‘Avrupa Birliği’ni Tanıyalım’


filesphp2Uzun zamandan beri ülke gündeminden düşmeyen Avrupa Birliği(AB) ile olan ilişkilerde halen somut sonuçlara ulaşılamamış olması oldukça düşündürücü. Yatıyoruz kalkıyoruz AB ile. Her şeyimiz AB’ye endeksli hale geldi neredeyse. Ama nedense, Türkiye Cumhuriyeti lehine bir arpa boyu bile yol alınamıyor. Sizce de garip değil mi?
Bunun üzerine; AB’yi, genel hatlarıyla önce bir anlatmak, sonra da Türkiye-AB İlişkileri’nin seyrini şöyle bir ortaya koymak geldi içimden.
Olay, 1958 yılında kurulan Avrupa Ortak Pazar’ına kadar uzanır. Ardından, 1964 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu(AET) oluşturulmuştur. Üyelik için ilk başvuran ülkelerden birisi de Türkiye’dir. 1990′lı yıllara gelindiğinde ise; bu isim, Avrupa Birliği ( AB ) adını almıştır.
AB ile yürütülen yaklaşık 50 yıllık ilişkilerimizde; adeta, havanda su döğülmüştür. Hep bizden bir şeyler istenmiş ve alınmış, ama karşılığında bize hiçbir şey verilmemiştir. Buna, söz verilenler de dahildir.
Her defasında sudan bahaneler çıkarmışlar karşımıza. Çoğunlukla ağzımıza bir nebzecik pekmez sürüp savuşturmuşlar bizi. Siyasi iktidarlar, AB üyesi olabilme hayaliyle yanıp / tutuşmuşlar. Tam küçücük bir hedefe yaklaşıldı derken; bir başka engel konulmuş masaya.
Bu oyalamalarla, 1995′li yıllara gelindiğinde; Gümrük Birliği Antlaşması taslağı konmuş önümüze. Bizimkiler, ne olduğunu yeterince anlayamadan attırıvermişler imzayı anlaşmanın altına. Tabi bunu zorla yaptırmamışlar. Ancak, dönemin siyasi iktidarı, ihtiraslarının kurbanı olup, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayını dahi almaksızın, imzalayıvermiş Gümrük Birliği Anlaşması’nı.
Adı geçen iktidar, hiç düşünmemiş ki; söz konusu anlaşmanın, TBMM’nin onayından geçirilmemiş olması münasebetiyle geçerliliği bulunmayacağını. Yani, Gümrük Birliği Anlaşması, Türkiye açısından yasal değildir.
Bunca debelenmenin içinde, Türkiye’deki siyasi iktidarların yeterince ve gerektiği şekilde duyarlı davranamadığını, aksine siyasi ihtirasları ön plana çıkardığını fark eden emperyalistler; fincancı katırlarını ürkütmemek amacıyla, Aralık-2004′te, bir yıl sonrasını, yani 3 Ekim 2005 tarihini Müzakerelere Başlama Tarihi olarak vermişlerdir.
‘Aman efendim! Bu ne büyük bir zafer!’ Ülkede bayram havası estirilmiştir. Başbakan ve Müzakerelere Başlama Tarihi alabilme görüşmelerini sürdüren heyetin Ankara’ya gelişinde, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nce, Kızılay meydanı bayraklarla süslenmiş, davullar çalınmış, balonlar uçurulmuş, bir yığın tantana ve şamatalar yapılmış yani kendilerince zafer havası estirilmeye çalışılmıştır. Çok geçmeden gerçekler anlaşılmış ve iktidarın şapkası öne eğilmeye, kel görünmeye başlamıştır. Daha bu olayların sıcağı soğumadan, 17 Aralık 2004′teki Brüksel zirvesinde ise, Ek Protokol olarak bilinen dayatma belge getirilmiş önümüze ve Türk Hükümeti olarak tereddütsüz imzalamışız.
Siyasi iktidar, Brüksel zirvesinde, Türk Ulusu’na yakışan dik duruşu yani onurlu tavrı ortaya koyamamıştır. Eğer, gelişmelerin seyri karşısında Halkın görüşüne başvurulabilseydi; bugün meydana getirilmiş ve içinden çıkılmaz durumlarla uğraşmak zorunda kalınmayacaktı. Ama, maalesef bu yöntemi denememişlerdir bile.
Bu noktada, konu hakkında fikir sahibi olanlarımızdan bir kısmı, doğruları halka anlatmaya çalışmışlar. Başkaları ise; yani günümüzün Ali Kemal’leri, diğerlerini adeta yalanlayarak, işin doğrusunun, ‘her ne pahasına olursa olsun’, kesinlikle AB üyesi olmak olduğunu ısrarla vurgulamışlar.
Halkımız da; haklı olarak, bu iki ayrı fikir arasında daha çok şaşkınlığa düşmüştür. Çoğunluğumuz, bavulumuzu kaptığımız gibi, ver elini Roma, Paris, Londra, Viyana gibi bütün Avrupa’yı serbestçe liman / karaman dolaşabileceğimiz hayallerine kapılmıştır. Heyhat! Buzdağının, suyun altında da önemli bir kısmının bulunduğunun fark edilmesi pek uzun sürmemiştir.
Siyasi iktidarı derin düşünceler sarmaya başlamış. Bir koyup üç almayı hesaplarken; şimdi yüz yüze olduğu AB Dayatmaları’nı, nasıl yenilir yutulur bir hale getirip de halka anlatacağının hesaplarını yapmaya koyulmuştur. Hamasi nutuklar gitmiş, yerini endişeler almıştır. Özellikle Başbakan’ın, zamanla kabadayılaşmaya varan tarzda söylemleri doldurmuştur gündemi. Tabii bu tür popülist çıkışlar iyi alkış almış, ama sorunu çözmek şöyle dursun; gerçekleri gizlemeye dahi yetmemiştir.
Aslında, sözü edilen AB Dayatmaları, pek hazmedilebilen cinsten de değildir zaten. Bu dayatmaların esası, yıllardır üzerinde tartışılan ve hassasiyetimiz olan konulardır. Ki, AB bunları, biraz diplomatik ve kibar ifadeyle söylemeye çalışmaktadır. Türk Ulusu olarak; bölgemizdeki konumumuz itibariyle; herkeslerin gözü üzerimizdeyken, dikkatli olmaktan öte, emperyalizmin muhtelif Bizans oyunlarına karşılık, sürekli teyakkuz halinde bulunmak gibi bir durumdayız.
Aksi halde, Atatürk’ün, yıllar öncesinden ifade ettiği gibi; iç ve dış güçler, bizi parçalama emelleri için alenen düğmeye basmakta, hatta gerekli adımları ivedilikle atmakta bir an bile tereddüt etmeyeceklerdir.
Avrupa Birliği’nin bizden istediği nedir? Ne yapmaya çalışılmaktadır?
Sözü dolandırmadan söylemek gerekirse;
Özetle, kayıtsız şartsız tam sömürge olmayı kabullenmemiz istenmektedir.
Amaçları, Lozan Antlaşması ile kaybettiklerini bir şekilde yeniden elde etme gayretinden başka hiçbir şey değildir. Türkiye Cumhuriyeti önce bölünüp, parçalanacak ve sonra da yok edilecektir. Bütün tezgah bunun üzerinedir.
Olayın arkasındaki malum güç ABD’dir. Avrupa’daki AB’nin önde gelen ülkeleri, ABD’nin maşasıdır. Bundan şüphe duyulmamalı.
Emperyalist sermaye amacına ulaşma konusundaki planını adım adım uygulamaktadır. Bunun için izlediği yöntem dolaylı olmuş, doğrudan olmuş hiç fark etmiyor. Hal böyle olunca da; AB’yi ilgilendiren; ‘her ne pahasına olursa olsun’, hedefe varmaktır.
(Sürecek)

CENGİZ ÖNAL
Cumhuriyet NeferiTÜRKİYE – AVRUPA BİRLİĞİ
İLİŞKİLERİ
(2)

‘Avrupa Birliği’nin Amacı Nedir?’

AB Komisyonu, her yıl güz aylarında Türkiye İlerleme Raporu  hazırlar ve bunu, sömürge ülkeleri muhtırası gibi de yayınlar. Bizdeki siyasi iktidarlar da; bundan sonra sözü dolandırıp, Türk Ulusu’na pembe tablolar çizme gayretine soyunur. Ülkeyi yönetenler, kendi Ulusu’nun yanında olacağına, düne kadar küfrettiği, ‘Hıristiyan Kulübü’ dediği AB’nin çıkarlarını savunur bir havaya bürünür.
Bu, Türkiye İlerleme Raporu’na biraz değinelim:
Raporun İçeriği;  yayınlandığı tarihten itibaren gelecek rapor tarihine kadar olan dönemde yapılması istenenlerin listesini kapsar. Yani, diğer bir ifadeyle, bizden yapmamız istenen hususlardır. Sömürge Talimatnamesi de diyebilirsiniz…
Genel hatlarıyla Türkiye’den istenen nelerdir?

1-Anayasa tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’ne verilmiş olan  Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama görevinin olabildiğince törpülenmesi. Diğer bir ifadeyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sesinin kesilmesi.

2-Adalet Sistemi’nde, kendi arzularına uygun düzenlemeler yapılması.

3-Fener Rum Ortadoks Patrikhanesi’nin ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması ve Yabancı Dini Azınlıklara ve Vakıfları’na mal edinebilme haklarının yeniden verilmesi.

4-Milli Eğitim’in revize edilmesi ve eğitim dilindeki Türkçe zorunluluğunun kaldırılması.

5-Kıbrıs konusunda Rum isteklerinin kayıtsız şartsız kabul edilmesi. Kıbrıs’ın verilip sıkıntının sona erdirilmesi.

6-Dini topluluklara ilişkin hakların verilmesi.

7-Ermenistan’la olan sorunların çözüme kavuşturulması. Yani, Sözde Ermeni Soykırımı’nı kabul edilmesi ve Türkiye-Ermenistan sınırının açılması.

8-Irak’ın Kuzeyi’nde barındırılan ve Kürt  kökenli vatandaşlarımıza da oldukça zarar veren bölücü terör örgütüyle olan sorunların giderilmesi. Yani, diğer bir ifadeyle teröristlerle masaya oturulup konuşulması ve el sıkışılması.
…………….
Çok özetle yazmaya çalıştığım bu konuları daha ayrıntılı açtığımızda; ortaya dosyalar, klasörler dolusu istekler çıkmaktadır. Ama, genel hatlarıyla istenenler de bunlardır. Bugüne değin birkaç kez yayınlanan Türkiye İlerleme Raporları’nda bunlar ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Siyasi irade de; bunlar üzerine kafa yormuşlar, zaman harcamışlar ve olabildiğince de gayret gösterme sevdasına düşmüşlerdir.
Fakat asıl çığırtkanlar başkadır. Malum Raporlar yayınlanır yayınlanmaz, birden  Herkes konunun uzmanı olur. Köşe yazıları, televizyon kanallarında açık oturumlar. Ortalık şamatadan, ahkam kesmelerden geçilmez. Toz duman içinde sapla saman birbirine karışır ki, ayır ayırabilirsen.
Samimi olanlara diyecek sözüm yok. Ellerinden geleni yapmaya çalışırlar. Ama; bir de Ali Kemal ruhlular var ki; sormayın gitsin! Öyle görüşler açıklarlar ki; anlayanlar çok iyi anlıyor da, genelde bu AB çığırtkanlarının söylediklerini Türk Ulusu’nun çoğunluğu anlamaz. Zaten onların amacı da budur. Yoksa Halkımızın anlama konusunda bir sıkıntısı yok. Anlatanlar böyle yaparlar ki; ortalık daha da karışsın ve önemli bir şeyler anlatılıyormuş havası yaratılsın. Bunu yaparken de; riyakarlıkları gereği, Atatürk’ün  ‘Muasır Medeniyetler Seviyesine Ulaşma’ sözüne atıfta bulunmaktan geri kalmazlar. Hani sözüm ona,  Atatürkçü gözükerek inandırıcı olacaklar ya!
Halbuki çok önemli bir gerçek gözden kaçırılmaktadır…
Atatürk’ün ‘Muasır Medeniyetler Seviyesine Ulaşmak’ olarak işaret ettiği; Batı’nın, yani bize göre daha gelişmiş milletlerin bilim, sanayi, teknoloji, sanat, eğitim  vb gibi hususlardaki gelişmelerinin, Ülkemiz şartlarına uygun düşebilecek kısımlarının örnek olarak alınması ve Türkiye şartlarına göre bu konularda uygun çabaların gösterilmesi esastır. Zamanla bir kısım kıt akıllılarca söylendiği gibi, Atatürk’ün bu sözünün amacı, Asla Batıcı olmak veya Batı Taklitçiliği yapmak falan değildir!
Aslında amaç başkadır. Çığırtkanlar da bu işin tellallığını yaparlar.
Atatürk Türkiyesi, bir şekilde oyuna getirilmek istenmektedir. Bu bir asırlık bir rüyadır. Birileri çıkıp da akıl hocalığına boşuna soyunmasın. Altı yüzyılı aşkın bir süre, Padişahlıkla yönetilmiş bir ülkede; Ümmet iken Millet ve Teba iken de Vatandaş olma  başarısını gösterebilmek uğruna bir çok cephede, nice evlatlarını, gözünü kırpmadan şehit vermiş olan Yüce Türk Ulusu, adına Avrupa Birliği denilen ve emperyalizmin, çağımızdaki en önemli maşası durumunda olan bir topluluğun, saçmalıklarına gerek kalmaksızın, kendi ayakları üzerinde ve onuruyla durabilme büyüklüğüne sahiptir ve  sahip olmaya da devam edecektir! Bundan hiç kimsenin zerre kadar endişesi olmasın..!
Türk Milleti’nin gerçek dostu sadece ve sadece kendisidir! Tarihimizin onurlu sayfalarında hak ettiği yeri almış bulunan örnekler, bunu ispatlamaya yeter de artar bile!
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yıllar öncesinden, sanki bugünlere atıfta bulunarak, olayın adını koymuştur:
‘Hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, planlarıyla yükselebilsin? Tarih  böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!’
Paniğe kapılmaya gerek yoktur. Mevcut siyasi irade de elbet gerçekleri görecektir. Türkiye’yi asla AB üyeliğine almayacakları, yapılanların tamamının oyalama olduğu, siyasi irade tarafından nasıl olsa bir gün öğrenilecektir.
Umarım çok geç kalınmaz.
(Sürecek)
CENGİZ ÖNAL
Cumhuriyet Neferi

Buraya kadar bazı ayrıntıları anlatmış olmamla beraber;  AB olayının gerçek yüzü, sadece, bu anlattıklarımla sınırlı değildir. Bunlar genel çizgilerdir. Masa başında yapılan ikili müzakereler bize ne kadarı anlatılıyor dersiniz? Sizce, Türk Ulusu, AKP ve Zihniyeti iktidarınca sürdürülen müzakerelerden tam manasıyla haberdar ediliyor mu?

            Hiç sanmıyorum!

            Gelinen noktaya baktığımızda; bugüne değin olan ilişkilerde, şartların yeterince tetkik edilmediği, içeriye dönük basit siyasi hesaplar, çıkarlar ve kısaca siyasi hırs ve çeşitli rant uğruna her şeye evet denildiği açıkça sırıtmaktadır. Bir kısım siyasilerin, ‘Ülkeyi Avrupa Birliği’ne sokma yolunda büyük adımlar attık, vs’ şeklindeki söylem ve propagandalarının oy avcılığı için yapıldığı açıkça ortada. Onlar da biliyorlar ki; Avrupa Birliği, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni, hiçbir zaman değil daimi, üye olarak bile almayacaktır. Nitekim, son zamanlarda Fransa Cumhurbaşkanı ile Almanya Başbakanı’nın söyledikleri, bu ifadelerimin açık birer kanıtı değil mi?

            AB, kendi bildiği yolda kararlı bir şekilde yürüyor. Sorun bizim siyasilerde. Gerçekleri görmezden gelmeleri, hatta görmek istememeleri başımıza çok işler açtı. Daha da açacağı geride. Açıkçası insanlarımız uyutuluyor.

            …………….

            Bütün olup bitenlere karşın, asli görevimiz, Türk Ulusu’nu gerçeklerden haberdar etmektir. Gayretlerimiz bunun üzerinedir.

            Öncelikle de; Avrupa Birliği’nin Gerçek Yüzünü görebilmemiz için, bizden istenenlerin bir kısmına, kısmen, bakmakta yarar var:

 

            Adalet Sistemimiz

 

            Adalet, adil uygulanabildiği  zaman bir anlam taşır. Bu, bütün dünya için böyledir.

Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik, Laik, Hukukun Üstünlüğü ilkesini prensip edinmiş sosyal ve üniter bir devlet yapısını esas almıştır.

Unutulmamalı ki; Hukuk, bir gün herkese lazım olacaktır.

            Ancak, Türkiye’ye adalet ve hukuk sistemleri konusunda akıl vermeye, yol göstermeye çalışan AB’nin, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı her türlü suçu işlemiş olan, teröristinden katiline kadar bütün suçluların, üye ülkeler tarafından korunuyor, besleniyor ve destekleniyor olmasının   mantığını açıklaması gerekmiyor mu? Suçluyu besleyerek himaye edecek, oluşturdukları terör örgütlerine destek verip büyümelerini, gelişmelerini sağlayarak, her türlü yardımda bulunacak, propagandalarını rahatça yapsınlar diye yasa dışı televizyon yayınını bile yapmalarına izin verilecek, bir de eline silah tutuşturup Türkiye üzerine salacaksınız; sonra da hukuk,  adalet sistemi ve insan hakları gibi temel kavramlar üzerine ahkam keseceksiniz.

            Yemezler Efendiler, Yemezler!

            AB, belki mevcut siyasilerimizle iyi temaslar içinde bulunabilir. Müzakereler yürütülüyormuş gibi yapılıp, kapalı kapılar ardında Türkiye Cumhuriyeti’nden hangi tavizlerin nasıl koparılabileceğinin hesapları yapılıyor olabilir. Bu görüşmeler, tarih mahkemesinin önüne çıkmasın diye, tutanaklara da geçirilmeyebilir.

            Hatta siyasilerimiz, Avrupa Birliği’ne Uyum ve Entegrasyon gibi saçmalıkları gerekçe gösterip, Meclis çoğunluğundan da yararlanarak, bir kısım yasalarımızla oynamış ve onları, amiyane tabirle, kuşa çevirmiş de olabilir.

            Ancak, Türk Ulusu’nun sabrının da bir sonu olduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Ozan’ın dediği gibi ; ‘Bu Ülke, Otuz Kupon’a alınmadı… !’

Türk Ulusu artık gözleriyle değil, beyni ile de görmeye başlamıştır.

            Kapısının önünü temizlemekten acze düşmüş ve yakın geçmişte,  kendi vatandaşlarına bile köle muamelesi yaptıkları tespit edilmiş olanların, Türkiye’ye, hukuktan, adaletten ve insan haklarından  bahsetme hakları yoktur.

Olmamalıdır da!

Efendiler! Siz öncelikle kendi kapınızın önünü temizlemelisiniz…!

 

Eğitim Sistemimiz

 

            Türkiye Cumhuriyeti, üniter bir devlet olup, eğitim dili Türkçe’dir. Ülkenin her bireyinin eğitimden eşit olarak yararlanmak en doğal hakkıdır. Bunda hiçbir kısıtlama söz konusu değildir.

            Hatta eğitimin ilk 8 yıllık İlköğretim kısmı da zorunludur. Bu uygulama, yasalarla da teminat altına alınmıştır.

            AB’nin cevvalleri ise; ‘…herkese eşit ve anadillerinde eğitim hakkı sağlanmalı…’ diye saçmalayıp duruyor. Ne acıdır ki; işin aslı astarı yeterince anlaşılmadan, bazı aklı evveller hemen konuya balıklama atlayıp, yazıp, söylemeye, televizyon ekranlarından döktürmeye başlıyor.

            Söylenmek istenip de açıkça söylenemeyen konu; şimdilik Kürtçe dilinde eğitim imkan tanınmasıdır. Dil altındaki baklaların birisi de; Ülkenin belirli yörelerinde, Kürtçe, Çerkezce, Tatarca, Lazca, vb dillerinde resmi eğitim yapılmasıymış!

            Nerede, bu ülkenin binlerce şehidin kanı uğruna elde edilen tam bağımsızlığı?

            Nerede, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Birliği, Bütünlüğü ve Üniter  yapısı?

            Acaba, bu dillerde eğitim yapacak olanlarla konuşsak; böyle bir istekleri var mıdır?

Elbette ki yok!

            AB kim oluyor da benim yani Türkiye Cumhuriyeti’nin, tam bağımsızlık anlayışına müdahale etme hakkını ve haddini kendinde bulabiliyor?

Bunların böylesine pervasızca havlamalarına kimler müsaade ediyor? Neden?

(Sürecek)

CENGİZ ÖNAL

    Cumhuriyet Neferi

 

Buraya kadar bazı ayrıntıları anlatmış olmamla beraber;  AB olayının gerçek yüzü, sadece, bu anlattıklarımla sınırlı değildir. Bunlar genel çizgilerdir. Masa başında yapılan ikili müzakereler bize ne kadarı anlatılıyor dersiniz? Sizce, Türk Ulusu, AKP ve Zihniyeti iktidarınca sürdürülen müzakerelerden tam manasıyla haberdar ediliyor mu?

            Hiç sanmıyorum!

            Gelinen noktaya baktığımızda; bugüne değin olan ilişkilerde, şartların yeterince tetkik edilmediği, içeriye dönük basit siyasi hesaplar, çıkarlar ve kısaca siyasi hırs ve çeşitli rant uğruna her şeye evet denildiği açıkça sırıtmaktadır. Bir kısım siyasilerin, ‘Ülkeyi Avrupa Birliği’ne sokma yolunda büyük adımlar attık, vs’ şeklindeki söylem ve propagandalarının oy avcılığı için yapıldığı açıkça ortada. Onlar da biliyorlar ki; Avrupa Birliği, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni, hiçbir zaman değil daimi, üye olarak bile almayacaktır. Nitekim, son zamanlarda Fransa Cumhurbaşkanı ile Almanya Başbakanı’nın söyledikleri, bu ifadelerimin açık birer kanıtı değil mi?

            AB, kendi bildiği yolda kararlı bir şekilde yürüyor. Sorun bizim siyasilerde. Gerçekleri görmezden gelmeleri, hatta görmek istememeleri başımıza çok işler açtı. Daha da açacağı geride. Açıkçası insanlarımız uyutuluyor.

            …………….

            Bütün olup bitenlere karşın, asli görevimiz, Türk Ulusu’nu gerçeklerden haberdar etmektir. Gayretlerimiz bunun üzerinedir.

            Öncelikle de; Avrupa Birliği’nin Gerçek Yüzünü görebilmemiz için, bizden istenenlerin bir kısmına, kısmen, bakmakta yarar var:

 

            Adalet Sistemimiz

 

            Adalet, adil uygulanabildiği  zaman bir anlam taşır. Bu, bütün dünya için böyledir.

Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik, Laik, Hukukun Üstünlüğü ilkesini prensip edinmiş sosyal ve üniter bir devlet yapısını esas almıştır.

Unutulmamalı ki; Hukuk, bir gün herkese lazım olacaktır.

            Ancak, Türkiye’ye adalet ve hukuk sistemleri konusunda akıl vermeye, yol göstermeye çalışan AB’nin, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı her türlü suçu işlemiş olan, teröristinden katiline kadar bütün suçluların, üye ülkeler tarafından korunuyor, besleniyor ve destekleniyor olmasının   mantığını açıklaması gerekmiyor mu? Suçluyu besleyerek himaye edecek, oluşturdukları terör örgütlerine destek verip büyümelerini, gelişmelerini sağlayarak, her türlü yardımda bulunacak, propagandalarını rahatça yapsınlar diye yasa dışı televizyon yayınını bile yapmalarına izin verilecek, bir de eline silah tutuşturup Türkiye üzerine salacaksınız; sonra da hukuk,  adalet sistemi ve insan hakları gibi temel kavramlar üzerine ahkam keseceksiniz.

            Yemezler Efendiler, Yemezler!

            AB, belki mevcut siyasilerimizle iyi temaslar içinde bulunabilir. Müzakereler yürütülüyormuş gibi yapılıp, kapalı kapılar ardında Türkiye Cumhuriyeti’nden hangi tavizlerin nasıl koparılabileceğinin hesapları yapılıyor olabilir. Bu görüşmeler, tarih mahkemesinin önüne çıkmasın diye, tutanaklara da geçirilmeyebilir.

            Hatta siyasilerimiz, Avrupa Birliği’ne Uyum ve Entegrasyon gibi saçmalıkları gerekçe gösterip, Meclis çoğunluğundan da yararlanarak, bir kısım yasalarımızla oynamış ve onları, amiyane tabirle, kuşa çevirmiş de olabilir.

            Ancak, Türk Ulusu’nun sabrının da bir sonu olduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Ozan’ın dediği gibi ; ‘Bu Ülke, Otuz Kupon’a alınmadı… !’

Türk Ulusu artık gözleriyle değil, beyni ile de görmeye başlamıştır.

            Kapısının önünü temizlemekten acze düşmüş ve yakın geçmişte,  kendi vatandaşlarına bile köle muamelesi yaptıkları tespit edilmiş olanların, Türkiye’ye, hukuktan, adaletten ve insan haklarından  bahsetme hakları yoktur.

Olmamalıdır da!

Efendiler! Siz öncelikle kendi kapınızın önünü temizlemelisiniz…!

 

Eğitim Sistemimiz

 

            Türkiye Cumhuriyeti, üniter bir devlet olup, eğitim dili Türkçe’dir. Ülkenin her bireyinin eğitimden eşit olarak yararlanmak en doğal hakkıdır. Bunda hiçbir kısıtlama söz konusu değildir.

            Hatta eğitimin ilk 8 yıllık İlköğretim kısmı da zorunludur. Bu uygulama, yasalarla da teminat altına alınmıştır.

            AB’nin cevvalleri ise; ‘…herkese eşit ve anadillerinde eğitim hakkı sağlanmalı…’ diye saçmalayıp duruyor. Ne acıdır ki; işin aslı astarı yeterince anlaşılmadan, bazı aklı evveller hemen konuya balıklama atlayıp, yazıp, söylemeye, televizyon ekranlarından döktürmeye başlıyor.

            Söylenmek istenip de açıkça söylenemeyen konu; şimdilik Kürtçe dilinde eğitim imkan tanınmasıdır. Dil altındaki baklaların birisi de; Ülkenin belirli yörelerinde, Kürtçe, Çerkezce, Tatarca, Lazca, vb dillerinde resmi eğitim yapılmasıymış!

            Nerede, bu ülkenin binlerce şehidin kanı uğruna elde edilen tam bağımsızlığı?

            Nerede, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Birliği, Bütünlüğü ve Üniter  yapısı?

            Acaba, bu dillerde eğitim yapacak olanlarla konuşsak; böyle bir istekleri var mıdır?

Elbette ki yok!

            AB kim oluyor da benim yani Türkiye Cumhuriyeti’nin, tam bağımsızlık anlayışına müdahale etme hakkını ve haddini kendinde bulabiliyor?

Bunların böylesine pervasızca havlamalarına kimler müsaade ediyor? Neden?

(Sürecek)

CENGİZ ÖNAL

    Cumhuriyet Neferi

 

.

Bilgiler ve Bağlantılar

Tüm yazıyı gözden geçirebilir ve yorumlayabilirsiniz.


Önceki ve Sonraki Makaleler

Bazı Makalelerimiz




Yorum Bırak

Bir kaç dakika ayırın ve bize bu makaleyle ilgili ne düşündüğünüzü yazın. Cümle başları hariç küçük harfler kullanmaya özen gösteriniz. Yorumunuzun sorumluluğu size aittir.

Okuyucu Yorumları

Avrupa Parlamentosu

Kardeşim, herifler aç!
Aç, aç ve açgözlü.
Çaldılar –çırptılar ve sömürdüler! Dünden bugüne…
Menfaatleri olmadıkça değil parmaklarını, kıllarını dahi kıpırdatmazlar…
Yetmiş milyona sıcak bakarak seni Avrupa Birliğine alacaklarını sanıyorsan, ne diyeyim ben sana bilmem ki.