(89 Yıl Sonra Yeniden Kurulan)NEMRUT MUSTAFA PAŞA DİVANI
KÜRT NEMRUT MUSTAFA PAŞA DİVANI
Mütareke yılları…
Damat Ferit Paşa Hükümeti vatanseverleri yargılamak için Divan-ı Harb-i Örfi isimli bir Mahkeme kurmuş.Mahkeme’nin ilk başkanı Hayret Paşa. Ermeni Patriği Zaven Efendi’nin bizzat hazırladığı idam listesi İngiliz işgal komutanı tarafından zamanın Başbakanı Damat Ferit Paşa’ya verilmiş. Bu listeyi kabul etmeyen Hayret Paşa görevinden çekilmiş. Ama “Ben bu işi yaparım” diyen Mustafa Nazım Paşa bu “sıkıyönetim-devlet güvenlik” mahkemesinin başkanlığına getirilmiş.
Papazlar, patrikler, işgalciler idam listeleri vermiş Mustafa Nazım Paşa infaz etmiş. İstanbul Üniversitesi’nin önünde Beyazıt Meydanında kurulan idam sehpalarında haksız yere nice vatansever asılmıştır.
Bu nedenle Mahkemeye halk “Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divanı” adını vermiş.![]()
Van’da Ermeniler bir gece toplam 60 bin Türk’ü öldürürler. Van Jandarma Yüzbaşısı daha sonradan İstiklal Savaşımızın kahraman komutanlarından Kazım Özalp’tir. Ermeni katiller birliğinin çoğunu şehit ederler ama Kazım Özalp’e ulaşamazlar. Van katliamını yapan Ermeni katiller yargılanmaz ama sırf orada görevli olduğu için Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divanı tarafından gıyabında mahkum edilir.
İşgal ve mütareke yıllarında Türklerin yeniden devlet kurmasını ve İstiklal Savaşı’nı engellemek için kurulup nerede vatansever varsa tek celsede, gıyaplarında idam kararları verilip yakalananların İstanbul Üniversitesi önünde asılması Türk halkını kalbinden yaralamış ve sonsuz bir ıstıraba sürüklemiştir.
İbret dolu bir idam boğazlayan Kaymakamı Kemal Beyin idam sehpasında şehit edilmesidir…Kemal Bey Dahiliye Nezareti(İçişleri Bakanlığı) emiri ile ilçesindeki Ermenileri yola çıkarır.Vatansever bir insandır ama Ermeni Patriğinin verdiği idam listesinde adı vardır ve Kürt Mustafa Paşa idam kararı verir ve gece idam edilir.
Kemal Bey’in son sözleri “Türk milleti ebediyen yaşayacak, Müslümanlık asla zeval bulmayacaktır. Allah millete ve memlekete zeval vermesin, fertler ölür millet yaşar.İnşallah Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.” Olur.
Urfa Mutasarrıfı(Valisi) Nusret Bey’de bir celsede idam kararı alınıp büyük bir vatansever olduğu için ipe gönderiliyordu.
İdam cezasına çarptırılanlar arasında kimler yoktur ki…
Milli Mücadele için Anadolu’ya geçen vatan evlatları yokluklarında dahi tek celselerde idam kararları veriliyordu…
Kimler mi onlar…
Başta Mustafa Kemal Paşa, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Kazım Özalp ve daha onlarcası…
İlginçtir Divan-ı Harbi Örfi isimli Mahkemenin idam cezasına çarptırdığı isimlerin hepsi Türk’tür… Hepsi vatanseverdir…Hepsi milli mücadele için çaba sarf edenlerdir…Hepsi işgali kabullenmeyenlerdir… Hepsi bağımsızlık için mücadele içine girenlerdir..Hepsi bayrağına ve vatanına canlarını feda etmeye hazır insanlardır…Hepsi Türk tarihine altın harflerle isimlerini yazdıran ve yazdıracak olan kahramanlardır…Hepsi idam sehpasından kurtulup Türkiye Cumhuriyetini kuranlardır…
İlginçtir Divan_ı Harbi Örfi isimli milletin Kürt Nemrut Mustafa Divanı dediği mahkeme 570 bin Türk’ü katleden hiç kimseyi yargılamaz, yargılananlar arasında Türk’lerden başka kimse yoktur zaten.
Yargılanan sanıklardan birisi de Ziya Gökalp!…Yargılandığı suç, “Yazılarında Türk Milliyetçiliğini savunup bölücülük yapmak!…”
14.Mayıs.1335 tarihli beşinci duruşma tutanağı mahkeme başkanı Kürt Mustafa Paşa’nın sanık Ziya Gökalp’i sorguya çekmesi ile ilgili…
Mahkeme Başkanı soruyor:
“Yazılarınızda savunduğunuz Türk Milliyetçiliği Müslüman veya Türk olmayan Osmanlı vatandaşlarını değişik duygulara düşürmez mi?”
Ziya Gökalp, Mahkeme Başkanına “Osmanlı” sözcüğünün devletle ilgili bir kavram olduğunu, bu kavramın kapsamında nasıl, Arap, Ermeni, Rum milleti varsa Türk milletinin de bulunduğunu anlatmaya çalışıyor.Ama Kürt Mustafa Paşa anlamıyor ya da anlamak istemiyor ve üsteliyor:
“Milliyet iddiası başka.Fakat Osmanlılık birçok milletlerden oluştuğu için onların aralarındaki bağı takviye etmek icap eder.Yalnız içlerinden bir kısmını seçip de onların milliyetini meydana koymaya çalışmak tabiidir ki diğer Müslüman ya da Müslüman olmayan unsurların da kalplerini kırmaya neden olmaz mı?…”
Ziya Gökalp bu soruya da cevap vermek istiyor:
“Hayır efendim, her unsur….”
Ama, Mahkeme Başkanı Kürt Mustafa Paşa onun sözlerinin sürmesine imkan tanımıyor ve aynı çizgide konuşup duruyor!…
O günün tarihi 29.Mayıs.1919′du..Ermenilerin, Rumların, Arapların Türk’ü nasıl sırtından hançerlemiş olduğu gözler önündeydi..Ama bir Osmanlı Mahkemesi Ziya Gökalp’i Türk milliyetçiliği/ulusalcılığı yaparak bunların kalplerini kırmakla suçluyordu!…..
Kürt Nemrut Mustafa Nazım Paşa haklarında idam kararı verdiği vatanseverler İstiklal Savaşını kazanınca yurt dışına kaçtı.Fakat bir süre sonra Suriye üzerinden gizlice Diyarbakır’a gelerek Şeyh Sait isyanını hazırladı..
Aradan 88 yıl geçti…
O günlerin işbirlikçi Damat Ferit Hükümeti tarihimizin karanlık sayfasının en dibindeki yerini aldı…
Damat Ferit yok…
Türkiye Cumhuriyeti’nin Hükümetinin başında “Yahu bu milletin bütünlüğü ‘Ne mutlu Türküm diyene’ ifadesiyle sağlanır mı? Osmanlı 30′u aşkın etnik gurubu ümmet düşüncesiyle bir arada tuttu. Biz de öyle yapacağız..”"Sen “Ne mutlu Türküm diyene” dersen, onun da”Ne mutlu Kürdüm” deme hakkı vardır.” diyerek 88 yıl önce Ziya Gökalp’e yöneltilen “diğer unsurların kalplerini kırmak” suçlaması gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” demesini alenen suçlayabilen bir şahıs var..
Osmanlının işbirlikçi Damat Ferit Hükümeti bu gün yok…Ama milliyetçi olmayı ulusalcı olmayı yükselen tehlike dalgası olarak algılayıp bunu suçmuş gibi tahkir edip suçlayan AB ile ABD ile “ılımlı” bir yol için işbirliği yapan bir Hükümetimiz var….
Gerçi henüz ülkemizde Kürt Mustafa Divanı yok…Ama bu görevi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Birliği üstlenmiş durumda…İçimizdekiler doğrudan işbirliklerini açığa vurma korkusuyla her şeyi Avrupa Birliği’ne Uyum Yasaları adıyla yasal hale getirip halkını uyutuyorlar…Dışımızdakiler içimizdekilere yol haritalarını yazıyorlar onlar da bizleri etnik bölücü militanların, Fener Ruamları’nın , Ermenilerin “kalplerini kırmakla suçluyorlar…
Medyamız ise büyük çoğunlukla “mütareke basını”nı aratmayacak durumda.”Türk’üm” diyecek olsanız sizi şovenizmle, ırkçılıkla, bağnazlıkla, faşistlikle suçlayanlar kol geziyor…Ama, “Kürt’üm”, “Ermeni’yim” demek insan haklarının, özgürlük ve demokrasinin gereği sayılıyor…İşi o kadar ileriye götürüyorlar ki koca koca adamlar, koca koca kadınlar, büyük büyük sıfatları olanlar “Ben Ermeniyim” diye pankartlar yazıp yürüyorlar…Yürümeleri yetmiyor birisi “Ben Türküm” demeye kalksa üzerine çullanmaya kalkıyorlar…Bir tek “Türkler” için “insan hakkı” yok….
Türklere küfür etmek serbest olsun diye uğraşıyor herkes…
Türklere küfür edenler aydın oluyor, demokrat oluyor, kahraman oluyor ödüllere, şana şöhrete boğuluyor…
Bir Türk öldürülüyor haber değeri taşımıyor..Bir Ermeni öldürülüyor yirmi dört saat canlı yayınlar yapılıp ardından destanlar yazılıyor, güvercinler uçuruluyor.
Biri kalkıp “Ben Türk’üm” dese kafatasçı, bölücü, gerici, katil, çeteci yapılıyor..Ama “Ben Ermeniyim” diye yürüyenler ülkenin aydını, demokratı ,sahibi, kahramanı oluveriyor..
Birileri suç işliyor, çete kuruyor, bu oluşumların adına “Kuvayı Milliye”, Milli Mücadele”, “Ergenokon” gibi Türklüğün ve tarihimizin bizimle özdeşleşen bizi biz yapan kavramlarını veriyorlar..
Suç çetesine bu isimlerimizi vererek kavramlarımızı yozlaştırarak bizi ağır bir bombardımana tutuyorlar…Zihnimizi, tarihimizi yok ediyorlar bu yolla.
Öyle bir resim çiziliyor ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde kalan bu topraklar biz Türk’lerin değil…Sanki bu ülkenin sahipleri Avrupa Birliği yetkililerin ve yerli işbirlikçilerin saya saya bitiremediği öteki etnik gruplar..Biz Türk’ler de sanki onların özgürlüklerini, haklarını gasp etmiş ve uygarlaştırılması gereken barbar bir azınlık!…..
İşgal yıllarının Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divanı yerine şimdi Medya Divanları var…
Ellerine verilen vatansever isimleri, vatanseverlik kavramlarını, Türklüğü mahkum edip idam ediyorlar her gün.. Mehmet Birol Şahin
Bayburt kaymakamı Urfa’lı Nusret bey
mondros mütarekesi’nden sonra damat Ferit paşa tarafından kurulan ve nemrut mustafa paşa divan-ı harbi örfi’si olarak bilinen mahkemede yargılanıp 5 ağustosta 1921′de idam edilen milli şehidimiz.
25 aralık 1921′de (henüz milli mücadele sürerken) mustafa kemal paşa*’nın başkanlığındaki TBMM tarafından milli şehit ilan edilmiş ve geride bıraktığı ailesine nafaka bağlanmıştır.
……..
Nemrut Mustafa paşa divanı, Bayburt kaymakamı Nusret beyi de hiçbir hukukî mesnede isnat etmeden yalancı şahitlerin beyanlarını yeterli delil kabul ederek idama mahkûm etmiştir.
aslında, İngiliz siyasî komiserinin ve ermeni patrikhanesinin Türkiye ve Türkler üzerinde yapacağı operasyonların bir vasıtası olan damat Ferit hükümeti, Nusret beyi daha önce İstanbul’a getirip yargılamıştı. eski Bayburt kaymakamı Nusret bey, o sırada Urca mutasarrıfı olarak görev yapıyordu. fakat Nusret bey beraat edince55 işler karıştı. çünkü patrik zaven efendi, Nusret beyin cezalandırılmasını istemişti. sırtını işgal kuvvetlerine yaslayan ermeni patriğinin tanzim ettiği listeler sadrazam damat Ferit paşa’nın eline sıkıştırılıyor, millî mücadelenin bu azılı düşmanı ise listeleri hiçbir tetkike tabi tutmadan bütün millî mücadele kahramanlarına idam hükmü vermiş olan nemrut Mustafa’ya havale ediyordu.
Nusret bey, nemrut Mustafa divan-ı harbi’ne sevk edilmemişti. ya nereye sevk edilmişti?
- Hurşit Paşa Divan-ı Harbi’ne.
Öyleyse bu kez nemrut’un divanı’na sevk edilip, İngiliz işgal kuvvetleri komutanlığı’yla da patrik Zaven efendiyle de bir tatsızlık çıkması önlenmeliydi. Evet. Aynen öyle oldu.
Bayburt kaymakamı Nusret bey, beraat ettiği bir dâvâdan yeniden yargılanmak üzere daha doğrusu mahkûm edilmek üzere Nemrut Mustafa divanı’na havale ediliverdi!
Millî Mücadele kahramanlarından Fethi Okyar’ın “nemrut Mustafa kadar kindar, cahil ve merhametsiz kimselerin bulunabileceğine ihtimal vermiyorum” dediği bu divan, Ermeni patrikhanesinin devreye girmesiyle ilân yoluyla yalancı şahit aramaya başladı!
4-5 yıl önce İstanbul’dan takribi 1.000 km. uzaktaki Bayburt’ta cereyan ettiği iddia olunan olayların tanıkları İstanbul’da aranıyordu!
29 nisan 1920 tarihli serbesti gazetesi’nde şöyle bir ilân çıktı:
“divan-ı harbi-i örfî riyaseti’nden Bayburt ve Ergani taktil ve tehciri meselesine dair malûmat ve meşhudatı olanların divan-ı harp’e gelmeleri ilân olunur!”
Bir gün sonra Peyam gazetesinde benzeri bir ilâna rastlandı. deniyordu ki:
-Bayburt ve Ergani madeni’nde tehcir olunup, ahiren avdet eden Müslüman ve gayrimüslimlerden der saadet’te bulunanların önümüzdeki cumartesi günü zevali saat 10.00′da 1 numaralı divan-ı harbi örfî’de bulunmaları beyan olunur!
Şahitlerin, kinini;
“Türklerin asırlardır gasbettikleri haklarımıza tamamen sahip oluncaya kadar mücadelenin her şeklini meşru ve makul görürüm. bu fırsatın Türklerin tahakkümündeki ırklara bir daha nasip olacağını zannetmeyelim. her çareye başvuralım ve Türklük derdini yeryüzünden bertaraf edelim!”
cümleleriyle özetleyen Zaven efendi’nin patrikhanesi tarafından tespit edildiği anlaşılmaktadır. Mahkemeye getirilen ilk şahit, İstanbul’dan bir adım bile dışarı çıkmamış olan bir sahtekârdır!
Nusret bey, yargılanmasına sebep olan hâdisenin Bayburt’ta cereyan ettiğini hatırlatmak suretiyle şahide itiraz eder. Nemrut Mustafa derhal sanığı azarlar:
- anladık, anladık! yalan söyleyecek değil ya. mahkeme her şeyi senden iyi bilir!
Papazlar, patrikhanede ne ezberlettilerse ikinci şahit mahkemede aynı şeyleri tekrarlayıp durur. ilk şahidin zikrettiği olay mahalliyle ikincinin zikrettiği olay mahalli arasında 50 km. mesafe vardır. Nusret bey, itiraz ederek, şahitlerin yalan söylediklerine mahkemenin dikkatini çekmeye çalışır. Nemrut Mustafa’nın cevabı, “kâfi…kâfi” olur.
Başka bir celsede şahit olarak salona 12 yaşında bir çocuk getirirler. oysa Nusret beye yüklemek istedikleri suç 4 yıl öncesine aittir! Nusret bey, “8 yaşındaki bir çocuğu şahit olarak nasıl dinlersiniz?” diye itiraz edince. Nemrut Mustafa fena hâlde öfkelenir:
- otur yerine be herif!
Sonunda Nusret bey, hakkında verilen karar kendisine bildirilmeden merkez komutanlığı’na götürülür. Bir İngiliz teğmen burada Nusret beye “Malta’ya sürgün edildiğini” bildirir. bu sırada odaya Nemrut Mustafa girmiştir. Nemrut, İngiliz teğmene der ki:
- “bu adamı Malta’ya sürmeye ne lüzum var? biz onun idamına karar verdik! ”
Damat Ferit hükümeti düştükten sonra mahkemenin Nusret bey hakkında iki karar verdiği anlaşılır. Önce Nusret bey, 15 yıl hapis cezasına çarptırılarak dosya kapanmıştır. Fakat bu sırada bir adam ortaya çıkıp, “Nusret bey hakkında şahitlik yapmak istediğini” söyleyince, yargılamaya devam edilmesine karar verilmiştir. Bu durumun hukuka aykırı olduğunu söyleyen mahkeme üyesi Ferhat bey hükümet tarafından görevden alınmış, yerine Niyazi bey adında bir adam tayin edilerek arzu olunan karar imzalatılmıştır.
Sadi Koçaş, boğazlayan kaymakamı Kemal Bey gibi, Bayburt kaymakamı ve Urfa mutasarrıfı Nusret Beyin de Zaven efendinin teklifi üzerine mahkûm edildiğini yazar.
20 temmuz’da ölüme mahkûm edilen Nusret bey, 5 ağustosta asılmış, 25 aralık 1921′de çıkarılan bir kanunla tıpkı Kemal bey gibi o da millî şehit ilân edilmiştir.
Nusret beyin, hücresinden kardeşi Cevdet beye yazdığı son mektup, tehcir sırasında istese büyük paralar kazanma imkânı bulunan bir devlet memurunun dürüstlük belgesidir:
“… küçük çocuklarımı, karımı, yalnız ve fakir olarak bırakıyorum. 5 gün sonra yiyecekleri kalmayacaktır. Allah aşkına sokaklara bırakma”
kaynak: Necdet sevinç, 10 nisan 2005
.