Sıra Türk basınına geldi: Abdi İpekçi’yi öldürdüler
Başlık 2 Şubat 1979 günü yayımlanan Hürriyet gazetesinin manşeti… 1 Şubat 1979′da akşam saatlerinde genel yayın yönetmenliğini ve başyazarlığını yaptığı Milliyet gazetesinden çıkan Abdi İpekçi, evine giderken aracında öldürüldü. Art arda kıyılan öğrencilere, öğretim üyelerine şimdi de gazeteciler eklenmişti. Ve Hürriyet, “Sıra Türk Basınına Geldi: Abdi İpekçi’yi Öldürdüler” başlığını atmıştı.
İpekçi öldürüldüğünde Ege Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimimin ikinci yılındaydım. Okul bittikten sonra mesleği yapmaya kararlı az kişi vardık ama, acı haber bütün öğrencileri etkiledi. Ertesi gün okuma odasındaki gazetelerin tümü didik didikti. Kurşunun adresi yoktu. Bu kez eğitimini aldığımız mesleğin seçkin bir temsilcisiydi öldürülen.
İpekçi cinayetinin sonrasında yaşananlar en az cinayet kadar vahimdi. Bu ve benzeri cinayetlerin soruşturulmasını daha doğrusu soruşturulmamasını en çok sorun edenlerin ve iz sürenlerin başında Uğur Mumcu geliyordu. Mumcu, araştırdı, didindi, İpekçi dosyasının kapatılmamasını sağlayanlardan biri oldu.
Cinayetten yaklaşık 5 ay sonra yakalanan Mehmet Ali Ağca’nın emniyetteki ilk sözlerinden biri şuydu: “Abdi İpekçi’yi ben öldürdüm…”
Ağca’nın tutuklandıktan bir süre sonra Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçışıyla başlayan yeni öyküsü, Türkiye’nin nasıl bir yönetilemezlik ya da sürükleniş içinde olduğunu gösteriyordu.
Yine 1979 yılı… Sonuna doğru… 20 Kasım 1979… Bu kez hedef İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Yaşar Ümit Doğanay’dı. Sabah, Etiler Profesörler Sitesi’ndeki evinden çıktı. Aracında arkadaşı Kimya Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fikret Baykut’u beklerken 4 kişinin açtığı yaylım ateşi sonucu yaşamını yitirdi.
Prof. Doğanay da bütün hedef seçilenler gibi: Öğrencileri tarafından çok seviliyordu… Çağdaş fikirlere açıktı… Dönemin, alanıyla ilgili neredeyse tüm dernek ve kurumlarında aktif olarak çalışmıştı… Üretken bir bilim adamıydı… Bir yandan anayasayı daha da kısıtlama hareketlerine karşı çaba harcarken, bir yandan toprak reformunun kaçınılmazlığını herkese anlatmaya çalışıyordu…
O günün karanlık koşulları içinde bu özellikleri taşıyan Prof. Doğanay öldürülmeyecekti de kim öldürülecekti?
Arkadaşı Aydın Aybay, “Neden Öldürüldüler” başlıklı iki ciltlik çalışmanın sahibi Orhan Tüleylioğlu’na şunu söylüyordu: “Ümit Doğanay’ı devlet içinde çöreklenmiş bir çete öldürdü.”
Tüleylioğlu’nun Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) tarafından kitaplaştırılan çalışması, Ord. Prof. Bedri Karafakioğlu’nun (20 Ekim 1978), Doç. Dr. Orhan Yavuz’un (15 Haziran 1977), yazar Ümit Kaftancıoğlu’nun (11 Nisan 1980), Savcı Doğan Öz’ün (24 Mart 1978), Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in (11 Temmuz 1978), Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un (28 Eylül 1979), Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler’in (22 Temmuz 1980) nasıl katledildiğini, soruşturmalarının nasıl yürütüldüğünü ve bu kayıplarımızın nasıl değerler olduğunu ortaya koyan bir eser…
Siyaset sorunun parçası oldu
1976′dan başlayarak Türkiye adım adım karanlık terör kıskacının içine sürüklenirken, Ankara ne yapıyordu?
Hükümetler kurup, hükümetler bozuyordu…
Her seçim dönemi birden fazla hükümetin kurulup bozulduğu siyasal karışıklıkla geçiyordu. Döneme damgasını vuran 4 siyasi lider vardı:
Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş…
60′ların tek başına iktidarı Adalet Partisi’ni, 70′lerde DP, MSP ve MHP küçülttü, ama yine de toplam sağ tartışmasız birinci partisi oldu.
Ecevit ise 12 Mart döneminde ara rejime karşı duruşu ve bunun beraberinde yükselen karizmasıyla CHP’yi sürekli iktidar seçeneği olarak tuttu. İki ana parti AP ve CHP’nin tek başına iktidar çıtasının biraz altında durması, MHP ve MSP’yi kilit partiler yaptı. Onlar da bunu çok iyi kullandı.
Üniversite gençliği, 1961 Anayasası’nın bitirilmesinin ardından 70′lerin Meclisi’nde kendisine yer olmadığını düşünüyordu. O nedenle seçimlere yönelik tutumda değişiklikler yaşanıyordu. Bitip tükenmek bilmez tartışmaların ardından ağırlıklı görüş “CHP’nin desteklenmesi” olarak çıkıyordu. Gençlik hareketleri CHP’yi sadece oylarıyla değil, kimi kritik kentlerde bedenleriyle de korudular. CHP kendisini devrimci, sosyalist gruplardan ayrı tutmaya çalışıyordu. Ancak bunu başarması olanaksızdı. Zira başta MHP olmak üzere sağ partilerin tümü şu sloganı çoktan üretmişti: Ortanın solu Moskova’nın yolu!
MSP için de CHP demek, dinsizlik demekti…
Ecevit her iki algıyı azaltmak için her şeyi yaptı. Konya’da, “Peygamberimizin toplumsal adalet için getirdiği çözümler sol fikirlerdi” diyecek kadar açıldı…
Yukarıda saydığımız dönemin 4 liderine perde gerisinde duran ama etkin olan bir kişi daha eklenebilir: Celal Bayar.
Bayar’ın “CHP’ye karşı bir milli cephe” diye formüllendirdiği öneri kısa sürede dal budak saldı ve 70′lerin ikinci yarısına damgasını vuran koalisyonların temeli atıldı: Milliyetçi Cephe (MC)!
Demirel’in iki yanını dolduran Erbakan ve Türkeş, devlet kadrolarından sandık gücünün kat kat üstünde pay aldılar. Ankara’da şekillenen bu durum Anadolu’ya, kampuslara yeni gerilimler olarak yansıdı. MC hükümetlerinin uygulamalarını protesto yeni bir mücadele alanı olarak öne çıktı.
Son 50 yılın bütününde olduğu gibi, 1977-80 arası Ankara’nın kendi içindeki çekişmeleri en ayrıntılı biçimde kaleme alan ve sonraki kuşaklara aktaran kişi gazeteci Cüneyt Arcayürek oldu. Arcayürek’in 1977-78′i anlatan kitabının adı şu: Demokrasinin Sonbaharı.
78-79′u anlatan kitabın adı da “Müdahalenin Ayak Sesleri”.
Demokrasinin Sonbaharı’ndan bir alıntı: “AP önderi anarşinin giderek boyutlanması savlarını elbette yadsıyamazdı. Bir ölüyle bin ölü arasında hemen hiçbir ayrım yapılamayacağını, yasadışı eylemlerin varlığını yadsıyıp küçümseyemeyeceğini bilirdi. CHP önderiyle arasında anarşiye kaynak olan güçlerin tanımında ayrımlar vardı. Tartışma o sırada anarşik olaylarda ölenlerin sayısı üzerine değildi. CHP ile AP önderi arasında, anarşinin hangi tarafça başlatılıp sürdürüldüğü konusunda ateşli tartışmalar yapılıyordu. Sorunun özüne bakış açıları birbirinden çok değişikti. Demirel’in sürekli incelediği tabloya göre, 1968 ile 77 yılları arasında ölenlerin sayısı şöyleydi: 1968′de 2, 1969′da 10, 1970′te 19, 1971′de 19, 1972′de 19, 1973′te 14, 1974′te 4, 1975′te 35, 1976′da 104, 1977′de 292.
Daha sonraki yıllarda anarşinin giderek nasıl boyutlandığını saptaması açısından bu sayıların önemi olabilirdi.”
Arcayürek’in son tümcesi elbette çok doğruydu, ama siyaset zamanının çoğunu memleketin değil, Meclis koridorlarının düzenine ayırdı… Terör 77′den sonra katlanarak arttı… MC hükümetleri ne yazık ki terör sorununun çözücüsü değil, sorunun parçası oldu!
.
