15 soruda Anayasa değişikliği paketi..
Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler.
Mevlâna
GİRİŞ
Bu ülkede yaklaşık 40 yıldır demokratikleşme, adalet sistemi, hukuk devleti, insan hakları, doğa koruma için ”profesyonel siyaset dışında” değişik platformlarda mücadele veren bir hukukçu yurttaş olarak 12 Eylül 2010 günü halkoylamasına sunulacak Anayasa Değişikliği Paketi hakkındaki görüş ve değerlendirmelerimi internet ortamında sizinle paylaşmak istedim.
1. Anayasa değişikliği gerekli mi?
Evet. Elbette, 1961-1971-1982 Anayasalarına hakim olan ”önce devlet, sonra yurttaş” temel felsefesini tersine çevirecek bir ‘’sivil anayasa” gereklidir. Her ne kadar 1982 -12 Eylül-Anayasasında 17 yasa ile yaklaşık Anayasanın üçte biri değişmişse de temel felsefe aynı kalmıştır. Anayasalar, devlet ve yöneticilerin yönetimlerinin adil ve eşit olmasını sağlayan ve olası devlet zorbalıklarına karşı yurttaşları koruyan
temel hak ve özgürlükleri metinleridir.
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ PAKETİNE NEDEN “HAYIR” ??
12 Eylül 2010’da halkoylamasına sunulacak olan Anayasa değişiklik paketine, hangi partiye oy vermiş olursa olsun, yani bu siyasal iktidara oy vermiş olsa dahi, ülkesini, milletini seven, üniter devletten yana her yurttaş “hayır” demelidir. Bu bir genel seçim veya parti meselesi değil, ülkenin geleceği meselesidir; ÇÜNKÜ;
- Bu değişikliğin tek nedeni, öteki kimi maddelerin arasına ne denli gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın, YARGI GÜCÜNÜ siyasi iktidara bağlamak, böylece iktidarın denetlenmesinin önüne geçmek.
İktidardan gidildiğinde ise hesap sorulmasının önüne geçmek, kendi belirlediği bir yargı önünde yargılanmanın huzur ve rahatlığını yaşamaktır. Matematiği olan herkes bunu AYM’nin yeni oluşumundan anlayabilir. 17 üyeli mahkemenin 10’u, yani çoğunluğu yasama ve yürütme tarafından belirlenmektedir
(3 TBMM, 3 YÖK, 4 cumhurbaşkanı). YÖK tümüyle iktidarın elindedir. Üstelik 3 üye de esasen söylendiği gibi “Meclis” tarafından değil, iktidardaki siyasal parti tarafından seçilecektir. Oysa Avrupa’da Meclisin AYM’lerine üye seçmesi 2/3, 3/5 gibi nitelikli çoğunlukla olmaktadır. Bu durumda gerçekten “Meclis’in seçmesinden söz edilebilir. Bu tür bir oran, tek başına iktidar partisine bir yetki vermemektedir.
Avrupa’daki bu uygulamanın dikkate alınmaksızın pakette salt çoğunlukla yetinilmesi, iktidarın niyetini açıkça göstermektedir. Avrupa’dan örnekler sıralanırken, Meclisin üye seçiminde neden benzer şekilde nitelikli çoğunluk yerine, tümden iktidardaki siyasal partinin seçimine olanak verecek salt çoğunluğun gözetildiğini, iktidar halka açıklamalıdır. - Demokrasi bir denetim ve hesap verme rejimidir. Millet adına yasama ve yürütmenin hukuksal denetimi de bağımsız yargı tarafından yapılmaktadır. Yargı ise meşruiyetini tıpkı yasama ve yürütme gibi anayasadan almaktadır. Değişiklikle millete ait olan ve yargı eliyle kullanılan denetim yetkisi gaspedilmekte, siyasal iktidara devredilmekte, böylece iktidarların icraatı hukuksal bakımdan denetimsiz kalmaktadır.
Bu, 12 Eylül darbecilerinin bile cesaret edemediği biçimde fiilen kuvvetler ayrılığının yok edilmesi, bütün güçlerin tek elde toplanmasıdır ki, güçlerin tek elde toplandığı yerde rejimin adı demokrasi değil diktatörlük olur, hak ve özgürlüklerin hiçbir güvencesi kalmaz.
4 EYLÜL 1919 ve 30 AĞUSTOS 1922’NİN EVRENSEL VE GÜNCEL DEĞERİ!
4 Eylül 1919 ve 30 Ağustos 1922!
Birincisi özgür ve bağımsız yaşamak isteyen bir ulusun bunu ancak gerçek demokrasi düzeniyle sağlayabileceğini ilan eden ve yabancı sömürgeci devletlerle işbirliği içindeki Osmanlı Saltanat hükümetine Ulusal Savaşımın meşruluğunu kabul ettiren, yabancıların güdümüne sığınma gibi onursuz ve yenilmeci tutumu bir daha dile gelmeyecek biçimde reddeden Sivas Kongresi’nin 91. yıdönümü!
İkincisi de sömürgeciliğin askeri alanda yenilebileceğini kanıtlayan ve bir daha hortlayamaması için zorunlu toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel devrimlerin yolunu açan, meşru haklarının bilincine varmış ve yönetimini kendi eline almış bir ulus karşısında en güçlü sömürgeci ordularının tepelenip dize geleceğini kanıtlayan, tüm insanlık için kurtuluş umudunu bayraklaştıran askeri zaferin yıldönümüdür.
Genelkurmay ve Hanefi Avcı!
Gelin hep beraber muhakeme edelim. Hanefi Avcı’nın çığlığı andıran açıklamalarının içeriğini TSK ya da Genelkurmay önceden bilmiyor muydu?
Bilmemesi mümkün değil, zira Genelkurmay bu ülkenin bütün sırlarına vakıf temel bir kurum.
Genelkurmay’da ’İstihbarat Birimi’en önemli başkanlıklarından biridir ve pek çok şeye nüfuz eder!
Hadi diyelim bu dönem Emniyet ve MİT bilgi akışını süzüyor, Jandarma İstihbaratının böyle bir şeyi yapması mümkün değil.
Şu halde Genelkurmay, Hanefi Avcı’nın açıklama yaptığı konularda çok daha fazla bilgiye sahip!
Öyle ise soralım, Hanefi Avcı bunları açıklarken asker ya da Genelkurmay aylar ve hatta yıllardır niye susuyor!
Üstüne üstlük Hanefi Avcı’nın şahsına bir saldırı da yok ortada, Hanefi Bey, ülkem, devletim ve milletim deyip sorumluluk duyuyor ve bunun için kendini şahsen riske atıyor.
Buna mukabil Genelkurmay operasyon altında!
Üstelik bunu söyleyen, asimetrik bir harekata muhatabız diyen, bu ülkenin Genelkurmay Başkanı!
Düşünün koca bir kurum aylar ve hatta iki yıldır her gün saldırı altında ama susuyor, diğerine şahsen böyle bir saldırı yok lakin ülkem deyip kendini riske atıyor!
Hayır Hanefi Avcı emekli falan değil, görevde olan bir Emniyet Müdürü, devlete hizmet adına koca bir makamı elinin tersiyle itiyor!
Altını çizerek yazıyorum; susanlar, Dünyanın 5. ordusuyuz diye caka satan bir kurumu yönetenler, üstelik kitap yazarak konuşan ise ardında silahlı gücü şuşu buşu olmayan bir cesur yürek!
DERSİM (TUNCELİ)’ DEKİ OLAYLARI BUGÜN ÇARPITARAK GÜNDEME GETİRMEK BİLGELİKTEN Mİ? BİLGİSİZLİKTEN Mİ? YOKSA BİR AMACA HİZMET İÇİN, KASITLI MI?
Son günlerde halkoylamasında 77 yıl önceki Dersim olaylarını tekrar gündeme taşıyarak, yanlış bilgilerle hem ülkemizin ölmüş saygın büyüklerini halk nazarında küçük düşürme, hem de Ulu Önder Atatürk’e söylemeye cesaret edemedikleri sözleri, İsmet İnönü üzerinden söyleme gayreti içinde bir siyaset güdülmektedir.
Halkımızın yanlış bilgilendirilmesini önlemek için, hiçbir belge ve mantığa dayanmayan bu söylemlerdeki yanlışlarının düzeltilmesi ve bu söylemlerin arkasındaki asıl amacın halkımızla paylaşılması gerekmektedir.
Bu asılsız söylemlere bakıldığında:
1937-1938 yıllarında cereyan eden olaylarda Mustafa Kemal Atatürk’ün CHP’nin doğal genel başkanı ve Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü’ nün ise Başbakan olduğu görülecektir. İsmet İnönü daha sonra Başbakanlığı Celal Bayar’a devretmiştir. Olayları bastıran 1937’de İnönü, 1938’de Bayar’ın Başbakanlığındaki Türkiye Cumhuriyeti Hükümetiydi. Aynı mantıktan gidilirse bugün PKK terör örgütünü bombalatanlar ülkeyi bugün yöneten hükümet olmuyor mu? İşin en acı yanı ise; benzer bir söylemi “50-100 bin kişinin, Türk Hükümetince öldürüldüğünü” PKK’nın siyasal uzantılarının Avrupa’da 2008-2009’da düzenledikleri Dersim Soykırım Konferansında söylemiş olmalarıdır.
Önceki Başlıklar
“Yerli ve yabancı hiçbir kuruluştan "fon" adı altında bile yardım almamakla övünüyoruz."