ATATÜRK DEVRİMİNİN EKONOMİSİ

 OSMALI’DAN KALAN EKONOMİK MİRAS

Sömürge durumuna getirilerek çökertilen ve parçalanan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine, emperyalizmi tarihte eşi görülmemiş bir yenilgiye uğratarak kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ekonomisi gelişmemiş, her yönden geri kalmış bir ülke devralmıştır.

18. Yüzyılda Avrupa’da başlayan sanayileşme sürecinin uzağında kalan Osmanlı Devleti,  yabancıların “Açık Pazarı” durumuna getirilmiştir. Bir yandan kapitülasyon benzeri yabancılara tanınan ayrıcalıklı haklar, emperyalist devletlerle Serbest Ticaret Antlaşmaları ile pekiştirilirken, diğer yandan alınan dış ve iç borçlar artarak sürmüştür. Topraklarını satışı sunan, yeraltı ve yerüstü kaynakları sömürülen ve borçlarını ödeyemez noktaya gelen Osmanlı Devleti, ekonomisini yabancıların oluşturduğu Düyunu Umumiye (Genel Borçlar) yönetimine teslim edilmiştir. Para basım tekeli de, yabancıların kurduğu Osmanlı Bankası’nın elindeydi.

ATATÜRK DEVRİMİNİN EKONOMİSİ

Tarih, ulusların yükseliş ve çöküş nedenlerini araştırırken birçok siyasal, sosyal durumları sayıp döker, ama bir ulusun doğrudan doğruya yaşaması ile yükselmesi ile çözülüp çökmesiyle yakından orantılı ve ilgili olan, o ulusun ekonomisidir. Tarihin ve deneyin ortaya koyduğu bu gerçek, bizim tarihimizde de, bizim yaşayışımızda da bütün açıklığıyla ortadadır. Gerçekten Türk tarihi incelenecek olursa, bütün yükseliş ve çöküş nedenlerinin birer ekonomi meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Tarihimizi dolduran bunca başarılar kadar bunca yenilgiler de, kazançlar gibi kayıplar da, o dönemlerdeki ekonomik durumla yakından ilgilidirler.

                                            

                                               K. Atatürk (1923)

                                                                  (İzmir İktisat Kongresindeki konuşmasından)

 

OSMALI’DAN KALAN EKONOMİK MİRAS

Sömürge durumuna getirilerek çökertilen ve parçalanan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine, emperyalizmi tarihte eşi görülmemiş bir yenilgiye uğratarak kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ekonomisi gelişmemiş, her yönden geri kalmış bir ülke devralmıştır.

18. Yüzyılda Avrupa’da başlayan sanayileşme sürecinin uzağında kalan Osmanlı Devleti,  yabancıların “Açık Pazarı” durumuna getirilmiştir. Bir yandan kapitülasyon benzeri yabancılara tanınan ayrıcalıklı haklar, emperyalist devletlerle Serbest Ticaret Antlaşmaları ile pekiştirilirken, diğer yandan alınan dış ve iç borçlar artarak sürmüştür. Topraklarını satışı sunan, yeraltı ve yerüstü kaynakları sömürülen ve borçlarını ödeyemez noktaya gelen Osmanlı Devleti, ekonomisini yabancıların oluşturduğu Düyunu Umumiye (Genel Borçlar) yönetimine teslim edilmiştir. Para basım tekeli de, yabancıların kurduğu Osmanlı Bankası‘nın elindeydi.

Savaştan yıkım ve yıkıntı ile çıkmış, ülkenin her yeri yangın yerine dönmüş, yokluk ve yoksunluk içindeki halk bitkin, dağınık ve düzensiz bir durumdadır. Özellikle Anadolu’nun büyük bir kısmında tarım eski çağlardan beri uygulanan ilkel yöntemlerle yapılmaktaydı. Yetişkin nüfusun büyük bir kesiminin uzun savaş yıllarında yitirilmesi de tarımsal üretimin yapılamaması sonucunu doğuruyordu. Halkın ana gereksinimi olan zorunlu gıda ürünleri bile üretilemiyordu. Dolayısıyla da, tarımsal açıdan bile kendine yetemeyen acınacak duruma düşen ülkeyi bayındır kılmak genç Cumhuriyet’in ivedi sorunlarının başında gelmektedir.

  Tarihçi Arnold J. Toynbee,  O günlerin tarımını vurucu tümcelerle betimler:                                                                                  

“Kullandıkları tarım metotları tarihin şafağındakilerden değişik değildir. Bir mandanın ya da karasabanın hâlâ en gözde tarım aracıdır. Derin sürme, gübreleme ve değişik ekim bilmedikleri şeylerdir. Modern ekme ve biçme makineleri görülmeye değer garip şeylerdir.”

Bunlara ek olarak da ülkenin doğal kaynakları, limanları, karayolları, demiryolları, elektrik ve su işleri yabancıların işletmesi altındaydı. Ticaret, Türk olmayanların elindeydi

Tüm bu olumsuz tablonun yanı sıra Cumhuriyet, bir de Osmanlı’dan kalan borçları yüklenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine Osmanlıdan 107.528.461 altın lira borç kalmıştı ki bu borç tutarı, 1924 yılı bütçesinin 7,25 katına karşılık gelmektedir.

Türkiye’nin başka kaynakları da gelişmemişti. Ülkede sermaye birikimi ve ulaştırma altyapısı yetersizdi. Çok uzun bir kıyı şeridine sahip olduğu halde Türk Limanları arasındaki deniz taşımacılığı son derece zayıf bir durumdaydı.

Evlerde kullanılan en önemli enerji kaynağı tezekti. Bunu odun ve odun kömürü izlemekteydi.

Bu koşullarda, Türkiye Cumhuriyeti’ne kalan ekonomik miras; aşırı ölçüde birikmiş dış borçlar, açık pazara dönüşen, üretmeyen, sanayileşmemiş bir ekonomik yapıydı.

Eğitim düzeyinin düşüklüğü, bilim, teknik ve sanat alanında gerilik de her yönden kalkınmayı amaçlayan Türkiye Cumhuriyeti için önemli diğer sorunlardandır.

Nitekim 1931 Yılında İktisat Bakanı olan Mustafa Şerif Bey, Cumhuriyetin ilk yıllarının ekonomik tablosunu şöyle çizer:

“Bu memlekette bir zamanlar şimendiferler, bankalar, ticaret, sanayi, milli şirketlerin hisse senetleri, hatta en iyi tarlalar ve şehirler içindeki en iyi emlak Türklerin değil yabancıların elindeydi. Bu memleket tarihinde milli iktisat namıyla hiçbir kavram kavrayamamıştır. Milli iktisattan söz etmek bir zamanlar bir kabahat, bir zamanlarda da bir bilinmezden söz etmek gibi bir şeydi.”

Mustafa Şerif Bey, 1931 Yılının Temmuz ayında yaptığı konuşmada, ekonomide koruma önlemlerinin kaldırılmasının yol açtığı sonuçlar üzerine gerçekçi saptamalar yapmaktadır:

“Hiçbir koruma önlemi almaksızın Avrupa’nın büyük sanayi üretimi memlekete akın etmeye başladı ve o andan başlayarak, bu memlekette dış ticaret açığı kendini gösterdi. Yine aynı tarihten başlayarak memleket tarihinde ekonomide yeni unsurlar etkili biçimde kendini göstermeye başladı. Bu unsurlar önce yabancılar ve ondan sonra yabancılarla dayanışarak birleşebilecek olan yerli gayri Türklerdir. Türk’ün sanayisi sönmüş, ticareti ise Avrupa’dan gelen sanayi üretimini memleket pazarlarına dağıtmak üzere bu iki unsurun eline geçmişti. Bu durumda bugün sınırlarımız içinde bulunan vatandaşlara iktisadiyatın yalnız rençperliği düşmüştü.”

 

CUMHURİYETİN GÜÇLÜ, ULUSAL, BAĞIMSIZ EKONOMİ

OLUŞTURMA ÇABALARI

Bundan sonra pek önemli zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zafer süngü zaferi değil, iktisat, bilim ve irfan zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar el ettiği zaferler, memleketimizi gerçek kurtuluşa sevk etmiş sayılmaz. Bu zaferler ancak gelecek zaferimiz için kıymetli bir ortam hazırlamıştır. Askeri zaferlerimizle mağrur olmayalım, yeni bilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım!

                                                     M. Kemal Atatürk (Alaşehir’de yaptığı konuşma)

 

Bağımsızlık Savaşı utkuyla sonuçlanınca ulusun gönenç ve mutluluğu için ekonomik, toplumsal, sosyal alanda yapılacak çalışmalara sıra gelir. Ülkede Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan parasal sıkıntı da sürmektedir. Sermaye birikimi ve teknolojisi olmayan ilkel tarım düzeyindeki ülkenin, kalkınma ve ulusal ekonomi yaratma çabaları her olumsuzluğa karşın, başarılması gereken önemli ivedi bir görevdir. Çünkü Atatürk’ün özdeyişiyle siyasal bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla sağlanabilir.

Ulusal ekonomiyi kurma ve güçlendirmede güdülen amaç, tam bağımsızlık ilkesinin ekonomide de geçerliliğini sağlamaktı. Bunun için, kapitülasyonların kaldırılması, ekonomi ve maliyenin yabancılar denetiminden çıkarılması, yabancıların elindeki işletmelerin ulusallaştırılması ve ulusun yeraltı, yerüstü kaynaklarının verimli bir biçimde işlenmesi gerekiyordu.

Meclis’in üçüncü toplantı yılını 1 Mart 1922′de açarken, Atatürk, devletleştirmelerin önemine değinerek, güçlü bir ekonomi oluşturmanın tam bağımsızlığı sağlamada çok önemli araç olacağını belirtir:

“Artık özgür ve bağımsız yaşama atılan Türkiye Cumhuriyeti için iktisat hayatını boğmakta olan kapitülasyonlar yoktur ve olamaz. Ekonomik hayatımızın belirli amaçlarla yönetilmesi ve hızla olgunlaşıp ilerlemesi için alınacak önlemler arasında, ülkemizde Avrupa çekişmesi yüzünden yok edilmiş olan tarım sanayimizi canlandırmayı ve çağdaş ekonomi araçlarıyla donatmayı önemle dikkatimiz önünde tutacağız.

Ekonomi siyasamızın önemli araçlarından biri de genel çıkarları doğrudan doğruya ilgilendirecek ekonomik kurumlarını ve girişimleri, parasal ve teknik gücümüzün elverdiği ölçüde devletleştirmedir. Bunları, topraklarımızın altında bırakılmış duran maden hazinelerini de az zamanda işleterek ulusumuzun çıkarına açık bulundurabilmek de ancak bu yöntemle olanaklıdır… Ülkenin ekonomik istekleri tarım ve tarım sanayi olmakla birlikte, ülkede öteden beri var olan, örneğin dokuma sanayi gibi sanayinin korunması ve canlandırılması ve kimi bölgelerde yeniden kurulabilecek olan başka sanayilerin her yoldan korunması önemle dikkate alınacaktır…

Bugünkü savaşlarımızın amacı tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın bütünlüğü ise ancak parasal bağımsızlıkla olanaklıdır… Parasal bağımsızlığın korunabilmesi için ilk koşul, bütçenin ekonomik yapısının orantılı ve dengeli olmasıdır… Bundan dolayı maliyede yöntemimiz, halkı baskı altında tutmaktan ve ona zarar vermekten kaçınmakla birlikte, elden geldiğince dışarıya gereksinme duymadan ve el açmadan gerekli gelir sağlamak ilkesine dayanır.”

M. Kemal Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’ni (17 Şubat 1923) açış konuşmasında; “Ekonomi alanlarında da yükselme nedenlerinin arayıp bulunmasının kutsal ve ulusal bir amaç” olduğunu belirttikten sonra “Uyuşukluklar ve ilgisizliklerle geçen yüzyılların ekonomi varlığımızda açtığı yaraları iyileştirmek, ülkemizi bayındırlığa, ulusumuzu genliğe (bolluğa), yurdumuzu mutluluğa götürecek yolları bulmak için girişilecek çalışmaların çok değerli ve başarılı sonuçlara ulaşmasını” diler.

Bir ulusun yükselmesi ve çöküşüyle bağlantılı olan nedenlerin başında ekonominin geldiğini vurgulayan Atatürk, yeni Türkiye’nin yaraşır olduğu yüksek düzeye ulaşabilmesi için ekonomiye çok önem verilmesi zorunluluğunu açık bir biçimde dile getirir. “Zamanımız tümüyle bir ekonomi döneminden başka bir şey değildir. Bir ulusun varlıklı ve mutlu yaşaması için birinci kaynak olan ekonomisi ile uğraşmamış olması çok ilgi çekici ve çok düşündürücü bir durumdur” sözleriyle de Osmanlı Devleti döneminde ekonomiye gerekli önemin verilmediğinin altını çizer.

Cumhuriyetin ilk yıllarında sömürgeci devletler, Türkiye’nin kalkınacak bir gücü olmadığını düşünüyorlardı. Nitekim Başbakan İsmet İnönü anılarında değindiği bu konu günümüze de ışık tutmaktadır:

“Lozan koşullarını kabul eden galip devletler, Türkiye’nin bu şartları koruyup geliştirebileceğine aslında inanmıyorlardı. Harap ve muhtaç bir devlet, yaşamak ve kurtulmak için avuç açıp, bütün kazandıklarını kısa zamanda yitirecek sanıyorlardı. Bu memleket hukuki ve sosyal bünyesi ile bütün Avrupa’nın geçirdiği aydınlanma devrinden geçmemiş olarak ortaçağın ilkel kuralları içinde 20. Yüzyılın uygarlık dünyasına nasıl girebilirdi?

Nitekim İngiliz delegesi Lord Curzon’un Lozan Antlaşması sırasında Türk delegesi başkanı İsmet (İnönü) Bey’e söylediği; “Konferanstan bir sonuca varacağız. Ama memnun ayrılmayacağız. En sonunda şu karara vardık, ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Para bir bende, bir de bu yanımdakinde var (Amerikalıyı kastediyor). İhtiyaç nedeniyle, yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüzde, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkarıp size göstereceğim” sözleri unutulacak gibi değildir. Belleklerde yerini korumaktadır.

Kurtuluş Savaşın zaferle sonuçlanması üzerine yaklaşık dokuz ay süren görüşmelerin ardından imzalanan Lozan Antlaşması’nda, büyük tartışmalar sonunda kapitülasyonlar kaldırıldı. Çıkarılan yasalarla yabancı şirketler kamulaştırıldı/ulusallaştırıldı (millileştirildi). İlk olarak 1924′te çıkarılan bir yasayla başlayan demiryolu şirketlerinin ulusallaştırılmasını, 1925′te Fransız kökenli Reji İdaresi‘nin kamulaştırılması izledi.                      

 Türkiye’nin ekonomik yapısının zayıflığı nedeniyle en basit bir gereksinim olan kibritten; şeker, tekstil, kimyevi maddeler ve çimentoya kadar, daha birçok temel ihtiyaç maddelerinin dışarıdan alınması gerekiyordu. Oysa bu dışalımı karşılayacak yeterli miktarda döviz de bulunmuyordu.

Tüm yokluk ve yoksunluklara karşın, halkın gönenç ve mutluluğunu sağlamak için ekonomik kalkınma bir an önce başlatılmalıydı.

 

HALKLA BİRLİKTE, HALK İÇİN, HALK YARARINA

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, hiçbir ülkenin yüklenmediği “kimsesizlerin kimsesi” yükümlülüğünü onurla üstlenmiştir.

TBMM’nin ilk Hükümeti kurulur kurulmaz, 18 Eylül 1920 günü Meclise bir Anayasa tasarısı ve halkçılık programı getirir. Özel bir kurula gönderilen program ve tasarı düşüncelere dokunmadan, bildiri biçimine getirilerek Meclise sunulur. Meclis bu bildiriyi uygun görerek hiç tartışmadan onaylar. Bu bildiride; emperyalist ve kapitalist baskıdan kurtularak, halkın gönenç ve mutluluğunu sağlamak temel görev olarak belirlenir:

“Türkiye halkı emperyalizm ve kapitalizmin baskısı ve zulmü altındadır. Büyük Millet Meclisinin tek ve kutsal emeli, Türk Halkını emperyalist ve kapitalist baskısından kurtaracak kendi irade ve egemenliğinin sahibi kılmaktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu maksatla kurulmuş bir ordusu vardır. Orduya emir ve kumanda yetkisi Meclisin manevi kişiliğine aittir.

Halkın öteden beri içinde bulunduğu sefaletin nedenleri kaldırılarak, yerine gönenç ve mutluluk getirmek Meclisin başlıca hedefidir. Toprak, eğitim, adalet, maliye, ekonomi ve evkaf işleriyle diğer bütün kurumlar halkın gereksinmelerine göre yenilecektir. Bunun için gerekli politik ve sosyal prensipler, ulusun ruhundan alınacaktır.”

M. Kemal Atatürk Bursa halkına yaptığı bir konuşmada (1922), ulusal devrimin temelini “Halk yönetimi” olarak açıkladıktan sonra, “Öyle ise halkla birlikte, halk için, halk yararına yapılacaktır her şey, her değişim, her dönüşüm halk eliyle halk için olacaktır.” sözleriyle de halkı en üst konumda gördüğünü tüm içtenliğiyle belirtmiştir.

M. Kemal, 1921′de, TBMM’de yaptığı bir konuşmada, yurttaşlara sağlanan hak ve yetkilerin çalışmakla kazanılacağının altını çizer: 

“…Kendimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmak zorunda olan bir halkız! Bundan ötürü her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat çalışmakla bu hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü yatmak ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen kişilerin, bizim toplumumuz içinde yeri yoktur. Halkçılık toplumsal düzeni çalışanın emeğine, hukukuna dayamak isteyen bir uğraştır.”

Çalışana ve emeğe büyük değer verdiğini her yerde belirten Atatürk, Kurtuluş Savaşı sürerken TBMM’de üretici köylünün önemini dile getirir: “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi gerçek üretici olan köylüdür. Diyebilirim ki, bugünkü yıkım ve yoksulluğun biricik nedeni bu gerçeği bilmemiş olmamızdır.”

Nitekim Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra devlet gelirlerinin büyük bir bölümünü oluşturan, köylüyü büyük sıkıntılar içine sokan aşar vergisi kaldırılacaktır.

 

KÖYLÜNÜN BELİNİ BÜKEN AŞARIN KALDIRILMASI

Osmanlı döneminde Saray’ın vergi toplamada aracıları olan mültezimler elinde, sürekli ezilen halk, aşırı oranda vergi yükü nedeniyle ileri düzeyde yoksullaşmıştı. Halkı yalnızca vergi ve savaşta asker kaynağı “kul“lar olarak gören buyurgan anlayış, köylüye hizmet ve yatırım götürmemişti.

Tarım ve hayvan vergisi toplamı, Osmanlı Devleti gelirlerinin yaklaşık yarısını oluşturmaktaydı. Yerel vergiler de bölgeden bölgeye farklılıklar göstermekteydi. Devlet, yürürlükteki Kesenek (İltizam) sistemine göre, vergi toplamayı Kesenekçiler (Mültezimler) aracılığıyla gerçekleştirmekteydi.

Çiftçinin tarlasından, bağından, bahçesinden kaldırdığı her türlü tarım ürününün miktarı ve üretim için harcanan emek ve para ne olursa olsun, en az %12′si ürün veya para olarak aşar adı altında üretici köylüden -1919 yılında- alınmaktaydı. Bu oran yöresel farklılıklar ve mültezimin tutumuna göre değişiklik gösteriyordu. Ürün olarak alınanlar, “Aşar Ambarı” denilen Maliye’ye ait depolarda korunuyor ve gerektikçe paraya çevriliyordu.

Aşar yükümlülerinin büyük çoğunluğunu köylüler oluşturuyordu. Köylü, kuraklık, sel, don, kırağı, yangın, bitkisel hastalıklar ve benzeri nedenlerle ürününün büyük bölümünü, örneğin %70′ini yitirerek ağır zarara uğrasa ve o yıl için açlık tehlikesiyle karşılaşsa bile, arta kalan %30′unun aşar vergisi alınıyordu. Üstelik devlet, bu vergiyi kendisi toplamayarak, toplama hakkını pazarlıkla belirtilen miktarlar üzerinden “Mültezim” adındaki aracılara vermekteydi. Pazarlıkla saptanan miktarın üzerinde toplanacak vergi, mültezimlerin kârı olmaktaydı. Bu nedenle kazançlarını artırmak isteyen söz konusu aracılar türlü zorlamalarla köylüyü devlet adına soyma yoluna gitmekteydiler. Bütçe gelirlerinin %30′unu aşar oluşturmaktaydı[i].

Cumhuriyet Hükümeti, 1924 Yılında Aşar Vergisi ve onun vergi toplama sistemi olan “Kesenek” sistemini kaldırdı, bunun doğal sonucu olarak da devlet en önemli gelir kaynağından yoksun kaldı. Aşar Vergisi’nin kaldırılmasıyla devlet gelirinin üçte birinden vazgeçmiş oldu.

Aşar’ın kaldırılmasıyla üretici köylü çok önemli bir yükten kurtulmuş oldu. Ama daha da önemli olan, “Çok kazanmak için binbir türlü zorlama ve işkencelerle köylüyü soyan mültezim denilen adamların” küçük ve orta köylüler üstündeki baskısına son verilmiş olmasıydı. Böylece vergi ticareti yapan bu mültezimlerin yani vergi müteahhitlerinin, yıllardır halkın sofrasına uzanan elleri kırıldı.

Atatürk, 1 Kasım 1924 günü Meclis açılış töreninde yaptığı konuşmada, üretici köylü için çok önemli bir gelişme olan Aşar Vergisinin kaldırılmasından kıvançla söz eder:

Maliyemiz, sayım vergisi gibi yüzyıllık vergilerin düzeltilmesi yolunda attığı ilk adımda halka hemen ferahlık duyurabildi. Cumhuriyet yönetiminin, yurdumuzun başında Ortaçağ’ın en insafsız belası olarak çöreklenip duran Aşar’ı kaldırmakla yüksek Meclisçe övülebilecek bir düzeye bir yıl içinde ulaşabilmiş olması gerçekten sevinilmeye değer.”

Yunus Nadi, Cumhuriyet Gazetesinde Aşarın kaldırılmasıyla, “Vatanın ufkundan bir kâbusun kalktığınıyazar. “Aşar ve iltizamı, Türkiye’yi tahrip eden iki afet” olarak değerlendirerek yazısını şöyle bağlar: “Aşar ve iltizamîn ne büyük bir felaket olduğunu anlamak için bu verginin bir taraftan üreticinin net gelirinin bazen yüzde elli altmışını ve hatta bazen yüzde yüzünü aldığını, diğer taraftan ise köylüyü hayatından usandıracak kadar güçlükler içinde kıvrandırdığını hatırlamak yeterlidir. Aşarın güveri denilen kısmı, birçok yerlerde köylülere sebze ekmeyi ve ağaç yetiştirmeyi haram etmiş ve hatta bazı yerlerde de mevcut ağaçları sökmeye yöneltmiş ve zorlamıştır. Şimdi herkes emeğinin ürününü kendisi tasarruf edecek ve artık hiçbir köylüye kendi alnının teri ile ekip biçtiği ürününden dolayı “Gözünün üstünde kaşın var” denilmeyecektir[ii].” 

 

TARIMDA İLERLEMELER

            …Bu uygar sapanla dövüşçü kılıç savaşmasında en son kazanan sapan olmuştur. Kılıç kullanan el yorulur, er geç kınına koyar ve kılıç paslanır gider, ama sapan kullanan kol gün geçtikçe güçlenir. Güçlendikçe daha çok toprağı alır ve işler.

Kılıçla toprak alanlar sapanla toprak işleyenlere yenilmek ve sonunda yerlerini onlara bırakmak zorundadırlar. Osmanlıların da başına gelen de budur işte!

                                                                                                                                                                   M. Kemal Atatürk

                                           (İzmir İktisat Kongresindeki konuşmasından)

 

Türkiye Cumhuriyeti giriştiği yeniliklerde tarımın gereklerine öncelik vermiştir. Bu kapsamda tarıma bir dizi destek sağlanarak işe başlandı. Köylünün ve tarımın öneminin bilincinde olarak bu alanda bir dizi bilinçli girişimler yaşama geçirildi.. Ziraat Bankası sermayesi ve kredileri arttırıldı, kredilerle çiftçiye destek sağlandı. Kooperatifleşme yolunda “İtibar-ı Zirai Birlikler” kuruldu. Tarım makineleri kullanacak ve onaracak nitelikli elemanlar yetiştirmek için tarım ve makinist okulları açıldı. Ülkenin sekiz yerindeki tarım okulu, nitelikli, bilimsel tarım için öğretimi sürdürdü.

1927 Yılında, orta ve yüksek düzeydeki tarım okullarının yeniden örgütlenmesine girişildi. 1933 Yılında Ankara’da bir Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. Hitler yönetiminden kaçan birçok Alman bilgin bu okulda görev aldı. Tarım okullarındaki öğrenci sayısı 1923-50 arasında giderek arttı. 1930′ların sonu ve 1940′ların başında yeni okulların açılmasıyla orta dereceli tarım eğitimi de geniş ölçüde yaygınlaştı. 1940′ta kurulan Köy Enstitüleri bu çalışmaların doruk noktasını oluşturdu.

Tarım makinelerinde kullanılan akaryakıt ve yedek parçada vergi bağışıklığı tanındı.  Kooperatiflerin kurulması özendirildi. Bankalar tarımı destekleyecek biçimde yeniden düzenlendi.

Ayrıca, çağdaş tekniklere uygun olarak üretim yapılması için, Atatürk öncülüğünde örnek tarım çiftlikleri ve kooperatifleri kuruldu.

Atatürk her alanda olduğu gibi kalkınma çabalarında da öncülük ederek örnek sanayici, örnek bankacı, örnek çiftçi oldu. Sonradan hazineye bağışlayacağı birçok örnek çiftlik kurdu. Atatürk’ün kurduğu çiftlikler: Ankara Orman Çiftliği (Orman, Yağmurbaba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesgut, Çakırlar çiftliklerinde kurulu), Dörtyol’da portakal bahçesiyle Karabasmak Çiftliği, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği’dir.

Atatürk, bu çiftliklerinde traktör kullanarak tarımsal etkinliklerde bulundu. Ürettiği çiftlik ürünlerini çevreye dağıttı ve komşu çiftliklerle birleşerek üretim, pazarlama alanlarında üreticiyi koruyacak kooperatifler kurulmasını özendirdi. Yine, bu çerçevede, Silifke’de Tekir Çiftliği’ni kurarak, Tarım Kredi Kooperatifi oluşturdu.

1923-1938 döneminde dağıtılan 3 milyon dönüm devlet arazisinden 1,5 milyonu ihtiyacı olan çiftçiye verildi. Köylerin birleştirilmesi, toprak reformu, tarımda köklü bir devrim hareketinin temellerini oluşturdu. Yapılan tüm bu çalışmaların meyvelerini vermiş, Türkiye’nin bütün tarım bölgelerinde ekim etkinlikleri hızla arttırılmıştır.

Tarımın yanında hayvancılık yönünden de artışlar sağlandı. Küçükbaş hayvan sayısı 1923′te 17,2 milyondan 1928′de 24 milyona çıktı. Büyükbaş hayvanların sayısı ise 1920′de 4,1 milyondan, 1927′de 6,8 milyona ulaştı.

 

ULUSAL BANKALARIN KURULMASI

Ulusal ekonominin kurulması ve sanayileşme için öncelikle ulusal bankacılığın kurulması ve geliştirilmesi gereklilikti. Ekonomi biliminin de gösterdiği tartışmasız doğru da sermaye birikimi olmadan sanayileşmenin gerçekleştirilemeyeceğiydi. Bu bilinçle, 1924 yılına gelindiğinde, Atatürk öncülüğünde halkın ekonomik birikimlerini bir arada toplamak ve üretime katmak amacıyla, bir anonim şirket olarak İş Bankası kuruldu. Kurucular arasında çok sayıda milletvekili, yüksek dereceli yönetici, İzmir ve diğer Anadolu kentlerinden tüccarlar vardı.

Merkezi Ankara’da bulunan 1923 yılında kurulan, Türkiye Halk Bankası da; “Tefecilerle mücadele edebilmek için bir taraftan tefeciliği ve tefecileri çerçevelemek, diğer yandan yeni kredi kurumları tesisi suretiyle fiilen ihtiyacı karşılamak gereklidir” görüşünden yola çıkarak 3 milyon TL sermayeli bir anonim şirket olarak kuruldu.

1923-29 Yılları arasında İş Bankası’ndan başka 29 banka daha kuruldu. Bunların 27′si çoğu küçük ölçekli yöresel sermayelere dayanan özel bankalardı. Bir devlet bankası olarak 1928′de kurulan, daha sonra Emlak Kredi Bankası adını alan Emlak ve Eytam Bankası’nın işlevi de özel konut kredileri vermekti. Özellikle Ankara Kentinin gelişiminde, özel konutların yapımında parasal açıdan katkıda bulundu.

1923 Yılında bir kısmı Osmanlı döneminden gelen 13 yabancı banka bulunmaktaydı. Yabancı bankaların Türkiye’deki toplam yatırılan para içindeki payı 1924 yılında %78′den 1950 yılında %14′e, toplam krediler içindeki payı da %53′ten %12′ye düştü. Aynı dönemde özel sermayeli Türk bankalarının yatırılan para içindeki payı %10′dan %45′e, kredilerdeki payı %42′den %58′e çıktı.

Atatürk,1 Kasım 1925 günü, Meclis açılış konuşmasında genel konuların yanında ekonomik duruma da değinerek bir yıldan beri gösterilen çabaların sonuçlarının ortaya çıkmakta olduğunu belirtip,  ekonomi alanında bankalar kurmanın ve sanayileşmenin önemine dikkat çeker:

“Ticaret alanında geçen bir yıl içinde liman işlerini kolaylaştırmak için alınan önlemler, gereğinin yapılmakta olduğunu gösterecek niteliktedir. Ticaret işlerini genişletmek, kolaylaştırmak ve sağlamlaştırmakta bankaların ne kadar önemli bir etkisi olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Bugünkü uygarlığın temel gücü olan sanayileşme konusuna bütün dikkatinizi toplamış olmanızı dilerim.

Fabrikalar kurmak, madenler işletmek yolundaki ilgileri ve girişimleri sağlayıp kollayacak bütün çareleri ve tedbirleri bulmak, yaşamımızla yakından ilgili çabalarımız olmalıdır.”

Tüccar ve sanayicilerin, 1925′te çıkarılan bir yasayla, Ticaret ve Sanayi Odalarında örgütlenmelerine yasal bir ortam hazırlandı. Yine 1925′te tarım ürünleri için İstanbul Ticaret Odası’nın önderliğinde kurulan İstanbul Borsası, hızla gelişti. Türkiye’nin belli başlı diğer ticari merkezlerinde benzer Borsaların kurulmasına öncülük etti. 1927′de çıkarılan bir yasayla Âli İktisat Meclisi (Yüksek Ekonomi Meclisi) kuruldu. Bu meclisin amacı da; araştırmalar yaparak, ekonomik gelişmeyi hızlandıracak izlenceler hazırlamak ve ekonomik kararlar alınmasına yardımcı olmaktı.

1927 Sanayi Teşvik Yasası, 1913 tarihli aynı adlı yasanın kapsamını genişletti. Bu yasayla sanayi özendirilmekte, bağışıklıklar sağlanmakta, koruyucu önlemler alınmaktaydı.

 

YURT DEMİR AĞLARLA ÖRÜLÜYOR                                                                             

Ekonomik yönden kalkınmak ve gelişmek için ulaştırma altyapısının geliştirilmesi de önemli ekonomik hedefler arasındaydı. M. Kemal Atatürk, “Demiryolu gönenç yolu, güven yolu, bayındırlık yoludur” diyordu. Bu çerçevede, Cumhuriyet döneminde, demiryollarını liman şehirlerinden başlayarak, tüm Anadolu’ya yaymak, ülkeyi bir demiryolu ağına dönüştürmek için kapsamlı bir demiryolu programı uygulamaya konuldu.

Demiryolu yapımı daha çok 1923-1938 Yılları arasında gerçekleştirildi. Bu dönemde 3.000 km. yeni demiryolu hattı yapıldı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu birer hatla da olsa, Ankara’ya ve kıyı kentlerine bağlandı. Demiryollarındaki yük taşımacılığı 1923 Yılında kişi başına 20 ton/km. 1938′de 79 ve 1950′de 147 ton/km. yükseldi.

M. Kemal Atatürk, 1 Mart 1924′te, ikinci dönem birinci toplantı yılını açarken Meclis’te yaptığı konuşmada, ulaştırma olgusunun öneminin altını çizer:

Ülkedeki ulaştırma işleri üzerine ayrıca dikkatinizi çekmek isterim. Deniz yoluyla taşımalardan ülke çocuklarının araçları ve çabaları ile az zamanda elde edilen sonuçlar, şimdiye kadar bizi engelleyen siyasal kayıtların ne kadar yersiz olduğunu hemen belirtmiş bulunmaktadır. Bu çabaların güzel meyvelerini az zamanda toplamak durumundayız.

Ülkenin gerektirdiği demiryolları hiçbir gün gözümüzden uzak olmayacaktır. Sivas demiryolunun yapımına başlanması kararını esaslı bir gelişme davranışı sayıyoruz. Ülkede her araçtan, her fırsattan faydalanarak bir karış daha demiryolu döşenmesi ve durum nasıl olursa olsun, bu işin bir gün bile geri kalmamasıyla ulusun gerçek gereksinmesine tam uygun davranılacağı kanısındayım.”

Karayollarına gelince; 1923-50 arasında üstyapılı yolların uzunluğu 13.900 km’den 24.200 km’ye motorlu karayolu taşıt sayısı ise 1.500′den 26.500′e çıkar. Taşıt sayısı daha çok 1945 yılından sonra artar.

 

DENİZ TİCARETİ

En güzel coğrafya konumu ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye: Sanayisi, ticareti ve sporu ile en ileri denizci ulus yetiştirme yeteneğindedir. Bu yetenekten yararlanmayı bilmeliyiz. Denizciliği Türk’ün ulusal ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız.

                                                                         M. Kemal Atatürk (1937)

 

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında deniz ticaret alanında da geri kalmış bir Türkiye vardı. Denizcilikle ilgili bütün kuruluşlar yabancı kökenliydi. Sermaye ve piyasa bütünüyle onların elinde idi. Bir uzmanlık alanı olan denizcilik konusunda yeterli bilgi birikimine ve altyapı düzenlenmesine sahip olmayan Türk denizciliği son derece kötü durumdaydı. Bir devletin karasuları, iç suları, gölleri, nehirleri ile bunların kara sınırlarında (limanlar, iskele) işletme hakkı, yetkisi anlamına gelen Kabotaj hakkı Lozan Antlaşması ile kazanılabilmişti.

 ”Kendi limanlarımızda kendi bayrağımızdan başkasının ticaret yapmaması ve Kabotaj hakkı bağımsızlığımızın bütünüyle kullanılması” istekleri, Lozan Antlaşması görüşmeleri kesintiye uğradığı bir sırada gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi’nde, Tüccar Grubu tarafından da önerilmişti.

Atatürk,1 Kasım 1924 günü, denizcilik konusunda düzenlemeler yapılması isteğini Meclis’in açılış konuşmasında dile getirir:

Denizciliğimizi gerçekçi bir görüşle iyice düzenlemek durumundayız. Bu konuda yapılacak şey, seçkin görevliler yetiştirmek, ülkenin isteklerini karşılamak üzere bunlardan hakkıyla yararlanmak ve gücümüzü aşacak hayallerden sakınmak olmalıdır.”

Lozan Antlaşmasından başlayarak Türkiye Cumhuriyeti, denizcilik alanına da el atarak yüksek deniz gücü oluşturmak için büyük atılımlar gerçekleştirdi. Cumhuriyet ilanının hemen ardından kurulan Seyrisefain İdaresi (daha sonra Denizbank), İktisat Bakanlığına bağlandı. Bu Bakanlığa bağlı olarak Tahlisiye (Can Kurtarma) İdaresi kuruldu.

 Limanlardaki yabancı kuruluşların egemenliğine son vermek amacıyla 1925 Yılı içinde 618 Sayılı Limanlar Yasası çıkarıldı. Bu yasa ile yapılan düzenlemede, denizlerimiz Liman Başkanlıklarının yönetimine ve denetimine bırakılıyordu. Bu Yasaya göre kurulan Liman İnhisar(Tekel) Şirketi, anılan amaca uygun olarak çalışmalarını yürüttü. 1930 Yılına gelindiğinde, Türkiye tüm limanlarında, denizlerinde, kendi sermayesi ve vatandaşı ile etkinlik gösterebilecek duruma gelmişti.

11 Nisan 1926 günü yürürlüğe giren, 815 Sayılı Kabotaj Yasası ile Karasularında, limanlarda, göller ve akarsularda yapılacak her türlü ticaret etkinliklerinin, Türk vatandaşları tarafından ve Türk sermayesi ile yapılması sağlandı. Stratejik öneme sahip olan denizlerimiz üzerindeki egemenlik haklarımızı ele geçirmenin simgesi olan Kabotaj Yasası, Türk denizciliğinin doğması ve deniz ticaretinde Türk armatörlerin (ticaret gemisi sahibi) de yer alması konularında dönüm noktası oldu.

Kıyı denizciliğimiz (kılavuzluk, gemi kurtarma, can kurtarma, römorkörcülük, acentecilik, fenercilik…) ulusal bir nitelik kazanarak, gelişme ve ilerleme yolunda önemli bir ivme kazandı. En önemlisi de, Türkiye’nin kanını yüzlerce yıldır bir sülük gibi emen, sömürücü güçlerin sermayesinden ve kuruluşlarından kurtulmamız sağlandı.

Atatürk, 1 Kasım 1926 günü Meclis’in açılışında yaptığı konuşmada Kabotaj Yasasının çıkarılmasından sevinç ve gururla söz eder:

Gemi İşletme işlerinin (kabotajın) Türk bayrağının tekeline geçmesi bu yıl içinde gerçekleşmiştir. Bu olayı güvençle belirtmek isterim. Bu olay, yüzyıllardır sürüp gelen engellere karşı, ancak, ulusal istemle elde edilebilir başarılardandır…”

1923 yılında 100 bin tonun altında olan deniz ticaret filosu 1950 yılında 500 bin tonu aştı. Limanlardaki yükleme ve boşaltma ise aynı dönemde yılda 60 milyon tondan 116 milyon tona çıktı[iii].

 

SANAYİ

Siyaset ve askerlik alanındaki zaferler, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar ekonomik kazançlarla taçlandırılmazlarsa ortaya çıkan zaferler ayakta kalamaz, tutunamazlar, az zamanda sönüp giderler.

                                                                                                                                                                 M. Kemal Atatürk

                                           (İzmir İktisat Kongresindeki konuşmasından)

                                                                                                          

Cumhuriyetin ilk yıllarında diğer alanlarda olduğu gibi sanayi alanında da gelişmemiş bir yapı sözkonusuydu. Şehitlerini saracak bir kefen bezi bile üretemeyen bir ülke vardı. Sanayileşme için gerekli sermaye birikimi ve teknolojisi olmayan nitelikli işgücünden yoksun ülkede, ulusal kaynaklar da verimli olarak kullanılamıyordu.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ekonomik yapı, doğal olarak temel tüketim gereksinmelerini bile karşılamaktan çok uzaktı. Örneğin yerli şeker üretimi, toplam tüketimin ancak %14,5 gibi bir oranını karşılayabiliyordu. Geriye kalan açık, dışalım yoluyla karşılanıyordu. Benzer durum diğer zorunlu tüketim maddeleri için de söz konusuydu. Öyle ki, 1928 Yılında yalnızca dokuma ve giyim dışalımı toplam dışalımın % 41,48′i ile en yüksek kısmını oluşturuyordu. Özellikle önemli tüketim maddelerinden olan şekerin yanı sıra, un ve pamuk üretimi de toplam tüketimi karşılayamadığı için bu alanlar da bile dışa bağımlılık söz konusu idi.

 Aslında yeni kurulan Cumhuriyet, bu ekonomik sıkıntıları aşmak, üretimi arttırmak, sanayileşmeyi gerçekleştirmek ve bağımsız güçlü bir ulusal ekonomi yaratma ülküsünü en baştan beri amaçlıyordu. 1929 dünya ekonomik bunalımı yalnızca bu düşünceyi hızlandıracaktı.

Güçlü, ulusal bir ekonomik yapı oluşturmak için devlet öncülüğünde planlı ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak Cumhuriyet hükümetleri ve yöneticileri, ülkenin gelir ve yaşam düzeyinin yüksekliğiyle sanayileşme arasında güçlü bir koşutluk olduğunu inanıyorlardı. Ülke ekonomisini kendi kendine yeterli bir duruma getirmek için sanayileşmeyi tek yol olarak düşünüyorlardı.

Bütün bu nedenlerle de, Cumhuriyeti kıskaç içine alan her türlü olanaksızlıklara ve yoksunluklara karşın, Atatürk’ün devletçilik ve halkçılık ilkeleri doğrultusunda hızlı sanayileşme atılımını gerçekleştirmek yolunda önemli adımlar atıldı.

24 Ekim 1929′da patlayan ve “Kara Perşembe” olarak adlandırılan günün ardından New York Wall Street’te büyük bir kriz yaşandı. Borsa, bankalar ve sanayi çöktü, intiharlar, iflaslar günlük yaşamın olağan olayları durumuna geldi. Bunalım sonrasında ABD’deki sanayi kuruluşlarının kapanması sonucu işsizlik, açlık, yoksulluk arttı, 15 milyona yakın kişi işsiz kaldı.

1929 Yılında dünya ekonomik bunalım patlarken, genç Türkiye’nin kendi içindeki olumsuz koşullara, – kötü ürün yılı yüzünden tahıl dışalım artışı, gümrük vergileri konacak beklentisiyle tüccarın artan dışalım istemi- ödenmesi gereken Osmanlı borçlarının ilk taksiti de eklenince ciddi bir parasal kriz çıktı.

1929-30 Yıllarında Türkiye’de de başlayan ekonomik bunalımı aşmak için zorunlu bazı adımlar atıldı. Atılan adımlardan ilki, dış ticarette “malımızı alanın malını almaktır” ilkesi yürürlüğe kondu.

Bunalım yıllarında köylünün aldığı mallar pahalılaşırken, sattığı ürünlerin fiyatı da düşmekteydi. Bu alım satım fiyat farkının gitgide büyümesi üreticilerin yoksullaşması sonucunu doğurdu. Bu nedenle tarımda destekleme politikasına hız verildi. 1938′de Toprak Mahsulleri Ofisi‘ni kurulması, tarımda destekleme politikasının kurumsallaşmasını sağlayan önemli adımlarından olmuştur.

1929 bunalımıyla dünya bir ticaret ve finansman burgacına (girdabına) girmiştir. Dışalımı azaltarak, iç pazarı ve üreticiyi koruyacak önlemler birbiri ardından alınırken, 1930 Şubat’ında Türk Parasını Koruma Kanunu çıkartılarak finans ve kambiyo işlemlerinin denetimine de başlandı.

 

1929 YILINDAN SONRAKİ SANAYİLEŞME ATAKLARI

Batı’nın ısrarlı, “Tarımla kalkının, sanayileşmeyin, ihtiyacınız olan sanayi ürünlerini bizden alırsınız“, politikasının yanlışlığı, 1929 dünya ekonomik bunalımıyla somut biçimde ortaya çıktı. Kalkınmak için bir an önce sanayileşmek gerekiyordu.

M. Kemal Atatürk, ekonomik büyümeyi, kalkınmayı ve toplumsal gelişmeyi sanayileşmeyle özdeşleştirerek atılıma geçti. Anadolu’nun çağdaş uygarlık düzeyine yükseltilebilmesinin araçlarından birisi de ekonomik yönden kalkınmak idi. Bu amaçla devlet öncülüğünde planlı sanayileşme yöntemi uygulandı.

Geri kalmış ülkelerden devlet öncülüğünde planlı sanayileşme uygulamasını ilk başlatan ülke, Atatürk Türkiye’sidir. Devletçilik ilkesi ile de, bu plan ve programı olabildiğince yaygınlaştıracak ortam sağlanır. Ülkede gereksinim duyulan temel sanayi mallarını kamu girişimciliği aracılığıyla üretmeyi hedef alan ilk Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı (BBYSP) da bu amaçla hazırlanır.

Sanayileşme kapsamında, 9 Ocak 1934′te onaylanarak yürürlüğe konulan kalkınma planın başlıca amaçları:

A. Yerel ya da bölgesel tarımsal üretime, doğal kaynaklara dayalı sanayi üretim birimlerinin kurulması,

B. Özellikle dışalım konusu olan temel tüketim (dokuma sanayi başta olmak üzere) mallarının yerli üretimine öncelik verilmesi,

C. Sanayi kuruluşları yerlerinin hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın olması.

BBYSP ile dışa bağımlılığın en aza indirilmesi için “Kendine yeterlik ilkesi“ne önem verilir. Başta dokuma olmak üzere temel tüketim malları sanayisi, kâğıt, cam, seramik ve temel sanayi yatırım malları, demir, çelik, kimya sanayisinin geliştirilmesi amaçlanır. Başlangıç için toplam dışalımın % 44′ünün yerli üretim ile karşılanması hedef alınır.

Bu doğrultuda, azot, çimento, motor fabrikaları, dört adet şeker fabrikası, Erzurum pamuk ipliği fabrikası, Kayseri, Ereğli, Nazilli, Bursa dokuma fabrikaları, İzmir’de kâğıt ve selüloz, Gemlik’te suni ipek, Paşabahçe’de şişe cam, Kütahya’da çini, Zonguldak’ta antrasit, Karabük’te demir çelik fabrikaları, Isparta gülyağı fabrikası, Keçiborlu’da kükürt madeni, Zonguldak’ta sömikok fabrikası bu dönemde işletmeye açılır.

Planlı ekonomi politikası; yatırımı, üretimi ve kurumlarıyla birlikte ulus devletin omurgasını oluşturduğundan, stratejik (Bir ulusun ya da uluslar topluluğunun, barış ve savaşta benimsenen politikalara en fazla desteği vermek amacıyla politik, ekonomik, psikolojik ve askeri güçleri bir arada kullanma bilim ve sanatı) sektörlerdeki yatırım ve üretim alanları, Kamu İktisadi Kuruluşları (KİT) aracılığıyla, devlet öncülüğünde gerçekleştirilir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, İktisadi Devlet Teşekkülleri’nin öncüsü olan ilk kuruluşu, 19 Nisan 1925 yılında kurulan Sanayi ve Maadin Bankası olur. Yedi yıl etkinlik sürdüren bu banka, istenilen düzeyde başarı göstermez, 1932′de kapatılarak yerine “Devlet Sanayi Ofisi” ve “Türkiye Sanayi Kredi Bankası” kurulur. Daha sonra bir kalkınma tasarımının ve anlayışının örneği olarak 3 Haziran 1933 yılında kurulan Sümerbank, bu iki kuruluşun görevlerini de üstlenir. Sümerbank ile başlayan bu tasarım, Türk ekonomisini kalkındırmayı başarır.

Kamu İktisadi Devlet Girişimlerinin bulundukları bölgeye ekonomik canlılık ve işlendirme sağlamalarının yanı sıra o yörenin sosyal ve toplumsal yaşamı üzerinde de değişimci, ilerici, geliştirici etkileri oldu. Her KİT bünyesinde bulunan sosyal kuruluşlarla – okul, yuva, çocuk oyun bahçeleri, sinema, tiyatro gösterileri için salonlar, eğitim, konferans, toplantı amaçlı salonlar, spor alanları, basketbol, voleybol alanları, yüzme havuzu, lokanta, kantin, eğlence yerleri, toplu oturum alanları gibi- sosyal ve toplumsal yaşamı zenginleştirdi. Bu yapılanma kültür ve sanat yaşamına da olumlu katkı ve gelişim sağlayarak çağdaş uygarlık yolunun önünü bu alanda da açtı.

1930′larda ortaya çıkan iki büyük kamu kuruluşu, Sümerbank ve Etibank, devletçi, halkçı anlayışla sanayileşme programlarının uygulanmasında ve Türkiye’deki iktisadi kamu girişimciliğinin örgütsel yapılarının gelişmesinde büyük öneme sahiptir.

Devletçi sanayileşme politikasının ikinci büyük kuruluşu olan Etibank, 1935′te kuruldu. Görev alanı, devletin madencilik ve enerji sektörlerinde yürüteceği yatırım programlarını uygulamak ve meydana getirilecek tesisleri akılcı yöntemlerle verimli olarak işletmekti.

Doğal kaynakların araştırılarak bulunması ve işletmeye açılması amacıyla 1935 yılında kurulan MTA da, Etibank gibi önemli işlevler gerçekleştirmiştir.

Sanayi sektöründe 1926-1939 arasında görülen genişleme çarpıcı boyutlara ulaşmıştır. Bu dönemde sanayi üretiminin gerçek değeri yılda %9 gibi oldukça yüksek bir hızda büyüdü. Bu kesimdeki işlendirme de yılda %3 oranında arttı. Kişi başına düşen sanayi gelirinin 1948 fiyatlarıyla değeri ise 1926′da 41 TL’den, 1939′da 90 TL’ye yükseldi.

Ayrıca,1923-1950 döneminde Türk Hükümetlerinin parasal olanakların yetersizliğine karşın, 24 ayrıcalıklı yabancı şirketi de ulusallaştırdığı (millileştirdiği) görülmektedir. Bu ulusallaştırmaların 21′i, 1933-1945 Yılları arasında başarılmıştır.

Atatürk, Birinci Beş Yıllık Sanayi Planları doğrultusunda yapılan fabrikaları fırsat buldukça gider görürdü. Prof. Dr. A. Afet İnan’ın “Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler” isimli yapıtında, Nazilli Basma Fabrikası‘nın açılış törenine ilişkin bir anı, Atatürk’ün sanayileşmeden duyduğu coşkuyu ve sanayileşmeye verdiği önemi yansıtır:

Atatürk, fabrikada 480 büyük tezgâhı ve tezgâhların yanı başında duran işçileri gören bir yerdeydi. Fabrika müdürünün verdiği bir işaretle bin başlı dev, korkunç bir kükreyiş, bir kuduruşla birden harekete geçti. Müdürün verdiği o işaretle bütün motorlar, tezgâhlar birden coşmuş kudurmuşlardı. Şimdi Menderes Vadisi göklerine kadar vuran, Menderes’in kim bilir kaç defa duyduğu yer sarsıntısı gürültülerini, yıldırım uğultularını andıran bir dünya titreyişi havayı dolduruyordu… Yukarıda betimlenen tabloyu heyecanla izlemekte olan Atatürk’ün dudaklarından farkında olmadan şu sözcükler dökülür:

İşte bu bir musikidir!…”

Üretim kuruluşlarının ve üretilecek malların seçiminde gözetilen temel ilkelerden biri, hammaddesi Türkiye’de olan ve dışalımda önemli yer kaplayan, pamuklu ve yünlü dokuma, iplik, kâğıt, cam gibi ürünlere öncelik verilmesidir. Bir diğer ilke de, dışalımı zorunlu olan ve bir savaş durumunda dışa bağımlı olması sakıncalar doğuran bazı stratejik malların (demir çelik, bazı kimyasal ürünler vb.) yurt içinde üretilmesiydi.

Ekonomik gelişmenin ülkenin çeşitli yörelerine dengeli bir biçimde dağıtılması düşüncesi kurulacak fabrikaların yer seçiminde belirleyici oldu.“Yeni teşebbüslerimizden kazanç ve refah yönüyle geri kalmış çevrelerimizi faydalandırma” isteği büyük pamuklu dokuma ve iplik tesislerinin ülkenin değişik yörelerinde, Konya Ereğlisi, Nazilli, Kayseri ve Malatya‘da kurulmasına yol açtı.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, “Kendine yeterli olabilmek” kuralı ve “Dışalımı ikame (yerine koymak, doldurmak) etmek” stratejisi gereği, beş beyaz nesnenin yurt içinde üretilmesine öncelik verildi. Bez, un, şeker, kâğıt ve çimento, Osmanlının 1913-14 Yıllarında toplam dışalımının %53,4′ünü oluşturmaktaydı. Cumhuriyetin kuruluşunun dokuzuncu yılında bu oran %31′e düşürüldü. Aynı zamanda dışalım 1927′de yarı yarıya azaldı ve 1932′de onda bir düzeyine indirildi.

Dışalımın yerinin doldurulması politikasını olumlu sonuçlarına ilişkin rakamlar 1923-1934 döneminde pamuklu ve yünlü dokuma ile şeker, çay ve pirinç gibi tüketim mallarında görüldü. 1923′te bu dört tüketim malının toplam dışalım içindeki payı %54,7 iken1927′de bu oran %37′ye ve 1934′te de %19,4′e düşürüldü.

Türkiye’de 1923-1950 döneminde, pamuklu dokuma, yünlü dokuma ve şeker gibi, geniş halk yığınlarınca kullanılan temel tüketim mallarından dışalıma bağımlılığın çok büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, devletçiliğin iki büyük yararını görür: bir yandan, özellikle altyapı ve sanayi yatırımları sayesinde, oldukça hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleştirilir, öte yandan, sanayileşmenin devlet eliyle oluşu sayesinde, Türk işçisi Batı’daki örnekleri gibi, birkaç kuşak boyunca harcanmaz. 1929 – 1939 arasındaki on yılda tüm dünyada sanayi üretimi ortalama % 19 oranında artarken, bu oran Devletçilik uygulaması sonucunda Türkiye’de % 96′ya ulaşır. Çok daha elverişli koşullardaki Sovyetler Birliği ve Japonya dışında hiçbir ülke, bu alanda Türkiye’den daha hızlı bir büyüme sağlayamaz[iv].Türkiye, bu ekonomik kalkınmayı; enflasyon olmadan, denk bütçe ile ve kendi kaynaklarına dayanarak gerçekleştirir.

Atatürk, Birinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu 1938 Yılında Afet İnan‘a, ekonomik yönden güçlü olunması gerektiğini, eşsiz uzak görüşlülüğüyle bir kez daha yinelemiştir:

            “Dünyanın bir genel savaşa doğru gittiği bu devirde, bizim ekonomik yönden çok daha kuvvetli olmamız gerekir. Hükümet, ekonomik planı gerçekleştirmeye en önde yer vermelidir.

            Milletçe ekonomik yönden kuvvetli olarak geleceğin tehlikeli günlerine hazırlanmalıyız.”

 

UÇAK SANAYİ KURULMASI

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Birinci ve İkinci Sanayi Planları‘ndan önce ele alınan önemli yatırım çalışması, ülkede uçak sanayi kurulması girişimleridir. Bu olgu, Atatürk’ün “Gelecek Göklerdedir” özdeyişinin ekonomik yaşamda eylemlilik kazanmasıdır.

Atatürk, 1924 yılında TBMM’de yapmış olduğu bir konuşmada, savunmanın ve havacılığın önemine değinip, geleceğin gökyüzünde olacağını belirterek ufkun ilerisini hedef olarak gösteriyordu:

“Uzun süren savaş yıllarından geçerek barışa ulaşan ordumuzun, geride bıraktığımız süre içerisindeki dinamizmi takdir edilecek bir durumdur. Hiçbir zaman saldırgan olmayı düşünememiş olan ve fakat sürekli haksız saldırıya uğrayacağını hesap eden bir ulus ordusu olarak, ordumuz uzun bir görev yürüyüşünden sonra hemen diğer bir yürüyüşe başlayacakmış gibi maddi ve manevi olarak hazır bulunmaktadır.

Ülke savunmasından söz ederken, askeri alanda önemli ve etkin bir unsur konumunda bulunan Hava Kuvvetleri’ne, Yüce Meclis’in ilgisini ve dikkatini çekmek isterim.”

Bu görüşler doğrultusunda, Milli Savunma Bakanlığı tarafından, 1925 yılı içerisinde Kayseri Uçak Fabrikası ve bir yıl sonra da (1926′da) genellikle onarım ve bakım alanında iş görecek Eskişehir Uçak Fabrikası kuruldu. 1938 Yılında ise, Nuri Demirağ tarafından İstanbul’da bir uçak fabrikası işler duruma geçirildi. Bu girişimler havacılık sektörünü geliştirmenin yanında, Türkiye’nin sanayileşmeyi çok yönlü gerçekleştirme isteğinin de göstergeleriydi.

Gerek havacılığın geliştirilmesi, gerekse yurt savunmasında Hava Kuvvetlerinin etkin bir duruma getirilmesi için öncelikle 16 Şubat 1925′te Türk Tayyare Cemiyeti (sonradan Türk Hava Kurumu adını aldı) kuruldu. Atatürk’ün yönlendirmesiyle, Türk Hava Kurumu’nun amaçları, tüzüğünde; “Türkiye’de havacılığın askeri, iktisadi ve sosyal önemini tanıtmak, havacılığa gerekli olan personel ve malzemeyi sağlamak ve Türk gençliğine havacılığı sevdirmektir.”biçiminde tanımlandı.

Türk Hava Kurumu’nun ardından gençlere havacılık sevgisini aşılamak amacıyla, 3 Mayıs 1935 günü Türkkuşu Havacılık Okulu kuruldu. Türkkuşu, eğitim çalışmalarında ilk olarak 18-35 yaşlarındaki kadın ve erkeklerinin planörle uçmasını ve paraşütle atlamasını hedefledi.

Atatürk, kızı Sabiha Gökçen‘i Türk havacılığına o günden sonra kazandırmıştır. Gökçen’in havacılık eğitiminin her aşamasıyla yakından ilgilenen Atatürk, bu eğitime yurt dışı boyutu da katarak, devrimine bir örnek halka daha eklemiş ve Gökçen’in ilk kadın pilot olarak, çelik kanatlarla gökyüzüne çıkmasını sağlamıştır[v].

II. Dünya Savaşı’nın başladığı sırada Genelkurmay Başkanlığı’nın gerekli görmesi üzerine Etimesgut‘ta da bir Uçak Fabrikası kuruldu. Tüm güçlüklere ve basında çıkan eleştiri yazılarına karşın 1948 yılına değin 200 uçak yapımı gerçekleşti ve bunların büyük bölümü Milli Savunma Bakanlığı’nın gereksinimini karşılamaya başladı.

Türk Hava Kurumu kuruluşundan başlayarak sürüklendiği sona kadar geçirdiği süreç, -ABD ile 27 Şubat 1946 günlü ikili anlaşmanın ve 12 Temmuz 1947 günlü Truman Anlaşması’nın imzalanmasının ardından- ulusal ekonomi ve ulusal savunma açısından acı sonla noktalanır. 1949 yılında Etimesgut Uçak Fabrikası ve Gazi Motor Fabrikası (1945 yılında Gazi Orman Çiftliğinde kurulmuştur) destek amacıyla Başbakanlığa başvuruda bulunur. ABD ile yapılan ikili anlaşmalar ve yardım nedeniyle Başbakanlık söz konusu başvuruya olumlu yanıt vermez ve Nichols&Co unvanlı bir Amerikan firmasının raporunu esas alarak her iki fabrikanın 18 Haziran 1952′de MKE’ne satışını gerçekleştirir[vi].

Oysa bu uzgörürsüz satış işleminden yalnızca bir yıl önce Danimarkalı Falch şirketine THK-5 tipi, iki motorlu ambulans uçağını satan THK, 09.12.1951 gününde, Türkkuşu Meydanında düzenlenen bir törenle, uçakları şirket yetkililerine teslim etmişti.

Ulusal havacılığımızın ulaştığı onurlu noktayı simgeleyen bu satış işleminden hemen sonra, Danimarka firması 1953 yılında 26 uçak daha ısmarlamış, ancak bu siparişe, emekli Tümgeneral Hüseyin Turgut’un vurgusuyla “bir şeyler” olmuş ve yerine getirilememiştir. Turgut’un sözünü ettiği, “Bir şeyler“, Türkiye’nin NATO‘ya giriş tarihi olan 13 Şubat 1952′de olmaya başlamıştır. Dikkat edilirse bu tarihten dört ay sonra Etimesgut Uçak Fabrikası ve Motor Fabrikası MKE’ne devredilmiştir. Yabancı firmaların THK’ndan uçak satın alma istemlerinin yerine getirilmeme tarihi de yine Türkiye’nin NATO’ya giriş tarihinden sonraki günlere rastlamaktadır.

Yine aynı dönemde, Avrupa’dan 30 uçak siparişi daha alınmak üzereyken, fabrikayı traktör fabrikası haline getirmek isteyen bir İngiliz heyetinin Türkiye’ye gelerek bir takım görüşmeler yaptığı ve dönemin İşletmeler Bakanı’nın bu projeler dolayısıyla fabrika yöneticilerine emir vererek uçak siparişini kabul ettirmediği bilinmektedir. Türkiye’de traktör yapacak heyet, bir daha ortalıkta görülmemiş, sonrada bu uçak siparişini aynı heyetin bir İngiliz firmasına sağladığı öğrenilmiştir.

Türkiye’nin çok kısa bir sürede uçak sanayi alanında ilerlemesi ve yurt dışına uçak satma aşamasına gelmesi, sömürgeci Batı ülkelerini rahatsız etmiş ve yukarıdaki örneğe benzer engelleme girişimlerinde bulunmuşlardır.

Etimesgut Uçak Fabrikasının sonu adım adım hazırlanarak en son darbe de 1954 yılında vurulacaktır.

 

ATATÜRK’ÜN EKONOMİK TASARIMI

Ulusal egemenlik ekonomik egemenlikle sağlanır

                         M. Kemal Atatürk

            Ekonomik ve mali bağımsızlığı olmayan bir ulusun uygar uluslar arasında yeri olamaz. Siyasal egemenlik ancak güçlü, bağımsız bir ekonomi ile sağlanır.

Atatürk’ün Ekonomik Tasarımı, Kapitalizm ve Komünizmden ayrı bir seçenektir. Demokratik düzen içinde, özel girişime de yer veren, kamu öncülüğünde planlı,  bir kalkınmayı hedefleyen bir ekonomik modeldir.

Bu ekonomik tasarım;

  • Sömürgeciliği etkisiz kılar, tam bağımsızlığı ilke edinir.
  • Ulusal kaynak ve varlıkların verimli ve üretken işletilmesini sağlar.
  • Tüm yurttaşların bilgi ve yeteneklerine göre, ekonomik açıdan etkin ve üretken kılma esasına dayanır.
  • Toplumsal adaleti göz önünde bulundurarak gelir dağılımındaki eşitsizlikleri giderici önlemler alır.
  • Bölgeler arasındaki ekonomik dağılımı, teknik esasları gözeterek akılcı bir biçimde düzenler.
  • Toplumsal çıkarlara öncelik tanıyarak, yurttaşların girişimcilik ve yaratıcılık yeteneğini özgürlük içinde sergilemelerine olanak tanır.

 Atatürk, 17 Şubat 1923′te İzmir İktisat Kongresi’ni açarken söylediği sözlerle ekonomik çabaların önemini belirtirken, ülke düşmanlarına karşı en güçlü silahın da ekonomideki gelişmeler ve başarılar olacağına vurgu yapar:

 ”Siyaset ve askerlik alanındaki zaferler, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar ekonomik kazançlarla taçlandırılmazlarsa ortaya çıkan zaferler ayakta kalamaz, tutunamazlar, az zamanda sönüp giderler. Bunun içindir ki, en parlak zaferimizin de sağladığı, daha da sağlayabileceği meyveleri toplayıp onlardan yararlanabilmemiz için ekonomimizin, ekonomik egemenliğimizin ve bağımsızlığımızın sağlanması ve pekiştirilmesi gereklidir.

Bu kadar verimli, bu kadar güçlü olan varlıklarımızın düşmansız kalacağını, onlara göz koyan olmayacağını düşünmek pek yersiz olur. Bu güzel temellerin de içine kundak koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun gelişmesini, yaşamasını engellemek, yok etmek isteyenler çıkacaktır. Bütün bunlara karşı en güçlü silahımız, ekonomideki gelişme, yerleşme ve başarma olacaktır. İçine girdiğimiz halk döneminin, ulusal dönemin, ulusal tarihini yazabilmek için kalemlerimiz sapanlar olacaktır. Bence halk dönemi, ekonomi dönemi diye adlandırılmalıdır. Öyle bir ekonomi dönemi ki, onda ülkemiz, ulusumuz varlıklı olsun!”

M. Kemal Atatürk’ün, ekonomiye nasıl baktığı, devletçilik hakkındaki görüşleri Yurttaşlık Bilgileri Kitabı’nda kendi el yazısıyla çok açık bir biçimde belirtilmiştir:

Devletin Görevi: “Devlet, bütün yurttaşların hangi işleyimcilik ve meslek dalında olursa olsun çağımızdaki gelişme ve ilerlemelerin gerektirdiği ölçüde başarılı olmalarıyla yakından ilgilidir. Bu nedenledir ki, yurttaşların eğitim ve öğretimiyle, sağlığıyla yakından ilgilenmek zorundadır.”

Kamunun Çıkarı Özel Çıkarların Önündedir: “Özel çıkar, çoğu kez genelin çıkarıyla çelişir bir durumda olabilir. Bir de özel çıkarlar, sonunda rekabete dayanır. Oysaki yalnız, bununla ekonomik düzen kurulamaz. Bu sanıda olanlar, kendilerini serap karşısında aldatılmaya bırakanlardır.”

“Bundan başka devletin bireye göre olan hırsı da başka niteliktedir. O; kamunun ortak çıkarlarını ve ilerlemesini düşünür. Kişiler özel çıkar hırsından ne ölçüde uzaklaştırılabilir; bu gerçekten düşünmeye değer.”

Devletin Düzenleyiciliği: “Herhalde devletin siyasal ve düşünsel konularda olduğu gibi kimi ekonomik işlerde de düzenleyiciliğini, ilke olarak kabul etmek uygun görülmelidir. Bu durumda karşı karşıya kalınacak zorluk şudur: Devlet ile bireyin karşılıklı etkinlik alanlarını ayırmak.”

“İlke olarak devlet, bireyin yerine geçmemelidir. Fakat kişinin gelişmesi için, genel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. Bir de bireyin kişisel etkinliği, ekonomik ilerlemenin temel kaynağı olarak kalmalıdır. Kişilerin gelişmesine engel olunmaması, onların her açıdan olduğu gibi, özellikle ekonomik alandaki özgürlüğü ve girişimleri önünde, devletin kendi etkinliğiyle bir engel oluşturmaması, demokrasi ilkesinin en önemli temelidir.”

“Öyle ise diyebiliriz ki, bireylerin gelişmesinin, engel karşısında kalmaya başladığı nokta, devlet etkinliğinin sınırını oluşturur. Buna göre, genellikle zaman ve ortam içinde sürekli özel bir nitelik gösteren, ekonomik bir işi devlet üzerine alabilir. Örneğin, büyük ve düzenli yönetim gerektiren ve özel kişiler elinde tekelleşmek tehlikesi gösteren ya da genel bir gereksinmeyi karşılayan bir işi, devlet üzerine alabilir. Madenlerin, ormanların, kanalların, demiryollarının, deniz ulaşımı ortaklıklarının devletçe yönetimi ve para ihraç eden bankaların uluslaştırılması; aynı şekilde su, gaz, elektrik ve benzeri işlerin yerel yönetimlerce yapılması yukarıda açıkladığımız türden işlerdir.”

Serbest Rekabetin Sakıncaları: “Kişiler, ortaklıklar, devlet örgütüne göre zayıftırlar. Serbest rekabetin toplumsal sakıncaları da vardır; zayıflarla güçlüleri yarışmada karşı karşıya bırakmak gibi… Ve dahası kişilerin, kimi büyük ortak çıkarları doyurucu nitelikte karşılamaya güçleri yetmez. Bu gibi işlerde, kişilerin kurma olanağı bulamayacakları geniş ve güçlü bir kuruluş gerekebilir. Ya da bu gibi işlerde kişiler, yeterli ölçüde çıkar sağlayamayacakları için o işlerden vazgeçebilirler. Oysa o işler, ulusça yaşamsal bir önem taşır ve devlet onu yapmak zorundadır.”

Devletçilik: Devletçilik özellikle toplumsal, ahlaksal ve ulusaldır. Ulusal servetin dağılımında daha üstün bir doğrulukla çalışıp emek verenlerin daha yüksek refahı, ulusal birliğin korunması için kaçınılmaz bir koşuldur. Bu koşulu, her zaman göz önünde bulundurmak ulusal birliğin temsilcisi olan devletin en önemli görevidir.”

Kamu yararına çalışan kamu kuruluşlarının çoğaltılması, devletin önemle göz önünde tutması gereken bir sorundur. Ancak bu yolla salt çıkarcılığa dayanan etkinlikler sınırlanabilir, devlet ve birey birbirine karşıt değil birbirinin bütünleyicisidir.”

“Özetle, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin, demokrasi ana ilkesinden ayrılmamakla birlikte “ılımlı devletçilik” ilkesine uygun yürütmeleri bugün içinde bulunduğumuz durumlara, koşullara ve zorunluluklara uygun olur.”

Atatürkçü/Kemalist ekonomi; kamu yararına öncelik tanıyan, üretime dayalı ekonomik yapılanma içerisinde, çalışana, emeğe değer vererek, adaletli bölüşüm ve paylaşımım sağlayarak kalkınma yöntemidir. Atatürkçü/Kemalist ekonominin de bir başka önemli temel özelliği denk bütçe ve açık vermeyen dış ödemeler dengesi olarak özetlenebilir. Enflasyona yenilmeksizin ve Türk parasının değerini koruyarak ekonomik büyüme gerçekleştirilebilmiştir.

         Öz olarak Devletçilik;

  • Dengeli bölgesel kalkınma ile adaletli gelir dağılımını sağlamayı amaçlayan,
  • Gerek özel girişimi, gerek kamu kesimini dengeli bir biçimde, ülkenin ve halkın gereksinimleri doğrultusunda düzenleyen,
  • Ekonomik bağımsızlığı ilke edindiğinden, sömürgeciliği ve yayılmacılığı etkisiz kılan,
  • Ülkenin ekonomik açıdan üretken, verimli kılınmasını, kaynakların akılcı bir biçimde kullanımını sağlayan ilkeler toplamıdır.

 

                                                                                                    Fethi KARADUMAN

                                                                                                 www.atatürkdevrimi.com

 

 


[i] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, s.99

[ii] Osman Bahadır, Cumhuriyet Gazetesi, 80 Yıl Önce

[iii] Y. S. Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, s.128

[iv] A.T.Kışlalı, Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği, s.46-47

[v] Dr. İhsan Tayhani, Atatürk’ün Bağımsızlık Politikası ve Uçak Sanayi, s.196-198

[vi] H. Nadir Bıyıkoğlu, aktaran Dr. İhsan Tayhani, Atatürk’ün Bağımsızlık Politikası ve Uçak Sanayi, Türk Hava Kurumu Yayınları,  s.252

.

About ADD Isparta