78′liler


Cumhuriyetimizin değerleri ve gençler

Başta laiklik olmak üzere, Cumhuriyet’imizin değerleri vardır ve hepsi de bir bütündür ve hepsi de, bir 200 yıllık aydınlanma hareketinin ürünüdürler. Asıl korkunç olan, o değerlerin, hatta bizzat Cumhuriyet’in mezar kazıcıları türemiştir. Bu insanlar, bir yandan “ideolojiler öldü!” derken, bir yandan da Cumhuriyet’in değerlerinin içini boşaltacak bir ideolojik etkinliği sürdürüyor; gençlerin gözlerinin önüne bir duman perdesi çekip, her şeyi metalaştıran bir piyasa ideolojisi ve onun “tek düşünce”si ile genç beyinleri uyuşturmak istiyorlar.
Ve “uzlaşma”ya çağırıyorlar onları liberalizm adına. Gençler, elbette bu oyuna gelmeyecekler, gelmemeliler de: Çünkü, Cumhuriyet’in üzerine kurulu olduğu değerleri uzlaşma pazarına sürdüğümüz an, o değerlerin bir yerde “harcı âlem meta” haline gelmelerinin, giderek ayaklar altına alınıp çiğnenmelerinin de yolunu açmış oluruz. 1950′lerden başlayarak Türkiye’de olan budur.
Gençler, Cumhuriyetçi değerlerin aydınlığında yarınlara yürüyecekler: aklın ve bilimin meşalesini elden bırakmadan; dar ve kısır fraksiyon kavgalarına sapmadan; fikir ve inançlara karşı hoşgörüyü sürdürerek; tartışmanın zevkine vararak ve onun getirdikleriyle zenginleşerek; bencil değil bir özveri ahlakını, halktan yana olmayı ve yurtseverliği başa alarak ve ne olursa olsun idealist kalarak…
(Server Tanilli)

78′liler…/ 6

Soğuk Savaş’ın buzlaştığı ülke: TÜRKİYE…
Bu bölümde Türkiye’nin dışına çıkalım…
Yok yok ülkeyi terk etmeyeceğiz! Bu mümkün mü?
Aman ülkeyi terk etmiş olanlar da yanlış anlamasın; onlar ruhen ülkeyi terk etmedi, edemedi…
Peşrevi kısa keselim; konumuza dönelim…
1970′ler, dünyada Soğuk Savaş’ın en yoğun, en acımasız yaşandığı dönemdi. Gizli-açık bütün psikolojik savaş yöntemleri geçerliydi. Adı üstünde Soğuk Savaş…
Soğuk, göreceli bir kavram…
Yaz ortasında 10 derece çok soğuktur…
Kış ortasında 5 dereceye soğuk denmez…
Türkiye o dönemde, sözcüğün tam anlamıyla buzlaştığı yerdi.
Batısında, Yunanistan kararsızdı:
NATO’da olmak ya da olmamak, bütün mesele bu!
Yunanistan, iç dalgalanmaların getirdiği dengesizlikle Batı’nın saflarına nasıl katılacağına karar veremiyordu.
Bulgaristan tam bir Sovyet Bulgaristan’ı olmuştu. 80 öncesinde İzmir Fuarı’na gelen Bulgar temsilciler de bunun somut örneklerinden biriydi.
Yunanistan’ın hemen ötesi de Tito Yugoslavya’sı “bağımsızlar bloku” diyor başka bir şey demiyordu. Onun ötesindeki Arnavutluk da büyük bir Çin’erji içindeydi. Enver Hoca’nın Arnavutluk’u fakirlik içinde tam eşitliği sokaktan mutfağa her alana yerleştirmenin zenginliğini yaşıyordu… Arnavutluk Çin’e yaklaşınca Sovyetler’le arası iyice açılmış, Tiran’ın en büyük binalarından biri olan Sovyet elçiliği kapatılmıştı. Bu bina daha sonra Dışişleri Bakanlığı olarak kullanıldı.
Geçelim güneyimize; Suriye de tam bir Sovyet Suriye’si olmuştu… Çöl tilkisi lakaplı Hafız Esad, Moskova’ya yoldaş, Ankara’ya fesattı… Bunun Türkiye açısından önemi şöyle özetlenebilir:
Türkiye’nin en uzun sınırı Suriye ile; tam 721 kilometre… O dönemde bunun 510 kilometresi mayınla döşenmişti… Türkiye, NATO ile ilişkilerinin getirdiği temel bakışla, Suriye ile arasına mayın döşemişti!
Suriye’nin Sovyet hareketine inancını şöyle özetleyelim:
1980′lerin ortası… Hafız Esad, dönemin Sovyet lideri Gorbaçov’un davetlisi olarak Moskova’ya gidiyor. Misafir… Ama, umduğunu yemiyor, bulmak istediğini söylüyordu. O dönem prestroyka (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) politikası başlatmıştı… Esad, Gorbaçov’un yüzüne şunları söylüyor:
“Bu politikaların ülkeni batırır, bizi de zora sokar!”
Irak da Saddam yönetimi altında 70′li, 80′li yıllar boyunca Moskova’yı kutupyıldızı ilan etmeye devam etti. Baas rejiminin ruhu Moskova’dan besleniyordu.
İran mı?
Sormayın…
1979′da Humeyni’nin 2 milyon kişinin karşıladığı bir törenle Tahran’a gelmesinden sonra Batı’da bütün hesaplar altüst oldu. Öyle ki; ABD, Şah rejiminin güçlü olmasını sağlamak için nükleer enejiyle tanıştırmayı bile planladı. Yaptı da… Şah devrilince meydan Humeyni rejimine kaldı. İran’ın 2000′li yıllarda karşı karşıya kaldığı atom bombası denetiminin kökenleri o günlere kadar dayanıyor.
Biz İran’ın nükleer tarafını bir kenara koyalım; 78 kuşağına gelelim…
Şah mat oldu ama…
İran’daki devrimciler şöyle düşündüler:
Şah, mat olsun da ne olursa olsun… Devamında demokrasiyi biz kurarız…
Hiç de öyle olmadı… Humeyni, önce kendine yer etti, sonra bakın herkese ne etti!
Önce kadın hareketlerini kendileştirdi. Kara çarşaflı kadınları kontrolünde tutup ötekilere yüklendi:
Din ne emrediyorsa, o!
Bunu anayasa izledi… Onu da kendilerine uydurduktan sonra hâlâ direnen solcuları ya sürdüler ya kıydılar…
Bu süreç 3 yıl sürdü!
İran olayı, Türkiye’de de üniversite gençliği arasında çok tartışılan konulardan biri oldu. Kimi gruplar, Şah-Humeyni, Moskova-Washington denkleminde hangi tarafın “devrimci duruma daha yakın” olacağı tartışmasında gidip geldiler. Benzer tartışma aynı dönemde Sovyetler’in Afganistan’a girişinde de yaşandı.
70′li yıllarda, Kafkaslar diye bir şey yoktu… Her şey Sovyet’ti…
İşte bu tabloda Türkiye buzul mevsimini yaşıyordu desek abartmış olmayız. Bir yanımız ABD müttefiki, öteki yanımız Sovyet, az ötemiz bağlantısız, onun yanı Çin…
Buna ne denir:
Kaynamalı buzlaşma!
Dünyadaki bütün kutuplar küçücük Balkan Yarımadası’yla Afrika’ya Asya içlerine uzanan Ortadoğu’da başlıkçıklar oluşturmuş, Türkiye de bütün bunların ortasında sigortası sürekli atan bir ülke olup çıkmıştı.
Bu durum gençliği nasıl etkiliyordu?
ABD ne pahasına olursa olsun Türkiye’de Sovyet etkisi istemiyordu. Değil siyasal anlamda, ekonomideki kimi Ankara-Moskova işbirliklerine bile tahammülü yoktu. Bu anlamda 1960′ların sonunda yaygınlaşan Komünizmle Mücadele Dernekleri çok işine geliyordu.

.

Makalenin Devamı:

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12

Yorum Bırak

Bir kaç dakika ayırın ve bize bu makaleyle ilgili ne düşündüğünüzü yazın. Cümle başları hariç küçük harfler kullanmaya özen gösteriniz. Yorumunuzun sorumluluğu size aittir.

Okuyucu Yorumları

İlk yorumu siz yapın burada yayınlansın.