1981 yılında, UNESCO Genel Kuruluna katılan 156 ülkenin oybirliği ile Atatürk için kabul ettiği kararında:
“Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk lider, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu” denilmektedir.
ATATÜRK VE VENİZELOS VE BARIŞ
Günümüz dünyasının her zamandan daha çok gereksinimi olduğu ‘Barış’ konusunda, Atatürk’ün yaptıklarını ve O’nun “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesi gereği 1923 ile 1937 yılları arasında 26 komşu devletle ‘Dostluk Antlaşması’ imzaladığını hatırlayarak makalemize başlayayım. Eğer, bugün o antlaşmalara sadık kalınsaydı, Orta Doğu’da ve Balkanlar’daki bu trajediler yaşanmazdı.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, savaşırken bile ‘Barış’ için gösterdiği çabayı Türk-Yunan Savaşı’nın bitiminden başlayarak anımsayalım. 1 Eylül 1922, Yunan Başkomutanı General Trikupis Uşak’ta Türk Ordusu tarafından esir edilir. General Trikupis, o günü şöyle anlatır;
“Erler isyan ederek, kalan mermilerini subaylarına karşı kullanmak ihtarı karşısında, topların ve makineli tüfeklerin tahribini emrettikten sonra teslim bayrağını çektik.” Dumlupınar’dan sonra Yunan askerinin morali tamamen çöker, orduda disiplin kalmaz, ast-üst ilişkisi kaybolan Yunan askerleri, can kaygısına düşerek, panik halinde İzmir’e doğru geri çekilmeye başlar. Gazi Mustafa Kemal Paşa, savaşın korkunç sonunu ve Yunan askerinin ruh halini şöyle anlatır:
“Askerimizin Yunan ordusunun kalp ve vicdanına verdiği dehşet çok önemlidir. Yunan ordusunun vicdanında doğan bu korku ve ürperti bütün Yunan milletine bulaşmıştı. O kadar ki; adalarda bulunan Yunanlılar bile, Türk ordusu geliyor diye kaçmaya teşebbüs ediyorlardı. Bunlar, arada deniz olduğunu unutuyorlardı. Kaçamadığından, kaçamayacağını anladığından, delirenler vardı.”[1]
Esir Yunan generalleri Uşak’a götürülür, olayın görgü tanıklarından Halide Edip (Adıvar) Hanım, o anı şöyle anlatır:
“Yunan generalleri getirildikleri zaman Gazi Mustafa Kemal Paşa, Fevzi (Çakmak) Paşa ile İsmet Paşa’nın arasında duruyordu. Büyük bir ilgiyle onları seyrettim ve dinledim. Bizimkilerin üniformaları, erlerinki kadar sade, yüzleri sakin, hareketsizdi. Buna karşılık Yunanlılar sırmalı üniformalar giymişlerdi. Yüzleri ve elleri, son derece asabi olduklarını gösteriyordu.
…Gazi Mustafa Kemal Paşa bu sahnenin hâkim karakteriydi. Siyasi muhaliflerini, hiçbir şey düşünmeksizin ezen bu asker, askerlik alanında bir büyük sanatkâr ve oyunun kurallarına uyan bir sporcuydu. Sırtını yere getirdiği pehlivanın elini sıkan garip bir pehlivan gibi, Trikupis’in elini yakaladı. Olağan bir el sıkışı süresinden fazla tuttu.
‘Oturun General, yorulmuş olacaksınız’ dedi.
Sonra sigara tabakasını uzattı. Kahve ısmarladı. İstanbul Büyükada’da bulunan eşiyle bağlantı kurdurdu. Diyenis’e de nazik muamele etti. Fakat gözleri Trikupis’in gözlerindeydi. Trikupis ona açık bir hayranlıkla bakıyordu. Elli yaşında kadar asabi, hastalıklı, tiyatro sahnesindeymiş gibi giyinmiş bir adam olan Trikopis, Gazi’ye:
‘Ben sizin bu kadar genç olduğunuzu bilmiyordum General’, diyebildi.
Sonra Trikupis sordu galip komutana:
‘Siz bu savaşı nereden yönetiyordunuz?’
‘İşte, tam o süngülerin parıldadığını söylediğimiz yerde, askerlerin yanındaydım.’
Trikupis, şu sözleri söylemekten kendini alamadı:
‘İşte savaş böyle kazanılır. Yoksa 550 kilometre uzakta, durum gözle görülüp hüküm verilmeksizin, bir harita üzerinde pergelle ölçülerek, İzmir Körfezi’nde bir yattan yönetilemez. Yönetilirse sonuç böyle olur.’”[2]
Birkaç gün önce, Yunan Hükümeti, Hacı Anesti’nin yerine Cephe Komutanı Trikupis’i başkomutan olarak atar, ama İzmir’le Yunan cephesinin haberleşme hatları kesilince, Trikupis bu emri alamaz. Türk kurmayının eline geçen bu görev değişikliği haberi, Gazi tarafından Trikupis’e iletilir.
Aynı gün, Gazi Mustafa Kemal Paşa savaş sahasını gezer, etraf binlerce asker ve birbiri üzerine yığılmış topçu hayvanı cesediyle, cephane artıklarıyla doludur. Manzaranın korkunçluğu karşısında Gazi şöyle söylenir:
“Bu manzara insanlığı utandırabilir. Fakat haklı vatan savunmamız için buna mecbur olduk. Türkler başka milletlerin vatanında böyle bir harekete kalkışmazlar.”
Harp artıkları arasında yırtılmış ve terk edilmiş bir de Yunan bayrağını yerde gören Gazi, eliyle bayrağın yerden kaldırılmasını işaret eder:
“Bir milletin bağımsızlık işaretidir. Düşman da olsa hürmet etmek gerekir. Kaldırıp topun üzerine koyunuz.”
10 Eylül 1922, muzaffer komutan İzmir Valiliği önüne gelir ve toplanan halka hitabını şöyle bitirir, “Bir rüya görmüş gibiyim.” O gün süvari Çolak İbrahim, atının kuyruğuna bağladığı Yunan bayrağını yerlerde sürükleyerek, Gazi’nin önünden geçer. Başkomutan, emir çavuşu Ali Metin’le, Çolak İbrahim’e şu haberi yollar:
“Bayrağı yerde sürümesinler. Bu bizim adaletimize yakışmaz!”
Bunun üzerine bayrak, atın kuyruğundan çözülür.
10 Eylül 1922 günü akşamı, Gazi’nin Karşıyaka’da kalacağı İplikçizade Köşkü önünde yaşananları gazeteci Ruşen Eşref Ünaydın şöyle anlatır:
“Seni içeri davet ediyorlardı. Sen duruyordun… Yerde yatan örtüyü sordun. O, ipekten kocaman bir Yunan bayrağıydı ki üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi böyle serilmişti…
Kadın-erkek oradaki İzmirliler:
‘Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü yerine getiriniz. Kral Konstantin, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak geçmişti. Siz, lütfedin. Bu karşılıklı o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir’ diye yalvarıyorlardı.
Sen, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğun noktada kaldın. Sana ağlaşarak yalvaran kadınlara, erkeklere tatlılıkla baktın:
‘O, geçmişse hata etmiş. Bir milletin istiklalinin timsali olan bayrak çiğnenmez! Ben onun hatasını tekrar edemem’ dedin. Onu yerden kaldırttın ve bembeyaz mermerlere basarak içeri girdin.
İşte, sen İzmir’e ilk gün zaferinle böyle girdin.”[3]
30 Ekim 1930. Kurtuluş Savaşı biteli 8 sene olmuştu. Yunan Başbakanı Venizelos Türkiye’yi ziyarete gelir. Gazi, Venizelos’a şöyle hitap eder:
“Geçmişimizde kalan kötü olaylar bir daha tekrarlanmayacaktır.”
30 Ekim 1930 günü, Ankara’da “Türkiye-Yunanistan Ticaret Antlaşması” taraflarca imzalanır. 1931 yılında, Başbakan İsmet Paşa, Yunanistan’a ziyarete gider. Atina’daki törende, İsmet Paşa’nın stadyumda karşılanması haberi üzerine Gazi çok mutlu olur.
Yunan Başkomutanı Trikopis, her Cumhuriyet bayramında Atina’daki Türk büyükelçiliğine gelir ve Atatürk’e saygı duruşunda bulunur. Gelelim dostluk adına yapılanların en anlamlısına.
Bir zamanlar, Atatürk’ün düşmanı olan Yunan Başbakanı Elefterios Venizelos, 1934 yılında Atatürk’ü ‘Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterir. Yunan Başbakanı Venizelos’un Nobel Ödül Merkezi’ne yazdığı adaylık teklifinin son paragrafına bir göz atalım:
“İşte; barış sorununa bu değerli katkıyı sağlayan kişi, Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Mustafa Kemal Paşa’dır.
Yakın Doğu’da barış yolunda yeni bir çağ açan Yunan-Türk Antlaşması’nın imzalandığı dönemde, 1930 yılındaki Yunan Hükümeti’nin Başkanı sıfatıyla, şimdi Nobel Barış Ödülü Komitesi’nin seçkin üyeleri önünde, Mustafa Kemal Paşa’nın adaylığını, bu onur ödülüne layık olarak önermekten şeref duymaktayım.”
Atatürk, Türk-Yunan ilişkisindeki ‘Barış’ ortamını, 1938 yılına kadar çok ileri bir seviyeye getirir. Atatürk’ün ölümünden sonra, Yunan basını O’nun ölümüne çok geniş olarak yer verir.
11 Kasım 1938 günlü Elefteron Vima gazetesi; “Türk-Yunan anlaşmasını O istemiş ve bu anlaşma için hararetli bir imanla çalışan O olmuştu. O’ nün adı, dünya tarihinin kahramanları arasında silinmez bir biçimde kalacaktır” der.
Katimerini gazetesi ise, “Atatürk, herkesin özlediği, dostların ve düşmanların hayran olduğu bir adamdı. O’nun ölümü yalnız Türkiye için değil, bütün uygarlık ve dünya için de bir kayıptır… Türkiye Büyük Kurucusunu kaybediyorsa, Yunanistan da büyük ve emin bir dostunu kaybediyor. Yunan milleti, dost ve müttefik Türk Milleti’nin yasına bütün kalbiyle katılır” diye yazar.
Barış zamanında, Atatürk’ün Yunanistan’a uzattığı dostluk eli, Yunan halkı, basını ve liderleri tarafından samimiyetle ve içtenlikle sıkıldığını yukarıdaki anılarda görüyoruz. Ancak günümüz Türk-Yunan ilişkileri; Atatürk-Venizelos tarafından yarattıkları ‘Barış’ ortamından çok uzak olduğu bilinmektedir. Zaman zaman Yunanistan’a yaptığım seyahatlerde, Yunan halkının Türk halkına çok sıcak davrandığını, adeta kardeş saydığına defalarca şahit olmuşumdur. Türk-Yunan yazarlara yani bizlere düşen görev, halkın sesi ve sağduyusuna kalemimizle sahip çıkarak, Türk-Yunan dostluğunu Atatürk ve Venizelos’un getirdiği eski seviyeye getirmeye çalışmak olmalıdır. 05.09.2009.
Ahmet Gürel
İzmir Türk Koleji
Uşakizade Köşkü Md.
[1] Şadan Gökovalı, Kaya Çelikkanat, Orhan İlhan, Atatürk ve İzmir, İzmir 1981, s. 63.
[2] Halide Edip Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı, Özgür Yayınları, İstanbul 2004, s. 231–232.
[3] Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’ü Özleyiş, Kültür Bakanlığı, Ankara 2001, 209.
.
