Ahmet SALTIK: 1-10 Temmuz 2008;
Türkiye, AB-D emperyalizminin içerideki maşalarıyla dayattığı bir uyduruk …
Ergenekon iddianamesi ile karşı karşıya.
Adeta Türkiye’yi bölme amaçlı BOP işirlikçisi AKP’nin kapatılma davasına intikam gibi..
Bu kapsamlı dosyada, tarihe not düşecek biçimde uyduruk Ergenekon iddianamesi sürecinin kapsamlı ve sıkı bir irdelemesi ile kumpasın arka planını sizlere sunuyoruz.
Çağrımız Türk halkınadır : Her türlü iç çekişme ertelenmeli ve işbirlikçi bölücülere karşı VATANSEVER çizgide tüm ulus ayağa kalkmalı ve de ülkesini-ulusunu, tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda Yüce ATATÜRK’ün öncülüünde yağtığı gibi birkez daha savunmalıdır.
Halkımız bunu yapacak ve emperyalistlerle yerli maşalarını bir kez daha defedecektir.
Tarih : 1-10 Temmuz 2008; “Türkiye tarihinin en uzun 10 günü”
Yer : Atatürk Türkiye’si
Konu : Emperyalizm ile bir kez daha cepheden hesaplaşma
Gerekçe : “Müstvelilerin emelleriyle birleşme”[1]
Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. Toplum Hekimliği Bölümü
ADD Genel Başkan Önceki Yrd.
www.ahmetsaltik.com
Emperyalizmin en büyük korkusu halkların kardeşliği,
En büyük hayali halklar arası nefret ve düşmanlıktır..
- Bu yazı; kutsal ve dokunulmaz olan ve olması gereken yaşam hakkı gaspedilerek göz göre göre
ölüme yollanan, hukuk sistemimiz ve kimi aktörlerinin açık katili olduğu Sayın Kuddusi OKKIR‘a ve 13 aydır iddianamesiz tutuklanan Türkiye Cumuriyeti yurttaşlarına adanmaktadır. Onlardan ve rahmetli Okkır’ın eşinden açık özür dilenmeli, asla yinelenmeyecek önlemler alınmalıdır.
Yazının amaçları :
1. Tarihe not düşmek : Sürecin makro ve mikro ölçekte irdelenmesi ile
2. Sağduyuya çağrı : Hepimiz aynı gemideyiz.. Bu olgu hiç akıldan çıkarılmamalı..
3. Toplumsal cinnete bir reçete : Toplum Hekimliği Uzmanı sorumluluğuyla..
Giriş :
Yazımıza gerekçe : Dar anlamda hastalıkların, geniş anlamda sağlık sorunları ve en geniş kapsamda sağlık olaylarının özneleri her zaman tekil gerçek kişiler değildir. “Dün” dar anlamda klasik bağlamda hastalıklarla uğraşan geleneksel tıp, günümüzde yerini çağdaş / modern tıbba bırakırken,
2 kulvarda kökten bir evrim geçirmiştir. İlki yönteminde, izleyeni de kapsamında.. Yöntem giderek bütüncül (integre) olagelmiş ve kişiyi fiziksel-biyolojik-kimyasal ve de sosyal çevresi ve boyutlarıyla tümelci (holistik) olarak algılamayı zorunlu görmüştür. Kapsamda ise hemen hemen ayrıksısı (istisnai) olmayan biçimde “hastalıklar” denilen sonuçlarla re-aktif uğraş alanına mahkûm kılmayı reddederek; öngelen (pro-aktif) tutumla koruyucu-geliştirici aşamadan başlamayı yeğ tutmuştur. Bu başarılamazsa erken tanı ve dolayısıyla etkin sağaltım ve de son aşamada tıbbi ve sosyal boyutları ile esenlendirme.. (rehabilitasyon).. Böylece günümüzde örn. aile içi şiddet, dar anlamda bir hastalık değildir; henüz klasik bir morbidite (hastalık) doğurmamış olabilir ama, kuvvetle beklenir ki, potansiyel bir patoloji kaynağıdır ve dolayısıyla kapsamlı tıbbın koruyucu-geliştirici aşamasında müdahale gerektiren bir sağlık sorunu kaynağıdır.. Örnekler çoğaltılabilir.. Göçler, savaşlar, yoksullaştırıcı politikalar, küreselleşTİRme, insan ticareti, çocuk işçiliği ve istismarı… Tüm bunlar, tıbbın yeni dallarının uğraş alanları : Sosyal Tıp! Kavram 150 yaşını geçti. Gelişmiş Tıp Fakültelerinde “Medical Humanities” gözde bir çalışma ve uzmanlaşma alanı. Bizim dalımız Toplum Hekimliği de (Community Medicine)!
“Hastalıkların özneleri her zaman tekil gerçek kişiler değildir..” savına yer verdik başta. Kimi kez hatta sıklıkla, kollektif özneler, sosyal patolojilerin yüklenicisidirler. Sosyal Patoloji, Sosyal Psikiyatri, Toplumsal Şizofreni.. türetimleri dikkat çekilen odak kaynaklıdır. Dolayısıyla kimi tıp dalları ve tıp adamlarının Ahmet, Ayşe, George, Helga.. ‘nın depresyonunu, kanserini, diyabetini, akraba evliliğini… ilgili klinik tıp dallarına bırakıp; toplumun, toplumsal kümelerin, risk gruplarının depresyonu, şizofrenisi, diyabeti, kanseri… ile ilgilenmesi gerekmektedir :Topluma Hekimlik yapılması kaçınılmazlaşmaktadır. Klasik temel tıp donanımı yanı sıra, başta Epidemiyoloji, Tıbbi Sosyoloji, Tıbbi Psikoloji, Tıbbi Antro-poloji.. vd donanımı ile. Bu yazımızda ciddi toplumsal örselenme (travma) nedeni son 10 günü,
1-10 Temmuz 2008 yoğun zaman dilimini işleyecek; toplumumuza hekimlik yapmaya çalışacağız.
Esasen illeti tanımayınca ilaçta isabet olamaz.
Kutadgu Bilig, 1070
Son 10 yıldır “malumu tarif etmek üzere” yazdığımız yazılardan birkaç tanesini sıralayalım :
2008 Ocak ayında web sitemize kapsamlı bir dosya koyduk :
-
“Emperyalizmin 2008 Türkiye Tasarımı : Bir Kez Daha Cepheden Hesaplaşmaya Doğru..”
idi adı.[2] Hani, haklı çıkmaktan utanılır ya.. Keşke yanılsaydık söylemi kullanılır ya..
Tıpkı öyle oldu maalesef.
- “AKP Hızla Meşruiyet Dışına Kayıyor” başlıklı yazımız 14.06.08 tarihli.
- “Küresel Saldırıdan Yılmak Yok” 19.09.07′de yazılmış..
- “KÜRESELLEŞ-tir-ME = Yeni Emperyalizm ve Türkiye’nin Tarihsel “HARAKİRİ” si…”
04.09.07′de klavyemizden çıkmış..
- “84. Yılında Lozan Antlaşması ve Türkiye’nin Geleceği” 24.07.07 günü noktalanmış..
- “Küresel Emperyalizmin = AB-ABD Cephesinin Türkiye ile Savaşının 2006 Başında Geldiği
Kritik Aşama” 01.12.06 tarihli..
- “Türkiye Nereye Sürükleniyor?” 16.07.06
- “Mustafa Kemal’in Aydınlanma Şehitleri..” 18.06.02 ve
- “Aydın Sorumluluğu” 07.10.200 ve
- “Türkiye Nereye ?” başlıklı yazımız 10 yıldan da geriye, Mart 1998′e tarihleniyor..
Bu yazılar pek çok web sitesinde yer aldı, çok sayıda adrese e-posta ile yollandı, değişik dergilerde basıldı.. 1996′dan bu yana 12 yılı aşan sürede 1300′den fazla konferansa da konu edildi.
Ø Ne yazık ki, güzelim Türkiye’mizi eğik düzlemden çekip almak olanaklı olamadı.
Geldik, neredeyse iç çatışmanın eşiğine!. Türkiye bütün sorunlarını çözdü, sıra Ordusunun 2 emekli orgeneralini içeri almaya geldi.. Bir yurtsever emek partisinin yöneticilerini derdest etmeye vardı !?
Cumhurbaşkanından Başbakanına, pek çok bakan ve miletvekiline dek haklarında onlarca yolsuzluk dosyası olanlar, dokunulmazlık zırhı gerisindeler ve 3 Kasım 2002′den bu yana neredeyse 6 yıldır yargıdan kaçıyorlar.. Niyetleri sonsuza dek, zaman aşımına dek kaçmak. Böylesi bir siyasal kadro işbaşında iken de, sözümona İtalya’ya öykünerek Temiz Eller Operasyonundan söz edilmekte !?
Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu döneme ilişkin, TBMM’de halen “görevi ihmal, zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrakta ve kayıtlarında sahtecilik, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak“ suçlarından
fezlekesi bulunuyor. Milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle bu suçlardan yargılanması
henüz karara bağlanamayan R.T. Erdoğan açısından suç dosyaları büyük risk taşıyor.
(www.haber3.com/haber.php?haber_id=373233, 17.05.08)
İşte sureti haktan görünmek bu olsa demektir. İğrenç Batı Emperyalizmi’nin AB ve de ABD’sini arkana al, en yüksek teknoloji espiyonaj, yasa dışı izlem ve dinleme vb. araçlarla kolluğu donat ve başta TSK, muhalif kurumların üstüne sal..
Bu kirli senaryoyu okuyamamak için ya akıl fukaralığı ya da ihanet içinde olma dışında seçenek yok.
Aslında AKP kadroları tarihsel “harakiri” ye kalkıştılar. Avustralya yerlilerinin geri tepen mızrağı bumerang örneğinde olduğu gibi, oyunları geri tepecek ve kendilerini vuracaklar. Türkiye öyle Afganistan gibi, Somali ya da Irak gibi.. gariban bir ülke değil. Birkaç bin yılı bulan devlet deneyimi
ve tarihi 2000 yılı aşan bir Silahlı Kuvvetlere sahip. BOP eşbaşkanlığı denen kaypak tuzak görevin, öznesini bu yokoluş serüvenciliğine taşıyacağı hesaplanmalıydı. Böylesine ağır bir yıkıcı taşeronluk örneğine tarihte rastlamak zor. Dolayısıyla Tayyip beye de ağır geldi, altında kalacak çaresiz.
”Doktorlar, yoksulların doğal avukatlarıdır.”
Dr. Rudolph Virchow, 1850′ler..
Hukukçu olmamamıza karşılık (İstanbul Hukuk Fak.de okuduğumuz 2 yılı elbette hiç saymıyoruz..),
bir yurttaş olarak, yer yer de hekimlik mesleğimiz bakımından uygulama içinde olmamız nedeniyle Ceza Muhakemeleri Yasası‘nı (CMK), çıkışından sonra bir kez daha özenle, baştan sona okuduk.
335 maddelik kapsamlı yasanın 74, 75, 99 ve 159. maddeleri sağlıkla; 75, 76 ve 86. maddeleri tıbbi durumlarla; 46, 66, 74, 75, 77, 86, 87 ve 89. maddeleri ise hekimin süreçlere katkısı ve görev-yetkileri ile ilgili..
“Türkiye tarihinin en uzun 10 günü” nü önce mikro ölçekte,
ardından da makro ölçekte incelemek uygun olacaktır :
1 Temmuz 2008, Türkiye tarihi açısından oldukça yoğun gündemliydi. O gün, Cumhuriyet Başsavcısı[3] Anayasa Mahkemesi önünde, iktidar partisi AKP’ye açtığı kapatma davasında, esas hakkında değerlendirmesini sözlü olarak sunacaktı. 160 sayfayı bulan kapsamlı ve çok sağlam hukuksal kanıt ve karinelere dayalı İddianamesi’ne ek olarak, usul hukuku uyarınca bir de sözlü açıklama yapacaktı. Türkiye ve yabancı kamuoyu nefesini tutarak dinleyecekti. Suçlamalar çok net, sanık parti açısından yadsıma ya da red manevra alanı tanımayan sağlamlıkta idiler ve gerek Anayasal yargıyı gerekse yerli-yabancı kamuoyunu hiç kuşku yok derinden etkileyecekti. Neler mi söyledi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Abdurrahman Yalçınkaya Anayasa Mahkemesi önünde 1,5 saat?
- “AKP‘nin işbirliği yaptığı uluslararası çevreler, iktidar gücünü kullanarak temin ettiği medya desteğiyle karalama kampanyası yürütmektedir. Statükocu, laikçi, indirgemeci, siyasi dinozor gibi ifadeler ve darbeci gibi suçlamalarla başta yargı olmak üzere cumhuriyet değerlerini koruyan
bütün kurumlar yok edilmeye çalışılmaktadır.”
- AK Parti’nin “şeriat düzeni kurmak istediğini, bu konuda açık ve yakın tehlike bulunduğunu” kaydeden Yalçınkaya, Venedik Kriterleri’nin AK Parti ile ilgili kapatma davasında uygulanamayacağını iddia etti.
- Fethullah Gülen‘in yargılandığı davada beraat etmesinin sonucu değiştirmeyeceğini söyleyen Yalçınkaya’nın, “Gülen’in beraat etmesi dini bir cemaat lideri olduğu gerçeğini değiştirmez” dediği öğrenildi.
- A. Yalçınkaya, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin Anayasa değişikliğinin
iptal edilmesinin de iddialarını ortadan kaldırmayacağını, aksine güçlendirdiğini kaydetti.
Sayın Abdurrahman Yalçınkaya’nın 1 Temmuz 2008 günü Anayasa Mahkeme’sindeki sözlü sunuşu,
bize Faruk Nafiz Çamlıbel’in bir şiirinde “şair” için yazdıklarını çağrıştırdı :
Eşyayı tanırken hepimiz sade dışından
Esrarına yol bulduk O’nun anlatışından..
Yargıtay Başkanlar Kurulu da çileden çıkarak özetle aşağıdaki sert uyarıyı yapmadı mı?
- Yargı bağımsızlığı hazmedilemiyor, Yargı mensupları hedef gösteriliyor.
- Kapatma davası açan Yargıtay Başsavcısı ile
toplum arasında husumet yaratılmaya çalışılıyor.
- Türbanla ilgili düzenleme, eleştirilere ve toplumsal uzlaşma oluşmamasına karşın, engellenemeyen bir hızla yasalaştı.
- Hazırlanan Anayasa taslağı, bir siyasal görüşün; AB ölçütlerini bile karşılamıyor.
- Yargı ve mensupları yabancılara şikâyet ediliyor!
Hazırlanan düzenlemeler bizden önce onlara gösteriliyor.
- Bu hiçbir devlet ciddiyeti ile bağdaştırılamaz! (www.yargitay.gov.tr , 21.05.08)
Dolayısıyla bu savlar, sanık parti tabanı da dahil kamuoyunda ciddi bir handikap yaratacaktı ve mutlaka, en azından hafifletilmesi zorunluydu.
Aynı Erdoğan, Danıştay 2. Dairesi’nin türban kararı ardında, bas bas bağırarak “Efendi, ulemaya danışacaksın, sen bilmezsin” diye laik hukuk düzenini ayaklar altına almamış mıydı?
Ø “Türban için söz söyleme hakkı din ulemasınındır!” (15.11.2006)
Bir de, yürekler yakan 2 Temmuz 1993‘ün 15. yılı idi. Türkiye Şeriatçıları, Ortaçağı aratan biçimde
37 insanı topluca ve “Şeriat isterük” çığlıkları içinde Sivas’ta yakmış ve hezeyan içinde izlemişlerdi.
Bu değerlendirmeler, 33 idam kararı ile biten Yargıtay ilamında yer almıştı.[4] Günümüzde İktidardaki sanık parti de laik rejimi yıkarak şeriat düzeni getirmeye dönük açık girişimlerle suçlanmaktaydı!
Bir manüplasyon yapılmalı ve kamuoyunun dikkati başka alanlara çekilmeliydi. Günümüzün “toplum mühendisleri” için hiç de zor sayılmazdı. Gündeme asılmak ve dikkati bambaşka bir alana çekmek, Anayasa Mahkemesi’ndeki tarihsel olguya karartma uygulamak. Eldeki yaygın kitle iletişim araçları hedefe erişim için elverişliydi. % 80′e varan bölümü, şu veya bu yolla iktidar yanlısı kılınmışlardı..
Sözde “Ergenekon Operasyonu” hakkında basına ve kamuoyuna açıklamamızı, web sitemize, Demokratik Kitle Örgütlerinin Ortak Açıklamasını aynen benimseyerek aşağıdaki gibi koymuştuk (www.ahmetsaltik.com, 26.03.08) :
“21 Mart 2008 günü sabaha karşı, Cumhuriyet Gazetesi Yazarı İlhan Selçuk, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve İstanbul Üniversitesi önceki Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun da aralarında bulunduğu çok sayıda aydın, gözaltına alınmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Makamı’nın, iktidar partisi olan AKP hakkında İddianame düzenlemesinin hemen ardından gerçekleştirilen bu operasyonda gözaltına alınan kişilerin, cumhuriyetin değerlerini savunan ve
bu alanda mücadele yürüten kişiler olması ve gözaltına alınış biçimleri tümümüzü hayret ve
üzüntü içinde bırakmıştır.
Şayet bir suç varsa, hukuk sınırları içinde bunun kovuşturulması ve soruşturulması elbette gereklidir. Ancak içinde bulunduğumuz bu günlerde, görevini yaptığı için tehdit ve hakaretle karşı karşıya kalan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın durumu düşünüldüğünde, bütün yaşamları gözönünde olan aydınlarımızın, gözaltına alınmaları son derece anlamlı bir durumdur.
Cumhuriyet hukukundan yana olan bizler, bu olayı,
iktidarda bulunanların, laik ve demokratik cumhuriyetimizi savunanlarla hesaplaşma girişimi
olarak görüyoruz.
Bu olayla birlikte siyasal iktidar, demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Karşımızda basına, üniversitelere ve yasal siyasi parti liderlerine tahammülsüz bir iktidar
bulunmaktadır. Ne yazık ki siyasal iktidar, bu girişimi ile toplumsal barışı dinamitlemekte ve demokratik mücadele sürecini kırmak istemektedir. Ülkemizde birlik içinde yaşamanın tek yolu, Cumhuriyet İlkelerine, gerçeklere ve adalete bağlı kalmakla olanaklıdır. Unutulmamalıdır ki,
tüm iktidarlar geçici ama Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleri sürekli ve adalet kalıcıdır.
Siyasal iktidarı; basına, üniversiteye, aydınlara ve siyasi partilere karşı başlattığı yıldırma operasyonu nedeni ile kınıyor ve tüm antidemokratik uygulamalara son vermeye davet ediyoruz.”
10 Temmuz 2008 tarihliKanal D anketinin sonuçlarını paylaşmak uygun olacaktır :
(www.kanald.com.tr/haber/anket.aspx) Size göre, Ergenekon Operasyonu tertip mi, temiz eller mi?
Anket sonuçları : Toplam oy 19530
Tertip : % 74, (14576 oy) Temiz eller : % 23, (4512 oy) Kafam karşışık : % 2, (442 oy)
Bunca dez-enformasyona karşın, halkın ¾’ünün olayları”tertip” olarak nitelemesi anlamlıdır ve
ülkenin geleceği açısından umut vericidir. Halkımıza, onun tarihsel sağduyusuna güveniyoruz..
1 yılı aşan “Ergenekon Soruşturması” nedeniyle muhterem Savcı Zekeriye ÖZ ve 2 savcı arkadaşı, yeni bilgi ve bulgular nedeniyle “büyük balık” olarak nitelenen sansasyonel gözaltına karar vermişlerdi. Bu karar İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne 29 Haziran 2008 günü tebliğ edilmiş, gerekçesinde “kaçma“, “kanıtları karartma“, “tanıkları etkileme“.. gibi potansiyel sakıncalar taşıdığına yer verilmesine ve aslında başlıca bu varsayımlara dayandırılmasına karşılık, bu bağlamda çok önemli olan en az
24 saat geçirilerek, büyük gözaltı / gözdağı uygulaması 1 Temuz 2008 sabahına bırakılabilmiştir !?
Her ne denli emekli 2 orgenerali de içerse, evlerinde, askeri lojmanlarda arama yapılması ve gözaltına alma buyruğunu uygulama, 24 saati gerekli kılacak işlemler değildir. Genelkurmay’ın da açıkladığı üzere, Ceza Muhakemeleri Yasası‘nın 119/5 maddesi uyarınca yapılmıştır söz konusu uygulama :
Arama kararı
MADDE 119. - (1) Hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde
Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler.
………………
(5) Askerî mahallerde yapılacak arama, hâkim veya Cumhuriyet savcısının istem ve katılımıyla askerî makamlar tarafından yerine getirilir.
Arama kararına koşut düzenleme olarak aynı yasa, 127. maddesinde ise el koyma hakkında düzenleme getirmektedir :
Elkoyma kararını verme yetkisi
MADDE 127. - (1) Hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde
Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile kolluk görevlileri, elkoyma işlemini gerçekleştirebilir.
……………………..
(6) Askerî mahâllerde yapılacak elkoyma işlemi, hâkim veya Cumhuriyet savcısının istem ve katılımıyla askerî makamlar tarafından yerine getirilir.
İlginç ve düşündürücü biçimde, Sn. Em. Org. Hurşit Tolon’un askeri lojmanlardaki kapısının arama sürecinde her nasılsa kırıldığı ve Sn. Tolon tarafından bu durumun arama tutanağına geçirtildiğini öğreniyoruz basından..
TBMM’de 04.12.04′te kabul edilen 5271 sayılı “CEZA MUHAKEMESİ KANUNU” 134. maddesiyle de çağdaş ve kapsamlı bir düzenleme öngörmektedir :
Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve elkoyma
MADDE 134. - (1) Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmada, başka surette delil elde etme imkânının bulunmaması halinde, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından
kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine hâkim tarafından karar verilir.
(2) Bilgisayar, bilgisayar programları ve bilgisayar kütüklerine şifrenin çözülememesinden dolayı girilememesi veya gizlenmiş bilgilere ulaşılamaması halinde çözümün yapılabilmesi ve gerekli kopyaların alınabilmesi için, bu araç ve gereçlere elkonulabilir. Şifrenin çözümünün yapılması ve gerekli kopyaların alınması halinde, elkonulan cihazlar gecikme olmaksızın iade edilir.
(3) Bilgisayar veya bilgisayar kütüklerine elkoyma işlemi sırasında, sistemdeki
bütün verilerin yedeklemesi yapılır.
(4) İstemesi halinde, bu yedekten bir kopya çıkarılarak şüpheliye veya vekiline verilir ve
bu husus tutanağa geçirilerek imza altına alınır.
(5) Bilgisayar veya bilgisayar kütüklerine elkoymaksızın da, sistemdeki verilerin tamamının
veya bir kısmının kopyası alınabilir. Kopyası alınan veriler kâğıda yazdırılarak, bu husus tutanağa kaydedilir ve ilgililer tarafından imza altına alınır.
Madde 134, yorum gerektirmeyecek biçimde açıktır. Çünkü sonradan herhangi bir aşamda bu elektronik ortamlara karışım (müdahale) olanaklıdır. Dosya ya da bölümlerinin eklenmesi, çıkarılması, değiştirilmesi son derece kolay işlemlerdir. Klasik basılı belgelerden çok daha kolaylıkla..
Üstelik söz konusu karışmaların tarihleri ile de istendiği gibi oynanabilir!
Bu durumda, eğer bulunabilirse, bigisayar ortamlarındaki verilerin hukuksal kanıt olma işlevi,
ortadan kalkmış olmaktadır. Hem de dönüşümsüz biçimde!
Hukuka aykırı olarak elde edilen kanıtların, hukuksal geçerliği olamayacağı temel kuralına göre..
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Dr.Muammer Ketizman, CMK’ye göre bilgisayar taramalarında yeni verilerin yerleştirilmemesi için bir kopyasının alınması gerektiği kanısındadır. Dr.Ketizman, CMK’nin 134/2 fıkrasına göre bilgisayardaki belgelerin bir an önce alınması ve bilgisayarın sahibine geri verilmesi gerektiğini ifade etmiiştir. Dr. Ketizman ayrıca 134/3 fıkrasına göre bilgisayarlardan alınan bilgilerin yedekleri alınmadığı ve suçlanan kişiye verilmediği sürece
usul hukukuna uygun olmadığını savlamaktadır. (Cumhuriyet, 10.07.08)
Türkiye Bilişim Derneği Yönetim Kurulu üyesi Av. M. Ali Köksal, CHP Adana Milletvekili
Tacidar Seyhan‘ın CMK’ye koydurduğu maddenin çok yerinde bir karar olduğunu belirterek,
“..bu maddeye bile riayet edilmedi” dedi. Av. Köksal, hiçbir bilgisayara ve CD’ye mahkeme kararı olmadan yalnızca savcı izniyle el konulamayacağına dikkat çekti. Köksal, “Bir bilgisayardan kanıt
elde etmek için alınan bilgisayarın yedeğinin suçlanan kişiye veya avukatına verilmesi gerekli.
Eğer bu yapılmazsa, alınan bilgisayardaki bilgilerin doğruluğunun kesin olduğundan söz edilemez. Kaldı ki, bunun hukuka uygun olduğu da söylenemez.” diye konuştu.
Avukat, Adli Bilişim Uzmanı Gökhan Ahi, “Klasik delillerin aksine, bilgisayarlardan elde edilen kanıtların değiştirilmesi ve silinmesi, hatta yeni yeni veriler eklenmesi çok kolaydır. Bilgisayarların aranması istemi kendisine ulaşan mahkeme, ilk olarak bu önkoşulu değerlendirmelidir. Mahkeme kararı ile yapılan bilgisayar aramasında başka önemli bir husus ise bilgisayara el konulamamasıdır. Yasa, öncelikle bilgisayarın yerinde aranmasını ve tutanak eşliğinde ‘hard disk’ kopyasının alınmasını şart koşuyor. Eğer bilgisayar açılamazsa veya şifreliyse, o zaman bilgisayarıa el konulabilecektir. Ancak, bu kez yedeği alınıp bilgisayar sahibine verilmek koşuluyla. Dolayısıyla, hukuka aykırı olarak elde edilen kanıtlarla tutuklama yapılması ve mahkûmiyet kararı verilmesi olanaklı değildir.” (Cumhuriyet 10.07.08)
Bu dizelerin yazarı, Halk Sağlığı hizmeti verirken ilgili yerlerden analiz için gıda örnekleri de almıştır. Dünden günümüze gıda mevzuatı, gıda örneklerinin “çift” alnacağını buyurmaktadır. Yasa, Tüzük, Yönetmelik ve ilgili Rehberlerde öngörülen kurallar uyarınca, örneklerden biri yetkili laboratuvarda incelenir ve sonucu örneğin alındığı işyerine de bildirilir. Kurallara uymayan sonuç varsa, tanık / ikiz örneği emanetinde (yedinde) bulunduran denetlenen işyeri, kendindeki örneği yetkili bir başka laboratuvarda inceleterek itiraz hakkını kullanabilir. Yasakoyucu, adaleti sağlama bakımından
taa 1930′lardan bu yana ülkemizde böylesine adil ve saydam bir rejimi yürütegelmiştir. Dolayısıyla, insanların her türlü geleceğini tehdide, karartmaya, yok etmeye son derece açık olan bilgisayar vb. ortamlarına el konulması konusunda daha az duyarlı olunacağı kabul edilemez. Nitekim CMK md. 134 netlikle ortadadır. Yineleyelim; murat başka olunca, hukuk da açıkça katledilmektedir. Ne var ki,
en hafif deyimiyle bu özensiz davranış, bumerang gibi dönüp sahiplerini vuracaktır. Üretmeye çalışacakları hiçbir uydurma (fiktif) kanıt, bu aşamadan sonra hiçbir işe yaramayacaktır. Hatta uyduruk (fabrikasyon) olduklarının bir biçimde kanıtlanması durumunda, ilgilileri için ciddi suç oluşturacaktır.
Ulusal Kanal‘a yapılan baskında da neredeyse tüm bilgisayarlara el konuyordu.. Böylece bir arama operasyonu, fiilen, Anayasal koruma altındaki bir TV’nin yayın hakkının gasbı anlamına gelecekti. Ulusal Kanal hukukçuları, kolluk güçlerini büyük güçlükle ikna ederek sınırlandırabildiler. 4 aydır, büyük ölçüde, zaten kıt teknik donanımdan ve arşivlerinden yoksun olarak yayınlarını sürdürme çabasındalar. Neden hemen bir kopyası alınıp bu bilgisayarlar iade edilmez?? Yargılama süreçleri sonunda pek çok hukuk dışı uygulama giderim (tazminat) davalarına konu edilecektir. Yüklü giderim ödeme zorunda kalacak olan kamu makamları, ilgili kamu görevlilerine kişisel kusurları, yasa tanımazlıkları nedeniyle geri dönecekler midir (Rücu!) ? Açık usul hataları bir başka hesap mıdır?
Bilgisayar ve ilgili sanal ortam kayıtlarının durumu, kritik önemi nedeniyle kapsamlı irdelenmiştir.
Arama ve elkoyma sonrasında bu kişiler, söz konusu yasanın 145. maddesi uyarınca ifade ve/veya sorguya davet edilebilecek iken, arama-elkoyma sürecinin devamında gözaltına alınmışlardır.
CMK’nın ilgili maddesi aynen aşağıdadır :
İfade veya sorgu için çağrı
MADDE 145. - (1) İfadesi alınacak veya sorgusu yapılacak kişi davetiye ile çağrılır;
çağrılma nedeni açıkça belirtilir; gelmezse zorla getirileceği yazılır.
Özellikle TSK’da en kritik tepe görevler yapmış 2 orgeneralin, 1 yıla yaklaşan sözde “Ergenekon operasyonu” sürecinde her olasılığı düşünerek eğer ellerinde varsa, başlarına iş açabilecek
bilgi-belge vb. ni hâlâ tutacakları varsayılabiir mi??
Kaldı ki; TSK subay-assubaylarına askeri okullarda, daha lisede iken “günlük tutma” yasağı getirilmekte, son derece katı olarak da uygulanmaktadır. Bu en yalın gerçeği herhalde Em. Deniz Kuv. Kom. Ora. Özden Örnek de bilir! DolayısıYla “Günlükler bana ait değil” derken, olgusal bir durumu vurgulamaktadır aynı zamanda.[5]
Ayrıca, bu üst düzey TSK komutanlarının arşivlerinde, “Devlet sırrı” sayılabilecek bilgi ve belgeler de bulunabilir. CMK bu konuda da duyarlı düzenlemeler getirmiştir. “İçeriği Devlet sırrı niteliğindeki belgelerin mahkemece incelenmesi”, başlığı altında 125. Madde de yasa metnindedir.
Sayın Memiş’in irdelemesi çok sarsıcıdır :
“Diğer taraftan, GİZLİLİĞİ ZORUNLU ve YASA EMRİ olmasına rağmen HAZIRLIK SORUŞTURMASI’ nın temelini oluşturan DELİLLERİN, BİLGİLERİN, BELGELERİN işportaya düşmesi, “iki kazı güdemeyecek” yaratıklar tarafından EMREDİLDİĞİ ÜZERE kitaplaştırılması ise bu süreci
ÇADIR TİYATROSU haline getirmeye yeter de artar bile… Türk Ceza Kanunu’na göre barış ve
savaş tanımı ile “casusluk” için farklı hükümler vardır. Kasıtlı ve planlı olarak FETTOŞ yani MAÇA KARDİNALİ’nin sadık evlatlarından oluşturulan Emniyet baskın ekipleri eline geçen bütün bilgiler, para ya da dua (!) karşılığı yandaş medyaya servis edilmekte günümüz istihbarat faaliyetlerinin
aslını oluşturan ve değeri çok büyük STRATEJİK istihbarat ile BİYOGRAFİK istihbarat verileri de
medya yolu ile tüm iç ve dış hasım güçlere bedavaya aktarılmaktadır.”
Yine Sayın Memiş‘in şu dizeleri ciddi yanıt bekleyen soruları gündeme taşımaktadır, taşımalıdır :
” Eğer bu orgeneraller, görevleri esnasında iddia edildiği üzere darbecilik oynamış ancak başaramamışlarsa, yargılanacakları yer Askeri Mahkeme‘dir. Yok, hayır; bu orgeneraller emekli olduktan sonra iddia edildiği üzere darbecilik oynamışlarsa, onlarla kim kalkar da darbeye soyunur. Adama sormazlar mı;
‘Kardeşim kuvvet komutanıyken yapamadıklarını şimdi CZ marka beylik tabancanla mı yapacaksın? diye…
Ancak, bana kalırsa aslında istenen de bu; yani, bu orgeneraller YETKİ nedeniyle Askeri Mahkeme’de yargılanır ve BERAAT ederlerse; yandaş ve hatta taşeron medya manşetlerinde
yer alabilecekleri şimdiden yazabiliriz..”
Özetle; CMK, Avrupa Birliği normları da dikkate alınarak Türk ceza yargılama hukukuna birkaç yıl önce kazandırılmış çağdaş bir pozitif hukuk metnidir ve esasta usule ilişkin kapsamlı normatif niteliği
temel işlevidir. Görülen o ki; pek çok aşamada, çok sayıda kuralının bilerek ya da bilmeyerek çiğnendiği, 1 yıldır hâlâ dava açılamayan soruşturma aşamasında açıklıkla ve kaygı ile izlenmektedir.
BU GÖZALTILAR NE ANLAMA GELİYOR ?
Psikiyatri uzmanı meslektaşımız, Prof. A. Çelikkol’dan bir alıntı yapalım :
“Elbette bu gözaltılar için ABD’nin onayı vardır, 12 Eylül de bu onayla yapılmıştır, zaten bir strateji uzmanının söylediği gidi, AKP seçim kazanmadı, kazandırıldı, Erdoğan seçimden kısa bir süre,
hiçbir sıfatı olmaksızın ABD’ye gitmiş, Bush ile görüşmüş ve biat etmişti. Zaten kabile zihniyetinde biat etmekten ve (elinden gelirse) ram ettirmekten başka seçenek yoktur, daha doğrusu vardır da bilmezler. Biatın ardından da AKP’ye seçim kazandırmak için önceki hükümet, Ecevit’in deyimiyle intihar edercesine dağı(tı)ldı.
AKP, önümüzdeki birkaç ayı ekonomik açıdan geçiremeyeceğini bal gibi biliyor, 40 milyar dolar lazım, bulamıyor. Bulsa bu defa enflasyon hepten fırlayacak. Satmaya kalsa, satacak milli değer neredeyse kalmadı veya küresel sermaye AKP hükümetinin sıkıştığını bildiği için malın değerinin çeyreğini bile vermez.Onun için AKP, yalvar yakar, hemen kapatılsın istiyor, tek umudu bu;
“ne olur ne olmaz, Anayasa Mahkemesi ya bizi kapatmazsa?” korkusuyla yangına körükle gidiyor. Eğer birisi aksini söylerse, bu AKP iktidarının geri zekalı olduğu anlamına gelir ki, bu da imkânsız.
O zaman bu ikilem içinde başka seçenek kalmıyor.”
Bir başka psikiyatrist meslektaşımız, Prof. K. Doksat, “Bu yazı herkes için bir ümit, bir umut, hâttâ bir kurtuluş olacak.” diye ironiyle başlıyor “Ergenekonzedeler İçin Kurtuluş Umudu” başlıklı yazısına :
“..bütün bu zırvalıklar püf diye söndüğünde..” diyor altını çizerek.. (www.keremdoksat.com, 11.07.08).
İngiliz Reuters haber ajansının yorumu : Ergenekon Uyduruk örgütlenme !
Türkiye’yi sarsan Ergenekon operasyonu kapsamında yapılan tutuklamaları değerlendiren Reuters haber ajansı, söz konusu örgütlenmenin uyduruk olduğunu savundu. Reuters ajansının güvenlik uzmanı İstanbul muhabiri Gareth Jenkins, konuyla ilgili olarak;
- “Ergenekon bir suç örgütü olabilir ve soruşturulmalıdır da. Ancak böylesine uyduruk bir örgütlenme ve başında da yaşlı adamlarla çok ciddi bir şey olarak görülmesi, oldukça kuşkulu
bir durum yaratıyor.” diye konuştu.[6] - Türkiye’nin uzun bir süredir ideolojik ve dinsel çizgilerle bölündüğünü öne süren Reuters,
modern Türkiye’yi Osmanlı’nın külleri üzerine kuran Mustafa Kemal Atatürk‘ün, din ile devlet işlerini ayırdığını hatırlattı. Ajans, “Laik elitler” diye adlandırdığı, generaller, yargıçlar ve profesörlerden oluştuğunu iddia ettiği kesimin, ülkenin laik yapısını korumayı görev edindiğini
ve şimdi de AKP’yi, laik yapıyı bozmaya çalışmakla suçladığını yazdı.
Buna karşılık, Avrupa Parlamentosu‘nun 21 Mayıs 2008 kararları çok çarpıcıdır :
- Türk Askeri Ada’dan (Kıbrıs’tan) çekilsin,
- Türk Ordusu’nun yönetim üzerindeki etkisi kaldırılsın,
- Kürt açılımı konusunda gecikilmesin,
- Ordu’nun içindeki Ergenekon kökünden kazınsın (tümce aynen böyle!).
Böylece AB Parlamentosu, bir önyargı ile davranarak hem sözde “Ergenekon çetesi” varlığını
kabul etmekte, hem de yerinin güya TSK içi olduğunu ileri sürerek kökünden kazınmasını buyurmaktadır! Sürdürülmekte olan bir savcılık soruşturmasını yönlendirmekte, hukukun en temel ilkelerini çiğneyerek içişlerimize burnunu sokmaktadır. Bu durum AKP’nin işine gelmekte, hata çanak tutmaktadır. Oysa bağımsız bir ülkenin onurlu hükümetleri, bu tür kabul edilemez çirkin müdahelelere asla izin vermez ve en ağır diplomatik yol ve yaptırımları kullanarak reddederler, hatta açıkça kınarlar! Dolayısıyla AKP, bir kez daha suçüstü yakalanmış olmaktadır. Zırva tevil kaldırmaz..
Öyle ki; Washington ziyareti sırasında ABD Dışişleri Bakanı Rice ile görüşen Ali Babacan’ın,
Fransa’nın tutumuna karşı destek isterken “Türkiye’nin AB’ye alınmayacağını biliyoruz.”
“Ama ortaya çıkan olumsuz havanın dağılması ve Türkiye’de kamuoyunun tepki göstermemesi için Fransa’ya baskı yapmanızı istiyoruz.” dediği öğrenildi (Cumhuriyet, 11.06.08).
American Enterprise Institute uzmanı Michael Rubin ise, sözde Ergenekon operasyonu hakkında
şu ilginç çözümlemeye imza koydu ve AB’yi çifte standarlı davranmakla suçladı (Cumhuriyet, 04.07.08) :
o ‘İntikam bahanesi‘
o Ergenekon’un Başbakan Erdoğan’ın hayal ürünü olduğunu ileri süren Rubin’e göre;
Erdoğan Ergenekon soruşturmasını kendini eleştiren, yolsuzluklarını ve iktidarı kötüye kullanmasını sorgulayan kişilerden intikam almak üzere bir ‘bahane’ olarak kullanıyor.
o Erdoğan’ın Rusya Başbakanı Putin’e dönüştü, gözaltılar Türk demokrasisine zararlı.
o Gözaltılar ironik!
o Rubin soruşturmanın Vakit, Yeni Şafak, Zaman gazetelerinin yanı sıra Turkish Daily News gazetesindeki kimi köşe yazarlarınca Erdoğan’ın hukukun üstünlüğü ve yargıyı küçümsemesini örtmek ve bahaneler bulmak amacıyla kullanıldığını da vurguladı.
Rubin, AKP’nin hukukun üstünlüğünü küçük görmesine karşın, devletin kurumlarını
kötüye kullanma eğilimi içinde olduğunu ifade ederek, son gözaltıların bu açıdan
“ironik” olduğunu ifade etti.
o Pek çok Batılı diplomatın ve Türk yetkilinin AKP’nin kapatma davası konusunda bir “uzlaşı” sağlanmasını umduğunu ve Türk uzmanların Erdoğan’ın pişman olduğunu düşündüğünü
ifade eden Michael Rubin,
o “1 Temmuz baskını uzlaşının mümkün olmadığını gösterdi.” dedi.
o Rubin, “Ya AKP kapanacak ya da Kemalizm ve hukukun üstünlüğünün yerine
dinin siyasi amaçlar için fırsatçı bir biçimde kullanıldığı ve özgür medya ve özgür
sivil toplumun hor görüldüğü Putin tarzı bir yaklaşım gelecek.” şeklinde konuştu.
o 1 Temmuz’daki gözaltıların Erdoğan’ın AB üyelik sürecine yönelik içtenliksizliğini de
ortaya koyduğunu belirten Rubin; “Erdoğan Türkiye’ye sömürge valisi gibi emreden
AB yetkililerini kucakladı. Ancak barışçıl siyasi muhalefeti ezmenin Türkiye’nin
gönenci ve demokrasisinden daha önemli olduğunu gösterdi.” dedi.
o Rubin, “Bağımsız medyanın, Türk işadamlarının, Türkiye’nin çok uzun süredir
ihmal edilmiş çiftçilerinin, aydınlarının ve hukukun üstünlüğünü destekleyen herkesin Erdoğan’ın Putin’in yolunu izlediği bir dönemde demokrasiyi savunma görevi bulunduğunu” ifade etti.
o Rubin, “Batılı diplomatların daTürk yargısının ardında durarak hiçbir siyasetçinin hukuktan üstün olmadığı kavramını desteklemesi gerektiğini” dile getirdi.
Mister Rubin’i ve yazdıkları karşıt içeriği, dikkatle rezerve ederek aktarmış olduk..
Hukuk dünyamızın pirlerinden eski TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk, (Vatan, 07.07,08) :
o “- Bu kadar ciddi bir iddia (Ergenekon iddiası) 13 ay açıkta bırakılamazdı. O nedenle de
50 yılı aşkın bir tecrübeyle şunu söylüyorum; dinleme ve bilgasayar kayıtlarının hukuki delil değeri yoktur. Böyle bir hadisede de maddi vakaya ihtiyaç vardır. Maddi vaka yoksa ötekiler gevezelik ve dedikodudan ibaret kalır.”
* * * * *
Operasyonun adı neden “Ergenekon..” ??
Haram ile hamir tuttu dünyayı
Fesad işler gören hürmetli oldu
Peygamber yerine geçen hocalar
Bu halkın başına zahmetli oldu
Yunus Emre
Önemli bir sorudur bu. Ergenekon, Orta Asya’dan Türklüğün çok zor koşullarda, deyim yerinde ise dağları delerek kendini varedişinin görkemli öyküsüdür. Saygın bir tarihsel referansa gönderme yapmaktadır. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün son zamanlarda aldığı bir karar ile “Ulusalcılık”
terör suçu kapsamında değerlendirilebilmiştir! Akıllara seza! Provokasyon amaçlı bu karar, ne yazık ki, Haziran 2008 MGK’sında gündeme alınmamıştır! Küresel emperyalizmin kendi hinterlandı dışında tabu ilan ettiği “ulus devlet” her alanda yıpratılmalı, dışlanmalı, giderek tarihsel-ulusal kökenlerinden kopartılarak kendine yabancılaştırılan kitleler, mankurtlaştırılarak sömürgerleştirilmelidir. Bu kutsal hedef (!) uğruna Türk Ulusu’nun soylu tarihi, görkemli kültürü yadsınmalı, dahası kirletilmelidir. Korkarız ki, -şimdi bize paranoid bozukluk yakıştıracaklar!- bu Ergenekon adı da istendiktir,
kurgu ürünüdür. İnsanlığın başdüşmanı emperyalizmden her tür melaneti beklemek paranoya değil, olsa olsa tarihsel birikimin nesnel olarak beslediği bir savunma refleksinin ürünü olmak gerekir.
Prof. Yalçın Küçük‘ün dikkat çeken, yerinde belirlemelerine yer vermeden bu yazı kapatılamaz :
‘ÜMRANİYE’DE BULDUĞUNUZ İŞE YARAMAZ BOMBALARLA PAŞALARI İÇERİ ALAMAZSINIZ!’
Ergenekon operasyonun rejim değiştirme girişimi olduğunu iddia eden Küçük, ‘İç savaşı kimse bilmiyor, kimse konuşmadı, sadece benim kitaplarımda var. Bu bir iç savaştır, bu Cumhuriyet’in niteliğini değiştirmedir. Amerika’sı, İsrail’i, Kudüs’ü, Washington’u ve özellikle Brüksel’i, özellikle
bazı sarıksız yobazlar Ordu’ya müdahale edilmesini tavsiye ediyorlardı. 1923′te kurulan Cumhuriyet’in İslam Cumhuriyetine çevrilmesinde tek engel kalmıştır; Ordudur! Bundan daha çok kan dökülmedi Türkiye’de. İç savaşta kan dökülür, iç savaşta Paşalar içeri alınır. Ümraniye’de işe yaramaz on tane (27 tane, A.S.) bomba toplayacaksınız ondan sonra paşaları içeri alacaksınız. AKP bir diktatoryal rejimdir. Seçilmiş, seçilmiş diyorlar. Tayyip beyi kim seçti?‘ .. Ergenekon davası bu mahkemelerde görülemez, askeri mahkemede görülmesi gerek! (32. Gün, TV Programı, M.A. Birand, 10.07.08)
Son olarak, 21 Mart 2008′den bu yana neredeyse 4 aydır hakkında mahkemeye sunulmuş bir savcılık iddianamesi olmaksızın, en temel insan hakları çiğnenerek hapiste tutulan İşçi Partisi Genel Başkanı Sn. Doğu Perinçek‘in tarihe not düşen yürekli ve dimdik saptamalarına yer vermeliyiz.. İP ve yayın organları, özellikle AYDINLIK, aylardır bu operasyonun hedefinde Ordu’nun bulunduğunu
adeta haykırmakta. Örneğin 13 Nisan 2008 tarihli 1082. sayının kapağı : Gizlenen Belgelerle Fethullahçı Gladyo’nun Hedefi Genelkurmay!.. Doğrusu sağır sultanın bile duyduğu bu
vahim uyarıların, asıl muhataplarınca gereğince değerlendirildiğini sanmıyoruz ve bu kestirimimiz
bizi çok ama pek çok üzüyor. Anlaşılan, Emniyet artık teknolojik olarak son derece “yetenekli”, destekli. TSK’nın bahçelerinde uçan tüm kuşlardan haberi var. Gereği mutlaka düşünülmeliydi!
Sayın Perinçek, onurlu ve dik duruşunu alkışlanacak biçimde sürdürüyor. Tekirdağ F Tipi Ceza ve Tutukevin’den Başbakan R.T. Erdoğan’a tokat gibi bir “mektup” yazdı.. Daha doğrusu “tarihsel belge” :
- ‘Ergenekon Terör Örgütü Operasyonu’ başlığı altında yürüttüğünüz uygulamalar,
basit bir kanunsuzluk olmayıp, Atatürk Devrimi’ne stratejik düşmanlık boyutundadır..
Batı’lı emperyalistlerin Kemalist Devrim’i tasfiye amaçlarıyla bağlantılıdır. - Türk milletinin bağımsızlığını ve egemenliğini, özetle Atatürk Devrimi’ni hedef alan
bu kanunsuz tertipleri, ABD ve AB makamlarının talimatlarıyla uyguladığınız belgelenmiştir.Ergenekon Operasyonu’nu esas hedefine ilerletme kararının 5 Kasım 2007 günü ABD Başkanı Bush ile Washington’daki buluşmanızda alındığını, bizzat yakın arkadaşınız
Fehmi Koru iki kez ifşa etmiştir… ABD makamlarının almış olduğu bir kararın size tebliğ edilmiş olduğu açıkça görülüyor. (Zaman, 13 Mart 2008; Aydınlık, 16 Mart 2008). - Emniyet Genel Müdürlüğü Raporu’yla ulusalcılığı “terör kapsamı içine” alarak,
Türk milletine ve millî devlete karşı stratejik düşmanlık içine girdiğinizi ilan ettiniz.
Buna bağlı olarak, Türk milletinin bağımsızlığı için mücadele eden yurtseverlere ve
Türk Ordusu mensuplarına “Ergenekon Terör Örgütü” adını verdiniz. Böylece bu büyük milletin “tarih mirasını yıkma” hedeflerini ilan eden Karen Fogg’ların Türk tarihine karşı psikolojik savaşında da görev üstlendiniz. - BOP Eşbaşkanlığı‘nı, kurmaylarının ABD nezdindeki “Bizi kullanın deliğe süpürmeyin” yalvarışlarına rağmen, artık ABD ve AB yönetimleri de kurtaramıyor. Türk milletinin iradesi, kesinlikle ABD ve AB iradesine üstün gelecektir.
- “Türkiye’yi dünyaya pazarlamak“la açıkça iftihar edenlerin, “ABD ile 2 sayfa 9 maddelik
gizli anlaşma yaptığını” itiraf edenlerin, Citibank’ın 3 milyar dolar vergi borcunu hangi çıkar karşılığında sildikleri henüz bilinmeyenlerin, kendileri şatafat ve ihtişam içinde “yaşam biçimlerini” sürdürürken milleti sadakaya muhtaç hale düşüren ve ülkeyi borç batağına saplayanların saltanatlarının yıkılmakta olduğu bu umutlu ortamda, size bütün insanî duygularımla sade,
dürüst ve şerefli bir gelecek ve iyilikler dilerim..
Biz de anımsatalım : “
Güce dayanan adalet aciz, adalete dayanmayan güç zalimdir.” Blaise Pascal
AKP’nin ekonomi politikaları da bir fiyasko olmanın ötesinde,
SÖYLEV‘in son sayfasında Atatürk‘ün uyarılarını anımsatmaktadır :
- Üretim olanaklarının a doğrudan doğruya yurt dışından spekülatif sıcak para
girişlerine bağımlı hale getirildiği bir konjonktüre sürüklenmiştir.
- Türkiye’nin ulusal geliri, dış kaynak girişi olduğunda büyüyen, aksi halde daralan; sermaye çıkışı altında da siyasal iradesin uluslararası finans sermayesinin kaprislerine bağımlı hale getirildiği bir yapıya bürünmüştür.
- Türkiye Cumhuriyeti, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile 1998′de imzalanan Yakın İzleme
Anlaşması‘ndan (Staff Monitoring Program) bu yana, muhafazakâr/neoliberal programın
doğrudan koşullandırması ve tahakkümü altına sürüklenmiştir.
- IMF, DB ve uluslararası finans sermayesinin yürütücü kurumları olan derecelendirme kuruluşlarının gözetim ve denetimi altında sürdürülen bu program ile ülkemizin iktisadi, siyasi ve sosyal yaşamı yeni-emperyalist neoliberal küreselleşmenin stratejik çıkarları ve mantığına göre yeniden biçimlendirilmeye çalışılmaktadır.
- “İçinde Türkiye’nin de bulunduğu coğrafyada, neoliberal yeni-emperyalist küreselleşmenin
önünde aşması gereken 2 engel durmakta:
- Laiklik ve bölünmezlik!
Petrol tekellerinin ve uluslararası finans şebekesinin “doğunun” petro-dolarlarıyla “Batı’nın”
finans merkezlerini bir araya getirebilmesi için bölgemizde sınırların yeniden çizilmesi gerektiği (!) açıkça ortaya çıkmıştır.
- Bu yeni paylaşım savaşımının ideolojisi ise “ılımlı İslam” ya da “Büyük Orta Doğu Projesi” gibi adlarla çağrıştırılmakta ve AKP iktidarında her türlü muhalafetin sindirilmeye çalışılarak,
“alternatifimiz yok” haykırışlarıyla sürdürülen bu program, Türkiye’nin demokrasi açığını
daha da şiddetlendirmektedir.”
- “IMF ve AB kurumsal çapası” gibi sözcük oyunlarıyla meşrulaştırılmaya çalışılan
bu yeni kollektif emperyalist saldırıya karşı çıkmak, her yurtseverin görevi olmalıdır.
(Prof. Dr. Erinç YELDAN, www.insancilsol.com, 08.07.09)
Gerçekten de, AKP hükümet olduğunda, Kasım 2002′de resmen 8 olan dolar milyarderi sayısı
2007 sonunda 35′e çıkmış ve Türkiye bu sayı bakımından Japonya’yı da geçerek Dünya’da 6. sıraya yükselmiştir! (The Forbes dergisi 2002-2008 Ocak ayı sayıları..) 150 milyar dolar rantiyeye aktarıldı AKP hükümetleri döneminde! (Cumhuriyet, 26.05.08) Dolayısıyla AKP zenginleri, dönüp siyaseti finanse etmekte, Yeşil sermaye devleşmekte, ülke demokrasicilik oynamaktadır adeta!
AKP’nin ülke ekonomisini ve topraklarını, madenlerini.. yabancılara satarak talan eden politikasına, Prof. Şükrü Kızılot‘tan da örnekler vermek çok yerinde olacaktır :
“UFAK UFAK GİDENLER NE?
Hangi birisini sıralayalım, o kadar çok ki…
Tüpraş, Petkim, Telekom, Erdemir, Tekel, Çimento Fabrikaları, Limanlar, Arsalar.
Daha neler neler ufak ufak gitti. Bir yandan da gidecekler var… Peki niye?
Örneğin borçlarımız ödenecekti. Son tabloya bakıyoruz, borçlarımızın tutarı 2002-2008 döneminde, % 100′den fazla arttı. 2002′de toplam 222 milyar $ olan iç ve dış borç stoku, 2008 Mayıs ayı sonunda 490 milyar dolara ulaştı (217 milyar $ iç, 263 milyar $ dış, dış borcun 172 milyar doları
özel sektöre ait).
İşsizlik önlenecekti aksi oldu ve son 20 yılın en yüksek oranına ve sayısına ulaştı.
Dış ticaret açığı önlenecekti oysa, hem tutarı hem de milli gelire oranı son 25 yılın en yüksek düzeyine ulaştı (1984′de 3 milyar $ olan açığın, 2008′de 65 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor).
DİĞERLERİ
Mayıs 2006′da, yabancı yatırımcılar ayaklandı. Türkiye’ye getirdikleri paraya Dünyanın en yüksek getirisini sağlayan yabancılar, Hazine Bonosu ve Devlet Tahvili faizi ile borsa kazançlarında stopajın sıfırlanmasını yani “kapitülasyon” istediler. Temmuz 2006′da “Peki, indirelim” denildi ve vergi sıfırlandı. Milyarlarca dolar vergiden vazgeçildi…
Cari işlemler açığı azalacaktı oysa 2008 sonunda Türkiye, son yirmi yıl içinde ilk kez 7 yıl üst üste cari işlemler açığı vermiş olacak (2002′de 0,6 milyar $ olan açığın, 2008′de 51 milyar $ olarak gerçekleşeceği tahmin edilmekte).
Doğrudan yabancı sermaye girişi artacaktı oysa geçen yılın aynı dönemine göre % 45 düzeyinde geriledi.
Enflasyon hedeften uzaklaştı, hızla tırmanıyor (Haziran ayı itibariyle yıllık ÜFE % 17.03,
TÜFE % 10.61),
Açılan işyeri sayısı ve istihdam artacaktı oysa kapanan işyeri sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık %100 arttı.
Yerlilerden almaya devam ettiğimiz vergileri, yabancılar için sıfırladık. Vergiler uçtu…
Yüksek faizle oluşan paralar da yurt dışına uçtu…
Peki. Bütün bunları biz niye yaptık ve daha ötesi biz bu güzelim tesisleri, fabrikaları, arsaları, limanları
niye sattık ve niçin satmaya devam ediyoruz? Ufak ufak bunlar satılıyor yani gidiyor ama gelen paralar, kızgın bir sacın üzerine konan yağ gibi eriyip gidiyor…”
Başbakan’ın ekonomide başarı mavalları artık gına getirdi. Sokaktaki adam ezilerek yaşıyor çünkü..
Şimdi tutuklu olan Sinan Aygün‘ün başkanı olduğu Ankara Ticaret Odası, Mayıs 2008 Yoksulluk Araştırması ile ülke halkının 53 milyonunun, her 3 kişiden 2’sinin yoksullaştırıldığını ortaya koydu!
Tüm bu politikalar ülkeyi tıkamıştır. AKP durumun farkındadır. Halka doğru söylenmemektedir.
Son çare saldırıdır. En iyi savunmanın saldırı olduğu sanılır ya.. Ama bu kez dış destekli saldırı da AKP’yi kurtaramayacak, bitirecektir. Emperyalizm yeterince kullanmıştır AKP’yi ve sıra at değiştirmeye, sümüklü mendili çöplüğe savurmaya gelmiştir. Yeni kervan, Atlantik ötesinden
icazet alarak Bay Şener öncülüğünde Konya yollarına düzülmüştür bile… Bir AB ülkesinde AKP’nin cürümlerinin abartısız binde 1′i bile alaşağı edilmeye yetecekken, işbirlikçi kadroya AB-D destektir!? Ama yasalarımıza göre bunlar hep Yüce Divanlık suçlardır ve AKP kapatılırsa hesabı sorulacaktır.
S o n u ç :
Savaş değil, barış / Çatışma değil, diyalog
Çifte standart değil, adalet / Üstünlük değil, eşitlik
Sömürü değil, işbirliği / Baskı ve tahakküm değil;
insan hakları, özgürlükler ve demokrasi..
Tek sözcükle EMPERYALİZM’in yokedildiği bir dünya..
Ülkemize dönük uzun yılların psikolojik savaşı, Kasım 2002 AKP iktidarı ile birlikte
operasyonel aşamaya geçirilmiştir. Bu olgunun altını çizerek saptama yapalım..
Sonra da uyaralım / ya da birlikte anımsayalım :
İnsanlar belli bir ‘benlik (ego) gücü‘ne sahiptirler. Bu güç değişik nedenlerle zayıflarsa, kişiler
dengesiz yaşam sürmeye yönelir ve öfkesine sahip olamayarak şiddete yönelebilir.
Şiddet şiddeti doğurur, toplumsal şiddet olayları böylece tırmanır..
Sanık partinin başının “Öfke de bir hitabet sanatıdır” türünden kendisini -bilinçaltını- çırılçıplak
ele vermesine ne denebilir ki?[7] Ancak, toplumsal katmanda yığınların şiddet sarmalına dolanmasında olumsuz politik rol modeli olması bakımından, kifayetsiz muhterisin nafile güç gösterisiyle[8] maskelenmeye çalışılan bu çaresiz itiraf, ağır bir sosyal psikolojik şiddet yükü oluşturmuştur.
Oysa William Shakespeare Othello’sunda ne güzel vurguluyordu :
- Konuşmandan hiddetlendiğini anlıyorum, ama konuştuklarını anlamıyorum.
Görülüyor ki; Emperyalist Batı’nın “think tank” lerinde uzun yıllardır üretilen acı tasarımlar,
insanlığı kan ve gözyaşına sürüklüyor..
Tıbbi modelleme :
Toplumumuz, aşırı derecede polarize olmuştur. Biyolojik olarak hücre modelini örneklersek,
hücre zarının dışındaki ve içindeki mikro elektriksel gerilim farkı hücre için yaşamsaldır.
Başlıca bu sayededir ki, hücre içine kimyasallar alınmakta ya da dışarıya aktif olarak pompalanmaktadır. Daha da somutlarsak, kalp kası hücreleri polarize olarak kasılmayı ve
kan pompalamayı başarırlar. De-polarize olarak gevşer ve kan dolarlar.. Bu olgu dakikada 70 dolayında yaşam boyu sürer gider.Söz konusu elektriksel aktivitede düzensizlik, kalp ritmini bozar.. Yavaşlama ya da aşırı hızlanma olur.. Her ikisi de belli bir sınırdan sonra yaşamla bağdaşmaz.
- Faturası ölümdür!
Anımsayalım : Yaşam, 2 kalp vurusu arasındaki süredir gerçekte!
Türkiye’mizin sosyo-biyolojik model kurgulaması, örneğimizle örtüşmektedir.
Aşırı yüklenme (polarizasyon) ve boşalamama.. (de-polarize olamama..).
Şairin dediği gibi “Hava kurşun gibi ağır” dır.. (Nazım Hikmet, Kerem Gibi şiiri, Mayıs 1930)
Bu yüzden, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarihsel bir rol ve yükümlülükle karşı karşıyadır!
Artık misyonunu tamamlamıştır. Sağlığı ciddi biçimde bozuktur. Diyabetiktir ve epilepsi (sara) hastasıdır. Bel sorunu vardır. Tam donanımlı bir hastaneden sağlık raporu getirememektedir!?
Bu 2 ciddi hastalığı, ağır sorunları olan “kritik ülke Türkiye“yi yönetmesine yeterince engeldir!
Partisi kapatılacak ve kendisi de siyaset dışı bırakılarak yargıda hesap verecektir.
Giderayak tüm kadırgaları yakmak ve benden sonra tufan kolaycılığına kapılmamak gerekir.
Söz konusu olan, milyonlarca şehit ve gazi kanıyla kurulan 75 milyonluk bir ülkenin yazgısıdır.
Bir de, hazretin “güçlü” müslümanlığı vardır. Kul hakkı almaması gerekir, zira hesabı pek ağırdır.
Çok umutlu olmamakla birlikte, Sn. Erdoğan’a, ülkesine ve halkına son bir kadirşinaslık önermekteyiz.
Çağrı bizden.. İşini kolay da kılalım.. Derviş Yunus‘tan bir örnekle.. Kendisi de alıntı yapıyor O’ndan..
Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, Yağ ile baş ede bir söz..
Çok ilginç bir öneride bulunacağım :
- Başbakan Erdoğan, bir psikiyatrist grubundan psikoterapi almalı ve psikoanaliz
seanslarına girmelidir. Bu süreçte bir yandan bozulmuş elektriksel polarizasyonu düzeltilebilecek, hem de bilinçaltı ile yüzleştirilebilecektir. Ayrıca; Carl Jung’dan bu yana Psikoanaliz tekniklerinde sağlanan yaman ilerlemeler sayesinde, Sn. Erdoğan’ın önümüzdeki zaman diliminde
hangi kritik kararları alabileceği yüksek bir bilimsel olasılıkla kestirilebilecektir.
Böylece alacağı bilimsel psikiyatrik danışmanlık hizmeti ile, önünü de görecek ve bir
vicdan muhasebesi yapma olanağı bulabilecek, sürüklenişten kendisini ve ülkeyi alıkoyabilecektir.
Çünkü gidişatı fecidir Sn. Erdoğan ve ekibinin.. İşte dünkü yandaşlarından çarpıcı birkaç kanıt daha :
İslamcı yazar Memet Şevket Eygi’nin yazdıkları, yenilir yutulur türden değildir :
- “Ramazanlarda birtakım din cemaatleri 5 yıldızlı lüks otellerde bin kişilik ihtişamlı, israflı,
gösterişli, günahlı iftarlar veriyordu. O fücur yuvalarında verilen iftarlar dinimize uygun muydu?”
- “Zengin olan Müslümanların çoğu ipin ucunu kaçırdı,
şaşırdı, dağıttı. Milyon dolarlık lüks meskenler, yüz binlerce dolarlık yazlıklar, lüks limuzinler,
israf, sefahat, rezalet gırtlağa kadar çıktı.”
- “Biz; bir sürü hizip, fırka, grup, cemaat ve tarikata ayrıldık ve birbirimizle çekişip tepişmeye başladık.
- Yığın ve sürü haline gelen on milyonlarca Müslüman, şu anda vahim bir kırsal kesim
ve varoş zihniyeti, marjinallik, parçalanmışlık içindedir.”
- “Bizi mahvedenler, militan din düşmanları değil, içimizdeki din sömürücüsü,
din rantı yiyen işbirlikçi, hain alçaklardır…”
- “Bütün gücümüzü Kuran kursu, imam-hatip mektebi, ilahiyat fakültesi açmaya sarf ettik.
Hesabı yapılsa, bunlara akıllara durgunluk verecek miktarlar harcadık. Daha bitmedi.
Birtakım din baronları için her yıl milyarlarca dolar para topladık.
Bu paraların yerli yerince, akıllıca harcanıp harcanmadığını hiç sorgulamadık, kontrol etmedik.”
(Kaynak : Hasan Pulur, Mlliyet, 29.05.08 veYaşar Nuri Öztürk, Allah İle Aldatmak adlı kitabı, 2008)
Dahası var.. Şunlar da, Erdoğan’ın eski partisi Refah’ın Adalet Bakanı ve Tayyip beyin üstadlarından Şevket Kazan’dan açılan ağır ateş.. Ne Eygi’ye de Kazan’a yanıt verebildi Erdoğan!
- Amerika ile işbirliği yaptı. İşbirlikçi oldu. O gidip Amerika’nın stratejik müttefiki oldu!
- .. bugün Türkiye Amerikanlaşıyor. .. benliğimizin gitmesinde de AKP’nin çok büyük rolü var.
- AKP, Amerika’ya hizmet ediyor. Erdoğan’a icazet verildi, gitti Amerika’ya. Amerika, başbakan olmasına karşılık ondan beş konuda söz aldı :
- 1. “Bir; ‘Ben Irak’ı işgal edeceğim. Sen bana yardım edeceksin.
- 2. İki; Annan Planı’nı Kuzey Kıbrıs’a kabul ettireceksin.
- 3. Üç, seni Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eş başkanı yapacağım.
Burada sana tarihi görevler var, bunları yerine getireceksin.
- 4. Dört, IMF ile çalışacaksın.
- 5. Tabii AB ile de beraber olacaksın.”
- Hepsine “Baş üstüne!” dedi Erdoğan.
- Bunların garantisi alındıktan sonra, Erdoğan’ın başına bir güzel kipa giydirdiler.
- Amerika’ya teslimiyet, işbirlikçilik bunları perişan etti.
- Hele hele Türkiye’yi İran’la karşı karşıya getirirlerse büyük felaket olur.
- Ama bu akılsızlığı yapmazlar diye düşünüyorum. Eğer onu da yaparsalar
her şeye müstehaktırlar.
Korkuyoruz; delikten süpürülmemek ve kullanılmak adına bu ihaneti de yapmasınlar giderayak!
(Kaynak : VATAN Gazetesi, 24-25.03.08, Mine Şenocaklı ile söyleşi)
Sayın Erdoğan ve ekibinin, partisinin hangi dosyasını dökelim? Bu nedenlerle Anayasa Mahkemesi önünde değil mi? Ve kapatılması yargıda olan bir parti, sözde Ergenekon ile temizlik yapacak !?
Bu araya, Mustafa Kemal Paşa‘nın Türk subaylarına seslenişini aktarmamız uygun olacaktır :
ATATÜRKÜN SUBAYLARA SESLENİŞİ
(31 Temmuz 1920, Afyonkarahisar)
Ya İstiklal, ya ölüm!
Millet, bağımsızlığının korunmasını ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler.
İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
Milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.
Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir.
Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet
diğer millete hürriyet ve bağımsızlık veremez. Milletlerde tabiaten ve yaradılıştan mevcut olan bu hak,
milletlerce kuvvetle, mücadele ile mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen
bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.
Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lazımdır.
Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder.
Kuvvet ordudur.
Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdani imanıdır. İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler.
Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı
elimizden almaya çalıştılar.
Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüze ve taarruza başladılar.
Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler.
Ordumuzu tamamen lağvederek milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla, milleti alçaklığa, boyun eğmeye
alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar.
Herhalde ordu, düşmanımızın birinci taarruz hedefi oldu.
Orduyu imha etmek için mutlaka subayı mahvetmek, aşağılamak lazımdır.
Buna da teşebbüs ettiler.
Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller müşkülat kalmaz.
Hacettepe tıpta öğrencisi ve asistanı olma onuruna eriştiğimiz bir bilge hekim vardı :
Prof. Dr. Nusret H. FİŞEK..
Derdi ki;
“Herkesin yaşam hakkı için uğraş verme tutkusu, bizim düşün ve eylem dünyamızın temel direğidir.”
Kuddusi Okkır‘ın mazlum kimiğinde ve 13 aydır içeride suçlarını bilmeksizin yatırılan yurtaşlarımızın mağdur kişiliğinde; 82 Anayasamızın 2. maddesinde değiştirilemez ve değiştirilmesi bile önerilemez
6 temel niteliği sayılan (4 değil!), ayrıca başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan Cumuriyetimizi sonsuza dek özgür ve tam bağımsız yaşatmak üzere Türkiye insanının bir kez daha ayağa kalkması gerekiyor..
Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde,
1. İnsan haklarına saygılı,
2. Atatürk milliyetçiliğine bağlı..
3. Demokratik,
4. Lâik ve
5. Sosyal bir
6. Hukuk Devletidir.
İşbirlikçi, BOP eşbaşkanlığı ile ülke ve ulusu bölmeye ABD’nin taşeronu kadrolardan Türkiye’sini, özvarlığını bir kez daha kurtarması, kadim mülküne (ülkesine!) sahip çıkması gerekiyor halkımızın!
Ortak düşman belli, karşımızda : Emperyalizm ve yerli işbirlikçileri.
Dolayısıyla her türlü iç bölünmeyi, ayrışmayı aşarak, tıpkı Yüce Atatürk‘ün Kurtuluş Savaşımızı örgütlerken yaptığı gibi tam bir ulusal birlik ve beraberlik… gereksinim duyduğumuz..
Ulusumuz bu tarihsel sağduyu ve deneyime fazlasıyla sahiptir. Yine gereğini yapacaktır ve
21. yy. başında başımıza musallat olan Haçlı İrtica kadrolarını, efendileriyle birlikte silkip
atmasını bilecektir.
İstiklal Marşı şairimiz Mehmt Akif Ersoy 100 yıl gerilerden sesleniyor :
His yok, hareket yok, acı yok…
Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana…
Sen böyle değildin.
Feryâdı bırak, kendine gel,
çünkü zaman dar…
Uğraş ki, telâfi edecek
bunca zarar var.
Sahipsiz olan memleketin
batması haktır;
Sen sahip olursan
bu vatan batmayacaktır.
Mehmet Akif ERSOY (1913)
Türk halkı, Ata’sının kritik öğüdünü artık hiç ama hiç aklından çıkarmayacaktır :
- “Efendiler, sırası gelmişken, aziz Milletime şunu tavsiye ederim ki; başının üzerine çıkaracağı adamların kanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an bile geri kalmasın.”
[1] Yüce ATATÜRK, Söylev‘ini “Gençliğe Sesleniş” ile sonlandırırken, aynen “.. Hatta bu iktidar sahipleri
şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler..” anlatımını kullanmaktadır.
[2] www.ahmetsaltik.com ve TEORİ, Haziran 2008, sayı 221, syf. 48-67
[3] “Başsavcı” değil, çünkü her ilde bir başsavcı var. Oysa anılan Başsavcı tek ve adı “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı“.
[4] Hüküm giyenler piyon ve figüranlardı. Azmettiriciler gene bulunamadı. İdam kararları uygulanmadı, izleyen ardışık af yasalarıyla kalktı ve çoğu serbest kaldılar..
[5] H.H. MEMİŞ. Bu oyun, bilmediğimiz oyun değil; aldanmayalım.. şeytanın işi yok… www.hhmemis.blogspot.com, 08.07.08
[6] http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9360596&tarih=2008-07-05
[7] Ajanslar, 14.02.08
[8] Tolstoy‘un “İnsanoğlunun değerini bir kesirle ifade edecek olursak; payı gerçek kişiliğini gösterir, paydası da kendisini
ne zannettiğini.. Payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür.” sözlerini anımsamadan yapamadık..
.