78′liler…/ 5
‘Ülkenin akciğerleri’ne saldırı 12 Eylül öncesindeki terör olaylarının sağ-sol çatışmasına indirgenemeyeceğinin en somut göstergesi.
Büyük gözdağı: Aydın kıyımları
Türkiye’de 12 Eylül öncesi yaşanan terör olaylarının klasik bir sağ-sol çatışmasına indirgenemeyeceğinin en somut göstergelerinden biri aydın ve bilim adamı kıyımlarıydı.
Onlar ki; başlıca kaygıları, üniversitede eğitimin bilimsel yapılmasıydı. Ürettikçe üretiyorlardı. Öğrencileriyle diyalog halindeydiler. Türkiye’nin her alanda çağdaş ülkeler düzeyine çıkmasını istiyorlardı. Bu yanlarıyla ister istemez sol yelpazede duruyorlardı.
Üniversite kampuslarının sık sık boykot gürültüleriyle sarsıldığı, sık sık gerilimlerin, çatışmaların yaşandığı bir ortamda, bunların doğrudan tarafı olmayan öğretim üyelerinin öldürülmesi, başta gençlik olmak üzere toplumun tüm kesimlerini derinden etkiledi. Öldürümler gençliği ve toplumun dinamik kesimlerini yıldıramayınca, yeni kıyımlar denendi.
Klasik bir söylemdir:
Aydınlar, ülkenin akciğeridir.
Öldürümler, sadece toplumu yıldırmakla kalmıyor, deyim yerindeyse nefes alıp vermesini de güçleştiriyordu. Bilim adamlarının gerek öldürülerek gerekse yıldırılarak aktif bilimsel araştırmaların dışında kalması, Türkiye’yi aynı zamanda bir başka karamsarlığa ve karanlığa sürüklüyordu. Türkiye solunum yetmezliğine düşüyordu. Bir bilim adamı öldüğünde, bir kütüphane kapanmış demektir. Özellikle 1977-80 arasında Türkiye’de kaç kütüphane kapandı?
Ana hatlarıyla paylaşalım…
Önce her şeye, ama her şeye karşın kapatılamayan bir kütüphane; Server Tanilli!
İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Server Tanilli, 7 Nisan 1978 günü vuruldu. Göğsünden aldığı kurşunlarla kanlar içinde hastaneye kaldırıldı. Uygarlık Tarihi dersleri veren Tanilli, insanlığın gelişimini, tarihin tekerleğini tüm aydınlığıyla öğrencilerine anlatıyor, gençliği saran ateşten o da payını alıyordu. Vurulması İstanbul Üniversitesi öğrencilerini, öğretim üyelerini derinden yaraladı. Bütün dilek, onun da yaralı olarak kurtulmasıydı. Durum çok umut vermiyordu; belden aşağısı çoktan gitmişti… O gün Can Yücel şu dizeleri yazdı:
Kulağım sende Server / Nasıl beklediysem doğacak / çocuğumun haykırışını / Senin sağlık haberini de / Öyle bekliyorum / Sanki bir tel gerilmiş aramıza / bir saz / En püften bir işaret kırpar / kırpmaz / Ötmeye başlıyor nabzımın / kızıl serçesi / Şakaklarımda
Geçerken gördüm demin / Küçüksu’yun ordan / Mezarlığın yamacında / bir erguvan açmış / Senin resmin tıpkı / çıktı ya gazetelerde / Ak sedyenin içinden / koşturuyorsun baharı / Kana kana kanayarak / ölüme karşı.
Bu toprak var ya / can verdiğin senin / Bu toprağa düşman baltalarla / budanarak / Üstüne yığıldığın toprak / var ya hani / O toprak işte seni ayağa / kaldıracak / Onun için sıkı dur kardeşim / sık dişini / Ve ateşten ölüp ölüp dirilen / semendercesine / 1 Mayıs’ta Taksim’e / yetişmeye bak / Taksim’de birleşmeyle / birleşmeye / Bekliyoruz ha, gecikme yok.
Tanilli direndi, yaşam savaşını kazandı. Tedavisinin yurtdışında devam etmesi gerekiyordu. Strasburg’a gitti. Burada sağlığı iyiye doğru giderken üretmeye devam etti.
Tanilli’yi Türkiye’ye gelişlerinde dinlemeye, yakından görmeye çalışıyorum. Zaman zaman başardım. Üretim gücünün yanında bir insan olarak da sevgi ve dostluk üretme merkezi desem, bilmem bir ölçüde anlatabilmiş olur muyum?
Hem küresel gelişimi tarih tarih izleyen hem de Türkiye’nin yönüne ilişkin kaygıları tekerlekli sandalyede giderken önüne dikkat etme zorunluluğu kadar içselleştiren Tanilli’yi kaybetseydik… Yüzyılların gerçeğini biraz daha az görmüş olacaktık!
Aklın aydınlığını daha düşük voltajda hissedecektik!
Peki ya kaybettiklerimiz?
Tütengil’in bilim bacası tütseydi
Prof. Ümit Doğanay öldürüleli henüz 15 gün olmuştu. 7 Aralık 1979 sabahı saat 08.00 sıralarında İstanbul’dan bir acı haber daha geldi:
Prof. Cavit Orhan Tütengil öldürüldü!
Başkanı olduğu İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyoloji Enstitüsü’ne gitmek üzere sabahın erken saatlerinde Levent Sülün Sokak’taki İETT durağına gelen Prof. Tütengil, çapraz ateşle 4 ayrı tabancadan çıkan ateşle öldürüldü. Saldırganlar 34 VY 681 plakalı araca binerek kaçtılar. Sanki durakta rutin bir işi halletmiş, gitmiş gibiydiler.
Cinayeti kim, kimler işlemişti?
Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel olaydan sonra gazetecilere şu açıklamayı yaptı: “Anarşinin devletten, belediyelerden ve çeşitli kuruluşlardan himaye gördüğü gerçektir. Anarşi içinde bulunan pek çok kişinin devletten maaş aldığı da bir gerçektir.”
Bu kadar gerçeğin arasında, katiller bulunamıyordu!
Prof. Tütengil’in cenaze töreni de olaylı geçti. Bu da dönemin acı gerçeklerinden biriydi. Katledilen insanların cenaze törenleri ölümlü ya da yaralı yeni acıları beraberinde getirirdi. Prof. Tütengil’in cenazesinin kaldırılacağı Şişli Camisi’ne giden bütün yollar kapatılmış, törene sadece ailesinin ve resmi protokolün katılmasına izin verildiği son anda açıklanmıştı. Camiye giden yollar, Prof. Tütengil’in öğrencileri, öğretim üyesi arkadaşları, sevenleri ile doluydu. Derkeeen bir molotofkokteyli patladı ve ortalık karıştı: 1 ölü, 8 yaralı…
Prof. Tütengil’i yeni kuşaklara ana hatlarıyla aktarmakta yarar var:
• 1921 yılında doğdu, öldürüldüğünde 58 yaşındaydı. Yani deneyim ve birikimle enerjinin iyi örtüştüğü bir yaşta.
• Öğretmen okulunu bitirdi. Öğretmenlik yaparken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi.
• Askerliğini yaptıktan sonra görev yeri olarak Köy Enstitüleri’ni istedi. Antalya ve Diyarbakır liselerinden sonra Kepirtepe ve Aksu Köy Enstitüsü’nde görev yaptı.
• 1950-52 yılında Fransa’da doktora yaptı. Doktora konusu, Montesquieu idi. İstese Fransa’da kalabilirdi. Yapmadı, zaten amacı bilgisini görgüsünü arttırmak ve bunu Türkiye’de öğrencileri ile paylaşmaktı.
• Türkiye’ye dönüşte aynı görev yerini istedi; Aksu Köy Enstitüsü.
• 1962-63′te İngiltere’de British Museum’da çalıştı. Ziya Gökalp’in Londra’da yayımlanan ilk yazısını ortaya çıkardı.
• 1970 yılında profesör oldu. Çalışmalarının bir bölümü Köy Sorunu ve Gençlik, Atatürk’ü Anlamak ve Tamamlamak, Köy Enstitüleri Üzerine Düşünceler, Az Gelişmenin Sosyolojisi adı altında kitaplaştırıldı.
Prof. Tütengil “kütüphanesi”nin, 2000′lere kadar tütmüş olduğunu düşünün! Hem dünyadaki gelişmeleri dikkatle izleyen hem ülkesinin tüm sorunlarına karşı duyarlı olan araştırmalar yapan bir aydın, daha neler üretmezdi!
Öğretim üyesi katliamları üç büyük yıkıma neden oluyordu:
1- Bir aydını ortadan kaldırmak.
2- Üniversite gençliğini umutsuzluktan öfkeye kadar her türlü duyguya sürüklemek.
3- Toplumu sindirmek.
.
