3 Mart 2008 günü, Türk Demokrasisinin en önemli temellerinden bir bölümünü atan ve laiklik yasaları olarak bilinen devrimlerin 84. yıldönümüdür.
Türk ulusu ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bugün özgür ve uygar uluslar topluluğu içindeki yerini, bu yasalar üzerinde yükselen laik siyasal, hukuksal, kültürel kurumlar sayesinde ve onlar ayakta bırakıldığı ölçüde alabilmiştir.
Laik devlet gerçekleşmedikçe ne özgürlük, ne de ulusal bağımsızlık elde edilemezdi, çünkü özgürlük ve bağımsızlık için devletin, hukukun ve eğitimin laikleşmesi zorunluydu. Türk demokrasi devrimleri, gerekli yasal ve kurumsal düzenlemeleri yaparken, aynı zamanda kamuoyunun bu kavramlar üzerine aydınlanmasını sağlıyordu.
Cumhuriyete, yani “ulusal egemenlik” düzenine karşı olan orta-çağ düzeni yandaşları, 1924 yılına gelindiğinde, henüz kaldırılmış olmayan halifelik makamına bir rol yaptırmaya koyulmuşlardı: İstanbul basını ile birlikte
“Halifelik gibi bir manevi zenginliği elimizden çıkarmayalım!” diye yaygara koparıyorlardı.
Ama halifelik kurumunun ulusal egemenlik ilkesiyle, insan hak ve özgürlükleri ile, hukuka bağlı devlet anlayışıyla, ulusal bağımsızlıkla, kadınların toplumda onurlu yer almasıyla, … bağdaşıp bağdaşmadığı konusunu tartışmaya hiç girişmiyorlar, bu kurumun Kurtuluş Savaşı’nda sömürgeci işgalcilerle ulusa karşı işbirliği yaptığını unutturmak istiyorlar, halk yığınlarının yüzlerce yıllık bilgisizlik ve edilgenliğine güveniyorlardı.
Mustafa Kemal ise herkesi aydınlatmaya çalışıyordu:
“Efendiler, yabancılar halifeliğe saldırmıyorlar. Ama Türk ulusu saldırıdan kurtulamıyor… Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta, İngiliz bayrakları altında Türklerle vuruşanlar İslam uluslarıydı. (Sömürgeci düşmanlar) Türk ulusuna kolaylıkla saldırabilmek için halifeliğin devam etmesini yeğliyorlar.”
Özetle, Cumhuriyetin ilânını engelleyemeyen, ama tez elden yıkmak için pusuda yatanlar, halifelik kurumunu neye mal olursa olsun sürdürmek için çabalarda ve etkinliklerde bulunuyorlardı. Bu amaçla birdenbire herkesten çok “Cumhuriyet” ve “ulusal egemenlik” yandaşı kesilmiş, kurdukları partiye, hem de “İlerleme sever (Terakkiperver) Cumhuriyet Partisi” adını vermişlerdi!
Ama halifeliğin sürmesini istiyor, halife’yi siyasal erk konumuna getirmeğe çalışıyorlardı.
Tıpkı günümüzün sömürülen ülkelerinde, düne değin “Demokrasi kâfir düzenidir” diyerek İslam adına ulusal egemenlik ilkesine ve Cumhuriyet ilkelerine savaş açanların, Siyaset Batısı’nın “Ilımlı İslam” aldatmacası arkasında sözde demokrasiyi benimsemiş görünmeleri, ama şeyhlik, dinsel hukuk, aşiret, hanedan, kadınların toplumdan dışlanması … gibi tümden baskıcı, çağdışı, sömürü kurum ve kurallarını yürürlükte tutmakta süregitmeleri gibi.
Bu oyunu bundan yüz yıl önce görerek bozan Mustafa Kemal, onlara ilişkin değerlendirmesini SÖYLEV’DE şöyle belirtir:
”Efendiler, .. gelecek kuşakların, Türkiye’de Cumhuriyetin ilânı günü ona en acımasız biçimde saldıranların başında, cumhuriyetçi olduklarını öne sürenlerin yer aldığını görerek şaşıracaklarını hiç sanmayınız! Tersine, Türkiye’nin aydın ve Cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek düşünce yapılarını çözümleyip saptamada hiç de duraksamaya düşmeyeceklerdir.
Onlar kolaylıkla anlayacaklardır ki, çürümüş bir hanedanın halife sanıyla başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına olanak kalmayacak biçimde korunmasını zorunlu kılan bir devlet biçiminde, cumhuriyet yönetimi ilân edilse bile, onu yaşatmaya olanak yoktur.”
Tartışmalar Büyük Millet Meclisi’ne dek ulaşmıştır. Başbakan İsmet Paşa:
“Bizi Büyük Savaş oldu-bittisine bir halife fetvasının attığını hiçbir vakit unutmayacağız. Ulus ayağa kalkmak istediği zaman bir halife fetvasının ona düşmanlardan daha aşağılık bir biçimde saldırdığını unutmayacağız.” diyerek eklemektedir:
“Herhangi bir halife, .. örtülü ya da açık olarak Türkiye’nin geleceğiyle ilgiliymiş gibi bir durum almak isterse, Türkiye devlet adamlarını beğenirmiş, onları hoş tutarmış gibi bir anlayışla düşünürse, bunları ülkenin yaşamı ve varlığına tümden aykırı sayacağız; davranışlarını yurt hainliği sayacağız.”
Görüldüğü gibi saltanatın halifelikten ayrılıp kaldırılmasından sonra, halifelik kurumu her konuda, her yeni uygulamada kendinden söz ettirecek biçimde ülke yazgısında söz sahibi kılınmak isteniyordu; ama buna karşı verilen mücadele de halifelik kurumunun hem dinsel açıdan yeri ve değeri, hem 500 yıllık tarih boyunca Türk ulusuna nelere mal olduğu, hem de demokratik bir düzenle bağdaşmazlığı konularında Türk halkının aydınlanmasını da sağlıyordu.
Nitekim İzmir’de bir harp oyunları programını izlemekte olan Mustafa Kemal, Başbakan İsmet Paşa’dan son halifenin hükümete çektiği bir telgrafı haber alır: bir bölüm basında halifeliğe karşı yapılan eleştirilerden, özellikle de İstanbul’a giden hükümet önde gelenlerinin halifeyle görüşmemesinden ve halife hazinesinin yetersizliğinden yakınan bir telgraf!
Türk demokrasisinin önderi ve kurucusu şimşek hızıyla harekete geçer: 3 Mart 1924 günü TBMM’nde görüşülüp kabul edilecek olan Laiklik Yasaları ile yalnız halifelik gibi gerçekten hiçbir değerinin olmadığı, artık özgürlüğe kavuşan iyi niyetli çoğunluk tarafından kavranmış olan çürümüş kurumu kaldırmakla kalmaz; bununla birlikte ülkeyi demokratik yeni yargı ve hukuk düzenine, demokratik ve ulusal eğitim düzenine kavuşturan, tekke, tarikat, şeyhlik, dedelik, müritlik … gibi ortaçağcıl kurum ve sanları da kaldıran demokrasi atılımlarını yapar. Bunların önündeki Şer’iye ve Vakıflar Bakanlığı (asıl anlamı Yasalar Bakanlığı olmak gerekirken, gerçeğe aykırı olarak Din İşleri Bakanlığı olarak sunuluyordu), medreseler, mahalle mektepleri gibi çürümüş kurumlar da kaldırılır.
Mustafa Kemal, İsmet Paşa’ya 22 Ocak 1923 günlü şifre telinde şunları belirtir:
“Halife ve bütün cihan kesin olarak bilmelidir ki, … halife makamının gerçekte ne dince, ne de siyasetçe hiç bir anlamı ve varlık hikmeti yoktur. Türkiye Cumhuriyeti boş laflar yüzünden varlığını ve bağımsızlığını tehlikeye atamaz.”
Mustafa Kemal, 1 Mart 1924 günü Türkiye Büyük Millet Meclisini açış konuşmasında üç noktayı vurgular:
“1- Ulus Cumhuriyetin bugün ve gelecekte her türlü saldırıdan kesinlikle ve sonsuzluğa değin korunmuş bulundurulmasını istemektedir. Ulusun isteği, Cumhuriyetin denenmiş, olumlu tüm temellere bir an önce ve tam olarak dayandırılması biçiminde anlatılabilir.
2- Ulusun genel oyunda saptanan ‘eğitim ve öğretimin birleştirilmesi’ ilkesinin an yitirilmeden uygulanması gereğini görüyoruz.
3- İslam dinini, yüzyıllardan beri yapıldığı gibi bir siyaset aracı durumundan arındırmanın ve yüceltmenin kesin zorunluluk olduğu gerçeğini de gözlemliyoruz.”
İki gün sonra, 3 Mart 1924 günü, hepsi bir bütün oluşturan üç yasa birden kabul edilir: Şer’iye ve Vakıflar Bakanlığı ile Erkân-ı Harbiye-i Umumiye (Genel Kurmay) Bakanlığı’nın kaldırılması Yasası, Öğretimin Birleştirilmesi Yasası ve halifeliğin Kaldırılması, Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Ülkesi Dışına Çıkarılması Yasası.
Halifeliği kaldıran yasanın, yalnız içeriği açısından değil, toplumda hiçbir kavga ve bölünmeye yol açılmaksızın, ulusal egemenliği gerçekten isteyen herkesin birleştiği bir karar olarak alınması da çok anlamlı ve önemlidir:
“Halifelik, hükümet ve Cumhuriyet anlam ve kavramında aslında var olduğundan, halifelik makamı kaldırılmıştır.” denmiştir.
Hemen belirtelim ki onca önemli ve değerli olduğu savunulan halifelik kurumunun kaldırılmasından sonra hiç bir İslam devleti ya da halkı bu kuruma istekli çıkmadı. Son Osmanlı Halife-Padişahı Vahdettin de, son Halife Abdülmecit de hiç bir İslam ülkesine gitmedi, gidemedi. Vahdettin İngilizlere sığındı ve İtalya’nın San Remo kentine gitti ve ölene dek orada yaşadı. Abdülmecit de ölünceye dek Fransa’da yaşadı!
Türk Devrimi yalnızca bilim dışı, baskıcı düşünceyi ortadan kaldırmak, vicdanları baskı ve sömürüden kurtarmak, toplumu özgürleştirmek istiyordu. Tarikatlar ve tekkelerle birlikte türbelerin kapatılması da bu bağlamda düşünülmekteydi.
Nitekim tapınak ve adak, boş inançları uygulama ve pekiştirme yerlerine döndürülmüş olan türbeler, bir süre kapalı kalıp, büyülü güçleri olduğu savının yalandan başka bir şey olmadığı belirdikten sonra, içlerinde kalıcı sanatsal ve kültürel değeri olanların toplumdaki yerlerini almaları da sağlanmıştı.
Yine 1925 yılında uluslararası saat ve takvim, (1931′de de uluslararası ölçü birimleri) kabul edilerek hem uygar dünyayla bütünleşmenin, hem de Müslüman kitleleri ölçü ve takvimde anlaşılmaz, büyülü bir etki olabileceği yolundaki us dışı anlayışların baskısından kurtarmanın yolları açıldı.
Bugün Türkiye dışındaki Müslüman halkların gerilikler, yoksulluklar ve iç ve dış ezinçler altında yaşamasına, dinleri, peygamberleri ve kitapları bile Siyaset Batısı’nın hakaretlerine uğrayarak, çağdaş uygarlık değerlerine kapalı ve kışkırtmalara açık bir toplumsal karmaşık içinde bulunmalarına neden olan asıl etken, iç ve dış sömürü kıskacındaki bu ülkelerin hiç birinin demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan laik siyasal, toplumsal ve kültürel düzeni başaramamış olmasıdır.
LAİK DEVLET KAVRAMININ AÇIK TANIMI
3 Mart Yasalarından Şer’iye ve Vakıflar Bakanlığını kaldıran yasa, laik devlet ve toplum düzeninin tüm uygar insanlığa bugün de örnek olacak yetkinlikte tanımını yapmıştır:
“Türkiye Cumhuriyetinde insan ilişkileriyle ilgili hükümlerin yasalaştırılması ve uygulanması Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükümete aittir.”
Laik düzenin en açık gerekçesini de, tam olarak neleri gerektirdiğini de açıklamak bakımından en uygun ve tam tanım budur. Çünkü laikliği yalnızca “İnanç özgürlüğüdür” diye tanımlamak, dinsel baskıyı da, din duygularının sömürülerek bir siyaset ve ticaret aracı yapılmasını da önlemeğe yetmez. Tersine, bu yüzeysel ve biçimsel tanım, dinsel baskıcılığa ve sömürüye kılıf olarak kullanılmaya bile kalkışılabilir! Bunları önleyecek tanım, laikliğin, bir toplumda insanlar arasındaki ilişkileri, yani kamusal alanları düzenleyecek yasaların her hangi bir inanç adına, o inancın ilkelerine göre yapılmasının önerilmesinin bile meşruluk dışı olduğunu söyleyen tanımdır.
Gerçek laiklik tanımı, kamu yaşamına ilişkin karar ve işlemlerde “dine uygunluk fetvası” aramaya kalkışmanın meşruluk dışına düşmek olduğunu kabul eden tanımdır. Yurttaşları arasında değişik din ve mezhep sahipleri ve herhangi bir dinsel inanca gerek duymayan insanların bulunduğu gerçeğine göz yummayan, her ergin yurttaşın dinini seçmekte özgür olduğunu kabul eden bir devlet, toplumun ortak yaşamını düzenleyecek yasaları ve kuralları ( = evlenmeden boşanmaya, mirastan ticarete, iş yerinden bilim ve sanat kurumlarına, tapu dairesi ya da mahkeme salonundan hastaneye, okuldan bankaya, sendikadan spor alanlarına, ulaşımdan ticarete, dinlenmeden eğlenmeğe … değin her alandaki insan ilişkilerini), görüşme ve tartışmalar yoluyla, özgür oyla düzenlemek ve asla değişmezlik, kutsallık, tartışılmazlık niteliği vermeğe kalkışmamak zorundadır.
Kamu yararının her gün, her yurttaş tarafından özgürce ve yeniden yeniye tartışılabilmesi demokrasinin, yani ulusal egemenlik ilkesiyle insan haklarının temel koşuludur. Yasaların bir din adına yapılması durumunda buna olanak kalmayacağı açıktır. Din devleti yandaşlarının ulusal egemenlik ilkesine saldırmalarının temelindeki neden, demokraside kutsal, dolayısıyla değişmez yasaya yer olmayışıdır.
DEMOKRASİ İÇİN DE, DİNİN SAYGINLIĞI İÇİN DE LAİKLİK!
Görüldüğü gibi bu tartışmalar dolayısıyla Türk halkı, demokrasinin gerekleri üzerinde de düşünmek, aydınlanmak olanağı buldu. Ulus, kendi kendini yönetebilmesi, ortak yararlarının ne olduğunu özgürce araştırıp, tartışıp, özgür oyuyla kararlaştırabilmesi için de, bireylerinin insan ve yurttaş hak ve özgürlüklerine sahip olabilmeleri için de laik devlet ve toplum düzeninin zorunluluğunu anladı. İç ve dış sömürünün nasıl din kılığı altında işlediğini gördü, dinsel duygunun gerçek değerine ve saygınlığına ancak laik bir ortamda kavuşabileceğini kavradı.
Çünkü laiklik yalnız bir inancın değil, her türlü inancın saygı görmesi demektir. Ne kadar azınlıkta olursa olsun, her inançtan insanlar kamu yaşamında, ortak alanlarda eşit insan ve yurttaş hak ve yetkilerine tam olarak sahip olmalıdırlar. Görüldüğü gibi din baskıcılarının yavuz hırsızlığa kalkışıp laikliği din özgürlüğünün kaldırılması gibi sunmaları, gerçeğe taban tabana aykırıdır. Asıl din ve inanç özgürlüğü düşmanları, yalnız kendi dinsel inançlarına özgürlük tanımak isteyen, başka inançları ise sapkınlık, cehennemlik, tanrısızlık … diye suçlayan, onlara özgürlük tanımaya gerek görmeyenlerdir. Laikliğe düşman olmaları bundan dolayıdır. Oysa laik ortam dinsel inançlara, Atatürk’ün dediği gibi yücelme olanağı sağlar:
“İnsanlıkta dine ilişkin duygular bilimin ve tekniğin ışıklarıyla dupduru olup yücelmelidir. Bu olmadıkça, din oyunu aktörlerine her yerde rastlanacaktır.”
3 Mart 1924 Laiklik Yasalarının sağladığı temel üzerinde, 1925 yılında, şapka giymeği küfür sayıp engellemek, ya da siyasal-ekonomik üstlük-astlık göstergesi olmak üzere cübbe, sarık, vb. giysiler giymek, kadınları örtünmek zorunda bırakmak gibi zorbalıklara son verildi. Bu zorbalıklar, Rum başlığı olan ve II. Mahmut zamanında kullanılmaya başlanan fesi “dinsel başlık”mış gibi sunuyor ve Türk halkını uluslararası uygar giyimin dışında tutuyordu; ulusu bir bez parçasında büyülü bir güç olabilirmiş gibi akıl dışı bir kafa yapısına mahkûm ediyor, öte yandan uygar toplumlarla da zıtlaşmaya itiyordu; toplum içinde de giyim kuşamı, mevki farklarını sergilemenin aracı olarak kullanan baskıcılığa dayanak yapılıyordu. İşte bütün bunları sona erdirmek için şapkadan başka başlık giymek yasaklandı.
Tekke, türbe, zaviye ve tarikatlar gibi ortaçağ kalıntısı, baskıcı, insanları yurttaş değil, erk sahibinin her buyruğuna sorgulamasız boyun eğecek uyruklar olarak koşullandıran kurumlar kapatıldı; şeyh, mürit, mansıp, çelebi, halife, nakip, falcı, büyücü .. gibi sanların ve bunlara özgü giyim kuşamların kullanılması, bu sanların anlattığı etkinliklerde bulunulması yasaklandı. Mustafa Kemal, 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu’dan şöyle sesleniyordu:
”Efendiler ve ey ulus, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mansıplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat (yol), uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın buyurduğunu ve istediğini yapmak, insan olmak için yeterlidir. Tarikat başkanları hemen bu dediğim gerçeği bütün açıklığıyla kavrayacak ve kendiliklerinden hemen tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık erginliğe ulaşmış olduklarını elbette kabul edeceklerdir.”
İSLAM DİNİ LAİKLİĞE ELVERMEZ Mİ?
Batı sömürgeciliği, 20. yüzyıl boyunca, Türkiye dışındaki İslam dünyasını, sözde komünizme karşı korumak gerekçesiyle ve İslami yönetim biçimi olduğu savıyla şeyh, kral, emir, şah, tarikat, aşiret .. gibi işbirlikçi ortaçağcık yerli güçler aracılığıyla güdüm altında tutmuştu. Sovyetlerin dağılması üzerine ise, yine petrol gibi doğal kaynaklarını sömürmek ve özellikle İsrail’e karşı direnişlerini ezmek, bunun için de Müslüman kitleleri eğitimsiz, mesleksiz, teknolojisiz, ulusal bilinçten yoksun tutmak politikalarını sürdürmektedir. Bu amaçla, bugüne değin İslam diye özellikle desteklediği, ama Sovyetlerin dağılması üzerine, Batı için de bir tehdide dönüşmüş olduğunu görüp gözden çıkardığı Hizbullah ve El-kaide faşizminin yerine bu kez yine sözde demokrasi getirmek bahanesi ile gerçekte ise yine demokrasiyi engellemek için, çarpık bir “ılımlı İslam” anlayışını dayatmaya başlamış bulunuyor.
Büyük Orta-Doğu Projesi denilen bu saldırgan siyasetiyle sömürgeci Batı, işbirlikçi orta-çağcıl artıklar aracılığıyla Müslüman halklara dinlerini bile kendisi tanımlamağa ve yorumlamağa kalkışmış bulunuyor: Ilımlı İslam!
Bu oyunu oynarken, öteki Müslüman halklara örneklik edememesi için laik Atatürk Cumhuriyeti’ne de “Ilımlı İslam” deli gömleğini giydirmek istiyor ve Cumhuriyet Devrimlerimizi, aka kara, karaya ak diyerek demokrasi dışı imiş gibi gösteriyor ve tüm insanlığın özlediği özgürlük ve barışa dayalı bir uygarlık tasarımının sahibi olan Mustafa Kemal Atatürk’e kin kusuyor! Bu yolda içimizdeki -bir bölümü partileşmiş- dinsel baskıcılık örgütlerini ve sivil-toplum kuruluşu diye sunulan kimi çıkarcı kuruluşları kullanıyor.
Büyük Orta-Doğu Projesi denilen ve “Müslümanlığı demokrasiyle bağdaşır kılmak gerektiği, bunun ise işbirlikçileri aracılığı ile Batı’nın güdümünde yapılabileceği” biçiminde özetlenebilecek bir strateji karşısındayız. Bir yandan iletişim ve bilim adamları da kullanılarak tarikatlar sivil toplum örgütüymüş gibi sunulmakta, “şeyh”ler Batı başkentlerinde ağırlanmakta, onlara “Dinler arası diyalog” işlevi verdirilmekte, okullar kurdurulmakta, Kur’ana İncil ve Tevrat’tan eklemeler bile yaptırılmaya girişilmekte; öte yandan da İslam’ın peygamberini terörist gösteren yayınlar yaptırılarak bu dini yeniden düzenlemek gerektiği propagandasına ortamı hazır tutmaya yönelik kışkırtıcı çabalar sürdürülmektedir… Yani aynı sömürgeci eli, bir yandan İslam’ı küçük düşüren çağdışı güçlerin onu temsil etmesini sağlıyor, bir yandan da Müslüman kitlelerin insan, toplum, dünya ve evren anlayışını kendisi biçimlendirmek istiyor!
Oysa Türk Demokrasi Devrimi, getirdiği laik düzenle, İslam dininin demokrasi ile bağdaşmayacağı savının gerçek dışı olduğunu hemen 90 yıldan beri toplum ve birey yaşamında eylemli olarak kanıtlayıp İslam’ın saygınlığını sağlamış, dinsel baskıcılık yanlıları ile bugün İslam’ı Hıristiyanlaştırmaya bile kalkışan her türlü sömürücü çıkarcının önünü kesecek önlemleri almıştır!
Hem de İslam dininin asıl ruhu, özü, temeli olan ilkeleri, yüzlerce yıldan beri onlara yapılan kötülüklerden temizleyip Müslüman kitlelerin bilincine ulaştırarak!
Eğer uluslararası yaşamın etkin öğeleri (aktörleri), Atatürk’ün dediği gibi “açgözlülük, çekememezlik ve kinden arınıp”, İslam dünyasının ve dolayısıyla tüm insanlığın özgürlük, barış ve gönence ulaşmasını dürüstlükle istiyor olsalar, Türk Devrimi’nin İslam dininin aşağıda belirtilen gerçek özünü ön plana çıkarıp yaşama geçirmesinden çok değerli dersleri alabilirler:
Gerçekten de, Türk Devriminin ön plana çıkardığı üzere, her şeyden önce İslam dini, peygamberine herhangi bir “insanüstü nitelik” bağlamamayı başardıktan başka, papazlık gibi “Tanrı’nın muradını bilme” ayrıcalığına sahip hiç bir din adamlığı sınıfına da yer vermemektedir; yani hiçbir Müslüman ı hiçbir konuda Tanrının muradının ne olduğunu öğrenmek ve ona uymak üzere her hangi bir kişi ya da makama başvurmakla yükümlü kılmamaktadır. Tek kaynak olan Kur’anı her insanın anlayabileceğini, artık insanlığın o olgunluğa kavuşmuş bulunduğunu kabul etmektedir; demek ki İslam dini, her insanın düşünür (mütefekkir) olmaya yeterli olduğunu ve bununla yükümlü bulunduğunu kabul etmektedir; bunlara ek olarak hiç bir Müslüman a kiliseye gitmede olduğu gibi camiye gidip tapınmayı orada yapma zorunluluğu getirmemektedir.
Dikkatle düşünülecek olursa, bütün bu ilkeler, bireyle vicdanı arasına kimsenin girmemesini sağlamak içindir; kimi açıkgözlerin kendilerinde Tanrının muradını bilme ayrıcalığı ve tekeli bulunduğunu öne sürmek küstahlığında bulunmamaları içindir. İşte İslâm dininin bu son derece özgürleştirici temel ilkeleri, laik bir toplum ve devlet düzeni gerçekleştirmeğe çok elverişli bir ortam sağlamaktadır. Her bireyi Tanrının muradının ne olabileceği konusunda düşünmeğe hem yeterli sayan, hem de bununla yükümlü kılan bir din, ortak yaşamın özgür tartışmayla ve değişmeğe açık yasalarla düzenlenmesi gereğini başka dinlerdekinden kuşkusuz daha kolaylıkla kabul eder.
Çelişkiye bakın ki, insan ile tanrısı arasına papaz sınıfı gibi bir aracı koyan, böylece Hıristiyan bireylerin yaşamına karışma, bunun için kiliseye düzenli gelmelerini isteme hakkı tanıyan Hıristiyanlık evrimleşerek laikliği benimseyebiliyor ve laik toplumla bağdaşabiliyor da, bu baskıcı kurumlardan arınmış olan İslam dininin demokrasiyle ve aynı şey demek olan laiklikle bağdaşamayacağı propagandası içerde ve dışarıda olanca gücüyle yapılıyor.
Bu çelişkili durum, İslam dininin hâlâ sömürücülerin elinde bir çıkar aracı olarak kullanılmasından kaynaklanmakta ve bu durumun sürdürülmesine olanak vermektedir.
İşte Türk Devrimi, 3 Mart 1924 Laiklik Yasaları ile, Türk toplumunda bu çelişkiye son vererek, yani İslam dininin inanç ve kanıları birey vicdanlarına bırakan özünü yaşama geçirerek ve kitlelere anlatarak, hak ettiği saygın konuma gelmesine olanak sağlamıştır!
Uygarlık Batısı, siyasal ve askeri gücünü tekelci sermayedarlar sınıfının güdümünden kurtarıp Türk Demokrasi Devrimine destek vermeyi başarabilirse, kendisi de içinde olmak üzere tüm insanlığın barış, özgürlük ve gönencine çok değerli bir hizmette bulunmuş olacaktır.
Prof. Dr. Özer Ozankaya
Yıldız Teknik Üniversitesi
.
