yandaşların, sonra da hızla yabancı tekellerin eline geçti.</p>
<p>Ülke değerleri bitme noktasına geldi. Ne İMF borçları ödendi ve ne de özelleştirmelerle sağlanacağı söylenen refaha kavuşuldu? Ülke borç batağına saplanmaya devam etti. Aksine ülke ve halk yoksullaştıkça yoksullaştı, bazı bu işlerin taşeronları ise alabildiğine zenginleşerek güçlendi. Yine halkımız hiç değişmeyen yazgısının tutsağı konumunda kaldı. Manavgat’ın İsrail’ e satılmasından sonra, sıra suların satılmasına gelecek endişesi kamuoyunun gündemini sarmıştı; nihayet o tehlike de gerçekleşiyor.</p>
<p>Dereler, akarsular üzerine HES yapımının hızla gerçekleşmesi derelerin de halkın elinden alınmakta olduğunu gösteriyor. Bugüne kadar dereler ve akarsular üzerinde top lam 225’in üzerindeki HES’in önce kullanma hakkının özelleştirildiğini görüyoruz. Daha sonra bunların yabancıların eline geçmeyeceğine kimse garanti veremez. Zaten amaç küreselleşmeye uyum sağlamak değil mi? Bütün bu olumsuz süreç sürüyor, 1-4 Temmuz tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilen Avrupa Sosyal Forumu’na ‘Antalya, Burdur, Isparta Dereleri Gönlünce Aksın Çevre Platformu’ gönüllülerinin katılımı bölge halkının özgüvenini arttırmış ve bölge halkı sürece katılarak önce Fırtına Deresi’nde büyük bir direniş sergilemiş, şimdi de Yuvarlak Çay üzerinde yapılmak istenen HES’e karşı direnişini simgeleştirerek ülke genelinde örgütlenmenin öncülüğünü yapmıştır.</p>
<p>Halkımız artık yapılan tahribatların geleceğini tehdit eder boyuta vardığının bilincine ulaştı. Bu yapılanların anayasaya ve yasalara aykırı olduğunu aldığı mahkeme kararlarıyla görüyor. Ancak mahkeme kararlarının uygulanmamasını da izliyor. Çok yakın bir gelecekte kuracağı demokratik halk iktidarında bütün bu elinden giden varlıklarını yeniden geri alacağını ve anayasa suçu işleyenlerden de hesap soracağını biliyor. Artık köylü derelerine sahip çıkmaya başladı ve bütün köy halkı eksiksiz direniyor. Bunun canlı örneği Antalya köylerindeki medya ve muhalefet tarafından TBMM’ne taşınan direnişler.</p>
<p>Kaş’ın Gömbe beldesinde Uçarsu’ya kurulmak istenen HES’e karşı halk, büyük bir karşı duruşla buna izin vermeme ye kararlı. Zira tek su kaynağı olan Uçarsu’yun yazın Gömbe’ye, kışın da Fethiye’nin Eşen Çayı’na ak tığını görüyor.</p>
<p>Yaşamına kan veren suyunu elinden aldırmamak için canını dişine takmış direniyor. Yi ne Altınova’da halk, çiçekçilik, sebze ve meyvecilik yaptığı birinci sınıf tarım alanlarına can veren dereleri korumak için ‘Antalya Altınova Tarım Alanlarını Koruma Derneği’ kurarak örgütlü mücadelesini yükseltmeye çalışıyor. İşte halkımızın en büyük kazanımı direnişini örgütleyebilmesi, buna kitle örgütlerinin hızla katılmaları ve yöresel tabanda bu tür örgütlenmelerin artmış olması. Batı’da doğaya karşı yapılan bu tür yasa dışı tahribatın önüne geçilebilmesi büyük bir örgütlenmenin önünü açmış, giderek partileşmeyi getirmiştir. Yeşiller Partisi bu gerek sinmeden doğmuş ve iktidarların ortağı konumuna dahi gelmişlerdir.</p>
<p>Sonuç: Her türlü karşı çıkmaya karşın iktidar HES’lerle ilgili dayatmalardan vazgeçmiyor. Ülke genelinde ilk etapta 1700 HES’in yapılacak olması ve 5 ile 17 bin HES lisansının verildiğinin çevreciler tarafından açıklanması son derece üzüntü verici. Ormanların yabancı maden şirketlerine 49-99 yıllığına devredilmesi sonucu delik deşik hale getirilmesi ve dünyanın gözdesi konumundaki Çığlıkara sedir ormanlarının, Kaz Dağlarının, Kozak Yaylasının, Çal Dağının, Erzene Yaylası’nın, Bergama Ovacık’taki zeytin alanlarının, Fırtına Vadisi’nin ve ülkenin eşsiz güzelliklerinin tahrip edilmesi, göllerin yok edilmesi insanın içini acıtıyor. İnsan olan herkesin bu küresel felâkete dur demesi ve siyasetin hedefinin yok etmek, satmak olamadığını vurgulamak olmalı. Dünyayı ve ülkeyi bu hoyrat yok edişe karşı korumak ve kollamak savsaklanamayacak bir görev olarak algılanmalıdır. Bir ülkenin ekonomisi kılcal damarları olan derelerinin satışını gerektirecek kadar dibe batmışsa o ülke ne yaparsa yapsın artık belini doğrultamaz. Çıkış ancak ulusça işleri ele almaya bağlıdır.                                                    </p>
<p>Orhan Özkaya</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/%e2%80%98derelerini-satan-ulke-belini-dogrultamaz%e2%80%99.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ  “BATI AKDENİZ ŞUBELERİ BÖLGE TOPLANTISI” BASIN AÇIKLAMASI</title>
		<link>http://www.addisparta.org/ataturkcu-dusunce-dernegi-%e2%80%9cbati-akdeniz-subeleri-bolge-toplantisi%e2%80%9d-basin-aciklamasi.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/ataturkcu-dusunce-dernegi-%e2%80%9cbati-akdeniz-subeleri-bolge-toplantisi%e2%80%9d-basin-aciklamasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Jul 2010 11:40:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2816</guid>
		<description><![CDATA[Atatürkçü Düşünce Derneği  “Batı Akdeniz Şubeleri Bölge Toplantısı” 08.07.2010 Perşembe Günü Saat 16.00 ADD Isparta Şubesinin ev sahipliğinde ADD Genel Yönetim Kurulu Üyesi ve Batı Akdeniz Bölge Sorumlusu Mahmut ÇELİK, Isparta- Antalya- Burdur İl-İlçe Şube Başkanlarının katılımlarıyla yapılmıştır.
Toplantı sonunda; aşağıdaki bildirgenin basın kuruluşlarımız aracılığı ile tüm halkımıza duyurulması kararlaştırılmıştır.
1-      Cumhuriyet yıkıcılığından sabıkalı AKP’nin tek başına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/BÖLGE-TOPL.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2815" title="BÖLGE TOPL" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/BÖLGE-TOPL-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Atatürkçü Düşünce Derneği  <strong><span style="text-decoration: underline;">“Batı Akdeniz Şubeleri Bölge Toplantısı” </span></strong>08.07.2010 Perşembe Günü Saat 16.00 ADD Isparta Şubesinin ev sahipliğinde ADD Genel Yönetim Kurulu Üyesi ve Batı Akdeniz Bölge Sorumlusu Mahmut ÇELİK, Isparta- Antalya- Burdur İl-İlçe Şube Başkanlarının katılımlarıyla yapılmıştır.</p>
<p>Toplantı sonunda; aşağıdaki bildirgenin basın kuruluşlarımız aracılığı ile tüm halkımıza duyurulması kararlaştırılmıştır.</p>
<p>1-      Cumhuriyet yıkıcılığından sabıkalı AKP’nin tek başına hazırlayıp Meclis’ten de kendi çoğunluğunun oylarıyla geçirdiği ve Türkiye Cumhuriyeti niteliklerini değiştirmeye yönelik “Anayasa değişikliği Paketi”nin Anayasa Mahkemesince iptal edilmemiş olması, Anayasa Mahkemesinin Atatürk Cumhuriyetini koruma, Cumhuriyet hukukunu ve Anayasa’yı savunma görevlerini yerine getiremediğinin açık ve tartışmasız bir göstergesidir.<span id="more-2816"></span></p>
<p>2-      Ardında Büyük Orta Doğu ve Medeniyetler İttifakı Projeleri olan ve Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerini değiştirmekle görevli AKP Hükümetine,  Anayasa Mahkemesince, kapatma davasında olduğu gibi  “Cumhuriyet Yıkıcılığında yola devam vizesi” verilmiştir.</p>
<p>3-      12 Eylül 2010 günü; aslında oylanacak olan bir Anayasa değişikliği değil  “Cumhuriyet rejiminin geleceği” olduğunun bilinciyle Atatürkçü Düşünce Derneği olarak yurttaşlık sorumluluğu taşıyan herkesi bu Anayasa değişikliğine “HAYIR” demeye çağırıyoruz.</p>
<p>4-       Çünkü bu Anayasa değişikliği laik demokratik hukuk devletinin temellerini dinamitleyen ağır bir saldırıdır. AKP’nin bu girişimi gelecek olan daha büyük saldırıların işaret fişeğidir.  Bundan sonra sıra Ulusal egemenliğin terk edilmesi,  milletin ayrıştırılarak parçalanması ve vatan topraklarının bölünmesine gelecektir.</p>
<p>5-      Atatürk Cumhuriyetini ve hukukunu savunmak, milli devletimizi, ulus ve ülke bütünlüğünü korumak için,  Başı dik, tam bağımsız Türkiye için 12 Eylül 2010 da <strong><span style="text-decoration: underline;">“AKP Anayasası’na HAYIR!”</span></strong> Diyoruz.</p>
<p>6-      Halkımıza saygı ile duyurulur.</p>
<p><strong>ADD GYK Üyesi Mahmut Çelik </strong></p>
<p><strong>ADD Antalya Şb. Bşk İbrahim DAŞ, BurdurŞb Bşk: Kazım ÜSTÜNER, Isparta Şb. Bşk: Mahmut ÖZYÜREK, Eğirdir Şb Bşk Nesrin ÖZDAMAR , Yalvaç Şb Bşk Ali ARI, Yaka Şb. Bşk. Ramazan DERELİ , Gelendost Şub. Bşk: Lokman KUMCU, Bağkonak Şb. Bşk. Mehmet ÖZBAŞI </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/ataturkcu-dusunce-dernegi-%e2%80%9cbati-akdeniz-subeleri-bolge-toplantisi%e2%80%9d-basin-aciklamasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GERÇEKLER ACIDIR…/GÜRKUT ACAR</title>
		<link>http://www.addisparta.org/gercekler-acidir%e2%80%a6gurkut-acar.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/gercekler-acidir%e2%80%a6gurkut-acar.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Jul 2010 10:31:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2809</guid>
		<description><![CDATA[         Birkaç gün önce iyi niyetinden ve dostluğundan kuşku duymadığım bir meslektaşım; “çok sert yazıyorsun” dedi. Böyle olup olmadığını kendimce sorgularken elime aşağıdaki satırlar geçti. Şimdi dikkatle okuyunuz lütfen:
         “…fiilî bir durumla karşı karşıyayız. Bu fiilî durum, müvekkilimizin özgürlüğü üzerine kilitlenmiştir. Yaşadığımız olay, 12 Mart, 12 Eylül müdahalelerinde yaşananları kat, kat aşmıştır. Türkiye’de ilk kez, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>         Birkaç gün önce iyi niyetinden ve dostluğundan kuşku duymadığım bir meslektaşım; “çok sert yazıyorsun” dedi. Böyle olup olmadığını kendimce sorgularken elime aşağıdaki satırlar geçti. Şimdi dikkatle okuyunuz lütfen:</p>
<p>         “…fiilî bir durumla karşı karşıyayız. Bu fiilî durum, müvekkilimizin özgürlüğü üzerine kilitlenmiştir. Yaşadığımız olay, 12 Mart, 12 Eylül müdahalelerinde yaşananları kat, kat aşmıştır. Türkiye’de ilk kez, bir adliye basılıp aranmıştır. Anayasanın 144. Maddesine, 2802 sayılı yasanın 82, 85, 88, 90. maddelerine rağmen, birinci sınıfa ayrılmış bir başsavcı olan müvekkilimiz, aranmış/yakalanmış/tutuklanmıştır.<span id="more-2809"></span></p>
<p>         Yargılama diye yapılan işlemlerin ayrıntısına girmiyorum. Çünkü özel yetkili mahkemeler budur, hepsi aynıdır. Adalet Bakanlığının teklifi üzerine kurulurlar. Mevcut sisteme göre, kararname taslakları bakanlıkça hazırlanır, dolayısıyla, kabuldeki mülakatla başlayan bakanlık etkisi, Sekretarya ve sicillerin bakanlık elinde oluşu nedeniyle, yargıç ve savcılarını bakanlık belirler ve siyasal iktidarın ezmek istediği insanları, bu mahkemeler ezer. Kesinlikle, DGM’ler ile aynıdırlar. Kesinlikle Anayasanın 2, 3, 36, 138/2, 140/2 maddelerine ve AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)’nin 6. Maddesine aykırıdırlar.</p>
<p>         Müvekkilimizi, bu davaya konu olan İsmailağa Tarikatı soruşturmasında, telefonla Başbakan Yardımcısı Cemil ÇİÇEK aramış mıdır, aramıştır. Peki, niye aramıştır? Elbet, uyarmak ve ricacı olmak için aramıştır. Yine ayrıntıya girmiyorum, Başbakan Yardımcısının bu ricası yerine getirilmeyince, işte bu sonuç doğmuştur. Devreye hemen isimsiz/imzasız uydurma mektuplarla, bakanlık ve özel yetkili savcı Osman ŞANAL girmiş, yasal ve anayasal kuralların hepsi çiğnenmiştir. Ve müvekkilimiz Giordano Bruno’nun ateşe verilip yakılması gibi, bütün bir toplumun gözleri önünde, kural tanımaz ve acımasız bir uygulamanın, yani engizisyon kazanının içine atılmıştır. Bu fiilî durumun, yani engizisyonun nasıl işlediğini bazı örneklerle açıklamak istiyoruz…”</p>
<p>         Nasıl sert değil mi? Nereden geldi bu satırlar? Yargıtay 11. Ceza Dairesine verilen savunma dilekçesinden alındı. Sayın Meslektaşım Av.Turgut KAZAN’ın Erzincan C.Başsavcısı İlhan CİHANER için verdiği dilekçeden alındı. Gerçeklerin ta kendisini yazıyor!.. Nasıl yumuşatabiliriz bu satırları? Bunların yumuşatılması mümkün değildir. Çünkü gerçekler acıdır!</p>
<p>         “…Bir başka örnek, birleştirme kararının dayanağı, Albay Dursun ÇİÇEK’in Erzincan’a gelmiş olmasıdır. Dursun ÇİÇEK Erzincan’a gelmiş. “Mazlum Konak Otel”de kalmış. Otel kaydı bunu doğruluyormuş. Elbet Dursun ÇİÇEK’le ilgili bir konaklama belgesi var. Ve o konaklama belgesinde adı geçen Dursun ÇİÇEK’in TC kimlik numarası da var. Bizim büro, bir tuşa basıp internete girdi, otelde kalan Dursun ÇİÇEK’in iş adresini, sigorta numarasını buldu. Duruşmada soruşturmanın sefaletini vurgulamak için, bu gerçeği dile getirdik, belgesini gösterdik. Gazeteciler konaklama belgesindeki Dursun ÇİÇEK’i bulup söyleşi yaptılar. Resimleri yayınlandı. Albay ÇİÇEK başka bir insan, otelde kalan ÇİÇEK başka bir insan. Doğum tarihleri dağlar kadar farklı. Ama, mahkeme yine de, Albay Dursun ÇİÇEK’le bağlantıdan hareketle, o inanılmaz birleştirme kararını verdi. İşte özel yetkili mahkeme budur…”</p>
<p>                   AKP iktidarının; “Yargı bağımsızdır. Konuşmayın, eleştirmeyin!” dediği kararların hepsi eski DGM’lerin yani iktidarın özenle seçtiği, sicillerini, atanmalarını, terfilerini ellerinde tuttuğu Mahkemelere aittir. Yargıtay’ın, Danıştay’ın, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararları ise iktidarın ve Sayın Başbakan’ın “Yargıya güvenimiz yok” sözleriyle karşılanmaktadır.</p>
<p>                   İktidar; muhalefeti ezen, faşist bir baskı aracına dönüşen, hep kendisini haklı çıkaran bir yargı istemektedir. Bunu sağlamak için Anayasayı değiştirmiş; referandum yoluna gitmek için her yolu denemiştir. Anayasanın “değiştirilemez hükümlerini değiştiren” her madde şekil yönünden iptal edilir. Çünkü “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” tümcesi şeklî bir hükümdür.</p>
<p>                   Hukukta iki kere ikinin dört ettiği durumlar vardır.</p>
<p>                   Belki bu satırlar yayınlandığında Anayasa Mahkemesi kararı çıkmış olacaktır. Türkiye’nin demokratik bir ülke olması; tam bağımsızlığını koruması yanında, hiçbir iktidara tabi olmayan bir yargı organı ile mümkündür. Bunu önlemeye çalışan Anayasa değişiklikleri referanduma sunulamaz.</p>
<p>                   Anayasanın temel ilkelerini ihlal eden iktidar, ilk seçimden sonra bağımsız yargı önünde, mutlaka hesabını verecektir.</p>
<p>                   Önümüzdeki seçimde ya sandıklara sahip çıkarak, seçim hilelerini önleyerek, “bir korku İmparatorluğu” haline dönüşen iktidara son vererek demokrasinin, insan haklarının, ulus ve yurt bütünlüğünün yolunu açacağız ya da parçalanmanın, iç savaşın veya dış savaşın sarmalında Osmanlı’nın son dönemini yaşayacağız…</p>
<p>                   Gerçekleri yazmak biraz acı ve sert gelse de bizim aydın olarak toplumsal görevimiz budur…05.07.2010</p>
<p>YAZI/YORUM</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/gercekler-acidir%e2%80%a6gurkut-acar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PUSULAYI ŞAŞIRANLAR!</title>
		<link>http://www.addisparta.org/pusulayi-sasiranlar.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/pusulayi-sasiranlar.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Jun 2010 11:03:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2806</guid>
		<description><![CDATA[4 Haziran 2010 Cuma tarihli Sözcü gazetesinde Mehmet Türker’in “İsrail saldırısı AKP iktidarının şovuna yaradı’..” başlıklı köşe yazısını okudum, yazarı adına utandım! Bir köşe yazısında bu kadar mı yanlış yapılır, bu kadar mı yalan yazılır, ulusalcı olduğu varsayılan bir yazar bu kadar mı pusulayı şaşırır? Şimdi size, Mehmet Türker’in yazdıklarını, onun yazım sırasına göre bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>4 Haziran 2010 Cuma tarihli Sözcü gazetesinde Mehmet Türker’in “İsrail saldırısı AKP iktidarının şovuna yaradı’..” başlıklı köşe yazısını okudum, yazarı adına utandım! Bir köşe yazısında bu kadar mı yanlış yapılır, bu kadar mı yalan yazılır, ulusalcı olduğu varsayılan bir yazar bu kadar mı pusulayı şaşırır? Şimdi size, Mehmet Türker’in yazdıklarını, onun yazım sırasına göre bir bir ele alacağım ve nasıl saçmalayıp tüm insani duyguları nasıl çiğnemiş olduğunu anlatacağım. •</p>
<p>Yardım konvoyuna ‘Hamasçı’ adını takan Mehmet Türker şöyle diyor: “Gazze seferine İBDA-C’ciler, Hizbullahçılar, Hamasçılar ve bunların hepsini bünyesinde toplayan Milli Görüşçüler tam kadro çıktı!” Önce, şu “Hamasçı” deyimini bir açıklayalım.<span id="more-2806"></span> Mehmet Türker, “Hamasçı” deyimini bir suçlama damgası olarak kullanıyor. Peki, Hamas, Mehmet Türker’in iddia ettiği gibi, bir suç örgütü mü? 25 Ocak 2006 tarihinde Filistin’de ilk kez milletvekili seçimleri yapıldı. 136 milletvekilinden oluşacak parlamento seçimleri için Filistinli seçmenlerin %77,7’si sandığa gitti. Seçimler tam bir özgürlük ortamında yapıldı, Filistinli seçmenler demokratik haklarını kullandılar. Başta Amerika olmak üzere, AB’nin gözlemcileri seçimlerde Filistin’e gittiler, seçimleri baştan sona izleyip gözlediler. Seçimlerin demokratik bir ortamda yapılmış olduğunu belgelediler. Seçimlerde iki büyük parti iktidar için yarıştı; El Fetih ve Hamas. El Fetih’in yöneticileri Amerika’dan büyük rüşvetler almışlar, ABD’nin yörüngesine girmişlerdi. Amerikan yönetimi, seçimleri El Fetih’in kazanacağından yüzde yüz emindi. Sandıklar açıldığında, Hamas’ın 136 milletvekilliğinden 74’ünü alarak seçimleri kazandığı ortaya çıktı. ABD ve AB yönetimi şok olmuştu! Özgür ve demokratik seçimlerin üzerinden henüz bir hafta geçmeden, ABD ve AB, Hamas’ı terörist bir örgüt olarak ilan ettiler! ABD ve AB’nin demokrasi anlayışı işte bu kadardı! Sandıktan istedikleri parti galip çıkarsa demokrasi var, tersi olursa demokrasi yok!</p>
<p>Günümüzde Türkiye’de ya da başka bir yerde Hamas’a “terörist” diyenler, ABD-AB ağzıyla konuşan işbirlikçilerdir! Hamas’ın Siyonist İsrail işgaline karşı silahlı olarak direndiği elbette doğrudur! Toprakları işgal edilen her ülkenin direnme hakkı vardır. Bu nedenle, Hamas da direnmekte haklıdır ve sözü edilen uluslararası hukuka göre de bu direnişi meşrudur! Hamas, bir terör örgütü değildir. Hamas, Filistin halkının özgür oylarıyla seçtiği, Siyonist İsrail işgali altındaki topraklarını savunan bir direniş örgüttür. 20. yüzyılın en büyük kurtuluş savaşını vermiş ve kazanmış olan Türk ulusunun hiçbir bireyi, yabancı işgalinden kurtulmak için ölesiye direniş gösteren Hamas’a terörist örgüt diyemez! Birileri, Mehmet Türker’e aklını başına toplamasını acilen önermelidir!</p>
<p>Hamas’a “terörist örgüt” diyenler, Kurtuluş Savaşı sırasında kurulmuş olan “Müdafaa-i Hukuk” ve “Kuvay-i Milliye” örgütlerini de terörist sınıfına soktuklarının farkında mıdırlar? Pusulayı tam şaşırmış olan Sözcü gazetesi köşe yazarı Mehmet Türker, Kurtuluş Savaşı’na da karalar çalmaktadır! Toplam 671 kişinin bulunduğu yardım konvoyunda 32 milletten insan bulunmaktaydı. Mehmet Türker’e göre bunların hepsi ‘Hamasçı’ymış! • Konvoyda 31 Britanya vatandaşı, 11 de Britanya pasaportlu vatandaş bulunmaktaydı. Aralarında eski İngiliz başbakanı Tony Blair’in baldızı da bulunan İngilizleri sayısı, 28. İngiltere’de de, hem de İngiliz vatandaşları arasında, İBDA-C’ci, Hizbullahçı, Milli Görüşçü bulunacağı hiç aklınızın ucundan geçer miydi? Hele Tony Blair’in baldızına ne demeli? Hamasçı olduğunu bugüne kadar nasıl saklamış, pes yani! • Konvoyda bulunan diğer yabancılardan bazıları: 62 yaşında İsveçli yazar, Hanning Mankell. Gitmiş o yaşta İBDA-C’ ci olmuş, iyi mi? • ABD’nin eski büyükelçilerinden 81 yaşındaki Edward Peck. Sen git, o yaşta Hizbullahçı ol! Ama işte bak, müthiş araştırmacı Mehmet Türker, sizin foyanızı böyle ortaya çıkarıverir! • Eski Alman milletvekili, 72 yaşındaki Norman Paech. Bu yaşlı Alman da Milli Görüşçü çıksa iyi mi? Peki, bu yaşlı başlı adamlar sonradan mı Hamasçı, İBDA-C’ci, Hizbullahçı olmuşlar, yoksa yıllar boyu kendilerini hep gizlemeyi becermişler mi? Kuşkusuz bu soruların cevabını da Mehmet Türker bundan sonraki yazılarında birer birer açıklayacaktır! • Gazze seferini yapan konvoyda 6 tane de Yunan vatandaşı bulunmaktaydı. Biliyorum, her şey aklınıza gelirdi de Yunanlıların da Milli Görüşçülerden olduğu aklınıza gelmezdi! • Konvoyda ikisi kadın dört Avustralyalı gazeteci de yer almaktaydı. Şu İBDA-C’ciler yaman adamlarmış, bakın ta Avustralya’da bile örgütlenmişler ve yandaş bulup Gazze seferine çıkarabilmişler, bravo vallahi! • Gazze’ye gitmek üzere yola çıkmış olan Mavi Marmara gemisinde, bir de İsrail meclisi Knesset milletvekili Arap kökenli Hanen Zubi de bulunmaktaydı. Mehmet Türker’e göre Hanen Zubi de İBDA-C’ci, Hizbullahçı, Hamasçı ve Milli Görüşçüydü! • Mehmet Türker, İHH’nın başkanından şöyle söz ediyor: “İnsani yardım Vakfı Başkanı olan Bülent adındaki şahıs…” İsrail gazeteleri dâhil, tüm yabancı basında İHH Başkanı’nın adı, Bülent Yıldırım olarak verildi. Mehmet Türker, Başkan’ın adını ve soyadın birlikte vermeyerek, aklınca, Bülent Yıldırım’ı aşağıladığını sanıyor. Oysa hiç farkında bile değil, kendi düzeyini sergiliyor! • Yazısında Mehmet Türker şöyle devam ediyor: “Bu öyle bir tahrikti ki, İsrail’in gemiye baskın yapması isteniyordu!..”</p>
<p>İnsan pusulayı şaşırmaya görsün, işte böyle Mehmet Türker gibi tam sapıtır! Yanlarında tırnak makası bile bulundurmaktan kaçınanlar, İsrail komandolarının silahlı baskın yapması için “gel gel” demişler! Bunu akılla, mantıkla bağdaştırabilir misiniz? Hadi diyelim ki, gemideki bizim yerli Hamasçılar, Hizbullahçılar, İBDA-C’ciler ve Milli Görüşçüler böyle bir kışkırtmaya kalkıştılar. Peki, yaşlı başlı yabancı siyasetçiler, deneyimli gazeteciler, yazarlar, televizyoncular, 88 yaşındaki papaz, İsrail milletvekili, bunların hepsi de körü körüne böyle bir kışkırtmaya kanmış ve katılmış olabilirler mi? • Bakın, pusulayı iyice şaşırmış olan Mehmet Türker nasıl hiç utanmadan İsrail’i savunuyor: “İsrail vahşi saldırıyla büyük suç işledi!.. Peki, İnsani Yardım Vakfı’nın güverte şovmenlerinin hiç mi suçu, sorumluluğu yok?.. İsrail suçlu da… İnsanları ölüme götüren İnsani Yardım Vakfı’nın şovmenleri suçsuz mu?.. Bu şovmenlerin yaşlı genç, saf günahsız insanları oraya götürmesi cezasız mı kalacak?..Hesap sorulmayacak mı?” Mehmet Türker, Siyonist yazarları bile gölgede bırakacak bir küstahlıkla İHH yöneticilerini suçlu bulup cezalandırılmasını istiyor! Bakın bazı Siyonist yazarlar 31 Mayıs 2010 tarihinde neler yazdılar: • Haaretz gazetesinde, Yahudi kökenli Fransız filozofu Bernard-Henry Levy, İsrail’i çok sevdiğini, Siyonist İsrail’e tüm kalbiyle bağlı olduğunu vurguladıktan sonra, İsrail deniz kuvvetlerinin sergilediği görüntüleri anlaşılması güç ve tatsız bulduğunu söylüyor, bu olayın İsrail için bir felaket olduğunu açıklıyor ve sözlerine şöyle devam ediyordu: “…İsrail bu gemilere başka türlü yöntemlerle müdahale edebilirdi…gemilerin İsrail karasularına girmesini önleyecek başka yolların bulunduğuna inanıyorum.” Görüyor musunuz, Siyonist Fransız kibar bir dille İsrail’i suçlu bulurken, Mehmet Türker gemideki İHH’nın yöneticilerini suçlu buluyor, hem de onları ‘şovmen’ diye damgalayıp aşağılayarak! • Yine ünlü İsrail gazetesi Haaretz’de, Bradley Burston şunları yazıyordu: “Biz burada, yani İsrail’de, hâlâ şu dersi öğrenemedik: Biz artık İsrail’i savunmuyoruz. Biz şimdi Gazze ablukasını savunuyoruz. Bu abluka giderek İsrail’in Vietnam’ı olacaktır!” Bu Siyonist yazar, aklımızı başımıza toplayalım, yoksa bu gidişle başımıza büyük belalar açacağız, Amerika’nın Vietnam yenilgisi gibi büyük bir felaketle karşılaşacağız, diyor. Mehmet Türker ise, Gazze ablukasına hiç değinmeden, gemideki İHH yöneticilerinden hesap sorulmasını istiyor! Cezalandırın bunları, diyor! Acaba İHH yöneticilerini Mavi Marmara gemisinin güvertesinde idam etsek, Mehmet Türker’in öfkesi yatışır mı? • İsrail’in ünlü Siyonist yazarı Gideon Levy, İsrail’in saldırısını şöyle değerlendiriyordu: “İsrail yine çok ağır bir diplomatik bedel ödeyecek. İsrail propaganda makinesi yine çalıştı ve sadece beyni yıkanmış İsraillileri kandırdı! Ve bir kez daha, hiç kimse şu soruyu sormadı: Neden böyle yapıldı? Biz bundan ne kazandık? (…) Dünkü fiyasko önlenebilirdi ve önlenmeliydi de! Peki, şu anda elimizde ne var? Giderek tamamıyla yalnızlaşan bir ülke! Burası öyle bir yer ki, aydınlarını dışlar, barış gönüllülerini kurşunlar, Gazze’yi ablukaya alır ve şimdi de kendisini uluslar arası bir abluka altında bulur.” • Ünlü İsrailli yazar Gideon Levy, İsrail’in haklı olduğunu yayan propagandasına sadece beyni yıkanmış İsraillilerin inandığını yazarken, Mehmet Türker bakın ne diyor: “Gemi yol alırken İsrail devletine sürekli posta koyan, kışkırtıcılık yapan ve müdahale olacağını bile bile ablukayı delmeye çalışan Bülent adlı şovmen ve arkadaşları…” Gideon Levy, fiyasko olarak nitelediği İsrail saldırısı sonucunda çok ağır bedel ödeyeceğini, uluslararası ablukayla karşılaşacağını söylerken, pusulayı şaşırmış Mehmet Türker, Bülent Yıldırım’ı ablukayı delmeye çalıştığı için kışkırtıcılıkla suçluyor. Ve Mehmet Türker daha da ileri gidip, Bülent Yıldırım’a, sen nasıl olur da İsrail’ posta koyarsın, diyor! Peki, bu söylemiyle Mehmet Türker, açıkça Siyonist İsrail’in savunuculuğunu yapmış olmuyor mu? Mehmet Türker’in Siyonistlerle, okuyucularının bilmediği, bir ilişkisi, bir bağı mı var? Bu tutumuyla Mehmet Türker, Gazze’ye yardım girişimini “Otoriteye başkaldırı” olarak niteleyen Fethullah Gülen’le de aynı safta yer almış oluyor! Mehmet Türker’in utanç verici yazısından çıkan önemli bir sonucun da şu olduğu açıkça görülüyor: Mehmet Türker, Siyonizm nedir, bilmiyor! Mehmet Türker, Siyonist İsrail devletinin hangi kanlı aşamalardan, kıyımlardan, yağmalamalardan, soygunlardan, hırsızlıklardan geçerek kurulmuş olduğunu, bilmiyor! Mehmet Türker; King David Hotel Katliamını, Baldat Al-Şeyk Katliamını, Kisas Katliamını, Kazaza Katliamını, Yehida Katliamını, Semiramis Otel Katliamını, Naser Al-Din Katliamını, Tantura Katliamını, Beyt Daras Katliamını, Dahmaş Cami Katliamını, Davayma Katliamını, Houla Katliamını, Şarafat Katliamını, Kibya Katliamını, Kafr Kasım Katliamını, Han Yunus Katliamını, Gazze Kenti Katliamını, Al-Sammou Katliamını hiç duymamış, bilmiyor! Mehmet Türker; Lidda ve Ramala’da yapılmış olan etnik temizlikten hiç haberdar olmamış! Mehmet Türker; İmvas Köyü’nde, Yalu Köyü’nde, Beyt Nuba Köyü’nde Siyonistlerin yapmış olduğu katliamları hiç duymamış! Mehmet Türker; Siyonist teröristlerin İbrahim Camisi Katliamı’nı, Cabaliya Katliamını, Deyr Yasin Katliamını, Erez Kontrol Noktası Katliamını, bilmiyor! Mehmet Türker; duyulduğunda tüm dünyayı ayağa kaldıran, Siyonistlerin en kanlı katliamları olan, Sabra ve Şatila Katliamlarını da hiç duymamış! Mehmet Türker; Oyon Kara Katliamını, Mescid-i Aksa Camisi Katliamını, Kana Katliamını, Turkumya Katliamını, Cenin Katliamını da bilmiyor! Mehmet Türker; Batı medyasının “Lübnan Kasabı” adını verdiği, en vahşi terörist Ariel Şaron’un ‘Katliam Günlüğü’nü de okumamış! Peki, Mehmet Türker neyi biliyor? Ulusalcıların hoşuna gideceğini sandığı, ne olursa olsun, haklı ya da haksız, her koşulda ve her zaman AKP’ye saldırmayı çok büyük marifet sanıyor! 90 yılı aşkındır sürekli olarak Siyonist teröristler tarafından öldürülen, işkence edilen, vatanlarından sürülen, ırzlarına geçilen Filistinlilerden yana çıkmayı, AKP yararına bir eylem olarak görüyor! Şu yazdıklarına bir bakar mısınız: “Bu baskın, AKP iktidarının ekmeğine yağ sürdü!” Değil sürecek yağ, ekmek bile bulamayan, açlıktan ve ilaçsızlıktan kırılan Gazze halkına bir damlacık olsun yardım götürmeye çalışanların tümünü, 32 milletin vatandaşları da dâhil, AKP iktidarı yararına çalışmakla suçluyor! Peki, pusulayı böylesine şaşırmış olan Mehmet Türker’e okuyucuları gereken tepkiyi gösterecek midir? Yoksa onlar da, mademki AKP’ye saldırıyor, haklı da olsa, haksız da olsa, Siyonist İsrail’in savunuculuğunu da yapıyor olsa iyi yapıyor, deyip bu ahlâksızlığı onaylayacak mıdır? Mehmet Türker ve yandaşlarına, yazar Faik Bulut’un şu sözlerini duyursam, acaba bir ders olur mu: “Kim düzenlerse düzenlesin, Filistinlilere yardımın her çeşidini destekliyorum.”</p>
<p>Yılmaz Dikbaş</p>
<p> 5 Haziran 2010</p>
<p> <a href="mailto:dikbas@kalinka.com.tr">dikbas@kalinka.com.tr</a></p>
<p><a href="http://www.kalinka.com.tr">www.kalinka.com.tr</a></p>
<p>www.dikbas.tv</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/pusulayi-sasiranlar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AYDINLANMA ANITI/ Ertuğrul KAZANCI</title>
		<link>http://www.addisparta.org/aydinlanma-aniti-ertugrul-kazanci.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/aydinlanma-aniti-ertugrul-kazanci.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Jun 2010 10:40:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/aydinlanma-aniti-ertugrul-kazanci.html</guid>
		<description><![CDATA[“Cumhuriyet” gazetesi, Kemalist devrimin aydınlanma meşalesidir. Akıl ve bilimi rehber edinen; çağcıl, ilerici ve toplumcu felsefe Cumhuriyet’in var oluş nedenidir. Ulusal kimlikli ama evrensel derinlikli bir yayım politikası da gazetenin özgün ufuklu karakterini belirler. Böylesine kurumsal bir ağırlığın yer etmesinde, kuşkusuz düşünsel emeği geçenlerin çabaları önde gelmiştir. Bu çabanın üst noktasında ise İlhan Selçuk’un ayrıcalıklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Cumhuriyet” gazetesi, Kemalist devrimin aydınlanma meşalesidir. Akıl ve bilimi rehber edinen; çağcıl, ilerici ve toplumcu felsefe Cumhuriyet’in var oluş nedenidir. Ulusal kimlikli ama evrensel derinlikli bir yayım politikası da gazetenin özgün ufuklu karakterini belirler. Böylesine kurumsal bir ağırlığın yer etmesinde, kuşkusuz düşünsel emeği geçenlerin çabaları önde gelmiştir. Bu çabanın üst noktasında ise İlhan Selçuk’un ayrıcalıklı etkisi, kamuoyunca önemle saptanmıştır.<span id="more-2804"></span></p>
<p>        İlhan Selçuk’u uzun yıllar önce tanımıştım. Gazetede kimi kez yazılarımın yayımlanmasındaki teşvikleri bana büyük sevinç verirdi. Yerel yönetici sıfatıyla kendisini ve ağabeyi Turhan Selçuk’u İzmit’e sürekli çağırırdım. Etkinliklerimize renk ve coşku katarlardı. ADD Genel Başkanlığım sırasında da geniş düşünsel desteklerini gördüm. Sütununda çalışmalarımıza değinir, paha biçilmez Kemalist bir enerji yaratırdı. Ulus ve ülke sorunları üzerinde saatlerce düşünce alışverişinde bulunurduk. Son olarak 3 Mart 2005’de İstanbul’da İlhan Selçuk,Erdal İnönü ve ben birlikte konuşmacı olmuştuk. Ankara’ya da ara sıra gelir beni aratır, keyifli sohbetlerde bulunurduk.</p>
<p>               Cumhuriyet gazetesinde epeyi yazım yayımlandı. Kamuoyunun, saygın ve tutarlı bir düşünce kurumundan seslenmek bana kıvanç vermiştir. Babamın da aynı gazetede yıllar önce yayımlanmış makalelerine bakarken duyduğum mutluluğu tanımlayamam. Benim yazılarım, birikerek belli bir ölçüte ulaşmış olacak ki; “ Kemalist Devrim Yolunda” adlı kitabımın basımı gerçekleşti. Önsözü İlhan Selçuk kaleme aldı. Yapıtımı; “Atatürkçülüğün evrensel tutarlılığından kaynaklanan bir mantığın ürünü” şeklindeki değerlendirmesi, kendisinin “miyarıdır”. İlhan Selçuk; “ Sözüyle eylemiyle Atatürkçülüğün bir daha geri dönülmeyecek şekilde kökleşmesi yoluna baş koyan nitelemesiyle önsözde benden konu açması kuşkusuz yaşamsal bir onurumdur.</p>
<p>       İlhan Selçuk, düşünsel bir kişilik olarak yaşadı. Onun düşünsel kişiliği; dünyada akıl ve bilim penceresinden bakmakla değer kazanmıştır. Biliriz ki alacakaranlıklarda gerçekleştirilen gözaltılar,”Ziverbey Köşkü” işkenceleri İlhan Selçuk’un; Kemalist tavrını, mücadele ve azim yönünden arttırmıştır. O azimde; demokrasi, hukuk ve insan saygınlığı ne denli varsa, emperyalizmin her türlüsüne karşıtlık da o denli vardır.</p>
<p>       Saygıyla anacak ve yaşatacağız.</p>
<p>Ertuğrul KAZANCI/Eğitimci-Hukukçu</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/aydinlanma-aniti-ertugrul-kazanci.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Tansel ÇÖLAŞAN’ın Örgüt Adına Yaptığı Basın Açıklaması</title>
		<link>http://www.addisparta.org/ataturkcu-dusunce-dernegi-genel-baskani-tansel-colasan%e2%80%99in-orgut-adina-yaptigi-basin-aciklamasi.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/ataturkcu-dusunce-dernegi-genel-baskani-tansel-colasan%e2%80%99in-orgut-adina-yaptigi-basin-aciklamasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Jun 2010 10:29:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2800</guid>
		<description><![CDATA[            Atatürkçü Düşünce Derneği Atatürk Devriminin Demokratik Kitle Örgütüdür.
 Atatürkçü Düşünce bir çağdaşlaşma modelidir. Tam bağımsızlık ve ulus egemenliğine dayanır. Cumhuriyetimiz bu temeller üzerinde yükselmiştir.
Ulusal Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Lozan Antlaşması ile ve siyasi bağımsızlık, Devrimlerle de bir yandan ekonomik kültürel bağımsızlık öte yandan ulus egemenliğinin gereği olan çağdaş toplumun yaratılması amaçlanmış, demokratik hukuk devletine yol [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>            Atatürkçü Düşünce Derneği Atatürk Devriminin Demokratik Kitle Örgütüdür.</strong></p>
<p> Atatürkçü Düşünce bir çağdaşlaşma modelidir. Tam bağımsızlık ve ulus egemenliğine dayanır. Cumhuriyetimiz bu temeller üzerinde yükselmiştir.</p>
<p>Ulusal Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Lozan Antlaşması ile ve siyasi bağımsızlık, Devrimlerle de bir yandan ekonomik kültürel bağımsızlık öte yandan ulus egemenliğinin gereği olan çağdaş toplumun yaratılması amaçlanmış, demokratik hukuk devletine yol açmıştır. <strong>Atatürkçü Düşüncenin özünün tam bağımsız, çağdaş, demokratik, toplum düzenini kurmak olduğu asla unutulmamalıdır. <span id="more-2800"></span></strong></p>
<p>Ne varki sevgili Atatürk’ün aramızdan ayrılışından sonra Devrimin başından beri var olan, ancak güçlü devlet karşısında etkili olamayan <strong>Karşıdevrim,</strong> özellikle çok partili siyasi hayata geçilmesi ile birlikte harekete geçmiş, asıl görevi <strong>Devrimleri yaşatmak ve ileriye taşımak olan </strong>siyasi kadrolar oy kaygısı ile Devrimlerden verdikleri ödünlerle önce yandaş gördükleri siyasi partileri destekleyerek, sonra kendi partilerini kurup iktidara ortak olarak, 1980 sonrası ise Türkiye üzerinde uygulamaya konan <strong>ılımlı İslam </strong>projesi ile hızla yol almış<strong> </strong>bugün Türkiye’yi yönetmekte ve laik demokratik Cumhuriyeti amacı doğrultusunda dönüştürmek istemektedir.</p>
<p> <strong>Bugün:</strong></p>
<p><strong>            Atatürkçü Düşüncenin tam bağımsızlık ayağı çökertilmiştir. </strong>      </p>
<p> Devletimizin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bütünlüğü tartışılmaktadır.</p>
<p>Ekonomimizi IMF- ABD-AB belirlemektedir. Tarım ve sanayi çökmüş, varlıkları yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmiş, ülke açık pazar olmuş, kapitülasyonlar şekil değiştirmiştir.</p>
<p>Kültürel yozlaşma toplumu kuşatmıştır.</p>
<p><strong>Ulus egemenliğinin gereği olan çağdaş toplum projesi çökmüştür.</strong></p>
<p>Eğitim çağdaşlıktan uzaklaştırılmış, dinselleştirilmiştir. Laik eğitimin dayanağı olan EĞİTİM BİRLİĞİ YASASI fiilen uygulanmamaktadır.</p>
<p>Kız çocukları 87 yıl sonra hala okula gidememektedir. Türk kadını <strong>örtünme özgürlüğü</strong> isteyebilmektedir.</p>
<p> <strong>LAİK DEMOKRATİK CUMHURİYET TEHDİT ALTINDADIR.</strong></p>
<p> <strong>Kamu ve yerel yönetimler</strong> Devrim karşıtı kadroların egemenliğindedir.</p>
<p><strong>Yandaş sermaye</strong> özelleştirme ve ihalelerle güçlendirilmiştir.</p>
<p>Cumhuriyete sahip çıkan <strong>kişi, kurum ve medya</strong> susturulmuş, <strong>özel yetkili savcılık ve mahkemelerde yargısız infaz yapılmaktadır. </strong></p>
<p>Atatürkçü Düşünce Derneği de bu karabasandan payını almıştır.</p>
<p>Cumhuriyetin temelleri, kavramları <strong>taraf basın</strong> aracılığı ile tartışılır olmuştur.</p>
<p><strong>Son aşama</strong> yargının tamamen susturulmasıdır.</p>
<p>Anayasa değişikliğinin amacı budur. Değişiklik Anayasa Mahkemesinden, referandumdan geçerse yargı da çökecektir.</p>
<p>Yasamada çoğunluk olan iktidarın önündeki yargı engeli kalkacak, devlet gücü ( Yasama, Yürütme, Yargı) aynı elde toplanacaktır. Bunun adı<strong> faşizmdir.</strong></p>
<p><strong>Faşizmde</strong> kişi hak ve özgürlükleri yoktur. İktidarın sınırsız, keyfi yönetimi vardır. Çünkü hukuku tarafsız belirleyecek bağımsız yargı yoktur. Yargı siyasetin elindedir, emri altındadır. Adalet yoktur.</p>
<p> <strong>Bağımsız yargı sadece gerçek demokrasilerde vardır.</strong></p>
<p><strong>Demokrasiler sadece çağdaş toplumların yaşam biçimidir.</strong></p>
<p> <strong>Yargıyı siyasetin etkisinden kurtarmak, bağımsız kılmak demokrasilerde siyasi iktidarların görevidir. </strong>Çağdaş toplumlarda halkın oyunu alıp iktidara gelenler Yasamada çoğunluk ta olsalar yargıyı ele geçirmek gibi bir hedefi benimsemezler. Çünkü hem hukuka saygılıdırlar, hem de toplumun, oyu ile buna izin vermeyeceğini bilirler.</p>
<p>Çünkü çağdaş toplumda kişi <strong>oyu</strong>’nun bilincindedir. Sadaka karşılığında oy vermez. Kendi oyu ile kendi geleceğini belirleyebileceğini bilir.</p>
<p> <strong>Bugün yaşananlar bir sonuçtur.</strong></p>
<p>1950 li yıllardan beri ülkeyi yöneten siyasi kadroların Devrimleri anlamada, yorumlamada, uygulamadaki duyarsızlıklarının sonucudur.</p>
<p><strong>Gelinen noktada</strong> <strong>Cumhuriyetimizin laik, demokratik, çağdaş hukuk devleti nitelikleri dönüştürülmek üzeredir.</strong></p>
<p><strong>Atatürkçü Düşünce Derneği </strong>yaşatılan tüm sıkıntılara karşın, çelme takma ile yıkılmayacak bir yapıdır. Atatürkçülüğü doğru anlamış, doğru yorumlamış kadroların, gerçek aydınların örgütüdür.<strong> </strong></p>
<p><strong>Atatürkçü Düşüncenin</strong> devrimci, halkçı, ulusalcı, aydınlanmacı, eşitlikten yana sömürüye karşı bir düşünce olduğunu savunanların örgütüdür.</p>
<p>Bu hali ile çözüm üretecek çatıdır.</p>
<p> <strong>Bu nedenle; işçisi, köylüsü, esnafı, memuru ile tüm halkımıza, Sivil Toplum Kuruluşlarına ve Demokratik Kitle Örgütlerine sesleniyoruz.</strong></p>
<p><strong>Gelin gücümüzü birleştirelim, laik Cumhuriyetimizin dönüştürülmesine hep birlikte karşı çıkalım.</strong></p>
<p><strong>Önümüzde kısa ve orta vadede öncelikli iki konu var: referandum ve 2011 milletvekili seçimleri. </strong></p>
<h4>Hepinizi Atatürkçü Düşünce etrafında birleşmeye çağırıyoruz.      19.06.2010</h4>
<h4>              </h4>
<p>                                                                 Atatürkçü Düşünce Derneği </p>
<p>                                                                Genel Yönetim Kurulu Adına</p>
<p>                                                                      Tansel ÇÖLAŞAN</p>
<p>                                                                       Genel Başkan</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/ataturkcu-dusunce-dernegi-genel-baskani-tansel-colasan%e2%80%99in-orgut-adina-yaptigi-basin-aciklamasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Olmak ya da Olmamak/Tarihten ders almak</title>
		<link>http://www.addisparta.org/olmak-ya-da-olmamaktarihten-ders-almak.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/olmak-ya-da-olmamaktarihten-ders-almak.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 May 2010 20:00:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2797</guid>
		<description><![CDATA[BDP’nin 15 Mayıs günü Diyarbakır’da düzenlediği yürüyüşe katılan bazı Parti yetkilileri, üzerinde durmaya değer önemli mesajlar verdiler.
            Bitlis Milletvekili Nezir Karataş, “Diyoruz ki bu başlangıçtır. 90 yıldır süren inkâra, 30 yıldır süren inkara, katliama boyun eğmeyen, bedel ödeyen Kürt halkı, eğer bu politikayı, savaşı sürdürürseniz iddia ediyorum, Kürt halkı yaşamı cehenneme çevirecek. Kürt halkı Ortadoğu’da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BDP’nin 15 Mayıs günü Diyarbakır’da düzenlediği yürüyüşe katılan bazı Parti yetkilileri, üzerinde durmaya değer önemli mesajlar verdiler.</p>
<p>            Bitlis Milletvekili Nezir Karataş, “Diyoruz ki bu başlangıçtır. 90 yıldır süren inkâra, 30 yıldır süren inkara, katliama boyun eğmeyen, bedel ödeyen Kürt halkı, eğer bu politikayı, savaşı sürdürürseniz iddia ediyorum, Kürt halkı yaşamı cehenneme çevirecek. Kürt halkı Ortadoğu’da yaşamı kilitleyecek. Ama, artık Kürt halkının verdiği mücadele, kahramanca yıllardır bedelini veren gerillayla sınırlı kalmayacak. Kürt halkı milyonlarla kentleri, yolları, caddeleri yaşamı tıkayacak.”</p>
<p>            BDP’nin Diyarbakır il Başkanı ise şunları söylüyor:  “Kürtler eski Kürtler değil. Diz çöktürmeye çalıştığınız bu halkın önünde diz çökeceğiniz günler yakındır.”</p>
<p>            “Yaşamı cehenneme çevirmek”, ve “diz çöktürmek!” Bu ifadelerde kendisine gösteren mücadele anlayışı üzerinde durmak gerekiyor.<span id="more-2797"></span></p>
<p> <strong>KİTLE TABANI</strong></p>
<p>            Son bir yıl içinde yaşanan gelişmelerin ardından, BDP’lilerin (gerçekte PKK); neler yapabilmeye muktedir oldukları konusunda, gerçekliğin de dışına çıkan saptamalar yaptıkları anlaşılmaktadır.</p>
<p>            Nisan 2009’da yapılan yerel seçimlerde BDP 99 belediye kazandı. Güneydoğu Anadolu’da ise belediyelerin büyük çoğunluğunu aldı.</p>
<p>            Yüzde 5.6 olan oy oranı; 2004’ün yüzde 4.1’i, 2007’nin de 5.1’i göz önüne alındığı zaman; kat edilen mesafeyi gösteriyor.</p>
<p>            Aradan bir yıl geçmeden 2010 başında yapılan kamuoyu yoklamalarında ise BDP’nin oy oranı yüzde 6.5 dolaylarında görünüyor.</p>
<p>            Altı yıl içinde yüzde yetmiş civarında bir oy artışı söz konusudur.</p>
<p> <strong>GÜCÜN NİTELİĞİ</strong></p>
<p>            BDP, kitle tabanındaki bu gelişmenin niteliğini, çeşitli vesilelerle kitleyi sokağa dökerek ve kalkışma provalarını “başarıyla” gerçekleştirerek, deyim yerindeyse sınadı.</p>
<p>            Aralık 2009’da Abdullah Öcalan’ın durumu gerekçe gösterilerek gerçekleştirilen kalkışmalar, Ahmet Türk’ün Samsun’da uğradığı saldırının ardından yapılan protesto gösterileri, bir anlamda nelerin yapılabileceği konusunda ipuçları verdi.</p>
<p>            Baykal’ın Van’da uğradığı saldırıya sesini çıkarmayan AKP yetkililerinin, Ahmet Türk’ün uğradığı saldırı üzerine geçmiş olsun kuyruğuna girmeleri, bir yanıyla AKP’nin aczini, ama diğer yandan BDP’nin elindeki kitlesel gücün ciddiyetini gösteriyor.</p>
<p>            Bu tablo, BDP’nin veya PKK’nın çalışmaları sonucunda mı gerçekleşti? En büyük yanılgı bunun böyle olduğunu düşünmektir.</p>
<p> <strong>GERÇEK NEDENLER</strong></p>
<p>            PKK’nın, 2000 yılında etkisiz hale getirilmesinin ve Abdullah Öcalan’ın deyimiyle “Türk Ordusu karşısında yenilgiye uğramalarının” ardından, bugün elde etmiş oldukları güç ve kazandıkları inisiyatif, birinci olarak Amerika’nın işgalci bir kuvvet olarak Irak’a yerleşmesi ve PKK’yı koruma altına almasının sonucudur.</p>
<p>            İkinci olarak son bir yıl içinde gözle görülür hale gelen büyüme ve etkinlik ise <strong>AKP’nin açılım politikaların ürünüdür.</strong></p>
<p>            BDP’lilerin bu gerçeği hatırlamalarında yarar vardır. Son altı yıl içinde gösterdikleri gelişmenin esas nedenleri ortadan kalktıktan sonra, 2000 yılındaki durumlarının gerisine kaçınılmaz olarak düşeceklerini unutmamaları gerekir.</p>
<p> <strong>EMERYALİZME GÜVENMENİN SONU</strong></p>
<p>            Bu noktada “Ortadoğu’da hayatı durdururuz”, “Önümüzde diz çökecekler” gibisinden yüksek perdeden konuşanlara, bir tarihi uyarı yapmakta yarar görüyoruz:</p>
<p>            Ermenistan’ın 1918-1920 yılarında görev yapan ilk Başbakanı Ohannes Kaçaznuni, 1923 yılında, Partisi’nin Bükreş’te toplanan Kongresinde tarihi bir özeleştiri yapar.</p>
<p>            Kaçaznuni, daha sonra “Taşnak Partisi’nin yapacak bir şeyi yok” adıyla kitaplaştırılan bu özeleştirisinde özetle şöyle der:</p>
<p>            “Çarlık Rusyası’nın ve İngiltere’nin dolduruşuna geldik. Denizden Denize Büyük Ermenistan hülyalarına kapıldık. Kafamız dumanlanmıştı. Gerçekleri görmekten uzaklaşmıştık. Ermeni halkının yaşadığı felaketin sorumlusu biziz.”</p>
<p>            Bu özeleştiri, tarih önünde kişisel olarak Kaçaznuni’yi hiç şüphe yok ki olumlu bir yere oturtmuştur ama Ermeniler ile Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı acıları ortadan kaldırmaz.</p>
<p>            Tarih ders almak içindir.</p>
<p>            Emperyalizmin kendi çıkarları için yarattığı ortamın sunduğu olanaklardan yararlanarak, dar milliyetçi hedeflerine ulaşabileceklerini umanlar tarihten ders almalıdırlar.</p>
<p>            Üstelik 1914’lerde Ermeniler; Rus ve İngiliz emperyalistleri ile kolkola “Denizden denize Büyük Ermenistan” hayali ile ayağa kalktıklarında işbirliği yaptıkları kuvvetler, Dünyanın, daha yenilgi yüzü görmemiş en büyük kuvvetleri idi.</p>
<p>            Oysa bugün, en üst perdeden tehditler savurarak, dolu dizgin bir etnik boğazlaşmaya giden yolun taşlarını döşeyenlerin güvendikleri dağlara, daha bugünden kar yağmış durumda.</p>
<p>            ABD, Irak, Afganistan’da askeri yenilgi yaşıyor. Osetya, Ukrayna ve Kırgızistan’da ise elindeki mevziler kaybetti.</p>
<p>            ABD ve AB çaresi olmayan bir ekonomik krizin pençesindeler.</p>
<p>            Emperyalistlere güvenerek dün bir yere varmak mümkün olmadı. Bugün ise sözkonusu bile olamaz.</p>
<p>            Ama emperyalist planlarda yer alarak bir yerlere varabileceklerini düşünenlerin, en başta kendi halklarına zarar verecekleri açıktır.   </p>
<p> Mehmet Bedri Gültekin</p>
<p>                                                                                                          <a href="http://tr.mc532.mail.yahoo.com/mc/compose?to=mbgultekin@ip.org.tr" target="_blank">mbgultekin@ip.org.tr</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/olmak-ya-da-olmamaktarihten-ders-almak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ASKERİ VESAYET</title>
		<link>http://www.addisparta.org/askeri-vesayet.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/askeri-vesayet.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 May 2010 19:03:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2794</guid>
		<description><![CDATA[ Türk ordusuna içten saldırıların odağı haline gelen, Pentagon-CIA güdümlü Taraf gazetesinin köşe yazarları, işbirlikçi medyanın sözde demokrat yazarlarıyla söz birliği ettiler. Türkiye’de devletin ve halkın ‘askeri vesayet’ altında olduğu iddiasını sürekli işlemeye başladılar.
Peki, vesayet nedir?  Bir kişi, bir kurum ya da bir devletin; başka bir kişi, kurum ya da devletin himayesi, yani koruması altına girmesine, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong>Türk ordusuna içten saldırıların odağı haline gelen, Pentagon-CIA güdümlü Taraf gazetesinin köşe yazarları, işbirlikçi medyanın sözde demokrat yazarlarıyla söz birliği ettiler. Türkiye’de devletin ve halkın ‘askeri vesayet’ altında olduğu iddiasını sürekli işlemeye başladılar.</p>
<p><strong>Peki, vesayet nedir?  </strong>Bir kişi, bir kurum ya da bir devletin; başka bir kişi, kurum ya da devletin himayesi, yani koruması altına girmesine, vesayet deniliyor.</p>
<p>Kimsesiz bir çocuğa, fiziksel ve zihinsel yetilerini yitirmiş bir yaşlıya, mahkemeler bir ‘vasi’ yani koruyucu tayin ederler, artık o kişiler vesayet altındadır.</p>
<p>Güçsüz bir devlet de çok güçlü bir devletin vesayetini, yani koruması altına girmeyi kabul ederse, buna da <strong>‘manda’</strong> denilmektedir.<span id="more-2794"></span></p>
<p>Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında İstanbul medyası ve İstanbullu aydınlar, ya Amerikan Mandası ya da İngiliz Mandası yanlısıydılar.</p>
<p><strong>Onurlu ve şerefli yaşamayı temel ilke edinmiş Türkler, büyük devrimci Mustafa Kemal’in önderliğinde 4–10 Eylül 1919 tarihinde Sivas’ta yapılan kongrede, her tür mandayı reddettiler.</strong></p>
<p>Bugün yine Türkiye’de yaşanan savaşımda, ABD-AB mandacıları ile onurlu ve şerefli yaşamayı temel ilke edinmiş Kemalistler karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır.</p>
<p> Bugün medyada, devletin ve halkın Türk ordusunun vesayeti altında olduğunu iddia edenler, temelde ‘vesayet’ kavramına mı karşı çıkmaktadırlar, yoksa bütün amaçları aldıkları buyruklar gereği, bu gerekçeyle Türk ordusuna saldırmak mıdır?</p>
<p>Şimdi size, demokratik bir ülkede ordunun vesayeti nasıl olabiliyor, onu anlatacağım.</p>
<p> <strong>İsrail’de Ordunun Vesayeti</strong></p>
<p><strong> </strong>14 Aralık 2009 Pazartesi günü, İngiliz radyosu BBC’nin ‘Londra Kahvaltı Şov’ adlı programına konuk olan The Guardian gazetesinin editörü Michael White şunları söyledi:<a href="http://www.addisparta.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/pasteword.htm?ver=327-1235100-vvq6.2.14line3#_ftn1">[1]</a></p>
<p><strong> </strong><strong>“İsrail Silahlı Kuvvetleri, siyasi görüş ve davranışlarını beğenmediği kişileri yargısız infaz eder. Bu tür eylemler büyük boyuttadır!”</strong></p>
<p><strong> </strong>Bu çarpıcı haber dinleyicileri çok sarstı.</p>
<p>Programı dinleyen İngiliz vatandaşlar sarsılmış ve çok şaşırmıştı, çünkü parlamenter demokrasinin bulunduğu bir ülkede nasıl oluyor da silahlı kuvvetler yargısız infaz yapabiliyordu, işte bunu anlayamıyorlardı.</p>
<p> <strong>İsrail Devleti Demokratik mi?</strong></p>
<p>İsrail ile ilgili bilinen bilgileri kısaca sıralayalım.</p>
<ul>
<li>Nüfusu 7,5 milyon. Bunun 6 milyonu Yahudi, 1,5 milyonu Müslüman Arap.</li>
<li>Kişi Başına Yıllık Ulusal gelir: $29.671</li>
<li>Yönetim Biçimi: Parlamenter Demokrasi</li>
<li>Knesset adı verilen İsrail millet meclisine her dört yılda bir yapılan genel seçimlerle, 120 milletvekili seçiliyor.</li>
<li>2009 yılında yapılan seçimlere 38 siyasi parti katıldı, bunlardan 17’si meclise milletvekili sokabildi. Seçim barajı olan %2’yi geçemeyen 21 siyasi parti meclis dışında kaldı.</li>
<li>İsrail, Birleşmiş Milletler üyesidir.</li>
<li>İsrail’de yargı sistemi üç kademeli mahkemelerden oluşmaktadır: İdari Mahkemeler, Sulh ve Ceza Mahkemeleri ve Yüksek Mahkeme.</li>
</ul>
<p> Buraya kadar anlatılanlardan çıkan sonuç şudur.</p>
<p>İsrail, Avrupa devletleri gibi, tüm kurum ve kuruluşlarıyla, <strong>‘parlamenter demokrasi’ </strong>ile yönetilmektedir.</p>
<p>Peki, nasıl oluyor da parlamenter demokrasinin bulunduğu bir ülkede, silahlı kuvvetler hoşlanmadıkları kişileri yargılamadan sapır sapır öldürüyor?</p>
<p><strong>İsrail Silahlı Kuvvetleri</strong></p>
<p>Kara, Hava ve Deniz Kuvvetlerinden oluşan İsrail silahlı kuvvetlerine, İsrailliler ‘İsrail Savunma Kuvvetleri’ diyorlar.</p>
<p>İsrail’de kadın erkek herkes 18 yaşına vardığında askere alınıyor. Erkekler 3 yıl, kadınlar 2 yıl askerlik yapıyor.</p>
<p>Nüfusun %20’sini oluşturan Müslüman Araplar askere alınmıyor.</p>
<p>İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin her an savaşa hazır 176.500 askeri ve 445.000 rezervi bulunmaktadır.</p>
<p>ABD, İsrail ordusuna her yıl ortalama $3 milyar askeri yardım yapmaktadır.</p>
<p>İsrail ordusunun cephaneliğinde en az 400 atom bombası, yani nükleer silah bulunmaktadır.<a href="http://www.addisparta.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/pasteword.htm?ver=327-1235100-vvq6.2.14line3#_ftn2">[2]</a></p>
<p> Buraya kadar yazdıklarımın çoğu bilinmektedir.</p>
<p>Şimdi sıra geldi, az bilinenlere, hiç bilinmeyenlere, ya da bilinip de konuşulmayan, yazılmayanlara!</p>
<p> <strong>İsrail Ordusunun Devlet Yönetimindeki Gücü</strong></p>
<p>İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin görev ve yetkileri yasada şöyle tanımlanmıştır:</p>
<p>“İsrail devletinin varlığını, toprak bütünlüğünü ve egemenliğini savunmak, İsrail halkını korumak ve günlük hayatı tehdit edecek her tür terörizmi ortadan kaldırmaktır.”</p>
<p> <strong>İsrail’de yeni bir genelkurmay başkanı atanması olayı, yeni bir devlet başkanı seçiminden çok daha önemlidir</strong>. Sadece başbakan, genelkurmay başkanından daha önemlidir. <strong>Çünkü ordu, yaşamın her alanında çok büyük etki gücüne sahiptir. </strong></p>
<p>Fransız Devrimi’nin babalarından Mirabeau, şu özgün söylemde bulunmuştur:</p>
<p>“Prusya, ordusu olan bir devlet değil, tam tersi, devleti olan bir ordudur.”</p>
<p>İşte, devlette en yüce gücün ordu olduğunu vurgulayan bu deyimi, dünyaca ünlü <strong>İsrailli Yahudi tarihçi İlan Pappe</strong>, İsrail devleti için şöyle kullanmıştır:</p>
<p><strong>“İsrail, ordusu olan bir devlet değil, tam tersi, devleti olan bir ordudur!”</strong></p>
<p>İsrail devletinin, ordunun vesayeti altında olduğunu bundan daha açık ve çarpıcı olarak ifade eden bir tanım olabilir mi?</p>
<p> Kuramsal olarak İsrail ordusu, siyasi iradenin emrindedir. Çünkü rejimin adı, demokrasidir. Kararları, seçilmişlerden oluşan hükümet verir. Ordu hükümetin emirlerini uygular. Daha doğrusu, böyle olması beklenir.</p>
<p>Ancak gerçekler hiçte öyle değildir.</p>
<p>İsrail’in siyaset ve ekonomideki bürokrasisi, emekli generallerle doludur.</p>
<p>İsrail tarihinin on iki genelkurmay başkanından ikisi, sonradan başbakan olmuştur. Başbakan olan emekli generaller, hükümetlerine emekli generalleri bakan olarak almışlardır.</p>
<p>Üniformasını çıkardıktan sonra generallerin orduyla bir ilişkileri kalmaz, diye mi düşünüyorsunuz? Bu boş bir hayaldir.</p>
<p>Bir general, her zaman generaldir ve generaller çok sıkı bağlarla bir birlerine bağlı olup, devlet sorunlarına hep aynı açıdan bakarlar.</p>
<p>Şimdi sıkı durun.</p>
<p> <strong>Demokratik dünyada, hükümetin tüm kabine toplantılarına genelkurmay başkanının katıldığı tek ülke, İsrail’dir.</strong></p>
<p>Bir an olsun düşünün.</p>
<p>İsrail gibi demokratik bir ülke olan Türkiye’de, AKP hükümetinin her bakanlar kurulu toplantısına Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ da katılıyor!</p>
<p>Böyle bir durumda her halde ABD uşağı ve AB mandacısı yazarçizer takımının çatlamadık yerleri kalmazdı!</p>
<p>Neyse, biz yine İsrail’e dönelim.</p>
<p>İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin Genelkurmay Başkanı, seçilmişlerden oluşan İsrail hükümetinin her kabine toplantısına katılıyor.</p>
<p>Bu kadarla da kalmıyor!</p>
<p>Genelkurmay Başkanı, her kabine toplantısına katılırken, sık sık da yanında ordunun istihbarat servisinin (AMAN) başkanını da götürüyor!</p>
<p>Günümüzün İsrail Genelkurmay Başkanı olan Gabi Aşkenazi, kabine toplantılarında profesyonel görüşlerini dile getirip, nelerin yapılması nelerin yapılmamasını söylediğinde, hükümetin bakanlarından hiçbiri karşı çıkmaya cesaret edememektedir. Geçmişte, sadece Ariel Şaron’un arada bir sesini çıkardığı duyulmuştur.</p>
<p> İsrail ordusunun istihbarat servisi AMAN’ın başkanı da önemli bir konuma sahiptir.</p>
<p>AMAN’ın başkanı, ‘ulusun durumu değerlendirmesinde’ tek resmi yetkilidir.</p>
<p><strong>İsrail hükümetinin hiçbir bakanı ve hiçbir milletvekili, AMAN’ın yaptığı değerlendirmelerden kuşku duyduğunu söyleyemez.</strong></p>
<p><strong> </strong>İsrail ordusunun generalleri, <strong>medyanın tümünü tam bir denetim altında tutarlar.</strong></p>
<p>Medyada, ordu ile ilgili haber yazanların ve askeri konularda yorum yapanların hemen hepsi, <strong>ordunun sadık hizmetçileridir. </strong>Genelkurmay Başkanı’nın ve üst düzey generallerin görüşlerini, sanki kendi görüşleriymiş gibi yazarlar.</p>
<p>Araplarla ilgili medyada haber yazan muhabirlerin hemen hepsi, AMAN’ın ya hâlihazır ya da eski ajanlarıdır. Bu kişiler de AMAN’ın görüş ve yorumlarını sanki kendilerininki gibi yazarlar.</p>
<p>Eğer İsrail hükümetinin bir bakanı, Genelkurmay Başkanı’nın isteklerini reddeder, ya da AMAN’ın değerlendirmesini hiçe sayarsa, tüm medya o bakanın başına bir megatonluk bomba gibi düşer!</p>
<p> İsrail’in tüm TV ve radyo kanallarında yer alan söyleşi ve panel programlarına, emekli ve muvazzaf generaller katılır ve hemen hemen her konuda görüşlerini anlatırlar.</p>
<p> İsrail ordusu, dünyanın en büyük ordularından biridir.</p>
<p>İsrail ordusu, ulusal kaynakların çok büyük bir bölümünü tüketir.</p>
<p>İsrail ordusuna 2009 yılı bütçesinden, $13,3 milyar verilmiştir.</p>
<p>İsrail ordusunun ulusal kaynaklardan aldığı pay, kişi başına bazında karşılaştırma yapıldığında, ABD ordusunun aldığı paydan 15 kat fazladır!</p>
<p> <strong>İsrail ordusu, büyük bir ekonomi imparatorluğudur.</strong></p>
<p>Ekonominin genelinde ordu, çok güçlü bir etkiye sahiptir.</p>
<p>Büyük İsrail şirketlerinin çoğu, emekli generallerin yönetimindedir.</p>
<p>İsrail’in savunma bütçesinin büyük bir bölümü, subayların maaşlarına ve emekli ödemelerine harcanır.</p>
<p>İsrail ordusunun generalleri, genel olarak, ‘tam maaş’ ile emekli olurlar. 43 yaşında emekli olan subaylar, emekli olurken yüklü bir ödenek alırlar.</p>
<p>Bir İsrail generalinin maaşı, milletvekili maaşından fazladır.</p>
<p>Eğer bir maliye bakanı, savunma bütçesini kısmaya kalkışırsa, başına gelmedik kalmaz! Hemen, hain ve devlet yıkıcısı olarak damgalanır ve devlet güvenliğinin temeline dinamit koymakla suçlanır.</p>
<p> Parlamenter demokrasi ile yönetilen İsrail’de ordunun, askeri gücü yanında, nasıl büyük bir siyasi güce de sahip olduğunu gördünüz.</p>
<p>Peki, İsrail’e bakıp, Türkiye’de de bir ‘askeri vesayet’ten söz edebilir misiniz?</p>
<p> Askeri vesayet deyimini ağızlarında sakız gibi çiğneyen, başta ‘Pavyon’ Taraf gazetesinin CIA-Pentagon güdümlü tezgâhtarları olmak üzere, tüm ABD uşağı ve AB mandacısı medya döküntülerine soruyorum:</p>
<p> Parlamenter demokrasi ile yönetilen İsrail’de askerlerin, demokratik dünyada bir benzeri görülmemiş boyutta siyasi bir güce sahip olduklarından haberiniz yok mu?</p>
<p>Eğer ilke olarak ‘askeri vesayete’ karşıysanız, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne havlamaktan vazgeçiniz!</p>
<p>Yanlış yere havlıyorsunuz!</p>
<p>Şansınız yaver gider de nefesinizi kesmezlerse, Siyonist İsrail ordusuna havlayınız!</p>
<p> <strong>Yılmaz Dikbaş</strong></p>
<p><strong>20 Mart 2010 </strong></p>
<p><strong><a href="mailto:dikbas@kalinka.com.tr">dikbas@kalinka.com.tr</a></strong></p>
<p><strong><a href="http://www.dikbas.tv/">www.dikbas.tv</a> </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.kalinka.com.tr/">www.kalinka.com.tr</a> </strong></p>
<hr size="1" /><a href="http://www.addisparta.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/pasteword.htm?ver=327-1235100-vvq6.2.14line3#_ftnref1">[1]</a> Joanne Good &amp; Paul Ross, The Breakfast Show, BBC Radio, 14.12.2009</p>
<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/pasteword.htm?ver=327-1235100-vvq6.2.14line3#_ftnref2">[2]</a> Yılmaz Dikbaş, “İsrail’in Nükleer Silah Cephaneliği”, Asya şafak Yayınları, İstanbul, Nisan 2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/askeri-vesayet.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Su uyur düşman uyumaz/Nuray Günay</title>
		<link>http://www.addisparta.org/su-uyur-dusman-uyumaznuray-gunay.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/su-uyur-dusman-uyumaznuray-gunay.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 May 2010 20:53:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2788</guid>
		<description><![CDATA[Su, Dünya üzerindeki tüm canlıların yaşamının devamı için doğada olması en önemli maddelerden biridir. İnsan vücudunun %70’i sudur. Dünyanın da üçte ikisi suyla kaplıdır. Bu suyun %97.4’ü okyanuslarda ve denizlerde bulunmaktadır. Yüksek oranda tuz konsantrasyonu içermesi nedeniyle bu tip suların kullanılabildiği alanlar çok sınırlıdır.
Tatlı su kaynakları dünya su kaynaklarının %2.6’sını oluşturmaktadır. Bu miktarın da %99’undan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/su.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2789" title="su" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/su-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Su, Dünya üzerindeki tüm canlıların yaşamının devamı için doğada olması en önemli maddelerden biridir. İnsan vücudunun %70’i sudur. Dünyanın da üçte ikisi suyla kaplıdır. Bu suyun %97.4’ü okyanuslarda ve denizlerde bulunmaktadır. Yüksek oranda tuz konsantrasyonu içermesi nedeniyle bu tip suların kullanılabildiği alanlar çok sınırlıdır.</p>
<p>Tatlı su kaynakları dünya su kaynaklarının %2.6’sını oluşturmaktadır. Bu miktarın da %99’undan fazlası kutuplarda buzullar halinde ya da yer altında bulunduğundan kullanıma uygun tatlı su kaynakları çok sınırlıdır. Dünyada bir yılda kullanılan tatlı suların toplamı 3.8 milyar litredir. Bu suların yaklaşık %70’i tarımsal, %20’si endüstriyel, %1’i evsel olarak kullanılmaktadır. Gıda ve içecek sanayilerinin payı %18 kadardır. Tatlı suyun en bol olduğu kıta olan Asya’yı, Güney Amerika, Afrika, Kuzey Amerika, Avrupa ve Avustralya izler. Kişi başına su tüketimi ise tam tersi bir sıra izler. Bir ABD vatandaşı 500 lt, İngiliz 200 lt su tüketir. Emperyalist ülkelerdeki bu insafsızca su tüketimi bağımlı ülkelerde kişi başına günde 10 lt’nin altına düşer.<span id="more-2788"></span></p>
<p>Bir araştırmaya göre 2050 yılında Dünya nüfusunun %60’ı yeterli su kaynaklarına sahip olmadan yaşamak zorunda kalacaktır. Su büyük bir hızla dünyanın en önemli ve stratejik kaynaklarından biri olmakta, tüm dünyada su kaynaklarının kontrolü ve yönetimi, siyasi ve ekonomik rekabetin, uluslararası anlaşmazlıkların başlıca nedenlerinden birisi haline gelmektedir. Su, petrolün statüsü gibi devletler tarafından gerektiğinde silah kullanılarak korunacak ulusal bir çıkar olarak görülecektir. Dünyada 214 uluslararası nehir, göl havzası vardır. Bunlardan bazılarının ortak kullanımı zorunluluğu nedeniyle ülkeler arasında çok ciddi problemler yaşanmaktadır. Bu bölgelerin başında Ortadoğu gelmektedir. Bu bölge su bakımından oldukça fakirdir. Su nedenli çatışmaların çıkabileceği bölgeler şunlardır:</p>
<p><strong>*</strong> Etiyopya-Mısır</p>
<p><strong>*</strong> İsrail-Ürdün-Filistin</p>
<p><strong>*</strong> Türkiye-Suriye</p>
<p><strong>*</strong> Bostwana-Nabiya-Agola</p>
<p><strong>*</strong> Çin-Hindistan</p>
<p><strong>*</strong> Bangladeş-Hindistan</p>
<p>Su, yakın zamana kadar insanlığın kullanımına sunulmuş doğal bir kaynak olarak kabul edilmekteydi. Ancak sanayinin gelişimi, doğal su kaynaklarının hızla kirletilmesi, plansız yerleşme, ormanların yok edilmesi vb. nedenlerle tatlı su kaynakları hızla yok olmaktadır. Azami kâr için doğal kaynakların sorumsuzca tüketilmesi esası üzerine kurulu kapitalizm bu sonucu hazırlamış, doğal bir kaynak olarak kabul edilen su, şimdi bir mal olarak ekonomideki yerini almıştır. Ülkemize baktığımızda diğer Ortadoğu ülkelerine kıyasla daha fazla su kaynağına sahip olduğumuzu görüyoruz. Ancak bunlar verimli kullanılamamaktadır. Önümüzdeki yıllarda su sıkıntısı yaşayabiliriz. Bu gerçeğe rağmen ülkemizin dereleri, nehirleri, gölleri ve yer altı sularına göz dikenler, ülkemizde düzenledikleri Su Forumu’ndan sonra hedeflerine ulaşmak için derelerin su kullanım hakkı sözleşmesi ile birlikte özel sektöre devrini tüm Türkiye’nin gündemine getirmişler, mevcut iktidar tarafından bu isteklerin yerine getirilmesi hazırlıklarına hemen başlanmıştır. Hidroelektrik santrallerinin yapımı ülkemizin enerjide dışa bağımlılık ilişkilerinin bir çözümü olarak sunulmaktadır. 1700’ün üzerindeki HES (Hidro Elektrik Santral) projesinin büyük kısmının yapımına başlanmıştır. HES için ne havza planları yapılmış ne de Bilimsel Çevre Etki Değerlendirme raporları oluşturulmuştur. Doğu Karadeniz’den Muğla’ya, Tunceli’den Antalya’ya kadar ülkemizin dört bir yanında doğa ve insan ilişkisi geri dönüşemez bir biçimde yok edilmiş, buraları şantiye alanlarına dönüştürülmüş, sermayenin insafsızlığına terk edilmiştir. Tüm Türkiye’de suyun ticarileşmesi dolayısıyla yaşam hakkımıza karşı yapılmış inanılmaz bir saldırı başlatılmıştır. Dereler kaynaklarından alınarak borular içerisinden geçirilmekte, su doğanın yaşamından bölge halkından koparılmaktadır. HES yapmak için sıraya giren sermaye sahipleri enerji üretimi maskesi altında asıl baraj gövdesinde toplanan suya sahip çıkmakla ilgilidirler. İktidar, ulusal servet kaynaklarının üstüne barajlar konması (HES projeleri), ulusötesi emperyal kuruluşlara eşsiz güzellikteki doğamızı mahveden maden arama, çıkarma haklarının verilmesi ile meşguldür. Çiftçi tarlasından geçen dereden toprağını, çoban sürüsünü aynı dereden sulayamaz hale getirilmiştir. Köylümüze, çiftçimize anasını alıp gitmek düşmüştür. Suyun ticarileşmesine karşı çıkan birçok doğa ve çevre dostu dernek, vakıf halkı bilinçlendirmek, projelere son verilmesini sağlayabilmek adına etkin mücadeleler vermektedirler. Birbiri ardına açılan mahkemelerde verilen kararlar HES projelerine durun demektedirler. &#8211; İkizdere Derneği, 2008 yılında “Turizm Vadisi” ilan edilen Rize’nin İkizdere Vadisi üzerinde 21 adet HES projesi için çalışma yürütülmekte olduğunu, vadiyi yok edecek bu projelerin durdurulması gerektiğini açıklamıştır.</p>
<p>- KAÇED Başkanı Yeğen, bölgede planlanan HES projelerinin ekolojik, ekonomik ve sosyal pek çok soruna sebebiyet vereceğini söyledi.</p>
<p>- Özer, Rize’de 62 HES projesi geliştirildiğini, bölgede telafisi imkansız zararlar meydana geleceğini savundu.</p>
<p>- Dünyanın en önemli kanyonlarının ardarda sıralandığı Küre Dağları’na 6 santral yapılacak olması bölge halkını ayaklandırdı.</p>
<p>- Ekonomi bahane edilerek altın madenciliğine kurban edilmeye çalışılan eşsiz “Kozak Yaylası”nın maruz kaldığı bu durum düpedüz işgaldir.</p>
<p>- Senoz Derneği yönetim kurulu üyesi Av. Münir Yazıcı, Senoz Vadisi’nin doğal, kültürel, tarihi ve sosyal özelliklerine dikkat çekerek vadide yapımı devam eden HES’lere karşı 5 ayrı dava açıldığını ve hepsini kazandıklarını kaydetti.</p>
<p>- Antalya’da, hali hazırda 59 HES projesi varlığını koruyor. Kumluca Alakır Çayı’nda planlanan 3 HES inşaatının yapımı köylülerin mücadelesi sonucu durduruldu.</p>
<p>- Doğader’in de üyesi bulunduğu Bursa Su Platformu, Dünya Su Günü etkinlikleri çerçevesinde 20 Mart 2010 günü düzenlenen etkinlikte su kaynaklarının, dere, akarsu ve göllerin özelleştirilmesine karşı çıktı.</p>
<p>- Erzurum’un Karadeniz’e yakın kesimlerinde akan dereler üzerine yapılacak 100 HES için DSİ, Tortum’da düzenlenen toplantıda, AKP milletvekili Muzaffer Gülyurt, vatandaşların projeler nedeniyle akarsulardaki kırmızı benekli alabalıklarla birlikte tüm canlıların yok olacağı söylemleri ve TEMA İl Temsilcisi Işıl Bedirhanoğlu’nun projelere itirazı üzerine <em>“HES’lerle ilgili olarak buraya gelenlere yardımcı olunuz, yoksa canınız yanar.”</em> dedi.</p>
<p>Ülke genelinde 1700’ü bulan HES projelerine karşı verilen mücadelede her geçen gün ulusal kaynaklarımızın korunması lehinde yeni bir yargı kararı daha veriliyor ve projelere dur deniyor.</p>
<p>Ulusal kaynakların emperyal kuruluşlara peşkeş çekilmesi işbirlikçi, faşist yönetimlerin egemen olduğu ülkelerde hunharca sürdürülmüştür, sürdürülmektedir. Ulusal Parti olarak ülkemize, insanımıza, kaynaklarımıza ve geleceğimize yapılan saldırıları durdurmanın tek yolu kapitalizmi yenmek, Atamız’ın Kurtuluş Savaşı’nda başardığı gibi, onları geldiklere yere göndermek ilk hedefimizdir.</p>
<p>“<em>Sessiz, durgun, başı eğik kalmayınız. Uyanınız! Milli bağımsızlığımızı çiğniyorlar. Haklarınızı savunmak için birleşiniz. Düşmanın karşısına dikiliniz. Sesinizi duyurunuz, bütün dünyaya; ‘ben Türk’üm, bağımsızlık bana atalarımından miras kaldı, onu sana vermem’ diye haykırınız.” </em></p>
<p><strong><em>Gazi Mustafa Kemal</em></strong><em>, Mayıs 1919, Havza</em></p>
<p><em>“Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” </em></p>
<p><strong><em>Gazi Mustafa Kemal</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/su-uyur-dusman-uyumaznuray-gunay.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ADD 11. Olağan Genel Kurul Gündemi</title>
		<link>http://www.addisparta.org/add-11-olagan-genel-kurul-gundemi.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/add-11-olagan-genel-kurul-gundemi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 May 2010 19:55:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2785</guid>
		<description><![CDATA[ADD İL/ İLÇE/ BELDE ŞUBE BAŞKANLIKLARINA
Atatürkçü Düşünce Derneği 11. Olağan Genel Kurulu; 5-6 Haziran 2010 tarihlerinde saat 10.00’da Batıkent Ahmet Taner Kışlalı Kültür Merkezinde, çoğunluk sağlanamaması durumunda ikinci toplantı 12-13 Haziran 2010 tarihlerinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Farabi Salonunda  saat 10.00’da aşağıdaki gündemle  çoğunluk aranmaksızın yapılacaktır.
12 Haziran 2010 Cumartesi günü tüm katılımcılar; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ADD İL/ İLÇE/ BELDE ŞUBE BAŞKANLIKLARINA</p>
<p>Atatürkçü Düşünce Derneği 11. Olağan Genel Kurulu; 5-6 Haziran 2010 tarihlerinde saat 10.00’da Batıkent Ahmet Taner Kışlalı Kültür Merkezinde, çoğunluk sağlanamaması durumunda ikinci toplantı <strong>12-13 Haziran 2010 tarihlerinde </strong>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Farabi Salonunda  saat 10.00’da aşağıdaki gündemle  çoğunluk aranmaksızın yapılacaktır.</p>
<p>12 Haziran 2010 Cumartesi günü tüm katılımcılar; saat 08:45’de Anıtkabir Aslanlıyol başlangıcında hazır olacaklardır. 09:00’da Anıtkabir’e çelenk konulacaktır. Bilgi ve gereği rica olunur. Saygılarımızla.</p>
<p>Saim SEZEN  Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Vekili</p>
<p>GÜNDEM:</p>
<ol>
<li>Anıtkabir’e çelenk sunumu ve Anıtkabir Özel      Defterinin imzalanması.(09.00’da)<span id="more-2785"></span></li>
<li>Mustafa Kemal Atatürk ve Şehitlerimiz için      saygı duruşu ve İstiklal Marşı.</li>
<li>Genel Kurul Başkanlık Kurulu’nun oluşması.</li>
<li>Genel Başkanın açılış konuşması.</li>
<li>Onur belge ve plaketlerin verilmesi, Konukların      konuşmaları.</li>
<li>Yönetim Kurulu çalışma raporunun okunması,      Gelir-Gider (hesap) tablosu ve Bilançonun okunması.</li>
<li>Denetleme kurulu raporunun okunması.</li>
<li>Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu Raporlarına      ilişkin genel görüşme açılması.</li>
<li>Görüşlere karşı Yönetim Kurulu’nun yanıt vermesi.</li>
<li>Genel Yönetim Kurulunun aklanması.</li>
<li>Genel Denetleme Kurulunun aklanması.</li>
<li>Tahmini Bütçenin onaylanması.</li>
<li>Tüzük değişikliği önerilerinin görüşülmesi ve  onaylanması.</li>
<li>Yurt içinde açılacak ve kapanacak şubelerin      raporlarının okunması ve karar alınması.</li>
<li>Organların seçimi.</li>
</ol>
<p>a-      Genel Yönetim Kurulu          (25 Asil &#8211; 25 Yedek üyenin seçimi)</p>
<p>b-      Genel  Denetleme Kurulu      (7 Asil -  7 Yedek üyenin seçimi)</p>
<p>c-      Genel  Disiplin Kurulu          (7 Asil -  7 Yedek üyenin seçimi)</p>
<ol>
<li>Kapanış.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/add-11-olagan-genel-kurul-gundemi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BAŞ MÜZAKERECİ DEĞİL, BAŞ YALANCI!</title>
		<link>http://www.addisparta.org/bas-muzakereci-degil-bas-yalanci.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/bas-muzakereci-degil-bas-yalanci.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 May 2010 19:51:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazarlardan Gelenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2782</guid>
		<description><![CDATA[Devlet Bakanı ve Baş Müzakereci Egemen Bağış 14.03.2010 tarihinde NTV’de “Gündemdekiler” programında, Ceyda Karan, Murat Birsel ve Metehan Demir (Hürriyet gazetesi köşe yazarı) ile ‘AB Yolunda Neredeyiz?’ başlıklı bir söyleşi yaptı.
Kırk beş dakikalık bu söyleşide, bakın Egemen Bağış nasıl palavralar attı, nasıl gerçekleri büktü, çarpıttı ve hiç sıkılmadan kaç yalan söyledi!
Egemen Bağış, bazı AB üye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Devlet Bakanı ve Baş Müzakereci Egemen Bağış 14.03.2010 tarihinde NTV’de “Gündemdekiler” programında, Ceyda Karan, Murat Birsel ve Metehan Demir (Hürriyet gazetesi köşe yazarı) ile ‘AB Yolunda Neredeyiz?’ başlıklı bir söyleşi yaptı.</p>
<p>Kırk beş dakikalık bu söyleşide, bakın Egemen Bağış nasıl palavralar attı, nasıl gerçekleri büktü, çarpıttı ve hiç sıkılmadan kaç yalan söyledi!</p>
<p>Egemen Bağış, bazı AB üye devletlerin Türkiye üyeliğine karşı çıkışlarının nedenlerini şöyle açıkladı:<span id="more-2782"></span></p>
<p>•	“Türkiye gibi nüfusu genç, dinamik, okumuş bir milletin 70 milyon nüfusu var. Güçlü bir ekonomisi var. AB’ye tam üye olduğu gün, belki de AB parlamentosunda AB kurucu ülkelerden daha fazla koltuk sahibi olacağını, bütçede daha fazla payı olacağını, komisyonda daha fazla temsilcisi, yani karar mekanizmalarında daha yetkili olacağını gördükleri için bizi bira ötelemek istiyorlar. Ama bizim üyeliğimizle endişesi olanlar bile Türkiye bu süreçten tam kopsun demiyorlar. Onlar bile bir şekilde bizi sürecin içinde tutmak istiyorlar. Çünkü Avrupa’nın sorunlarını Türkiye’nin katkısı olmadan çözemeyeceklerini görüyorlar. Bizim yapmamız gereken sabırlı olmak, kendi vatandaşlarımızın standardını yükseltmek için yapmamız gereken reform çalışmalarını yapmak.”                          Şimdi bu kadar kısa açıklamada peş peşine sıraladığı yalanlara gelelim:                                                                                                         &#8211; “Türkiye gibi nüfusu genç, dinamik, okumuş bir millet..”                  AKP’nin yandaşlarından Mehmet Altan, Türkiye’de ortalama eğitimin ‘ilkokul dörtten terk’ olduğunu, büyük bir zevkle, her fırsatta söyleyip durur. Okumuşluk ortalaması ilkokul dörtten terk olan bir millet nasıl oluyor da ‘okumuş bir millet’ oluyor?            — Eğer Türkiye AB’ye tam üye olursa, AB parlamentosunda, nüfusu nedeniyle, AB kurucu üyelerinden daha fazla koltuk sahibi olacakmış, bu da onları korkutuyormuş!                                    Tam bir palavra!                                                                                         Türkiye, AB’ye üye olduğunda,  nüfusunun büyük olması nedeniyle AB parlamentosunda en fazla 96 koltuğa sahip olabilecektir. Çünkü hiçbir üye 96’dan fazla, 6’dan az koltuğa sahip olamaz. Günümüzde AB üyeleri arasında yaklaşık 83 milyonla en büyük nüfusa sahip olan Almanya’nın AB parlamentosunda 96 parlamenteri bulunmaktadır. Yaklaşık 65 milyon nüfuslu Fransa 74, yaklaşık 61 milyon nüfuslu İngiltere’nin ise 73 parlamenterle temsil edilmektedir.                      Toplam 751 parlamenterin bulunduğu Avrupa Parlamentosunda Türkiye’nin 96 parlamenteri olsa ne yazar?                                                                                                Nasıl olsa izleyiciler AB ile ilgili bu ayrıntılı bilgileri bilmiyor diye düşünen Egemen Bağış, palavra sıkıyor, gerçekleri gizliyor!                                          — Egemen Bağış, AB’ye tam üye olduğunda, Türkiye’nin AB Komisyonunda, nüfusunun büyüklüğü nedeniyle, daha fazla temsilci bulunduracağını, yani karar mekanizmalarında daha fazla yetkili olacağını söylüyor, bu durumun da AB üyelerini korkuttuğunu bildiriyor.                                                         Devlet Bakanı, Baş Müzakereci Egemen Bağış, hiç sıkılmadan yalan söylüyor!                                                                   AB’nin karar mekanizması, yasama ve yürütme gücüne sahip olan AB Komisyonu’dur. Yani AB devletinin hükümetidir. Bu komisyon, yani hükümet, 27 üyeden (birisi başbakan, diğerleri bakan) oluşur. Her AB üyesi, nüfusu ne olursa olsun, AB hükümetine sadece bir üye gönderebilir.  AB hükümeti konumunda bulunan Avrupa Komisyonu’na; nüfusu 400 bin olan Malta da bir üye verir, 82 milyonla en büyük nüfusa sahip Almanya da bir üye verir.                                               Peki, bu gerçeği Egemen Bağış’ın bilmemesine imkân var mı? Elbette biliyor ama nasıl olsa Türk halkı bu bilgileri bilmiyor varsayımıyla, TV kameraları önünde, çok rahat, hiç sıkılmadan yalan söylüyor!</p>
<p>•	Egemen Bağış konuşmasında,  Türkiye’de AB sürecine karşı çıkanları şöyle tanımladı:                                                        “Onların asıl sorunları demokrasidir. Onlar bu ülkenin eskiden olduğu gibi bir çete tarafından yönetilmesini arzu edenlerdir.”                                                                                     Egemen Bağış, hiç utanmadan, AB karşıtlarına iftira atıyor!          AB’ye karşı olan Türkler, Ulusal Egemenliğimizin AB’ye teslim edilmesine karşı olanlardır!                                                                        Manda karşıtı ulusalcılar, AB’ye karşı çıkmaktadırlar!                          Günümüzde Türkiye’de yaşanan savaşımın özü şudur.                            Toplumda iki cephe oluşmuştur.                                                              Bir cephede, ABD-AB mandacıları, yani sömürgecilerin uşağı işbirlikçiler.                                                                                                 Karşı cephede de, onurlu ve şerefli yaşamayı kendilerine temel ilke edinmiş, bağımsızlıktan asla ödün vermeyen ve ulusal egemenliklerini gözleri gibi sakınan ulusalcılar, yani Kemalistler!                                                                                      Yaman bir AB mandacısı olan Egemen Bağış’ın, ulusalcıların onurlu duruşlarını anlamasını elbette bekleyemeyiz!                            Egemen Bağış, AKP hükümetinden önceki iktidarları da ‘çete’ olarak niteliyor. Peki, kimmiş bu çeteler?  Abdullah Gül, Bülent Arınç ve bugünkü AKP hükümetinin bazı bakanları, geçmişin hükümetlerinde de yer almamışlar mıydı? Geçmişteki hükümetlerin Egemen Bağıştan hemen bir açıklama istemesi gerekmiyor mu?</p>
<p>•	Egemen Bağış’a soruldu:                                                                      ‘Din bir kriter mi Avrupa Birliği’nde?                                                 Egemen Bağış bu soruya doğrudan cevap veremedi. Din konusunda bir takım endişeleri olan Avrupalılar bulunabileceğinden söz ederek soruyu geçiştirdi.                                    Yani Baş Müzakereci Egemen Bağış, AB ile ilgi çok önemli bir bilgiyi izleyicilerden gizledi, doğru cevabı veremedi!                   Peki, doğru cevap ne olmalıydı?                                                               Avrupa Birliği, bir Hıristiyan Kulübüdür!                                             Bu kesin gerçeğin doğruluğunu kanıtlamak üzere, önce huzurlarınıza bir tanık çıkarıyorum. O tanık, bugün Çankaya’da oturan Abdullah Gül’dür.                                                                        Abdullah Gül, 8 Mart 1995 tarihinde, T.B.M.M. kürsüsünde, bir Rafah Partisi milletvekili olarak şunları söylüyordu:                                  “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giremeyeceği kesindir. Bunu Avrupalılar söylemektedir. Çünkü Avrupa Birliği bir Hıristiyan birliğidir…Bunu AB’nin başındaki kişi söylüyor, İngiliz Başbakanı söylüyor. Bunu Avrupa’da herkes biliyor, herkes söylüyor!”                                                                               Şimdi, bir de kanıt sunuyorum.                                                             Avrupa Birliği Anayasası, bir Hıristiyan anayasasıdır.                    Bakın, artık yürürlüğe girmiş olan AB Anayasasının giriş bölümünde ne yazıyor:                                                                            “Bu Anayasa; dokunulmaz ve vazgeçilmez insan hakları olan özgürlük, demokrasi, eşitlik ve yasaların üstünlüğü gibi evrensel değerlerin gelişmesine kaynak olan Avrupa’nın kültüründen, dininden ve insanlık mirasından İLHAM ALARAK hazırlanmıştır.”                                                                                       Peki, Avrupa’nın dini ne?                                                                                      Şimdi bir de, AB Anayasasının I–52.Maddesi’nin 3. bölümünü okuyalım:                                                                                                      “Avrupa Birliği, kiliselerle açık, şeffaf ve düzenli diyalog sürdürecektir.”                                                                                             Avrupa Birliği’nin bir Hıristiyan birliği olduğunun hiç tartışmasız gerçeğini, Devlet Bakanı ve Baş Danışman Egemen Bağış itiraf etmekten çekinmiş, AKP’nin oy deposu olarak gördüğü dindar vatandaşlarımızın gözünü boyamayı yeğlemiştir.</p>
<p>•	NTV’deki konuşmasında Egemen Bağış,                                                  “Bugün AB ülkelerinde yaşayan Müslümanların sayısı 30 milyona yaklaştı” dedi.                                                                        Egemen Bağış’ın verdiği bu sayı doğru değildir!                            2009 yılı itibariyle AB’de yaşayan Müslümanların toplam sayısı 13-14 milyon olarak tahmin edilmiştir.                                   Bunun dağılımı ise şöyledir:                                                                                               Fransa: 6-7 milyon                                                                                Almanya: 4,5 milyon                                                                               İngiltere: 2,5 milyon                                                                                Peki, Devlet Bakanı, Baş Müzakereci Egemen Bağış, neden böyle şişirilmiş bir sayı veriyor?                                                             Türkiye’deki Müslümanlara dalkavukluk yapıyor! Onlara yaranmaya çalışıyor, bakın AB’de ne kadar çok Müslüman var, demek istiyor!                                                                                        Kısacası, Egemen Bağış işportacılık yapıyor!</p>
<p>•	Egemen Bağış, NTV’deki konuşmasının bir yerinde şöyle dedi:            “Bugünkü Anayasamız, ‘Yüce Devlet’ten bahsetmektedir. Açın, ilk cümle Yüce Devlet’ten bahsediyor. Devlet ‘Yüce’ olmaz! Yüce olması gereken, bireydir.”                                                Egemen Bağış, yine yalan söylüyor!                                                         Herkesin bildiği bir gerçeği saklıyor!                                                   İngiltere’nin resmi adı nedir?                                                                Great Britain!                                                                                         Peki, Great Britain ne demektir?                                                            Yüce Britanya!                                                                                       İngilizler, devletlerine yüce demekle kalmamış, devletlerinin adını resmen Yüce Britanya diye koymuşlar!                                            Peki, Egemen Bağış niye böyle bir yalan söyleme ihtiyacını duyuyor?                                                                                                     Sürekli halk dalkavukluğu yaptığı için! Halkımıza, devlet değil, sen yücesin diyerek yağ çekiyor!                                                               Halkımıza ‘sen yücesin’ diyen Egemen Bağış ve onun AKP hükümeti, yüce halkımızın yarısını açlık sınırına getirdi, yüce gençlerimizin yarısını işsiz bıraktı!</p>
<p>•	NTV’deki programı yöneten üç terbiyeli kişi, ‘çanak’ sorularla durumu idare ederken, programa ileti göndererek katılan bir vatandaşımız soruyor:                                                                               “AB’ye gireceğiz de ne olacak? Bakın AB üyesi Yunanistan batıyor!”                                                                                              Merakla bekliyoruz, acaba bu can alıcı soruya Egemen Bağış nasıl bir cevap verecek diye! Egemen Bağış şunları söylüyor:                “Yunanistan batıyor, çünkü hiçbir sanayisi yok, hiçbir ekonomik gücü yok, hiçbir üretimi yok, onun için sıkıntı yaşıyor.”                                                                                               29 yıldır AB üyesi olan Yunanistan’ın iflasın eşiğine geldiği bir gerçek. Televizyonlarda izliyor, gazetelerde görüyoruz; çiftçisi ile işçisi ile memuru ve emeklisiyle Yunanistan ayakta!                        Ancak bu durumu açıklarken bile, Egemen Bağış Yunanistan ile ilgili doğru bilgiler vermiyor!                                                                  Yunanistan, sanayileşmiş ülkelerden biri olarak sayılıyor.              Yunanistan’da çalışanların sektörlere göre dağılımı şöyle:                 Tarım: % 12,4 (Türkiye’de %30)                                                        Sanayi: %22,4 (Türkiye’de %24)                                                     Hizmet Sektörü: %65,1 (Türkiye’de %45,8)                                      Egemen Bağış’a göre, Yunanistan’da her çalışan 5 kişiden 1’i, olmayan bir sanayide çalışıyor!                                                                    Egemen Bağış’a göre hiçbir üretimi olmayan Yunanistan;            Yılda, 58,79 milyar kWh elektrik üretiyor.                                                Günde 4,891 milyar varil petrol üretiyor.                                                Yunanistan yılda, $18,64 milyar tutarında export yapıyor.                 Dış ülkelere şunları satıyor: Yiyecek içecek maddeleri, manifatura, petrol ürünleri, kimyasallar ve tekstil.                                  29 yıllık AB üyesi olmanın Yunanistan’a hiçbir şey kazandırmadığını söyleyemeyen Egemen Bağış, Yunan ekonomisiyle ilgili bilgileri çarpıtmanın da ötesine geçip yalan söylüyor.</p>
<p>•	NTV’nin programında Baş Müzakereci Egemen Bağış’a, AB ülkelerinin vize uygulamasından söz edildi ve Türkiye’deki yabancı konsolosluklarında vize başvurusu yapan Türklere çok aşağılayıcı davranıldığı vurgulandı, buna bir çözüm bulunup bulunamayacağı soruldu.                                                                        Egemen Bağış, 1 Haziran 2010 tarihinden itibaren Türk vatandaşlarına ‘biyometrik’ pasaport verileceğini bu uygulamayla da AB’nin vatandaşlarımıza vizeyi kaldıracağını söyledi.                                                                                                     Bundan daha dayanıksız bir palavra atmak, yalan söylemek mümkün değildir! Türk vatandaşların sahip olduğu pasaport türünün, AB’nin uyguladığı vizeyle uzaktan yakından ilgisi yoktur!                                                                                                      Ve, Avrupalıların Türklere ne zaman ve hangi gerekçeyle vize koymuş olduğu konusunda Egemen Bağış, ağızlarımızı açık bırakacak tarihi bir olayın perdesini kaldırdı!                                                                 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yurtdışına giden birtakım insanlar, Türklere vize uygulayın demişler! Ve, Egemen Bağış’ın sözleriyle:                                                                “Vize, maalesef bizim talebimizle konulmuş bir şey!”                       Yalan var, katmerli yalan var, bir de kuyruklu yalan var! Egemen Bağış’ın uydurduğu bu yalan, herhalde hem kuyruklu hem de boynuzlu!                                                                                 Egemen Bağış’ın bu yalanına göre, Türk vatandaşlar 12 Eylül 1980 tarihinden önce AB ülkelerine vizesiz gidiyormuş, ama nedense bundan kimsenin haberi olmamış!                                            Şimdi sizlere, Devlet Bakanı ve Baş Müzakereci Egemen Bağış’ın, vize konusunda, suratına şamar gibi inecek bir bilgi sunuyorum:                                                                                           AKP hükümetinin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan; ABD’ye, İngiltere’ye ve İsveç’e pasaportla vize alarak gidiyor! Kırmızı pasaportlu Başbakan, vizesiz AB’ye gidemiyor!                    AKP hükümetinin bakanları, biri hariç (İngiliz vatandaşı Maliye Bakanı Mehmet Şimşek), AB ülkelerine, kırmızı pasaportlarıyla vize almadan gidemiyorlar!                                      Egemen Bağış, vize konusunda uydurduğu kuyruklu yalanlarla halkımızı uyutmaktan vazgeçip, önce başbakanına ve kendi hükümetinin bakanlarına, AB’ye vizesiz gitmeyi sağlasın!</p>
<p>Vize konusunda size somut bilgi sunuyorum.</p>
<p>6 Ekim 2004 tarihinde AB’nin Türkiye’ye verdiği raporlarda ve 17 Aralık 2004 tarihinde Brüksel’de imzalanan anlaşmada çok açık ve net bir biçimde yazıldı: Türkiye, Avrupa Birliği Üyesi olduktan sonra bile Türk vatandaşlarına vize uygulaması sürdürülecektir. Türk işçilerine AB ülkelerinde serbest dolaşma izni verilmeyecektir.</p>
<p>Son olarak sizlere, Devlet Bakanı ve Baş Müzakereci Egemen Bağış’ın 17 Mart 2010 tarihinde Alman dergisi Der Spiegel’in yazarları Bernhard Zand ve Daniel Steinvorth ile yapmış olduğu söyleşiden bir alıntı yapacağım.</p>
<p>Alman yazarlar Egemen Bağış’a sayısal bir bilgi verip soruyorlar:</p>
<p>“Almanların sadece yüzde 17’si Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyorlar, siz buna ne diyorsunuz?”</p>
<p>İşte Egemen Bağış’ın cevabı:</p>
<p>“İnanın bana, bir gün Avrupalılar AB’ye üye olsunlar diye Türk halkına başvuracak. Söyleyin bakalım, ekonomik ve nüfus sorunlarınızı nasıl çözeceksiniz? Avrupa’da yaş ortalaması 40, Türkiye’de 28. İş gücünü nereden bulacaksınız? Emekli maaşlarınızı kim ödeyecek?”</p>
<p>Sanırım Alman yazarlar, Egemen Bağış’ın bu cevabına kahkaha ile gülmemek için kendilerini zor tutmuşlardır! Çünkü:</p>
<p>•	AB’de ortalama işsizlik oranı %10. Yani, 27 ülkeden oluşan AB’de bugün 23 milyon işsiz bulunmaktadır ve bunların yarısı 35 yaş altıdır!</p>
<p>•	AB’de 25 yaşın altında olanların %21’i işsizdir!</p>
<p>•	İspanya’da gençler arasında işsizlik oranı %45’dir! Yani neredeyse her 2 İspanyol gencinden biri işsiz!</p>
<p>Şimdi söyler misiniz, işsiz Alman, Fransız, İngiliz, İtalyan ve İspanyol gençler dururken AB neden genç Türk işgücüne muhtaç olsun? Hele bir de bunlara işsiz Polonyalı, Romanyalı ve Bulgar gençlerini eklerseniz, AB’nin genç işgücüne ihtiyacının söz konusu olmayacağı gerçeği ortaya çıkar. Üstelik bu işsiz gençlerin hepsi de Hıristiyan! Yani, dinsel bir sorun da ortada yok!</p>
<p>Devlet Bakanı Baş Müzakereci Egemen Bağış, bir süre önce, kendisi hakkında “Lepiska saçlı Egemen” dediği için Sözcü gazetesi köşe yazarı Mehmet Türker hakkında, ‘hakaret’ iddiasıyla savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu.</p>
<p>Bence bir kişiye yöneltilebilecek en ağır suçlamalardan biri, o kişinin ‘yalancı’ olduğunu söylemektir.</p>
<p>İşte ben burada, sıradan bir kişiye değil, Devlet Bakanı Baş Müzakereci Egemen Bağış’a, “Siz Avrupa Birliği Baş Müzakerecisi değil, Avrupa Birliği Baş yalancısısınız” diyor, kendisini Avrupa Birliği konusunda halkımıza sürekli yalan söylemekle suçluyorum.</p>
<p>Egemen Bağış, sürekli olarak söylediği yalanlarla halkımızı, özellikle de gençlerimizi Avrupa Birliği konusunda aldatıp kandırmak istemektedir.</p>
<p>Yalnız Egemen Bağış’ın değil, tüm AB mandacılarının hedefinde, özellikle gençlerimizi bulunmaktadır. Amaçları, Avrupa Birliği ile ilgili gerçek dışı söylemlerle bunalttıkları gençlerimizi vatanlarından uluslarından soğutmak, onları Hıristiyan Avrupa’nın onursuz ve şerefsiz uşakları durumuna düşürmektir!</p>
<p>Büyük devrimci Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün izinden giden Türk Gençleri, AB mandacılarının yalanlarına kanmayacaktır!</p>
<p>Yılmaz Dikbaş</p>
<p>30 Mart 2010</p>
<p>www.dikbas.tv</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/bas-muzakereci-degil-bas-yalanci.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yurtseverler Çamurla Savaşmayı Öğrenmelidirler</title>
		<link>http://www.addisparta.org/yurtseverler-camurla-savasmayi-ogrenmelidirler.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/yurtseverler-camurla-savasmayi-ogrenmelidirler.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 May 2010 21:22:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/yurtseverler-camurla-savasmayi-ogrenmelidirler.html</guid>
		<description><![CDATA[18.Nisan.2010 tarihinde Hürriyet Gazetesinde çıkan CIA Raporuna istinaden “CIA Malına Sahip Çıktı” diye bir yazı yazmıştım.[1] Aradan 20 gün geçtikten sonra CIA’nin raporunda belirttiği hedefler ateş altına alınmaya başlandı.
Hürriyet Gazetesinde yayınlanan bu CIA raporunda temel iki hedef gösterilmişti. Bunlardan birisi Baykal’dı diğeri de benim için hala belirsizliğini sürdüren Madımak olaylarına yapılan gönderme ve Madımak Olayları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>18.Nisan.2010 tarihinde Hürriyet Gazetesinde çıkan CIA Raporuna istinaden “CIA Malına Sahip Çıktı” diye bir yazı yazmıştım.[1] Aradan 20 gün geçtikten sonra CIA’nin raporunda belirttiği hedefler ateş altına alınmaya başlandı.</p>
<p>Hürriyet Gazetesinde yayınlanan bu CIA raporunda temel iki hedef gösterilmişti. Bunlardan birisi Baykal’dı diğeri de benim için hala belirsizliğini sürdüren Madımak olaylarına yapılan gönderme ve Madımak Olayları ile ilgili yeni bir operasyon yapılacağı imasıdır.</p>
<p>Şimdi olanları bir kez daha hatırlatırsak; Tertip merkezi, daha doğrusu Amerika ve CIA’ dan yayınlanan tüm raporlarda, Türkiye’nin önümüzdeki on yıl içinde Batıdan ve Amerika’dan kopacağı, menfaatlerinin bunu icap ettirdiği yolunda yorumlar ve raporlar yayınladı. Her ne kadar Türkiye’yi yönetenler ve onların ideologlarınca kabul edilmese de olayları ve gelişmeleri bizden daha gerçekçi tespitlere dayandıran Batı Türkiye’nin durumu böyle tespit etmektedir.<span id="more-2780"></span></p>
<p>Altmış senedir, şu veya bu şekilde Amerika’ya yakın hükümetler ile yönetilen Türkiye, her krizden sonra yeni bir hükümet arayışı eğik düzlemine girdiğinde, seçenekler oluşturulurken sağdan veya soldan Amerika’ya yakın odakların iktidara gelmesi organize edilirdi.</p>
<p>Ama artık durum öyle değil. Öyle bir Amerikan karşıtı ve Batı karşıtı duygu ve düşünce kastı oluştu ki, AKP’den sonra AKP’ye seçenek olabilecek, başka bir ifade ile AKP’den başka Amerika’ya hizmet edecek odak veya parti oluşturmak Amerika için imkânsız hale geldi. Bu durumda, Amerika’nın AKP ile yoluna devam etmesinden başka Amerika için seçenek kalmadı.</p>
<p>Yani CHP küçültülmesi ve AKP’nin yerinin pekiştirilmesi gerekti. Şimdi ki son porno ve suikast operasyonları bu amaca yöneliktir.</p>
<p>CHP ve onun liderine karşı operasyonlar bu güne kadar beklemişse, Ergenekon Tertibi ile Silivri’de yatan Doğu Perinçek’ler ve paşalar sayesindedir.</p>
<p>CIA’nin kalleş ve her türlü insanlık dışı operasyonları yaptığını yurtseverler bilmelidirler. Çamurla savaşı öğrenmek emperyalizm ile savaşın birinci dersidir. Çünkü operasyonların, provokasyonların hiçbir ahlaki ve yasal zemini olmaz.</p>
<p>Aslında tarihe baktığımızda da, iktidarlara karşı savaş çamurla savaştır.</p>
<p>Çamurla savaşın birinci dersi, iktidara ve onun medyasına inanmamak ile başlar.</p>
<p>Amerika Türkiye’yi devrime zorluyor. Evet, önümüzde iki yol var. Ya devrim, ya yakım.</p>
<p>Türk halkı 1923’de bunu bir kez yaptı. Gene yapar. Yapacaktır.</p>
<p>8.5.2010, Bülent ESİNOĞLU</p>
<p> bulentesinoglu@gmail.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/yurtseverler-camurla-savasmayi-ogrenmelidirler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kilit ülke Türkiye/ Banu AVAR(Video çözümü)</title>
		<link>http://www.addisparta.org/kilit-ulke-turkiye-banu-avarvideo-cozumu.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/kilit-ulke-turkiye-banu-avarvideo-cozumu.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 21:05:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2777</guid>
		<description><![CDATA[  Özal, o yıllarda Türkiye&#8217;de hiç duyulmamış konuları tartışmaya açacaktı:
Bir Türk-Kürt Federasyonu kurma fikrini ortaya atacak, tepkiler sonunda &#8221;konuyu tartışmaya açmak istemiştim&#8221; diyecekti.
Amerikalılar süreci ve tansiyonu kontrol edecekti.
Turgut Özal 1991 yılında &#8221;Türkiye olarak şu ermeni soykırımını tanısak da bu iş sona erse&#8221; görüşünü de dillendirdi.
O nedenle Amerikan büyükelçisi Abramowitz Ermeni Meselesini de, Türk &#8211; Kürt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>  Özal, o yıllarda Türkiye&#8217;de hiç duyulmamış konuları tartışmaya açacaktı:<br />
Bir Türk-Kürt Federasyonu kurma fikrini ortaya atacak, tepkiler sonunda &#8221;konuyu tartışmaya açmak istemiştim&#8221; diyecekti.<br />
Amerikalılar süreci ve tansiyonu kontrol edecekti.</p>
<p>Turgut Özal 1991 yılında &#8221;Türkiye olarak şu ermeni soykırımını tanısak da bu iş sona erse&#8221; görüşünü de dillendirdi.<br />
O nedenle Amerikan büyükelçisi Abramowitz Ermeni Meselesini de, Türk &#8211; Kürt Federasyonunu da ağzından düşürmüyordu.<br />
Tepki gösterenlere de &#8221;Bunu ben değil, cumhurbaşkanınız söylüyor&#8221; diyordu.</p>
<p>İşte Emekli büyükelçi Coşkun Kırca&#8217;nın sözleri:<br />
&#8221;Abramowitz her tarafta Amerikan sefiri olarak bunları söylüyordu.<br />
Ben kendisine bir yerde bir gün &#8216;Nasıl olur? Türkiye&#8217;nin iç işlerine müdahale hakkınız yok sizin&#8217; deyince &#8216;ben asla Türkiye&#8217;nin iç işlerine müdehale etmiyorum. Bunları sizin cumhurbaşkanınız söylüyor&#8217; diye cevap verdi bana.&#8221; <span id="more-2777"></span></p>
<p>Yine o yıllarda Çekiç Güç&#8217;ün yarattığı konforlu ortamda Kuzey Irak, batılı yardım kuruluşları ve ajanlarla dolup taşacaktı.<br />
Birleşmiş Milletler, şemsiye altında ve Çekiç Güç&#8217;ün denetimindeki şeritte, bir Kürt devleti için kolları sıvamışlardı.<br />
Bölge halkına batılı kurtarıcılarının geleceği ve bir kürt devleti kurulacağı müjdesi veriliyordu.</p>
<p>O yıllarda oralarda dolaşırken İspanyol Kültür Derneği&#8217;nden Alman Yardım Kuruluşları&#8217;na kadar 200&#8242;e yakın derneğin faaliyetine tanık olmuştuk.</p>
<p>1995 yılında Aksiyon Dergisi, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis tarafından hazırlanan bir rapora yer verdi.<br />
Buna göre İncirlik&#8217;ten kalkan Çekiç Güç&#8217;e bağlı uçakların PKK&#8217;ya havadan malzeme attığı saptanmıştı.</p>
<p>O günlerde İngiliz Daily Telegraph gazetesi, Amerikalı subayların PKK&#8217;lılarla düzenli toplantılar yaptığını yazdı.<br />
Amerikan özel kuvveti Delta Force birlikleri, Kuzey Irak&#8217;ta peşmergeleri eğitiyordu.<br />
Bu haber Frankfurter Allgemeine, Observer gibi Avrupa gazetelerinde ve Londra&#8217;da çıkan El Hayat adlı gazetede yayınlandı.</p>
<p>PKK&#8217;nın Kürdistan Ulusal Kongresi, 2002 yılı Ocak ayında Brüksel&#8217;de ABD&#8217;nin desteği ile toplandı ve ABD&#8217;de resmen kabul edildi.<br />
Batılı ülkeler PKK&#8217;ya serbest çalışma şartları sağlıyorlardı.<br />
Avrupa Birliği PKK&#8217;yı, adı KADEK olarak değiştirilinceye kadar onu terör örgütleri listesine koymadı; PKK, KADEK adını alınca da bu kez KADEK terör örgütleri listesine alınmadı.</p>
<p>Bunları görmemek için kör olmak ya da başka devletlere çalışıyor olmak gerekti. Bu arada onbinlerce vatan evladı yitirildi.<br />
1995&#8242;te cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 32. Gün programında Avrupa Birliği&#8217;nin terörle mücadele konusundaki önerilerine şöyle cevap verecekti:<br />
&#8221;Siz diyor, azınlık hakları tanıyın bunlara. Şimdi bunlara anlatıyoruz ki burada, bunlar bugün ülkenin tümünün sahibi&#8230; niçin azınlık hakları, ikinci kademe&#8230; Başka istikametlere varır&#8230; Özerkliğe varır, otonomiye varır, federasyona varır. Sonra Türkiye&#8217;nin parçalanmasına varır&#8230;&#8221;</p>
<p>Batı zaten bunu istiyordu.<br />
100 yıl önce olduğu gibi planlar aynıydı.<br />
Bir Kürt Devleti, bölgedeki ülkelerin ittifakını önleyecek, Türkiye&#8217;yi Asya&#8217;dan izole edecek ve ikinci İsrail&#8217;i petrol coğrafyası üzerine inşa edecekti.</p>
<p>O nedenle, yeni Bogos Nubar Paşalar ile kürt Şerif Paşalar Türkiye&#8217;yi sarmış, masada batılı devletler ile aynı tarafa oturur olmuşlardı.<br />
Arada CIA marifeti ile gerçekleştirilen darbeler, sesini çıkaran, gidişe dur diyen tüm aydınları susturacaktı.<br />
Türkiye&#8217;nin kırmızı çizgileri yavaşça solacaktı.<br />
Yabancı Büyükelçiler, sabır zorlayıcı açıklamalar yapacaklardı.</p>
<p>Amerika&#8217;nın Ankara eski Büyükelçisi M. Abramowitz, yayınladığı Türkiye raporunda Türkiye&#8217;nin parçalanabileceğini açıkladı.<br />
Abramowitz&#8217;in &#8221;Türkiye parçalanabilir&#8221; demesinden çok değil bir ay sonra, Almanya&#8217;dan yola çıkıp incirlik üssüne malzeme götüren bir NATO tırında, PKK&#8217;ya ulaştırılmak üzere hazırlanmış askeri donatım malzemeleri yakalanacaktı.</p>
<p>İşte 90&#8242;ları böyle geçirdik.<br />
Kürdistan Devleti&#8217;nin kurulması yolunda, Batılı devletlere destek verdik. Ermenistan Lobisi&#8217;nin istekleri doğrultusunda, adımlar attık.<br />
Sevr Anlaşması içinde bir başlık daha var.<br />
İstanbul&#8217;da çöreklenmesi düşünülen bir Bizans devleti.<br />
Bu konudaki kırmızı çizgilerde Fener Rum Patrikhanesi&#8217;nin aktif katılımı ile pembeleşti.</p>
<p>Hillary Clinton, Dışişleri Bakanı olarak geldiği Ankara&#8217;da sıraladığı bir dizi talebin başına, Heybeliada Ruhban Okulu&#8217;nun açılmasını koydu.<br />
Bu bizans devleti hayalinin vazgeçilmez şiarıydı.<br />
1990&#8242;lardan bugüne kadar bu konu baştacıydı.<br />
Bu konudaki ilk adım, Avrupa&#8217;dan gelmişti.<br />
1994 yılında Avrupa Birliği, Fener Rum Patrikhanesi Patriği Bartholomeos&#8217;u, Bizans Devlet Başkanı olarak seçtiğini duyurdu.</p>
<p>Avrupa Birliği&#8217;nden Devlet Başkanı ünvanı edinen Fener Patriği, basına verdiği demeçlerde &#8221;Lozan&#8217;ı tanımıyoruz&#8221; diyordu.<br />
Avrupa Birliği, Fener Patriği&#8217;ne İstanbul merkezli Bizans Devleti Başkanı ünvanını verirken; Fener Patrikliği&#8217;nin tıpkı Vatikan Devleti gibi bir statüye kavuşturulması ve Türkiye toprakları üzerinde bir tür devlet içinde devlet olup çıkması düşünülüyordu.</p>
<p>Avrupa Birliği&#8217;nin Bizans Devlet Başkanı ünvanı verdiği Fener Rum Patriği, aynı yıl Belçika&#8217;ya gidiyor ve orada Belçika Kralı tarafından Devlet Başkanı sıfatıyla ağırlanıyordu.</p>
<p>Bugün nasıl Pentagon Danışmanı, Stratford Düşünme Merkezi başkanı George Friedman, yeni osmanlı haritaları yayınlıyorsa; 1918&#8242;de de bugünküne çok benzer haritalar ortalıkta uçuşuyordu.</p>
<p>Esquire Dergisi&#8217;nin Şubat 1994 tarihli sayısında, İstanbul başkentli bir yakındoğu federasyonunu işaret eden harita yayınlandı.<br />
Bu yayından bir kaç gün sonra, The New York Times Magazin&#8217;de Robet D. Kaplan imzalı bir yazıda, İstanbul başkentli yakındoğu federasyonu kurulması gerektiği savunuldu.</p>
<p>Ardından aynı düşünce, CIA eski Türkiye Şefi Paul Henzé&#8217;nin raporunda karşımıza çıkıyordu.<br />
Tüm bunlar olurken, Amerikan İstihbarat Teşkilatı CIA, CNN televizyonuna çıkarak &#8221;Doğu Bloğu ve Rusya&#8217;daki bütün üstdüzey ajanlarımızı, Türkiye&#8217;ye kaydırıyoruz. Yakında Türkiye&#8217;de çok büyük karışıklıklar çıkabilir&#8221; diyordu.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Demirel, 1 Mayıs 1995 günü Milliyet Gazetesi yöneticilerini makamına çağırıyor ve &#8221;Batı Sevr&#8217;i istiyor&#8221; diyordu.<br />
Lord Curzon&#8217;un hayaleti, Türkiye üzerinde dolaşıyordu.</p>
<p>1995&#8242;te bayram havasında bir kutlama yapıldı.<br />
Halk ne olduğunu anlamadı.<br />
Birçok Avrupalı üstdüzey isim Türkiye&#8217;ye doluştu.<br />
Havai fişekler eşliğinde bir kutlama yapıldı.<br />
Türkiye, Avrupa Birliği&#8217;ne girmeden Gümrük Birliği&#8217;ne sokulmuştu.<br />
Yani, tüm gelirlerine el konulacak, hiçbirşey üretemeyecek ama herşeyi satın almak zorunda kalacaktı.<br />
Üstelik yokoluşunu kutlayacaktı.</p>
<p>Halkın hangi sarmalın içine itildiği ortaya çıkmamalıydı.<br />
Bunun için televizyonlar kullanılacaktı.<br />
Batı, basın-yayın vasıtası ile Türk halkının beynini dumura uğratacaktı.<br />
Medyanın önemli bölümü ve bir kısım aydın, Avrupa Birliği&#8217;ne bağlı kurumların, Avrupalı vakıfların maaş bordrosuna alınmıştı.</p>
<p>Cüceler tarafından sıkı sıkı bağlı yatan bir devdi, Türkiye&#8230;<br />
Üzerinde türlü oyunlar oynanıyordu.<br />
Psikolojik operasyonlar, insanları umutsuzluğa sürüklüyordu.<br />
(TESEV&#8217;den çarpıcı Kürt Raporu: &#8221;PKK, bölge halkının kendisidir!&#8221;)</p>
<p>1999&#8242;da, Apo Kenya&#8217;da yakalandı ve Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde idam cezası uygulanmadı.<br />
İmralı&#8217;da mahkeme sırasında Batı&#8217;nın tüm üstdüzey isimleri, dünyanın en ünlü gazetecileri sorgulamayı izledi.<br />
Batıdan Öcalan&#8217;a destek mesajları yağıyordu.</p>
<p>Fransız cumhurbaşkanı&#8217;nın eşi Madam Mitterand&#8217;ın açıklamaları gazetelerdeydi. Ne mi diyordu: &#8221;Ben Apo&#8217;dan daha çok Apo&#8217;cuyum. Abdullah&#8217;ın kalbimde çok özel bir yeri var.&#8221;</p>
<p>Vatikan bir bildiri yayınlıyor; &#8220;1918&#8242;den beri Kürtler bağımsızlıklarına kavuşmayı bekliyorlar&#8221; diyordu.<br />
Türkiye&#8217;yi ziyaret eden Avrupa Birliği dönem Başkanı &#8220;Apo&#8217;yu asarsanız AB&#8217;ye giremezsiniz&#8221; diyordu.<br />
Ardından Leyla Zana&#8217;yı hapishanede ziyarete gidiyordu.</p>
<p>Sonra da Türkiye Cumhuriyeti hükümetine, HADEP&#8217;li Belediye Başkanları ile diyalog tavsiyesinde bulunuyordu; &#8220;Yoksa Avrupa Birliği kapısı kapanıverir!&#8221;</p>
<p>Öcalan idama mahkum olmuştu.<br />
Ama Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde idam cezası kaldırıldı.<br />
İmralı&#8217;dan avukatları aracılığı ile yandaşlarına görüşlerini iletmeye devam etti. Öcalan, mahkemeye verdiği savunmasında; kendisinin batılı ülkelerce korunup beslendiğini, batılı ülkelerden silah, malzeme ve para yardımları alarak Türkiye&#8217;ye karşı savaştıklarını açıkladı.</p>
<p>Batı&#8217;nın Sevr&#8217;i uygulama peşinde koştuğu ve Türkiye&#8217;nin toprak bütünlüğünü parçalamayı amaçladığı açıkça ortaya konmuştu.<br />
Sorgusunda kullandığı bir cümle herşeyi özetliyordu: &#8220;Şeyh Sait&#8217;in devamıydım. Kullanıldım.&#8221;<br />
&#8220;&#8230;Bunu bir tek ben söylemiyorum. Zaten kullanıldım. Kullanılmamın en çarpıcı örneği benim durumum. Nereden nereye gelindiği ortada.&#8221;</p>
<p>Şeyh Sait&#8217;in devamıydım, kullanıldım diyecekti.<br />
İngilizler Lozan&#8217;da Musul meselesi görüşülürken, Şeyh Sait&#8217;i kullanmışlardı. Fransızlarla Hatay&#8217;ı için boğuşulurken, Dersim isyanı başlamıştı.<br />
Türk Ordusu Kıbrıs&#8217;taki kıyıma dur deyince, Asala Örgütü&#8217;nün katliamı başlamıştı. Güneydoğu Anadolu Projesi ile Türkiye suyun kontrolünü sağlayacak ve bölgesel güç olabilecekken, PKK ortaya çıkmıştı.</p>
<p>2000&#8242;lerde; Sevr Anlaşması&#8217;ndan Büyük Ortadoğu Projesi&#8217;ne izler düşmeye devam edecek, ılımlı islam adı altında Türk insanının inanışları deforme edilecekti.<br />
Amerikan Gizli Servisi&#8217;nin Türkiye&#8217;ye pek aşina adı Graham Fuller, Türkiye&#8217;nin laiklikten vazgeçmesi gerektiğini vaadediyordu.<br />
Tarikatlara izin verilmeliydi.<br />
1995&#8242;e kadar Amerikan politikaları karşıtı söylemleri ile tanınan Fethullah Gülen, 1995 sonrası Amerika&#8217;yı yüceltmeye başlayacaktı.<br />
Gülen&#8217;e göre Amerika&#8217;dan habersiz iş yapılamazdı.<br />
Amerika&#8217;da islamcı akım ile ilgili raporda, ılımlı islam temsilcisi olarak Fethullah Gülen&#8217;in adı geçecek ve Gülen 1997 yılında Papa ile görüştürülecekti.</p>
<p>Bütün bunlar olurken Türkiye inanılmaz ölçüde fakirleşecek, ithalatı artacak, ihracatı düşecek, tüm kaynakları yabancı ellere geçecek, para getiren neyi varsa satılacak, sanayi tesisleri şalterlerini kapatacak ve halk yokluğun pençesinde kıvranacaktı.<br />
Dünya Bankası raporuna göre, halkın yüzde 20&#8217;si yoksulluk sınırı altında yaşamaya başlayacaktı.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin önüne konulan havuç, &#8221;Avrupa Birliği üyeliği&#8221; sayesinde<br />
Batı;<br />
- Demokrasi adına bölücülük,<br />
- İnsan hakları adına gericilik,<br />
- Dinler arası diyalog adına misyonerlik,<br />
- Çevrecilik adına suyumuzu ele geçirme,<br />
operasyonları yapıyordu.</p>
<p>Bir kürt devleti&#8217;nin kültürünü yaratmak için televizyonlar açıyor, yeni bir kürtçe icat ediyordu.<br />
Hatırlayın Lord Curzon, Lozan Konferansı&#8217;nda Musul &#8211; Kerkük konusu görüşülürken kürtleri kastederek &#8220;Ben onlara bir alfabe verdiğimde görürsünüz&#8221; demişti.<br />
Bugün görüyoruz.<br />
Şimdi batı, bölgede ortak kürt kültürü yaratma peşinde.<br />
Maddi çıkarları bunu gerektiriyor.<br />
Batı, içinden geçtiği krizle sallanırken; Asya&#8217;nın kilidi Türkiye&#8217;yi kırmaya çalışıyor.</p>
<p>Aslında Dünya; 21. yüzyıla, 20. yüzyıl başındaki koşullarla giriyor.<br />
Türkiye o zamanki gibi bugün de kilit ülke.<br />
Amerika Başkanı Bill Clinton&#8217;un sözlerini unutmayalım:<br />
&#8220;20. yüzyılın ilk 50 yılını Türkiye belirledi. 21. yüzyılın ilk 50 yılı da, Türkiye&#8217;nin alacağı doğrultuda şekillenecek.&#8221;</p>
<p>Şimdi Clinton&#8217;un eşi Hillary, Condelezza Rice&#8217;ın yerinde.<br />
Amerika&#8217;nın Dışişleri Bakanı ve Amerikan Başkanı Obama&#8217;nın gözü, Türkiye&#8217;nin üzerinde.<br />
Amerika&#8217;nın Dışişleri Bakanı Hillary:<br />
- Türkiye&#8217;nin limanlarını istiyor.<br />
- Fener Rum Patriği ekümenik olsun diyor.<br />
- Kürt devleti&#8217;ne hamilik yapın diyor.<br />
- Ermenistan ile bir bütün olun diyor.</p>
<p>Kilit ülke Türkiye, bakalım 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kendi çıkarları çerçevesinde bir politikayla kirli oyunlara cevap verebilecek mi?<br />
Benim en ufak bir kuşkum yok.<br />
Bu millet, düşünülebilecek her melanete karşı koyabildi.<br />
Bu oyunlarla da başa çıkacaktır.<br />
Bu çıkışta, yine Mustafa Kemal&#8217;in sözleri yolumuzu aydınlatacaktır.<br />
Bakın, 1922&#8242;de yepyeni bir cumhuriyetin eşiğinde o ne diyor;<br />
&#8220;Ulusal mücadelenin amacı tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ancak mali bağımsızlıkla gerçekleştirilebilir.&#8221;<br />
O nedenle Türk halkı; mali bağımsızlığını dışarıya peşkeş çekenleri anlamalı, kendi refahıyla ve ülkenin bekası ile oynayanları tespit edebilmelidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/kilit-ulke-turkiye-banu-avarvideo-cozumu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SEN KENDİNİ NE ZANNEDİYORSUN?</title>
		<link>http://www.addisparta.org/sen-kendini-ne-zannediyorsun.html</link>
		<comments>http://www.addisparta.org/sen-kendini-ne-zannediyorsun.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 May 2010 20:35:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mahmut Özyürek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derneğin Yayınladıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.addisparta.org/?p=2771</guid>
		<description><![CDATA[AKP Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN, gerçekten ne söylediğini düşünemez hale gelmiş. Politik hırsları, aklının ve mantığının önüne geçmiş olduğundan, hata üstüne hata yapıyor. 
ERDOĞAN, son olarak da; yoktan var edilen Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş temeline harç koymuş, kurtuluş savaşında garp cephesi komutanlığını üstlenmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlık belgesi olan Lozan antlaşmasının müzakerelerinde ve imzalanmasında Türk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/php6NJBekAM11.jpg"></a><a href="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/yiyin_efendiler_yiyin_by_b4ds3ct0r1.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2775" title="yiyin_efendiler_yiyin_by_b4ds3ct0r" src="http://www.addisparta.org/wp-content/uploads/yiyin_efendiler_yiyin_by_b4ds3ct0r1-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>AKP Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN, gerçekten ne söylediğini düşünemez hale gelmiş. Politik hırsları, aklının ve mantığının önüne geçmiş olduğundan, hata üstüne hata yapıyor. </strong></p>
<p>ERDOĞAN, son olarak da; yoktan var edilen Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş temeline harç koymuş, kurtuluş savaşında garp cephesi komutanlığını üstlenmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlık belgesi olan Lozan antlaşmasının müzakerelerinde ve imzalanmasında Türk heyetine başkanlık yapmış ve sonrasında da, bağımsızlığına kavuşmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanlığını ve Cumhurbaşkanlığını yapmış, Türkiye Cumhuriyetinin çok partili demokratik bir sisteme geçmesini sağlamış olan ve bu kadar önemli görevlerden sonra Allah’ın rahmetine kavuşarak bu dünyadan göçmüş olan rahmetli İsmet İNÖNÜ’yü, Deniz BAYKAL ile giriştiği siyasi polemik ve tartışmasına meze yaparak, onu faşist Hitler’e benzetme gafletinde bulunmuştur.<span id="more-2771"></span></p>
<p>Recep Tayyip ERDOĞAN’ın; Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı sıfatını da taşıyan bir kişi olarak, Sayın BAYKAL ile giriştiği politik tartışmanın tarafı olmayan, daha önceden kendisi gibi Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanlığını yapmış, kendisinden yaşça çok büyük ve her şeyden önemlisi, şu anda hayatta olmayan İNÖNÜ’ ye yönelik faşist ve Hitler benzetmesinde bulunması, patolojik bir vak’a olarak değerlendirilmeli ve bunun tıbbi önlemleri alınmalıdır.</p>
<p>Recep Tayyip ERDOĞAN, Rahmetli İsmet İNÖNÜ’ ye dil uzatarak hakaret etmeden önce, aynaya bakıp bir düşünmeli, kendisi ile ilgili bir durum değerlendirmesi ve öz eleştiri yapmalıydı.</p>
<p>İNÖNÜ’ye dil uzatma gafletinde ve cüretinde bulunan ERDOĞAN, şimdi tarihini net olarak hatırlayamadığımız mahalli idare seçimlerinde, karşısındaki partilerin Zülfü LİVANELİ ve İlhan KESİCİ gibi güçlü adaylarla yarışması sonucu oyların bölünmesi nedeniyle aradan sıyrılarak, hasbelkader İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı ve daha sonrasında da Başbakan olmuş, parasız ve pulsuz eski bir futbolcu ve İETT memuru olduğunu unutmamalı, ne oldum değil, ne olacağım diye düşünmeli ve keskin sirkenin küpüne zarar vereceğini asla aklından çıkarmamalıdır.</p>
<p>Hiçbir haklı neden ve gereği yok iken, yıllar önce ölmüş olan İsmet İNÖNÜ’ nün arkasından kel alaka konuşarak, onu Hitler’e benzeten ve sözüm ona İslamın gereği olarak eşinin başını türban ile örttüren Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, ahlak ve İslam kurallarının izin vermediği bu davranışından sonra, onun gerçek anlamda Müslüman olup olmadığı da tartışılır hale gelmiştir. Müslümanlık da, ölünün arkasından konuşarak, hem de haksız bir şekilde ölü bir şahsa hakaret etmek var mıdır? Bu ne biçim Müslümanlık anlayışı ve davranışıdır?</p>
<p>Recep Tayyip ERDOĞAN’ın Hitler benzetmesinde bulunduğu rahmetli İsmet İNÖNÜ, bu ülkeyi, dünyayı kana bulayan, milyonlarca insanın yok yere hayatlarını kaybetmelerine ve ülkelerin harap olmasına neden olan, ikinci dünya savaşının dışında tutmayı başarmış gerçek bir devlet adamıdır.</p>
<p>Recep Tayyip ERDOĞAN’ ın iddia ettiği gibi, İNÖNÜ faşist Hitler hayranı olsaydı ve kendisinde Hitlere benzer bir yan görseydi, hiç düşünmeden, Hitlerin yanında yer alarak, ülkeyi ikinci dünya savaşı batağına sürüklemez miydi? Bu tarihi gerçek dahi, ERDOĞAN’ın İNÖNÜ’ye yönelik Hitler benzetmesini yalanlamaya yeterlidir.</p>
<p>Şundan adımız gibi eminiz ki, Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN ikinci dünya harbi sırasında İNÖNÜ’nün yerinde olsaydı, bu politik hırsına yenilir ve ilk başlarda harbin galibi olan Hitler’ in yanında ülkemizi harbe sokmaktan asla çekinmezdi.<br />
<strong><br />
<strong>Hitlerin, Yahudi düşmanı olduğu ve ikinci dünya savaşında, milyonlarca Museviyi katlettiği herkesin malumudur. Davos fatihi ERDOĞAN’ın, “Van Munit” çıkışıyla</strong></strong></p>
<p><strong>Davos zirvesinde sergilediği İsrail aleyhtarı tutumuyla, Hitler benzetmesine kendisinin daha yakın olduğunu takdirlerinize sunuyoruz</strong></p>
<p>GÜNER YİĞİTBAŞI- EMEKLİ SAVCI</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.addisparta.org/sen-kendini-ne-zannediyorsun.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
