Ülkemizde, bugün, 7 Ocak 2009 günü, televizyon ekranları, Avro- Amerikan dinci karşı-devrimin son perdesini aktarıyor.
Ülkemizin düşünür ve yazarları, sivil-asker yöneticileri, telefon ve bilgisayarlarından sonra evlerindeki kitaplarla not kağıtları silah sayılıp tutsak ediliyor. Tutsak edilenlerin neyle suçlandığını gösterecek iddianameler ortada yokken, hükümet her sıkışma anında bir grup aydını daha evlerinden topluyor.
Ortadaki davanın bir hukuk davası olmadığı ortaya çıkmıştır. Siyasal iktidar hukuku siyasal bir araç haline getirmiş ve hukuk sistemini kurduğu büyük gözaltı ağına araç kılarak adalet mekanizmasına olan güvenimizi ortadan kaldırmıştır. Hükümet, hukuk düzenini kendi elinde bir siyasal silaha çevirerek suç işlemiştir. Bugünkü baskınlar, bu suçu işlemeyi sürdüreceğini göstermektedir.
Ergenekon Davası’nın bir çete-mafya davası olmadığı da açığa çıkmıştır. Bu davaya Türk tarihinin en önemli destanının adının koyulmasından da bellidir; bu dava ulusal bağımsız varlığımıza karşı yürütülen bir siyasal harekattır. Ortadaki harekat, Türkiye’nin ulusal ve bağımsız varlığını ortadan kaldırma amaçlı bir karşı-devrimdir. Ülkemizde bu silah kullanılırken, aynı anda, ulusal değil “çok-
uluslu”, laik değil “çok-cemaatli”, bağımsız değil “Avro-Amerikan taşeronu” başka bir yapı yaratılmaya çalışılması rastlantı değildir.
Fabrikalarımızda, bankalarımızda, haberleşme sistemimizdeki yabancılaşma, hem doğrudan hem bankalar üzerinden mülkiyeti yabancılara devredilen topraklarımız, azınlıkçılık ve cemaatçilik yararına teşvik edilen yerelleşme, merkezi ve bölge ajansları kurumlaşması, vakıflaşma yasaları, bu yapıyı yaratmanın adımlarıdır.
AB-D destekli sözde reformlarda şimdi gelinen aşama, içyüzü hiçbir örtüyle -ne inanç, ne particilik, ne hemşericilik- örtülemeyecek, hiçbir yurttaşımız tarafından kabul edilemeyecek kadar ortada olan adımlar atılmasını gerektirmektedir. Aydın avı işte bu yüzden başlatılmıştır, bu yüzden yaygınlaştırılmaktadır. Tüm bireysel hak ve özgürlükler ihlal edilerek uygulamaya koyulmuş telefon, bilgisayar, ev- işyeri dinleme-izleme ağı, bu planı yürütebilmek için kurulmuştur. Ev basmalar, gözaltına almalar, tutsak etmeler, tehditler, bu gidişe karşı çıkan aydınları sindirme, susturma, yok etme operasyonundan ibarettir. Ülkemizi büyük bir gözaltı avlusuna dönüştürmüş olan bu uygulamalar, hukuk devletine değil Avro-Amerikan demokrasi diktatörlüğüne aittir.
Yürüyen karşı-devrimci darbeyi görüyor ve lanetliyorum.
Konu, yargı ve hukukla değil, siyasal iktidarın siyasetiyle ilgilidir. Sorun, siyasal ktidarın muhalefeti bastırma ve susturma sorunudur.
Bu baskıların ulusal bağımsızlık, toplumsal eşitlik, laik cumhuriyet için mücadele edenleri yıldırmak bir yana daha da kararlı kılacağını biliyor ve aydın sorumluluğum gereğince duyuruyorum.
Prof. Dr. Birgül Ayman GÜLER
7 Ocak 2009
.

Böyle demokrasi olmaz
Muhalefetsiz…
Kadınsız…
Katılımsız…
Demokrasi olmaz!
Türkiye Büyük Millet Meclisinde kadınların temsil oranı ortalama %8 civarında.
Türkiye’de ortalama hukukçuların %30’u kadın.
Türkiye’de ortalama akademisyenlerin %36’sı kadın.
Kota taraftarı değilim! Kota demek bir yerde “zorlama” yapılarak bir yere varmak anlamına geliyor. Demokratik siyasette, hele bu konuda zorlama olmamalı. Olmamalı ama siyasete katılım olmalı. Dünya ortalamasına baktığınızda %18 civarında gerçekleşen kadının siyasete katılım oranı, Türkiye’de neden %8?
Diğer kamusal alanlarda kadınlarımız kendilerini ispatladıklarını açıkça göstermektedirler. Bence bu oranlarda hala yetersizdir ama en azından bir katılımın olduğunu gözlemliye biliyoruz.
Farkındayım, hiç bir konuda görevinizi laiki ile yerine getirmiyorsunuz!
Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyetinin makamları işgal ediliyor!
Bu makamlar Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyetinin makamları olmasına rağmen bu makamları işgal eden zihniyet bizim zihniyetimiz değil!
2004 yılında, anayasamızın 10’cu maddesinde yapılan değişikliği neden hayata geçirmek için gayret göstermiyorsunuz, hani demokratikleşiyorduk?
Hak ve hukuksuz bir demokraside olamaz. Hak madalyonun bir yüzü ise, görev diğer yüzüdür!
Hak ve hukuk demokrasi bağlamında düşünülecek olursa, günümüzde birbirinden ayrıştırılamayacak kadar birbiriyle kaynaşmış durumdadır.
Sandıktan ben çıktım, var mı bana yan bakan?
Sorusunu sormanızı günümüz demokrasilerinde hukuk engeller!
“Halkın iradesi üzerinde irade yoktur” lafı palavradan ibarettir. Demokrasilerde hukuk halkın iradesinin üstündedir ve halkın iradesini bozma yetkisine sahiptir. O halde hukuk demokrasinin ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü hukuk, demokratik bir rejimin kendini koruma refleksidir.
Yasama, yürütme ve yargı; yani kuvvetler ayrılığı ilkesi bariz bir şekilde ihlal edilmektedir. Yargı bağımsızlığı sürekli bir tartışma konusu olan bir ülkede…
Demokratikleşiyoruz diye de milleti kandırmayın; %10 seçim barajı ile seçim ve siyasi partiler yasası değişmeden*, kadın – erkek eşitliği sağlanmadan, halkın iradesi temsil bulmaz!
Yalan söylerken yüzünüz dahi kızarmıyor. AKP iktidarının devamını Laik, Demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti için çok büyük bir tehlike olarak görüyorum
Tehdit ve meydan okuma psikolojisinde, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ideolojiden çok ama çok uzak olan bu iktidarın yalanlarına daha fazla itibar etmeyiniz!
* seçimsiz ve seçeneksiz demokrasi olmaz, milletvekilleri delegeler tarafından belirlenmeli; parti liderleri tarafından değil.